CANIMIN İÇİ KIZIMCIM (20)
Selçuk Candansayar ‘Solcuların sol korkusu’ başlıklı yazısında “Solculara öyle zulmedildi, öyle insanlıkdışı bir solkırım yapıldı ki, solcu olmak korkutucu, tehlikeli bir kimlik oldu. Üzerine neredeyse havaya sıkılan kimyasal silah gibi herkesi derinden etkileyen liberallik zehri, solculuğu, bir tür ‘sosyal sorumluluk’ hobisi, ‘vicdan rahatlatıcısı’ ‘özel duygu ve düşünceler’ haline getirdi.” diyor.
‘İnsanlıkdışı solkırım’
konusunda yaşanan sakınmacı tutumu anlamak hiç de zor değil. Ancak, ‘liberallik
zehri’ konusunda konuşulması gerekenler olduğunu düşünüyorum.
Biz de ‘Öz-eleştiri’
mektubunda “Kendine sosyalist diyen birçok insan aslında gerçekten sosyalizme
inanıyor mu?” diye sormuştuk ve mektupların üst başlığını ‘Gerçekten
inanıyorsan çocuğuna anlatabilirsin’ diye belirlemiştik.
Öncelikle; özenti, moda,
‘kafalanma’ gibi konjonktürel nedenler ya da etnik/mezhepsel kimlik, doğum yeri
gibi ‘yapısal’ nedenlerle mecburen ya da (sigara ya da içkiyi sınırlı miktarda
ve aralıklı içenler için kullanılan ‘sosyal içici’ kavramına atfen) sosyal
olarak ‘solcu sayılanlar’ kapsama alanımızın dışında kalıyor.
Ayrıca, sınıf savaşının
hızlandığı ‘devrim döneminin’ sıcaklığı içinde düşünülmesi gereken “Devrim için
savaşmayana sosyalist denmez” içerikli ajitatif söylemleri ‘haklı
sayılacakları’ günlere saklamalıyız. Şimdiki konumuz ‘örgütlü, aktif ve
militan’ bir devrimciliği değil, sosyalizmin ‘iyi, güzel ve istenir’ bir sistem
olduğunu, insanlığın ve doğanın kurtuluşu için ‘tek yol’ olduğunu ‘düşünmek,
söylemek, savunmakla’ sınırlı anlaşılmalı. En azından küçümseyen, hafifseyen,
aşağılayan pejoratif bir dil kullanmamak konusunda ‘sorumluluk’ hissetmeyi
önceleyen bir ‘pedagoji ya da aile içi değer aktarımı’ arayışı olarak
değerlendirebiliriz.
Düzenin ve reformizmin
ideolojik saldırısına maruz kalıp da ‘bağışıklık sistemleri’ yeterince güçlü
olmadığı için teslim olanlara ‘acil şifa’ dilemekten başka bir şey yapamayız.
Ama, gerçeklerin ‘biraz’ farkında olup da kendilerini, çocuklarını ve
sevdiklerini korumak adına devrim ve sosyalizm kavramlarını ‘görmezden
gelenlerin’ durumlarını çözümlemeye çalışalım.
Bu mektubun bir de
kişisel ‘maruzat’ boyutu var: Birçok insan, çocuklarına ve sevdiklerine ‘devrim
ve sosyalizmi’ anlatmaktan korkarken, biz ne düşünerek sana yüzlerce sayfa
mektup yazarak ‘devrim ve sosyalizmi’ anlatmaya çalıştık?
Bu anlamda da “Söz
savunmanın!” (Aralık 2023)
1-Zorunluluk
olarak…
1.1. Sosyalizmin
‘makul, meşru ve mümkün’ bir sistem olduğunu ‘gerçekten’ düşünen insanlar,
çocuklarına ve sevdiklerine ‘özellikle’ anlatmalıdırlar. Asıl, bu ‘bataklık’
içinde hayatta kalmanın ‘yaşamak’ sayıldığı bir dünyaya mecbur kalmaktan
korkmak gerekir.
1.2. Sosyal,
siyasal gereklilikler bir yana; gezegende yaşamın sürdürülebilmesinin bile ‘riskli’
hale geldiği, bırakın muhalifleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin bile
“Küresel ısınma yok, küresel kaynama var” dediği, kapitalizmin dizginlenemez
kar hırsıyla her yeri geri dönüşsüz biçimde zehirlediği ve yok ettiği bir
dünyada yaşıyoruz. ‘Ya sosyalizm ya barbarlık’ döneminin bittiği, ‘ya sosyalizm
ya yok oluş’ döneminin başladığı açık bir gerçek.
