Ana içeriğe atla

23. MEKTUP (DEVRİMCİ YOLDA YÜRÜMEK)

 

 Devrimci Yol’un ‘yolunu’ anlama çabası…

CANIMIN İÇİ KIZIMCIM (23)

     Sayende haberdar olduğum, Necmi Erdoğan’ın (Toplum ve Bilim Dergisi’nin 1998 Güz sayısında yayınlanan) “Demokratik Soldan Devrimci Yol'a: 1970'lerde Sol Popülizm Üzerine Notlar” yazısının düşündürdüklerini yazmak istedim

(Önemlice bir kısmı daha önce farklı mektuplarda yazdığımızın tekrarı olacak ama ‘tematik’ olarak bir araya gelmelerine vesile olsun).Yazı eski tarihli ama asla ‘eskimeyen’ bir içeriğe sahip. Daha önce denediğimiz Ekim Devrimini hatırlayarak bu günü ve geleceği ‘anlamaya’ çalışmak (bu güne seslenen bastırılmış hak taleplerini yalnızca bir geçmiş anması olarak değil, bugünü ve geleceği kurmak için hatırlamak- W.Benjamin) yöntemini, 1970’ler Türkiyesi ve Devrimci Yol bağlamında uygulamaya çalışalım. Şimdiye kadar Marksizm-Leninizm’in genel ve evrensel değerleri bağlamında yazdıklarımızı Devrimci Yol’da ‘yeniden’ okumaya çalışalım ve ‘Devrimci yolda yürümek’ konusunda ‘teyide muhtaç’ fikirlerimizi ‘yazılı’ düşünelim. (Haziran 2025)

1. “Devrimci Yol söyleminin popülist bir uğrağa sahip olduğu ve fakat bu uğrağın Ecevit CHP'sinden farklı olarak popüler-demokratik bir karşı-hegemonik siyasete bağlandığı…”

1.1. Toplumların üretim biçimini/tarzını, üretim ilişkileri (üretim araçlarının mülkiyeti) ile üretici güçlerin (üretim araçları, fabrika, makine, emek, toprak) ilişkisi belirler. Üretici güçlerle üretim biçimi arasında uyuşmazlık yaşandığı hallerde, ya da mülkiyet/üretim ilişkileri üretici güçlerin gelişimi önünde engel oluşturmaya başladığında kriz çıkar ve (başka birçok etkene de bağlı olarak) değişim/devrim süreci başlar.

1.2. “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal şekillenme asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar- Marks”. ‘Kitabi’ anlamda sosyalizm ‘gelişmiş’ kapitalist ülkelerde kurulabilir; çünkü yeni düzenin maddi koşulları oluşmuştur ve dolayısıyla çok gelişkin ve etkili bir işçi sınıfı (sanayi proletaryası) mevcuttur. Şarteli indirdiğinde (genel grev) hayatı durdurabilen proletaryanın tek ihtiyacı ‘politik bilinç’tir.

1.3. “Proletarya… devrim yoluyla egemen sınıf olduğunda… sınıf karşıtlığının varlık koşullarını da, bütünüyle sınıfları da ve dolayısıyla sınıf olarak kendi egemenliğini de ortadan kaldırmış olur- K.Manifesto”. Diğer sınıflar ‘kendi’ egemenliklerini kurmak amacıyla devrim yaparken, proletarya sınıfları (yani kendini de) ortadan kaldırarak ‘insanlığı’ kurtarır. Sınıflı toplumların yarattığı sömürü ve baskılara son verebilme imkanına sahip ‘gerçekten devrimci’ tek sınıf proletaryadır.

1.4. “Tüm toplum tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi” olduğunun ve “İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacağı” öğrenildiğinden bu yana, ‘sınıfsızlık’ olarak populizm ile ‘işçicilik’ olarak uvriyerizm arasında salınan tartışmalar derinleşerek çoğaldı. Devrimci örgüt kadrolarının ‘resmen ve fiilen’ işçi olması gerektiği, aksi takdirde ‘ikamecilik’ yapılmış olacağını söyleyen ‘işçicilik’ tartışıldı.

1.5. Marks ve Engels (Komünist Manifesto’nun Rusça baskısına önsözünde) “Rus Devrimi, Batıdaki bir proleter devriminin habercisi olur ve bunlar, böylelikle, birbirlerini tamamlarlarsa, Rusya'daki mevcut ortak toprak sahipliği, komünist bir gelişmenin başlangıç noktası olabilir.” diyorlar. Lenin, 1905’de başlayan devrimin ortaya çıkardığı yeni koşullara bakarak, Rusya proletaryasının yoksul köylülüğe dayanarak iktidarı alabileceğini gördü. Rusya’da zafer kazanan bir proleter devrim Avrupa proleter devriminin başlangıcı olacaktı. Bu değerlendirmenin sonucunda işçi sınıfının ‘fiili’ öncülüğü altında işçi-köylü ittifakı ile devrim yapıldı.

1.6. Emperyalizm döneminde ‘devrimci durum’ tespitinin (bu anlamda kapitalizmin ve işçi sınıfının gelişme düzeyinin) ulusal ölçekte değil, dünya ölçeğinde yapılması gerektiği tespitinin ‘doğal’ sonucu olarak devrimin ‘odağı’ emperyalizmin ‘zayıf karnı’ olan doğuya ve dünyanın ‘kırlarına’ kaydı. Çin’de Mao önderliğinde ‘işçi sınıfının ideolojik öncülüğü’ altında geniş köylü kitleleri ile ‘halk savaşı’ yoluyla iktidarın alınması ‘yeni’ bir devrim paradigması oluşturdu.

1.7. Emperyalizmin işgalinden kurtulmaya çalışan ‘ulusal kurtuluş mücadelelerinin’ de arttığı bir dönemde, en geniş ‘antiemperyalist’ halk kesimlerinin ortak direnişi ile emperyalist boyunduruktan kurtulmak, bu mücadeleyi (işçi sınıfının gelişkinlik düzeyine bağlı olarak) proletaryanın fiili ya da ideolojik önderliği altında yürütmek, kazanılan iktidarı kesintisiz/sürekli devrim yoluyla sosyalizme taşımak şeklinde açıklanabilecek ‘milli demokratik devrim-demokratik halk devrimi’ teorisi oluştu.

1.8. Devrimci Yol, emperyalizmin gizli işgali altında bir yeni sömürge olan Türkiye’de devrimin antiemperyalist, antifaşist, antioligarşik bir halk devrimi olması gerektiği tespitiyle ‘yola’ çıktı. Bu nedenle, sömürücü egemen sınıflar (ve onların yandaşlığından vazgeçmeyenler) dışındaki tüm halk sınıfları devrimin müttefikleri olarak kabul edildi. En geniş antiemperyalist cephe ile işgali sonlandıracak olan devrim ‘işçi sınıfının ideolojik öncülüğü’ ile kesintisiz olarak sosyalizmin kurulmasına doğru ilerleyecekti.