1.3.
Bu sorunlarla doğrudan yüzleşecek bir solun yokluğu koşullarında (Bu ‘yokluğun’
müsebbipleri arasında, sosyalizmi çocuklarına bile anlatmaktan korkanlar da
var!) faşizmin de ‘küreselleştiği’ görülüyor. Dünya savaşı ihtimalinin arttığı,
göçler nedeniyle sorunların küreselleştiği bir dünyada ‘kaçarak kurtulmak’ da
imkansız hale geliyor. Yabancı düşmanlığı her yerde artıyor ve “Çocuklarımız
iyi eğitim alıyor ve yabancı dil biliyor, kaçıp kurtulurlar” demek de güven
vermiyor.
1.4.
Ayrıca; sevdiklerinden, anılarından, hayatından ‘kaçan’ bir insanın ömrü
boyunca yaşayacağı hüzün, melankoli, pişmanlık, keşkeler ve acabalar ile sıla
hasreti bir kurtuluşun göstergeleri midir? Yalnızca ‘organik’ anlamda hayatta
kalmak çabası, bir kere geldiğimiz bu dünyada ‘iyi’ bir yaşam mıdır? Böyle bir
hayatı ‘kurtuluş’ olarak gören zihniyet dünyasının ‘darlığı’ insanı bunaltmaz
mı?
1.5. ‘Etliye
sütlüye karışmadan’ yaşamını ‘asgari’ düzeyde sürdürme şansı da gittikçe
azalıyor. Kendine yeter bir hayat kurduğunu düşünen, sömürü düzenini ve
başkalarının yaşadığı adaletsizlikleri dert etmeyen apolitik yaşam tarzlarının,
‘seküler’ faşizm koşullarında (Faşizmin dini siyasete her koşulda alet ettiğini
biliyoruz. Günlük yaşam pratiklerindeki ‘göreli’ farkları kastediyoruz)
sürdürülebildiği söylenebilir. Örneğin, 12 Eylül faşizmi, dinsel duyguları
sonuna kadar istismar etse de giyim, eğlence, içki gibi ‘yaşam tarzı’
konularında sorun yaratmamıştır.
1.6.
Emperyalist kapitalist sistemin ‘ihtiyaçları’ doğrultusunda, bir iç savaş
aparatı olarak örgütlenen ordu eliyle ‘yukarıdan aşağıya’ merkezi bir tarzda
gerçekleştirilen 12 Eylül faşizmi, rıza üretebilmek için, milli ordu maskesiyle
‘sağa da sola da karşı’ tarafsız bir hakem görüntüsü verebilmek adına
‘toplumsal dengeleri’ gözetmiştir.
1.7. 1980
öncesinde de Devletin ‘kuklası’ sivil faşizmin ‘görece bağımsız’ niteliği ve
iktidarı aşağıdan yukarıya ele geçirme potansiyelindeki ‘gelişme’ tespit
edilmiş ve ‘yukarıdan aşağıya devlet eliyle kurulan faşizm’ içinde, belirli
koşullar altında ‘aşağıdan yukarıya doğru iktidarı ele geçiren’ görece bağımsız
‘sivil faşizmin’ mümkün olduğu tartışılmıştı.
1.8.
Son on yıllar boyunca hem içeriden (faşist cuntanın Anayasası ile ideolojik olarak,
derin devlet ve iktidarlar tarafından kadrosal olarak) desteklenen, hem
dışarıdan (Yeşil Kuşak ve BOP Projeleri) desteklenen islamcı faşizmin,
emperyalizmin Ortadoğu politikası ile uyuşmayan derin devletin bazı kanatları
ile çıkan kavgayı da fırsata çevirerek ‘aşağıdan yukarıya iktidarı ele geçirme’
konusunda ciddi mesafeler kat ettiği açıktır.