1.9. Devrim tarzı olarak ‘halk devrimini’ benimseyen bir yapının diskurunun ‘halk’ kavramı üzerine kurulması olağandır. Olumsuz anlamda ‘popülizm’ suçlaması, ancak proletaryanın ‘ideolojik’ öncülüğünün (sosyalizmin) reddedilmesi halinde haklı olabilir. Proletaryanın ideolojik öncülüğü altında, ‘devrimden çıkarı olan’ tüm halk sınıfları ile birlikte emperyalizmi kovmak ve kesintisiz bir şekilde sosyalizmi kurmayı hedeflemek ‘sınıfsızlık’ anlamında popülizm ile tariflenemez.

1.10. ‘Halk’ kavramının sınıf bakışını ‘lekelediği’ düşünülüyor. Halk kavramı siyasal olarak ‘devrimden çıkarı olan toplumsal sınıflar’ olarak tanımlandığı gibi, ‘millet albümünün’ bu gün bakılan sayfası yani yaşayan ‘millet’, kanlı canlı insanlar olarak da düşünülebilir. Bu anlamda, millet sözünü ‘milliyetçiliğin’ alamet-i farikası olarak öne sürüp, yaşayan halkın sorunlarını ‘ölmüş’ millet ile (geçmiş, ecdat…) örtme politikasına karşı duruş olarak da işlevseldir. Halkçılık da yurtseverlik de (tarihten ve ecdadın geleneklerinden değil) yaşayan halkın gerçek ve somut ihtiyaç ve taleplerinden yola çıkarak çözüm üretmeyi gerektiriyor.

1.11. “Nihai hedefe ulaşmak için diğer sınıflar üstünde proleter etki kurmak” olarak düşünülebilecek olan hegemonya kavramı da işçi sınıfının kurtuluşunun tüm insanlığın kurtuluşu olacağı yolundaki bilginin inandırıcı bir şekilde diğer sınıflara da yaygınlaştırılmasını gerektiriyor. İşçi sınıfının bilimi olan sosyalizmin (devrime direnen sömürücüler ve iflah olmaz yandaşları dışında) tüm halkın kurtuluşunu vazettiği/vadettiği düşünüldüğünde, retorik olarak ‘halkçılık’ kavramı anlaşılır olmaktadır.

1.12. Burjuvazi (üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanlar) ile emekçiler (üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olmadıkları için emek güçlerini satarak yaşamını sürdürenler) arasındaki çelişki ‘uzlaşmazdır’. Diyalektik, çelişkinin içsel ve evrensel olduğunu söyler. Emekçiler de bütün ‘bütünler’ gibi çelişkili bir birliğe sahiptir. İlişkinin 'çelişkili' kısmına yoğunlaşmak isteyenler için ‘sonsuz!’ olanaklar vardır. Kafa-kol emeği, beyaz-mavi yaka, yüksek-düşük ücret, vasıflı-vasıfsız, sektör, meslek, eğitim, bireysel özellikler, kişilik ve karakter yapıları, ideolojik ve siyasi tercihler, inanç, mezhep, etnik köken... Ancak, ilişkinin ‘birlik’ kısmını görmek isteyenlere de Marks şöyle diyor: “...bireysel işçi, tüm emek sürecinin gerçek manivelası olmaktan çıkar. Bunun yerini, toplumsal olarak birleştirilmiş emek gücü ve birbiriyle yarışma halindeki farklı emek güçleri alır. Bu ikisinin oluşturduğu üretim makinesi, dolaysız meta üretim sürecine, ya da bu durumda daha doğrusu, ürünlerin yaratılmasına çok değişik biçimde katılır. Bazıları elleriyle daha iyi çalışır, bazıları kafalarıyla; birisi yönetici, mühendis, teknoloji uzmanı vb. olarak, birisi ustabaşı olarak, birisi en ağır işlerde kol emekçisi olarak daha iyi çalışır... Eğer toplam işçiyi, yani işyerinin kapsadığı tüm üyeleri düşünürsek, bunların birleşik etkinliğinin maddi sonucunu toplam üründe ortaya koyduğunu ve bunun da aynı zamanda bir miktar mal olduğunu görürüz. Burada, toplam işçinin bir uzvunu teşkil eden belirli bir işçinin, yaptığı işin, kol emeğine kısa veya uzun bir mesafede durması oldukça önemsizdir.”

1.13. Marksist teoride proletarya, üretim araçlarına sahip olmayan, emeğini satarak yaşamını devam ettiren emekçi sınıfın genel adıdır. ‘Elveda proletarya’ demenin moda olduğu zamanlarda, esnek ve parçalı çalışma, prekarya, ücretlendirilmemiş emek, ev emeği, kadınlar, öğrenciler (potansiyel işçi sınıfı), çocuklar... hepsinin düzenle ve kapitalizmle sorunu vardır. İşsiz, yedek işçi ordusu, göçmen işçiler de aynı düzenin 'toplumsal, ekonomik, politik' sonuçlarıdır. Böyle bir düzeni ‘işçi sınıfı ideolojisinin/sosyalizmin’ rehberliğinde, kitlesini ‘bir avuç sömürücü egemen ve iflah olmaz yandaşları dışındaki’ tüm halkın oluşturduğu bir devrim ile sonlandırma projesini, olumsuz anlamda ‘popülizm’ ile tanımlamak abestir. 

 

2. “Devrimci Yol kendini ‘partileşme süreci’nde gören ve belki de tüm dinamizmini bu süreci nihayete erdir(e)memesinden alan bir harekettir.”

            2.1. DY Bildirge’de “Marksizm-Leninizm bize işçi sınıfının mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi için Marksist-Leninist bir partinin zorunluluğunu öğretiyor. Partisiz, proletarya devrimi mümkün değildir. Parti proletaryanın iktidarı alma mücadelesinin en yoğunlaşmış organizasyonudur… Bu bakımdan her tarihi dönem için farklı iktisadi, siyasi yapılardaki tüm ülkelerde geçerli bir parti modeli, biçimi yoktur. Örgüt biçimi çalışma tarzı ve devrim biçimine zorunlu olarak bağlıdır… Partileşme süreci, sınıflar çatışmasının her alanında işçi sınıfının bağımsız siyasetini hayata geçirmeye çalışan bilinçli kadroların örgütlü ve neyi, ne için yaptığını bilen bir tarzda çalışmalarının ürünü olarak tamamlanabilir.”

            2.2. 12 Eylül sonrasındaki ana dava savunmalarında “Siz bizi faşizme karşı örgütlendiğimiz için yargılıyorsunuz, ama tarih bizi faşizme karşı örgütlenemediğimiz için yargılayacaktır” denilmiş ve yaşanan ‘yenilgi’ konusundaki en önemli özeleştiri başlıklarından biri olarak örgütlenme sorunları belirlenmiştir.

            2.3. Rusya’da Komünist parti ve üyelik sorunu, 1903 yılındaki ikinci parti kongresinde tartışılmıştır. Lenin’in örgüt teorisinin özünü ‘devrim mücadelesine aktif katılım’ oluşturmuştur. Menşeviklerin ‘gevşek tarzda bağlanma’ (maddi bakımdan partiyi desteklemenin yeterli sayılması) tezine karşılık, Lenin ‘kişisel katılımla partiyi desteklemeyi’ şart olarak belirlemiştir. Çarlığın despotizmi altında ‘proletaryanın demir disiplinli çelik çekirdeğinin partisinin’ ancak bu yöntemle kurulabileceğini savunmuştur.

2.4. ‘Örgüt biçimi çalışma tarzı ve devrim biçimine zorunlu olarak bağlıdır’ cümlesinin gereği olarak her devrimci odağın yapması gereken dünya ve ülke analizi konusunda, Mahir Çayan “Emperyalist işgalin ve istismarın Türk ordusu aracılığıyla sürdürüldüğü, ekonomik ve demokratik amaçlı her çeşit kıpırdamanın terörle susturulduğu bir ülke haline gelmiştir Türkiye. Bundan böyle, bütün legal yolların tıkanmasından, emekçi kitlelere karşı tenkil politikasının en gaddar bir şekilde sürdürülmesinden dolayı, kitlelerle diyalog kurmanın ve onları devrim saflarına çekmenin temel mücadele biçimi silahlı propagandadır.” diyerek Leninist parti modelini örgüt biçimi olarak belirlemiştir.

            2.5. Bir partinin kitlesel bir etkiye sahip olması ile kitle partisi olması arasında büyük bir fark vardır. Leninist parti, kitle partisi değildir ama işçiler ve emekçiler arasında kitlesel bir etkiye sahip olmak için savaşır. Leninist bir partinin tüm üyeleri devrimcidir ve parti örgütlerinde aktif olarak çalışırlar. Bu nedenle, parti işçi sınıfının geniş kitlesini partili yapamaz, ama en geniş emekçi kitlelerin güvenini, desteğini ve önderliğini kazanmak için çalışır. 

            2.6. Lenin “İşçi sınıfı, şüphesiz ki iktidarı barışçıl yollardan ele geçirmeyi tercih ederdi… ancak, iktidarın devrimci yoldan ele geçirilmesini reddetmek proletarya açısından hem teorik hem de pratik-siyasal açıdan ihtiyatsızlık olur ve bu da burjuvazi ve bütün mülk sahibi sınıfların önünde utanç verici bir geri çekilmeden başka bir şey değildir. Çok muhtemeldir -ve hatta en muhtemelidir- ki burjuvazi proletaryaya barışçıl bir taviz vermeyecektir, fakat belirli anda ayrıcalıklarını savunmak için zora başvuracaktır. O zaman da proletaryaya amaçlarını gerçekleştirmek için devrimden başka bir yol kalmayacaktır.”

            2.7. Somut koşulların nesnel tahlili ile hareket eden devrimciler “Kapitalizm ve sosyalizm yan yana var oldukça barış içinde yaşayamazlar; ya biri ya da diğeri eninde sonunda zafer kazanacaktır-Lenin” gerçeğini bilirler. Sınıflı toplumlarda, egemen sınıflar, düzeni korumak üzere, bir baskı ve zor aygıtı olarak devleti örgütlemişlerdir. Bu yapının baskı ve zorunu ‘geçersizleştirmeden’ görece barış içinde (düzen güçlerinin direniş göstermediği ve ellerindeki ‘müesses’ gücü kullanmadığı) bir düzen değişikliği (mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirileceği bir devrim) mümkün değildir. Marx ve Engels,  İngiltere ve ABD’de devletin merkezileşmesinin (askeri ve bürokratik yapılanmasının) tamamlanmadığı zamanlarda barışçıl bir yolun mümkün olabileceğini düşünmüşlerdir. Ancak, tüm ülkelerde bürokratik-askeri mekanizmanın çok fazla büyüdüğü bir dönemde, barışçıl geçiş düşünülemez. (Engels; “Genel ve eşit oy hakkı işçi sınıfının olgunluğunun ölçüsüdür… Genel oy hakkı termometresi işçiler arasındaki kaynama noktasını gösterdiği gün hem işçiler hem de kapitalistler nerede durduklarını bileceklerdir.”

Ölümünden bir yıl önce “Hiçbir zaman sosyalist partinin çoğunluk haline geleceğini ve ardından iktidarı almaya girişeceğini söylemedim. Tersine, açıkça, bire on ihtimalle egemenlerimizin, işler o noktaya varmadan çok önce, bize karşı şiddet kullanacağını ve bunun da bizi çoğunluk alanından devrim alanına taşıyacağını söyledim.”

            2.8. Devrimci muhalefetin, burjuva düzeninin ‘demokratlığını’ göstermek için bir ‘kenar süsü ve gösteri’ gibi kullanıldığı ve ‘katlanıldığı’ dönemin aşılması ihtimali ‘ciddiyet’ kazandığı andan itibaren ‘düşman ceza hukukunun’ uygulamaya konulacağı, ‘yıkıcılık, bölücülük, ihanet’ gibi nitelemelerle muhalefetin ‘meşru, kurallarla korunan’ siyasi alanın dışına atılarak kriminalize edileceği defalarca kanıtlanmış bir gerçektir.

2.9. Bildirge’de “(Bildirge) hemen bir parti kurma çağrısı olarak kavranmamalıdır... sözü edilen (devrimci) parti, böyle çağrılarla kurulabilecek olan bir parti değildir. Devrimci Hareketin birliğinin sağlanabilmesi için ve partinin inşası için ideolojik birliğin gerekli olduğunu; bu ideolojik birliğin de ülkemiz devriminin temel meselesi hakkında bir ideolojik açıklıktan; bu açıklığı sağlamak üzere bir ideolojik mücadeleden geçtiğini söylüyoruz… Biz sadece sınıflar çatışmasının her alanında genel olarak hakim sınıflara karşı mücadele çağrısı yapmakla yetinemeyiz. Belirli bir mücadele önermek zorundayız. Bu anlamda kitlelere şu hedeflere varmak, şu sonuçları elde etmek üzere, şöyle mücadele etmeliyiz demek zorundayız… Önerdiğimiz, devrimci mücadeleyi örgütleyecek yeterli sayıda kadronun yaratılması olarak ifade edilebilir. Politikanın hayata geçirilmesi için verilen mücadelede artık öyle bir an gelir ki, bundan sonra bir örgütsel bütün olarak istediği hedeflere yönelebilen bir organizma oluşur. Bu organizmaya parti ismi verilir.”

2.10. Bu durumda, ‘ülkemiz devriminin temel meselesi hakkında’ bir ideolojik açıklığa ulaşmak gerekir. Bürokrasi ve militarizm konusunda aşırı merkezileşmiş ve uzmanlaşmış bir devlet, çok gelişkin savaş/ iletişim/ ulaşım teknolojilerinin olduğu bir dönemde kır-kent ikiliği ve ‘kurtarılmış bölgeler/ kızıl iktidarlar’ üzerine kurulu ‘halk savaşı’ stratejisi kullanılamaz. Nüfusun %60’ından fazlasının köylerde yaşadığı dönemde bile, merkezileşen devletin kırlara müdahale kapasitesinin artması nedeniyle kır-kent önceliği tartışmasını kabul etmeyerek ‘birleşik devrimci savaş’ diyen kavrayış, nüfusun %7’sinin belde ve köylerde yaşadığı, coğrafi olarak kırın çok daraldığı günümüzde, mücadelenin kent merkezli/odaklı olacağını görmezden gelemez.   