1.9. 15
Temmuz sürecinde, ‘koalisyonlarında’ ciddi bir bölünme yaşayan siyasal islamcı
hareket, bu bölünmeye rağmen egemenliğini sürdürecek kadar güçlü olduğunu
gösterdi. 12 Eylül’de kontrolü tümüyle elinde tutan ve ‘sokak gücü’ olarak
kullandığı sivil faşist hareketi ‘tarafsızlık’ kisvesi altında ‘cezalandıran’
devlet görüntüsü 15 Temmuz’da yoktu. Hem 15 Temmuz gecesi hem de sonrasında bir
ay süren ‘demokrasi nöbetleri’ (ve son seçim sonuçları) siyasal islamcı
faşizmin azımsanmayacak bir kitlesel güç biriktirdiğini gösterdi.
1.10. Bilinen tüm tarihin defalarca
kanıtladığı üzere, dinci siyasal akımlar çok kolayca ‘vahşet’
uygulayabilmektedir. İnançlarının cevaz verdiği hatta emrettiği vahşeti, hiçbir
vicdani baskı altında kalmadan ve ‘gönül rahatlığı’ içinde uyguladıklarına
ilişkin yakın tarihli ulusal (Maraş, Madımak, !0 Ekim…) ve uluslararası
(Afganistan, IŞİD, Boko Haram…) pratikleri hatırlamak bile yeterlidir.
1.11. 80 Faşist darbesinden sonra Türkiye’de
50 kişi idam edildi. İran’da ise Ocak 1980’e kadar “en az 582 kişi”, Ocak 1980
ile Haziran 1981 arasında 900 kişi, sonraki yıl içinde en az 8.000 kişi idam
edildi. Temmuz ile Eylül 1988 arasında ‘zincirleme cinayetler’ döneminde 30.000’e
varan siyasi mahkumun idam edildiği iddia ediliyor.
1.12. Devleti ‘içeriden fetheden’
siyasal islamcı faşizmi durduracak bir ‘müesses nizam gücü’ bulmak mümkün
olmadığı gibi, ‘küreselleşen faşizm’ altında kendi derdine düşen uluslararası
güçlerden medet ummak da çare değildir.
1.13. Bu durumda (siyasal islamcı
faşizmin, karşısındaki direniş zayıfladıkça dozunu artırdığı) şeriat düzeni
‘açık ve yakın’ bir tehlike halindedir. Böyle bir düzende yaşayamayacağını
düşünenlerin, sevdiklerini ve çocuklarını bu tehlikeye karşı uyarmaları ve
‘savunma sistemlerini’ güçlendirmeleri, ahlaki ve ideolojik bir sorumluluk
olmanın ötesinde, ‘rasyonel’ bir gerekliliktir.
2-Felsefi
olarak…
2.1. Geveze bilgiçlerin her konuya “her
yer gaz ve toz bulutuydu” diye başlaması gibi, biz de en baştan başlayalım.
(Evald İlyenkov’dan öğrendiğime göre) Psikoloji (ya da ruhsal yapı, düşünce,
bilinç…), imgenin oluşumu ve işleyişinin bilimidir. Herhangi bir şeyin (yani
her şeyin) herhangi bir imgesini üretme yetisi temel alınıyor. Bir kavramın
‘genel olarak’ çözümlemesini yapmak için tarihsel ve mantıksal olarak
‘kavramın’ yalın ilk biçimini, ilk türünü çözümlemek gerekir. Marks’ın ‘değer
kuramı’ bu konuda en güzel ‘yöntembilimsel’ örnektir: Meta’dan başlayarak
değerin ve kapitalizmin bütün karmaşıklığını çözümlemek!
2.2.
Algı, düşlem, temsil, kavram gibi gelişkin, karmaşık ve somut imgeler arasında
‘geneli aramak’ yanlıştır. Başa dönmek ve çıkarılmayı, geliştirilmeyi,
anlaşılmayı ‘bekleyen’ karmaşıklığı ‘düşüncede yeniden üretmek’ gerekir.
Tarihsel ve mantıksal olarak anlamanın yolu, basitten karmaşığa, başlangıçtan
gelişmeye doğru ‘süreci’ anlamayı gerektirir.
2.3.
Bu anlamda psikolojinin (ya da ruhsal yapının, düşüncenin, bilincin…) ilk önkoşulu
organik bir gereksinimin (beslenme, su içme vb.) giderilmesi, bir ‘arzu
nesnesini’ aramak için/amacıyla harekete geçmektir. Organizma ile dış çevre
arasındaki etkin ‘alışveriş’ ruhsal yapının önkoşuludur. Yaşamı sürdürmek için
gerekli ‘kaynaklar’ organizmadan ayrıysa, kaynaklara ulaşamayan canlı ölür (Sabit
bitkilerin, kökleri ve yaprakları aracılığı ile bu kaynaklara ulaşması gibi
‘şanslı’ değilseniz, arzu nesnenize doğru harekete geçmeye mecbursunuz).
2.4.
Burada dikkat edilmesi gereken husus; organizmada biyokimyasal biçimde
kodlanan, çevrimsel olarak kendini yineleyen ‘organik gereksinimin’ varlığı
‘ruhsal yapı’ için yeterli bir koşul değildir. Bu gereksinim bitkilerde de
vardır. Ruhsal yapı, organizmanın dış dünyada nesnelere ulaşmak için engeller
arasında ‘etkin’ deviniminin bir ürünüdür.
2.5.
İnsan organizmasında ruhsal yapının ilk öğesi, bebeğin anne memesine doğru
hareketi ile ortaya çıkar. Bu hareket, uzamsal bir engeli aşmak için gerekli,
morfolojik olarak doğuştan, amaçlı hareket yeteneği olmadığından, ‘koşulsuz
tepke’ olarak tanımlanabilir (Bebek beslenmenin öznesi değil yalnızca
nesnesidir. ‘Öznesi’ olduğu hususlar emme, yutma, sindirme gibi ‘zihinsel
olmayan bitkisel’ işlemlerdir). Bu aşamada bebek, kendi bedeniyle dış çevre
arasındaki mesafeyi aşmak için gerekli devinimleri örgütleme yetisinden
yoksundur.
2.6.
Koşulsuz tepkeler, ruhsal yapının oluşumunun tarihöncesi koşullarını oluşturur
(Fırlatılan bir roketin alt bölümü gibi, gereksizleştiği için atılır; ruhsal
yapının içsel/zorunlu bir bileşeni olarak görülmez). Ruhsal işlevlerin
‘organları’, organizmanın dış uzamda etkinliğinin, kendi bedeninden ayrı, onun
dışında ve ondan bağımsız olan dış nesnelerle etkinliğinin ‘koşulu ve aynı
zamanda sonucu’ olan sinirsel düzenekleri içerir.
2.7.
Gereksinim, bu gereksinimle uyuşan bir nesnenin etkinlik içinde ortaya
çıkmasından önce değil, ancak onunla birlikte ortaya çıkmasıyla bedenin bir
gerekliliğine dönüşür. Kişideki gereklilik/yönelim bu şekilde bir amaca
dönüşür. İmge de yalnızca amaç güdümlü etkinliğin bir bileşeni olarak ortaya
çıkar. Bir zaman sonra, o zamana kadar meme ona doğru gitmişken, bebek memeye
doğru uzanmaya başlar. Kendisi için devinmeyi, önce dört ayak, sonra iki ayak
üstünde devinmeyi öğrenir; daha doğrusu bu ona öğretilir.
2.8.
Beden ile organik gereksinim nesnesi arasında bağlantıyı kurmak için uzamda
devinme eylemi, kişinin kendi eylemi aracılığı ile ‘engelleri aşarak’ amaca
ulaşma eylemini tamamlaması ‘imge’ olmadan olanaksızdır. Dokunma, görme vb.
yollarla elde edilen ‘duyumlar kargaşası’; gereksinim nesnesinin, dış uzamın,
bu uzamı dolduran engellerin ve bunlardan sakınmak için izlenecek yol ve
sapmaların imgesi, kısaca dışarının imgesi ve eyleme tarzı olarak belirir ve şemalaştırılır.
2.9.
“Beyin imgeyi değil, imgenin kuruluş tarzını beller”. Çünkü imge yalnızca bir
eylem sürecinde ve bu eylemin etkin biçimde inşasında vardır. Beyin imge
yaratımının otomatik bir şemasını anlık olarak kaydeder; şema engellerle
karşılaşmadan çalışırsa imgeye dönüşüm sıkıntısız biçimde gerçekleşir.
Koşullarda değişimler ve yeni engeller dışsal eylem şemasında tekil düzeltmeler
gerektirir ve imge bu şekilde değişir ve gelişir. İmgenin doğumu tam olarak
algılama ediminde, şemayı imgeye dönüştürme eyleminde gerçekleşir.