2.11. ‘Seçim ve parlamento’ stratejisi ise genel tespitlerin (sınıfın ekonomik gücü, ideolojik hegemonya aygıtları üzerinde tekel, çok etkili tarihsel ve toplumsal nedenlerle emekçi kitlelerde oluşan derin bilinç yanılsamaları, hiçbir sınıf iktidarının seçim yoluyla barışçı bir şekilde devredilmemesi, silahlı devrimlerden sonra bile müesses nizamın bürokrasisi ve zor aygıtlarının iktidarı sorunsuz devretmemesi nedeniyle yaşanan iç savaşlar; Yunanistan’da Syriza’nın AB’nin müesses nizamına, Latin Amerika’da Şili ve Venezuela’da militer yapıya direnemeyerek rayından çıkan deneyimler…) yanı sıra ülkemizdeki parlamenter yapının etkisizleşmesi nedeniyle de seçim ve parlamento ‘ana’ strateji olamaz.

2.12. Marks ve Engels’in “Paris Komünü, özellikle bir şeyi, ‘işçi sınıfının hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu kendi hesabına kullanmakla yetinemeyeceğini’ tanıtlamıştır.” cümlesi ile Marks’ın Kugelmann’a mektubundaki “18 Brumaire’in son bölümüne bakarsan, Fransız Devrimi’nin bir sonraki girişiminin, bugüne kadar olduğu gibi bürokratik-askeri mekanizmayı bir elden bir başkasına aktarmaya yönelik değil, onu parçalamaya yönelik olacağını ve bunun, kıtadaki her gerçek halk devriminin ön koşulu olduğunu söylediğimi görürsün.” cümleleri açıkça göstermektedir ki siyasi iktidarın bir elden bir başkasına aktarılması ‘devrim’ değildir.

2.13. Bu durumda “Yaşanan devrimci tarih, bütün boyutları ile hepimize aittir. Tüm deneyimler ortak bir havuza akmıştır ve herkesin kullanımına açıktır. Hepsi bizimdir!” diyebilen; iktidar mücadelesinde devrimci/ barışçı yöntemleri (sokak/seçim…) birlikte geçerli kabul eden; Paris Komünü, Sovyetler ve Direniş Komiteleri çizgisinden ilham alan; kent ve kır yoksullarının küçük-büyük, yerel-genel, yapısal-konjonktürel her sorununu ile ilgilenen; sorunların gerçek ve kalıcı çözümünün sosyalizm ile mümkün olduğunu anlatmaktan vazgeçmeyen; kent yoksullarının kitlesel, birleşik/eşgüdümlü mücadelesi ile iktidarı kerte kerte yerele taşıyan; düzenin kaçınılmaz tepkilerine karşı örgütleyeceği militan direnişin yaratacağı kadro devşirme olanaklarını değerlendiren; ikili iktidar ve sonrasında iktidar perspektifi ile hareket eden bir ‘meclisler devrimi’ üzerine düşünülebilir.

2.14. Çalışma tarzı konusunda; askeri ve coğrafi olarak iktidarın egemenlik/ hegemonya alanlarında özerk/ kurtarılmış bölgeler oluşturmanın olanaksızlaştığı günümüz koşullarında, iktidarın kendini yeniden ürettiği alanlarda (kültür, ekonomi, sanat, eğitim, insan ilişkileri…) alternatif varoluş biçimleri sergileyerek ‘iktidarın hegemonyasından koparılmış işlev ve ilişki alanları’ anlamında “kurtarılmış alanlar” oluşturan,

-Alternatif varoluş alanları oluşturma çalışması ile insanlara sorun çözme ve değiştirme güç ve yeteneğini gösteren, muhatap olduğu sorunların nedenlerine ilişkin tespitlerin (ajitasyon) yanı sıra çözüme ilişkin görüşlerini de anlatan (propaganda) bir “politikleşmiş alan mücadelesi” yürüten,

-Bu bağlamda, iktidar mücadelesi olarak tanımlanan siyasi mücadelenin olduğu yerde, diğer mücadele biçimlerinin (ekonomik, demokratik, ideolojik) siyasi mücadeleye tabi olması gerektiği, organik/ örgütsel birlik olmasa dahi programatik ve amaçsal ‘örtüşmenin’ gerekli olduğu bir çalışma tarzı yürütülebilir.

2.15. Söylenenler bağlamında ‘örgütlenme tarzı’ konusunda;

-Zaman ve mekandan bağımsız, “mutlak, hatasız ve değiştirilemez bir örgütlenme biçimi” yoktur. Örgütlenme süreci, her türlü itiraz, şikayet ve isyana kimlik kazandırmak, kurumsallaştırmak ve siyasallaştırmak anlamına gelmelidir.

-Soyut hedefler için örgütlenme çabası sorunludur; örgütlenmesi gereken bir mücadele, iş, etkinlik olması gerekir. Somut, güncel, yakıcı, etkili, kitlesel her konu ve talep örgütlenmenin konusu olabilir ancak yalnızca ‘karşı olmak’ temelinde uzun soluklu ve etkili bir örgütlenme sürdürülemez. Nihai hedef-sonuç konusunda da ikna edici argümanlara sahip olmak gerekir. Somut, güncel, yakıcı, etkili, kitlesel konular ‘yeni bir dünyayı kurma’ mücadelesinin kilometre taşları; ‘esas’ konuyu nihai çözüm olarak gündeme getirecek ortam; mağdur ve mazlumlarla ilişki kurma şansı; kitlelere öğretirken aynı zamanda öğrenme imkanı; farklı alanlardaki çalışmaların, etkinliklerin, mücadelenin, kazanımların diyalektik, bütünsel bir organizasyonunu oluşturma fırsatı olarak değerlendirilmelidir.

-İktidar mücadelesi olarak tanımlanan siyasi mücadelenin olduğu yerde, diğer mücadele biçimlerinin (ekonomik, demokratik, ideolojik) siyasi mücadeleye tabi (en azından uyumlu) olması gerekir. Organik/ örgütsel birlik olmasa dahi mücadelenin değişik boyutlarında ortaya çıkan enerjinin ‘sinerji’ oluşturması için ‘programatik ve amaçsal örtüşme/ çakışma’ gerekir. Mücadele hattının ve yol haritasının belirlenmesi; yapılan işin ve peşinde koşulan hedefin anlaşılır olması; farklı yerlerdeki eylem ve tepkilerin benzer ve bütünlüklü olması; günlük, sığ, parlayıp sönen mücadelelerin kesintili ivmesine süreklilik kazandırmak; kazanımları kalıcı ve güvenceli hale getirmek için en azından ‘eşgüdüm’ gerekir.

-Karar ve uygulama süreçlerinde ‘demokratik merkeziyetçi’ olmayan bir örgütlenme etkin ve etkili olamaz. Dozu uygun olmayan her ilacın zehir olması gibi, somut koşullara uygun olmayan, mücadele ortamının demokratikliği, basın/ifade/örgütlenme özgürlükleri, legal yolların açık/ kısıtlı/ kapalı olması, aciliyet benzeri birçok etkene bağlı olarak ‘dozun’ (tahterevallinin demokratik kısmı mı merkeziyetçi kısmının mı ağır basacağının) ayarlanması, mümkün olan her durumda ‘demokratik’ kısmına azami ağırlığın verilmesi gibi genel ilkeler ışığında ‘demokratik merkeziyetçilik’ uygulanmadan örgüt olunamaz.