2.10. Algılama
ediminin dışında ve bu edimden önce herhangi bir ‘imgeden’ söz edilemez. İmge,
gerçekleşmesine karşı çıkan engelin biçimi tarafından düzeltilmiş şemadır.
Sinek cama çarpar; içgüdü düz çizgi boyunca devinmektir. Bilinç, bir engelin
biçimini izleyerek bükülmüş bir rota veya güzergahtır. İmge, engel oluşturan
nesnenin dayattığı bükülme ve o bükülmenin öznenin bedeninde şemalaşmasıdır.
2.11.
İmgenin oluştuğu mekanlar, zamanlar, koşullar, engeller sınırsızca
çoğaltılabilir. Bu sonsuz olasılıklar arasında ‘değişen, gelişen,
karmaşıklaşan’ yaşamı da ‘engellerin’ azlığı nedeniyle sabit kalanı da anlamak
mümkündür. Marks’ın meta’dan başlayıp kapitalizmin tüm karmaşıklığını (abiyogenezcilerin
cansız maddeden canlı maddeye geçişin biyokimyasal sürecini, evrimcilerin tek
hücreli ilkel canlıdan başlayıp günümüz organizmalarını, ışığa duyarlı ilk
hücreden başlayıp bu günkü gözü) açıkladığı gibi gereksinim karşısındaki
engelin biçimini izleyerek oluşan imge’den James Webb teleskopuna giden
karmaşayı çözümlemek mümkündür.
2.12. E.İlyenkov
diyor ki; “Düşünceyi (düşünmeyi), emeğiyle hem dış doğayı, hem de kendisini
dönüştüren toplumsal insanın gerçek etkinliğinin düşünsel bileşeni olarak
alıyoruz. Öyleyse diyalektik Mantık, sadece yaratıcı biçimde doğayı dönüştüren
öznel etkinliğin evrensel bir şeması değil, aynı zamanda bu etkinliğin
içerisinde gerçekleştirildiği herhangi bir doğal veya toplumsal-tarihsel
maddenin ve onun daima bağlı bulunduğu nesnel zorunlulukların değişiminin
evrensel bir şemasıdır.”
2.13.
Yani; “Sadece yalın haliyle doğa değil, insan tarafından değiştirilen doğa
insan düşüncesinin en önemli ve dolaysız temelidir ve insan aklı doğayı
değiştirmeyi öğrendiği ölçüde gelişmiştir. (Engels)” ve “İnsanların
varlıklarını belirleyen bilinçleri değil, tam tersine onların bilincini
belirleyen toplumsal varlıklarıdır. (Marks)”.
2.14.
Sonuç
olarak “Hayvan kendi yaşamsal etkinliğiyle dolaysız bir bütündür. O, kendisini
ondan ayırmaz. O kendi yaşamsal etkinliğidir. İnsan kendi yaşamsal etkinliğini
iradesinin ve bilincinin nesnesi kılar. O, bilinçli yaşamsal etkinliğe
sahiptir. (Marks)”. Bu gerçeğin farkında olanlar, hayvanla insan arasındaki
‘kategorik’ mesafeyi aşmak için; kendi anlam dünyalarını ‘tarihsel olarak
verili koşullar altında’ kendilerinin oluşturacağını bilirler.
2.15.
“Kendi yaşamsal etkinliğini iradesinin ve bilincinin nesnesi kılamayan”
insanların, başkalarının yaşamsal etkinlik projelerinin (kapitalizm,
emperyalizm, tüketim kültürü, yabancılaşma, fetişizm, başarı/kariyer/hiyerarşi...)
nesnesi haline dönüşmeleri kaçınılmaz olduğuna göre, çocuklarımızın ve
sevdiklerimizin ‘bilinçli yaşamsal etkinliğe sahip’ gelişkin insanlar olmaları
yerine, yalnızca ‘organik’ varlıklarını sürdürdükleri (yalnızca üreyebildikleri
ve ‘düzen’ denilen bu safari içinde avlanan ‘insan etinden’ daha fazla pay
alabildikleri) ya da kendi kısmi ve göreli refahları için büyük çoğunluğun
yoksulluklarını ve yoksunluklarını görmezden gelen ‘şefkat, vicdan ve empati’
yoksunu bir ömür sürmeleri mi tercih edilmelidir?
2.16.
Daha
önce “Yaşadığımız gezegenin içine doğduğumuz çağında, gelmiş geçmiş tüm
atalarımızın tarihsel olarak biriktirdiği ‘insanlık kültürünün’ en güncellenmiş
versiyonunu ‘sosyalizm’ adı altında yaşamak; id’den süperego’ya giden
‘modernleşme’ yolunda ‘insanlık bayrağını’ bizden sonraki kuşaklara taşırken
‘üretken’ bir toplumsallık ve ‘tatminkar’ bir bireysellik yaşamayı” olabilecek
en anlamlı proje olarak tanımlamıştık.
2.17.
Bu
gerçeklerin farkında olan ve ‘cehaletin mutluluğuna’ sığınma şansını
yitirenlerin; sevdikleri ve çocukları için riyakar, onursuz, sahtekar ve sinik
bir hayatı ‘reva’ görmeleri (onları ‘kurtardığını’ sanarken, ruhunu şeytana
sattığının ‘idraki’ ile yaşamak zorunda kalması) kurtuluş mudur?
3-Pratik
olarak…
3.1.
Tarihsel
ve toplumsal gelişme çizgimiz içinde ‘sosyalleşme çemberlerimizin’ sayısal
sınırları olduğunu, ne kadar çok insan tanırsak tanıyalım; yüzyüze, derinlikli,
yoğun, etkili ilişkilerimizin sayısının sınırlı olduğunu konuşmuştuk. Bütün
çabalarımızın birikimli toplamı; aile, sevgili, evlat, yoldaş, kardeş, arkadaş
gibi ‘birbirimizi tamamlayan’ ilişkilerimizin kalitesini etkiliyor ve
belirliyor.
3.2.
Birbirinin
aynısı olan insanların ‘kalabalığının’ aslında yalnızlığı arttırdığını, farklı
olan ‘eşdeğerlerin’ hayatı zenginleştirdiğini biliyoruz. “Allah iyi insanlarla
karşılaştırsın” ya da “Hepimiz beraber en çok zaman geçirdiğimiz beş kişinin
ortalamasıyız” türü ‘popüler’ tespitlerin de bu gerçeği vurguladığını
söyleyebiliriz.
3.3.
İyi
okullarda, iyi meslekler için, iyi insanlarla birlikte iyi bir hayat kursun
diye ‘plan, proje’ yapan ebeveynler; ‘iyi insan’ derken neyi kastettiklerini
dürüstçe çözümlemeliler. Kabaca üç ‘kategori’ oluşturabiliriz:
* ‘Ben bilmem, ben anlamam, beni ilgilendirmez’
diyen mental ve moral olarak azgelişmiş insanlar (gerzekler),
* ‘Her koyun kendi bacağından asılır, ben
çıkarıma bakarım, bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler’ diyen bencil ve
çıkarcı insanlar (pislikler),
* Sınıfsız ve
sömürüsüz bir dünyada, insanların temel ihtiyaçlarının toplumsal olarak
sağlandığı, bireysel yeteneklerini sonuna kadar geliştirebilecekleri, çevremizdeki tüm canlıları
(ekolojik dengenin tüm bileşenlerini) ‘varoluş hakkı’ olarak bizimle eşdeğer,
en az bizim kadar saygıdeğer ‘yaşam kardeşlerimiz/paydaşlarımız’ olarak kabul eden
bir ‘ideolojinin’ savunucusu insanlar (politik olarak ‘gerçekten inanan’
sosyalistler; pratik olarak -eksiğiyle gediğiyle- iyi insanlar),
3.4.
Okulunu,
işini, evini, arabasını seçerken bile seçenekleri ‘yaşamını güzelleştirmek,
konforunu artırmak’ prizmasından geçiren ‘akıllı’ insanlar; arkadaş, dost,
ortak, sevgili, eş seçerken (marazi durumlar konumuz dışında) gerzek, bencil ve
çıkarcı insanları seçer mi? Dışarıya -başkalarına- karşı bencil ve çıkarcı olan
insanların, içeriye -özel ilişkilerine- karşı paylaşmacı, dayanışmacı,
güvenilir, vefalı bir kişilik sergilemeleri mümkün müdür? Görüntüde bu
oksimoronu başarsa bile ‘özde’ riyakar ve sahtekar olduğunu kanıtlamış olmaz
mı?
3.5.