-Meclis tipi açık yapılanmaların, belirli bir gelişkinlik düzeyinden itibaren (önce siz mösyö burjuvazi!) düzenin ‘zor aygıtlarının’ ilgi alanına gireceği, bu ‘ilginin’ Fatsa Nokta Operasyonundan Sur’a yapılan müdahaleye kadar bilinen varyasyonları olduğu, meclislerin ‘direniş’ yeteneklerinin zaman içinde ve koşullara bağlı olarak şekilleneceği açıktır.

-Müesses nizamın zor aygıtları (ordu, polis, mafya, milis…), hegemonya aygıtları (eğitim, medya, cemaatler…), devlet yanlısı sivil toplum kuruluşları (sarı sendikalar, işveren örgütleri, sağcı STK’lar…) ve yaşamın her alanına etki eden sayısız resmi/ gayrıresmi, formel/ informel, açık/ gizli aparatları olduğu bilinmektedir. Parlamenter sistemde muhalefetin ‘gölge kabine’ oluşturması ve iktidara geldiğinde konulara vakıf, bilgili, deneyimli kadroları ile hükümeti kurması gibi, yeni bir dünya/ düzen/ devlet kurmak isteyenlerin de ‘gölge devlet’ perspektifi ile konumlanmaları ve her alanda örgütlü olmaları, “geleceği bugünden kurma” perspektifinin yanı sıra “tam saha savunma/tam saha hücum” taktiğinin gereği olarak da ‘tüm sahaya’ yayılmaları ve bloklar arasında boşluk (volan kayışları) bırakmamaları gerekir.

-Geldiğimiz aşamada yüksek teknoloji ve dijital dünya cepheleri olmayan bir muharebe ve muhabere düşünülemez.

-Belirlenen hedef ve içinde bulunulan konjonktür (somut koşulların nesnel tahlili) de örgütlenmenin tipini ve şeklini belirler. Rejimi, iktidarı, hükümeti hedef alan bir mücadele ile düzeni hedefleyen bir mücadelenin örgütsel ihtiyaçları çok farklıdır. Evrim ve devrim dönemi, hazırlık ve hareket dönemi, mücadelenin görece barışcıl veya sıcak dönemlerine uygun örgütlenme modellerinin de düşünülmesi gerekir.

            -Sonuç olarak; fiili, meşru, militan, kitlesel ve ‘aktif savunma’ çizgisine dayalı, farklılaşan koşullara hizla uyum sağlama yeteneğine sahip ‘dinamik ve akışkan’ bir örgütlenme tarzı üzerine düşünmek gerekir. Parti, hareket, sendika, demokratik kitle örgütü, meslek kuruluşu, çevre ve platform, devrimci demokrat kişi ve grupların tümünün bir zincirin halkaları gibi değil de ‘olimpiyat halkaları’ ya da ‘sepet örgüsü’ gibi iç içe, üst üste veya bir fraktal örüntü (bir kurala göre ilerleyerek büyüyen, bir önceki şekli içinde barındıran örüntü şekli) oluşturması gözetilmelidir.

 

3. “Popülizmin pratiklerde maddileştiği… Devrimci Yol'da da, kılık kıyafetlerin halka ters düşmemesi konusunda bir hassasiyet vardır… Devrimcilerin çalıştıkları ‘bölge halkı’yla Cuma namazına gittikleri de vakidir.” 

3.1. Sosyalizm öncesi ekonomik ve toplumsal sistemler, eski sistemin bağrında olgunlaşır ve ‘zamanı’ geldiğinde neredeyse kendiliğinden ortaya çıkar (tabi ki devrimler, politik ve toplumsal alt üst oluşlar eşliğinde… Ama bu süreçler, zaten olgunlaşmış ve ‘günü gelmiş’ yeni sistemin adını koymak için yaşanır). Ancak sosyalizm, kapitalizmin bağrında kendiliğinden oluşmaz. Politik ve toplumsal bir devrim ile ‘yukarıdan aşağıya’ kurulması gerekir. Eski sistemler hayatın akışı içindeki birçok dinamiğin ‘sinerjisinden’ oluşan ‘gizli bir el’ tarafından yıkılıp yenileri kurulurken, kapitalizmin yıkılması ve sosyalizmin kurulması için ‘görünür’ öznelerin ‘açık’ müdahalesine ihtiyaç vardır. 

3.2. Bu yüzden, değişim konusu; hem ‘devrim için’ değiştirilmesi gerekenler, hem ‘devrim tarafından’ (devrime giderken ve devrim sırasında) değiştirilmesi gerekenler, hem de devrimin kurduğu yeni düzen içinde yaşanacak değişimlerin diyalektiği içinde anlaşılmalıdır.

3.3.  Bilgi/bilinç ile öznenin buluşması (farkındalık yaratmak) sürecinde, kadro ve kitle arasında bir öğrenme-öğretme süreci yaşanır. Bunun için ilk koşul ‘ilişkilenmektir’ (Birini ‘ileriye’ çekmek için elinden tutmanız gerekir). Erişkin pedagojisi (andragoji) gereğince öğrenenin ilgisinin, öğrenme gereksiniminin ve motivasyonunun sağlanması; duygusal yakınlık ve güven ilişkisinin tesisi gerekir. Son tahlilde “anlattığın karşıdakinin anladığı kadardır”.

3.4. Benzeşme, aşinalık, önemsenme, olumlanma, kabul görme, ihtiyaç duyma gibi olgu ve durumlar öğrenme sürecini ‘mümkün ve verimli’ kılan özelliklerdir. Bu nedenle muhatabınızda güven oluşturmak; sosyal bir aidiyet ve dayanışmaya dayalı ‘habitus’ yaratmak gerekir. Bu nedenle, giyim-kuşam ve kültürel davranış kalıpları konusunda, ‘birbirini’ ilgiyle dinleyecek kadar benzeşmek; farklılıkların eşdeğerliğini ve farklı olana saygıyı özümseyecek kadar da özgürlükçü olmak gerekir.

3.5. Komünist Manifesto’da “Komünistler, görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler.” deniliyor. Komünizm’i bütünlüklü (yaşamın tümünü kavrayan ve açıklama getiren) bir sistem/bilim olarak kabul edenlerin ‘tanrı ve din’ konusundaki görüşleri, ‘diyalektik ve tarihsel materyalizmin’ prizmasından geçen bilgiler ile oluşur.

3.6. Tutarlı bir komünist olmak için işçi sınıfı bilimi olan sosyalizmin bütün boyutları ile kabulü gerektiği, diyalektik ve tarihsel materyalizmin (kozmoloji ve evrim bilimindeki bulguların da) gereği olarak ateizmin kaçınılmaz olduğu düşünülebilir. Ancak komünist düzende yaşamanın ‘olmazsa olmaz’ koşulları arasında sayılamaz. Sömürmeyen, suç işlemeyen, inancı doğrultusunda örgütlenerek ‘düzeni değiştirme ve herkesi kendi inancı doğrultusunda yaşatma’ faaliyeti (siyasallaşmış din) içinde olmayan insanların inancı ile ‘açıktan’ savaşılmamalıdır.