‘Çocuklarını
ve sevdiklerini’ düşünen insanlar meyve, sebze alırken bile ‘doğru’ pazarı
arayıp bulurken; ‘iyi’ insanları bulma şansını maksimize eden sosyalistlerin
‘cemiyetlerinden’ onları uzak tutmanın nasıl bir gerekçesi olabilir?
3.6. Hiçbir
toplumsal düzen ya da değerler sistemi, ‘sıfır hatalı’ mükemmel bir toplumsal
yaşamı garanti edemez. İlk mektupta “Dünyada ‘ne kadar uğraşırsan uğraş
çözülemeyen’ sorunlar var. Her şey yolunda gitse bile, marazi (hastalıklı)
nedenlerle sorun üreten ve ‘tıp-psikiyatri bilimine’ emanet edilmesi
gerekenlerin oluşturduğu bir kota var. Sorunu olanın ‘gerçekten yarasına merhem
olacak’ her şeyi yapmak iyi insanın sorumluluğudur ama ‘manyaklarla’ uğraşmak
zorunda da değilsin.” demiştik.
3.7. Bir
siyah kuğu gördü diye ‘bütün kuğular beyazdır’ cümlesini çöpe atan ve ‘ampirik
bilimlerdeki bir teori asla ispatlanamaz, ancak yanlışlanabilir’ diyerek
aslında bilimi çöpe atmaya çalışan zihniyetle sorun çözemezsiniz; aksine sorun
yaratırsınız. Bütün kuğular beyazsa siyah olan kuğu olmayabilir ya da kuğuların
beyaz olmasını sağlayan ‘koşullardaki’ değişiklikler bir ‘istisna’ yaratmış
olabilir ya da yeni bir türleşmenin ilk adımlarıyla karşılaşmış olabiliriz…
“İki kere ikinin dört ettiğini hepimiz biliriz” mi? Aslında yalnızca katı ve sınırları
belli cisimler için geçerli olan bu önerme, ikişer su damlasını ‘toplayınca’
dört su damlası etmediğinde çöpe mi atılmalıdır? Diyalektik, bu tür ‘tuzaklara’
düşmemizi engelleyen yegane yöntemdir.
3.8. “Ama
sosyalistler arasında da aynı sorunlar yaşanıyor” cümlesi de bu mantıkla
anlaşılmalıdır. İstatistiksel ve oransal olarak durum nedir ve ‘potansiyel’
olarak hangi varoluş tarzı daha çok ‘şansa’ sahiptir. Bataklıkta yaşayanlar,
nefes almak için ağızlarını açtıklarında bile içlerine biraz ‘çamur’ kaçar.
Mesele ‘bataklıkla’ barışmamak, bataklığa ‘güzelleme’ yapmamak, bataklığın
insanın ‘fıtratı’ olduğunu, geldiğimiz yerin ‘tarihin sonu’ olduğunu
söylememek, bataklığı kurutma inadından vazgeçmemekle ilgilidir.
3.9. Sosyalizme
sırtını dönenlerin; kendileri, sevdikleri ve çocukları için elde etmeye
çalıştıkları bütün hedefler (ev, araba, güvenceli iş, yeteneklerini geliştirme,
kendini var etme imkanları…) aslında sosyalizmde herkes için çözümlenen
sorunlardır. Sosyalizmde orta sınıfın ‘kaybedeceği’ tek şey ‘bir avuç sömürücü
zenginin yanına tırmanma hayalleri’ olacaktır.
3.10. Zaten
‘bir avuç sömürücü zenginin’ içinde olanlara sözümüz yok. Onların sosyalizme
sırtını dönmeleri ‘beklenen’ bir sınıfsal refleks olabilir. Ama, düzenin ‘çok
sınırlı’ sınıf atlama imkanlarının peşinde ömür tüketenlerin, piramidin çok
daralan zirvelerine yaklaşma ‘ihtimali’ ile sosyalist bir düzenin kurulma
‘ihtimalini’ karşılaştırdıklarında, matematiğin onları doğrulayacağı
kuşkuludur.
3.11. Sonuç
olarak; nasıl ki proletarya sınıf olarak ‘kendisini kurtarırken’ bütün
insanlığı (insani yaşamı mümkün kılan bütün bileşenleri ile yaşamı) kurtarırsa;
proletaryanın kurtuluş mücadelesine omuz verenler de proletaryayı kurtarırken
aslında ‘kendilerini’ kurtarırlar.