3.7. Marks’ın “Dinsel bilinç, ince bir sis gibi, toplumun gerçek yaşam atmosferinde dağılıp çözülüp gidecektir. Ama bunun için ‘gerçek’ toplumsal yaşamda bu tür bilinç kategorilerine ihtiyaç kalmamalıdır.” cümlesi, bu konudaki en net yol haritasıdır. Bu tür bilinç kategorilerine olan ihtiyacı ortaya çıkaran koşulları ‘altyapısal’ olarak ortadan kaldırmadan uygulanacak bir ‘üstyapısal’ müdahale, sorunu çözmek bir yana ‘zulüm’ olarak algılanacak ve yaratacağı ‘mağduriyet’ ile amaçlanın tersi sonuçlara yol açacaktır. Zamana yayılan ve tedrici değişimler konusunda ‘sönümlenme’ kavramı önemlidir. Altyapısal değişimler ‘devrimin’ konusu olurken, üstyapısal değişim süreçleri ‘sönümlenmenin’ alanını oluşturuyor.

3.8. Her konuda ‘mağdur ve mazlum’ olanın korunması, ödün verilemeyecek etik bir ilkedir. Saldırı veya risk altındaki inanç gruplarına gösterilen dayanışmanın koşulu, o inancı ‘içerik ve öz’ olarak desteklemek olamaz. Bir fikri veya inancı muhterem (saygıyı hak eden) bulmak ile muteber (geçerli, inanılır) bulmak arasında ‘seçim’ yapmak da bir haktır. Voltaire’e yakıştırılan “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade etme hakkınızı savunuyorum” cümlesi ‘fikirlere katılmama hakkını’ da içeriyor. ‘Eleştirel dayanışma’ da bir haktır. Dayanışma gösteriyorsan eleştirme ya da eleştiriyorsan destekleme gibi yaklaşımlar yanlıştır.

3.9. İçeriği ve amacı suç ve sömürü olmayan ‘öteki’ olmak bir haktır. ‘Öteki’ kavramının bakılan/ konuşulan yeri (kendini) merkezileştirmesi, bu anlamda ‘iktidar kurucu’ olması nedeniyle pejoratif bir tınısı olduğu doğrudur. Biz ‘farklı olmak’, daha doğrusu ‘kendi olmak’ anlamında kullanmalıyız. Yanlış olan ‘ötekini’ de kendi gibi yapmak, farklı olanların bir arada olduğu ‘kamusal alanları’ yalnızca ‘kendi’ kuralları ile düzenlemek iddiasıdır. Bu iddia (kamusal alanın kurallarını belirlemek) siyasetin kendisidir. Bu iddiaya sahip her ‘özne’ siyasallaşmıştır. Bu düzeyde talepleri olan bir inançla mücadele ‘inanç’ mücadelesi değil ‘siyasal’ bir mücadeledir.

3.10. Marks ve Engels ‘ate’dirler. Yani tanrıtanımazlar. Ama (dine doğrudan saldırı anlamında) ateist değildirler! Ateizmin ‘din’ değil, ‘tanrı’ ile ilgili olduğu doğrudur. Ancak din, bilim ve felsefe tarihinde bu iki kavram içiçe geçmiştir. Marks “Biz dine karşı şiddete dayanan önlemlerin anlamsız olduğunu biliyoruz. Bizim görüşümüze göre sosyalizmin güçlenmesi oranında din sessizce kaybolur.”

Engels ise “Ateizmin sadece bir olumsuzlamayı ifade ettiğini ta kırk yıl önce filozoflara biz söyledik. Sadece bir ekle: Ateizm, dinin bir salt olumsuzlanması olarak ve kendini sürekli dinle ilişkilendirerek kendi başına bir hiçtir ve dolayısıyla kendisi de bir dindir.”

3.11. Felsefi anlamda materyalist olan komünistler tanrıtanımazdırlar. Ancak, bu konularla ilgili toplumsal ve siyasal ilkeleri laikliktir. Laiklik, dinlerin kamusal alanı düzenleme konusundaki etkilerinin sınırlandırılması için verilen dinamik bir mücadeledir. Herkes tarafından paylaşılmayan inançların herkesin yaşamını düzenleme, şekillendirme iddiasının kabul edilmemesidir.

3.12. İnsanların herhangi bir başlık altında (din, mezhep, farklı toplumsal duyarlılıklar, zevkler, taraftarlıklar…) bir araya gelmeleri ve konusu ‘suç’ oluşturmayan ‘günlük yaşam pratikleri’ sorun olarak tanımlanamaz. ‘Sorun alanı’ bu pratiklerin kamusal alanı düzenleyen kural haline gelmesi, yani ‘herkesi/ diğerlerini’ bağlaması talebiyle ortaya çıkar. Bu durumda, talep ‘siyasallaşmıştır’. Başkalarının özgürlük alanına girmeye başlayan talepler, durumlar ve duruşlar ‘toplumsal ve siyasal’ etkileri ile değerlendirilir.

 

4. “Devrimci Yol söyleminde Gramscici bir damar var… ‘Aydınlar halktan kopuk ve temelsizler; halkın kendi organik işlevleriyle eklemlenmemiş bir kast halindeler’… Gerçek solcu halka inanan, saygı duyan, halkla kaynaşan ve bütünleşen solcudur.”

4.1. R.Lüksemburg “Uyanık olduğu sürenin neredeyse tümünü hayatta kalma mücadelesiyle geçiren birinin kolektif mücadeleye katılacağı an devrimci ayaklanmanın gerçekleştiği andır” diyor. Yaşamını hayatta kalma mücadelesiyle geçiren; zaman, imkan, ekonomik yeterlik, istek, bilinç düzeyi gibi etmenlerin eksikliği nedeniyle ‘nitelikli ve yetkin’ kültür ürünlerine ulaşamayan; sermayenin egemenliğindeki yaygın ve harcıalem medyaya mecbur kalan insanlardan bahsediyoruz.

4.2. Kapitalist sistem içinde insanların çoğunluğunun kötü, cahil ve niteliksiz olduğu olgusal bir gerçek (Kavramlar kastını aşıyor olabilir. Dayanışma duygusuna sahip olmayan ve bireysel çıkarları için başkalarını kolayca harcayan ‘kötülük’; bilim, sanat, kültür, çağdaş yaşam vb. konularında ‘cehalet’; iş, meslek, uzmanlık, hobi vb. konularında ‘yetersizlik’ kastediliyor).

4.3. Kapitalizm varlığını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu ‘teknik’ bilgiye sahip beyaz yakalı orta sınıf dışında (onların da ‘sosyal’ boyutlarını iğdiş ederek) çoğunluğu niteliksiz bırakır. Üretim sürecinin gerektirdiği bilginin ötesini ‘tehlikeli’ bulan, yedek işsiz ordusuna ihtiyaç duyan, adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri kabullenmeyi sağlayan ‘afyonun’ dışındaki ‘uyaranları’ ideolojik ve kültürel hegemonyası altında silikleştiren müesses nizam, doğası gereği niteliksiz yığınlar istiyor.

4.4. Gen bencildir ve yaşamı sürdürmek için her yolu dener. Kötü, cahil ve niteliksiz olan insanların önünde yaşamı sürdürmek için (son tahlilde) iki seçenek var: İyi, bilgili ve nitelikli olmak; kötü, cahil ve niteliksiz hali ile (kerhen de olsa) barışmak (evrimsel olarak gerekli ‘uyum sağlama’ yeteneği). Birinci seçeneğin gerçekleşmesini (en azından potansiyel ya da fırsat olarak) mümkün kılacak bir ‘dışsal’ etkenin olmadığı durumda, kitleler gönülsüz de olsa ikinci seçeneğe sığınırlar. Suni dengenin (diyalektik olarak içinde zor’u da barındıran) ‘rıza’ boyutuna girilir. Başka türlü olamayacaksa, eldeki ile uzlaşmak tek seçenek haline gelir. Sağcılık, milliyetçilik, muhafazakarlık, etnikçilik, mezhepçilik, cemaatçilik gibi ambalajlar ile pazarlanan “cehaletin iktidarı” dinlerin emri, insanın doğası, millet egemenliği, tarihin sonu gibi soslarla da terbiye edilerek ‘sindirilecek’ kıvama getirilir.

4.5. Kötü, cahil ve niteliksiz yığınların varlığı olgusal bir gerçek olmakla birlikte, durumun öznesi ve müsebbibi yığınların kendisi değil, düzen ve egemenlerdir. ‘Parmak sallanacak’, hesap sorulacak, hor görülecek olanlar bu düzenin ‘kurbanı’ olan yığınlar değil, onları bilinçli olarak bu hale getiren düzenin egemenleridir. Elinde olandan daha iyi bir dünyayı hayal bile edemeyen (mikro dünyalara -ya da imparatorluğa- hapsedilmişlik), hayal edebildiklerini hak etmediğini düşünen (gönüllü kulluk), hak ettiğine inansa bile bu dünyada mümkün olmadığını düşünen (suni denge) kitleler en az risk ile en yüksek faydanın peşinden giderler. Bu faydacı, fırsatçı ve çıkarcı bakış açıları ile devrimci mücadeleyi ‘çatıştırmak değil çakıştırmak’ gerekiyor.     

4.6. ‘Dinle Küçük Adam’ ve ‘Kötülüğün Sıradanlığı’ kitapları ile “Kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama…” dizelerindeki bakış açısına göre kabahatin bir kısmını ‘canım kardeşime’ yazacak olsak bile “Geçmişte yapamadıklarımız yüzünden kurtulamadığım keder- E.Kesal” duygusu ile bir kısmının da ‘birilerine kabahat yazacak kadar’ gerçeklerin farkında olanların ‘yapamadıklarına’ yazılması gerekir.

4.7. Kitlelerin kötü, cahil ve niteliksiz olması olgusal bir gerçek olmanın yanı sıra devrimin nedenidir de… İşlerin yolunda olduğu bir toplumda (sınıfsal ve kitlesel) bir devrim yapma çabası, havanda su dövmektir. “Bu yığınlar olmasaydı ne güzel devrim yapardık” cümlesi ile “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” cümlesi arasında pek fark yoktur. Fransız ve Sovyet Devrimlerini yapanların (kitlelerin) çoğunluğunun üniversite mezunu ve entelektüel olmadığı dikkate alındığında, devrimin hem öznesi hem de süjesi olan ‘kötü, cahil ve niteliksiz’ yığınlarla etkileşimli iletişimin yolunu bulmak zorunludur.

4.8. Eğitimsiz (ülke eğitim ortalaması altı yıl), mesleksiz, yaşamda görünür olmasını sağlayacak hiçbir özellik ve niteliği olmayan kitlelere “siz adam olmazsınız, sizin yüzünüzden ülke bu halde…” diyen ‘sen dili’ ile kopuş artıyor. ‘Yaşam biçimi’ üzerinden yürütülen mücadele de bu kopuşu besliyor. Sosyalistlerin “bu yaşananlarda ve senin uğradığın her türlü haksızlıkta (yanlış yaptıklarım ve yapamadıklarımla) benim de payım var” diyen ‘ben diline’ geçmesi gerekir.

4.9. ‘Umutsuzluk yaratan cehalet’ aynı zamanda yeni bilgilere açık olmak anlamına gelir. ‘Ne istediğini bilmemek’ her seçeneği kabul edebilecek bir boşluk ve genişlik; ‘omurgasızlık’ denilen esneklik her duruma uyum sağlama yeteneği de sayılabilir. ‘İnsan doğası’ potansiyel olarak olası bütün seçenekleri içeren yapısı ile “içine konulduğu kabın şeklini ve rengini alan” su gibidir. Bütün renk ve şekilleri alabilir ama ‘kendi başına’ bir rengi ve şekli yoktur. Bu nedenle ‘potansiyel olarak’ her şeydir ama içinde bulunduğu kabın şekline (toplumsal koşullara) göre ‘görünür’ hale gelir. İnsan doğasının kötü olduğunu söyleyenler, aslında insanın içindeki ‘potansiyel kötüyü’ görünür hale getirecek şekilde işleyen toplumsal dinamiklerden söz etmektedirler.

4.10. Marks, Feuerbach üstüne altıncı tezinde “İnsanın özü (doğası), tek tek bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz, kendi gerçekliği içinde, toplumsal ilişkilerin bütünüdür.” diyerek (her şey gibi) insan doğasının da tarihselliğini, sınıfsallığını ve değişebilirliğini anlatıyor.

 

5. “Direniş komitelerinde, tam da ‘demokratik halk iktidarının asıl anlamını vurgulaması, halkın kendi iktidarı kavramını ve merkezi otoriteye bir alternatif yaratılması zorunluluğunu somutlaması’ açılarından Gramscici bir yön vardır… Direniş komiteleri ‘mantığı’, karşı-hegemonik bir perspektif taşıdığı ölçüde devrimi bir olaylar dizisi olarak değil, organik bir süreç olarak tanımlamaya meyleder.”

5.1. Devrim, her şeyden önce, temsili demokrasinin yerine, mümkün olan her yer ve durumda doğrudan demokrasinin uygulandığı; tüm yönetim kademelerinin aşağıdan yukarıya seçimle oluşturulduğu; seçilenlerin ‘geri’ çağrılabildiği; yerel meclis, konsey, komite gibi organlarda eylemin, hayatın, pratiğin, zorluğun içinde kendini kanıtlamış olanların, doğrudan kitleler tarafından ‘kitlenin iradesini’ temsil etmekle görevlendirildiği ve fiziki imkansızlıklar nedeniyle temsili demokrasinin uygulandığı hallerde bile toplumsal iradenin delege edilme yöntemlerinin doğrudan demokrasi kavramının ruhuna en uygun şekilde gerçekleştirildiği bir ‘demokrasi sürecinin’ örgütlenmesidir.

5.2. Bu anlamda demokrasinin ‘pasif veya negatif’ tanımı yapılsa, ‘hiç kimsenin (kurumun) ilgili olmadığı konularda karar alamaması’ denilebilir. Sosyalist demokrasi, doğrudan demokrasi, yerel ve yerinden demokrasi, üretenlerin yönetmesi, ‘söz yetki ve kararın halka aitliği’ bu bağlamda değerlendirilmelidir.

5.3. Kapsamı, boyutu, nedenleri, çözüm için kullanılacak kaynakların tümüyle yerel (işyeri, okul, köy, mahalle, ilçe, il, bölge, ulus düzeyinde) olduğu ve çözüme ilişkin yapılanların diğer yerel birimlere ‘dışsal maliyet’ yaratmadığı sorunların ilgili yerele ait meclisin iradesi ile çözülmesi,

Bilgisayar ve iletişim olanaklarının düzeyi açısından, kararların alınmasında yalnızca meclislerin değil, konunun tüm muhataplarının fikrinin ve oyunun belirlenebileceği referandum, anket vb. yapılması,

Coğrafya, iklim, nüfus, etnik köken, dil, üretim, altyapı, sanayi, ekonomi, gelenekler ve günlük yaşam kültürü gibi konularda görece homojen bütünlük oluşturan yereller ile ‘idari bölgeler’ (federasyon, muhtariyet, otonomi vb. adlandırmaların hepsi kullanılabilir) kurulması,

Her alt meclisin, bir üst mecliste kendisini temsil eden delegasyonun ‘temsil yeteneğinde’ sorun görmesi halinde delegelerini ve kararlara ilişkin oylarını ‘geri çağırma’ hakkı olmalıdır.

5.4. ‘Emeğin genel çıkarlarının’ sağlanması ve sorunların çözümü konularında farklı görüş ve yorum üreten ve savunan partiler ve gruplar (Bolşevik Parti’de tanınan ‘hizip örgütleme hakkı’ -parti içinde, parti çizgisi ile aynı fikirde olmayan veya liderlik değişimi isteyen grup kurma hakkı- 1921’de iç savaş nedeniyle kaldırıldı. Geçici olması düşünülen önlem kalıcılaştı ve Lenin “Bu kararı almakla çok büyük bir hata yaptık”; Troçki ise “Hizipleri yasaklamak Bolşevizmin destansı tarihinin sonunu getirdi ve bürokratik yozlaşmanın taşlarını döşedi” dediler) ile kadın, çevre, kent, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim gibi alanlarda politika yapan partilerin varlığının sosyalist demokrasiyi zenginleştireceğine inanan; “yüz çiçek açsın, yüz fikir yarışsın” diyebilen; (Devrimci Kurucu Meclis tarafından hazırlanan ve sosyalist düzeni koruyan -özgürlükçüyüz ama aptal değiliz!- anayasal sınırlar içinde ve sömürüye, faşizme, gericiliğe karşı çıkan) birden fazla siyasi partinin kurulabildiği; her düzeydeki seçimlere kişi, grup veya parti olarak her isteyenin katılabildiği; propaganda ve örgütlenme özgürlüklerinin en yetkin şekilde kullanıldığı bir ‘yeni demokrasi’ kurulmalıdır.

5.5. Direniş Komiteleri ‘demokratik halk iktidarının asıl anlamını vurgulaması, halkın kendi iktidarı kavramını ve merkezi otoriteye bir alternatif yaratılmasını’ somutlamasının yanı sıra ‘öne alınmış bir kültür devriminin’ habitus’u olarak da düşünülmelidir. Geleceğin nüvelerini bu günden oluşturmak, inandığın gibi yaşamak gibi şiarların yanında ‘mümkün, makul ve meşru’ bir sistemin kurulabilir ve sürdürülebilir olduğunun pratik gösterimi (kanıtı) olarak düşünülmelidir.

5.6. Devrimden önce ve sonra da süren sınıf savaşında ‘kültür devrimi/ ideolojik hegemonya’ mücadelesi çok önemli bir cepheyi oluşturur. Kültür devriminin politik devrimi ‘izleyen’ bir kronolojiye ‘mecbur’ olduğunu kabul etmeyen; nasıl ki devrimden önceki komün ve sovyet deneyimleri, devrimden sonraki ‘sosyalist devleti’ (ön)belirlediyse, mücadelenin kültürel/ toplumsal boyutunun da devrimden sonraki ‘sosyalist yaşamı’ (ön)belirleyeceğini kabul eden bir bakış açısının ‘mevzilerinden’ biri (her türlü meclis, komite ve birim yapılanmaları gibi) Direniş Komiteleridir.

5.7. Ayrıca, ‘halkın kendi kendini yönetmesinin’ yani Devlet yönetiminin (günümüzde) okuma-yazma ve dört işlem bilen herkes tarafından yürütülebilecek basitlikte olmadığı, neredeyse kaotik bir şekilde gelişen bilimsel ilerlemeyi sindiren, multidisipliner bakış açısına ihtiyaç duyan, ‘karmaşıklık, hiyerarşi ve mekanizma’ özellikleri ile bir aygıt biçimi alan ‘yönetim’ işlevinin uzman desteğine ihtiyaç duyduğu zamanlardayız. Bu nedenle, yerel meclislerde görüşülen konularda, o yerelde örgütlü sendika, meslek örgütü, üniversite gibi uzman kuruluşların temsilcilerinin de görüşlerinin ve (yerel dışından ihtiyaç duyulan uzman yardımları hariç) oylarının alındığı bir işleyişin ‘öğrenilmesi ve içselleştirilmesi’ zorunludur.

 

6. “Devrimci Yol'u geleneksel soldan kopuş sürecinde bir hareket yapan da, THKP-C'den devraldığı, ‘öncü savaşı’, ‘politikleşmiş askeri savaş stratejisi’, ‘suni denge’ vb. lerine dayalı devrim stratejisi ile direniş komiteleri, Fatsa'daki yerel yönetim deneyimi ve genel olarak demokratik halk iktidarının filizlendirilmesi anlayışının ima ettiği bir karşı-hegemonik stratejinin içiçe bulunmasıdır. Aslında ilki, Devrimci Yol söyleminde programatik ve stratejik bir önem taşımaktan çok, içinden çıktığı geleneğe ve muhalefetinin ve eylemciliğinin radikalliğine dönük çağrışımlarıyla anlam kazanır.”

6.1. “Devrimci Yol söyleminin tayin edici bir ögesi direniş komiteleri ise, diğeri ‘somut koşulların somut tahlili’ ve ‘ayağını Türkiye toprağına basma’ iddiasıdır”. Bu cümle, bu ülkenin en kitlesel ve etkili devrimci hareketinin oluşumunun ‘özü ve ruhu’ olarak kabul edilebilir. Uluslararası sosyalist kutuplar arasında ‘taraftarı’ olduğu fikri ülkemize (‘uyarlama ve intibak’ gereğini bile ihmal ederek) ‘nakleden’ yapıların domine ettiği bir siyasal ortamda ‘ayağını ülke topraklarına basmak’ ve ortodoks bir doktrinerliğe hapsolmadan ‘somut koşulların somut tahlili’ ile hareket etmek; öncelikle bilim ve gerçekle kavga etmemek, öğretmenin yanı sıra öğrenebilmek, değiştirmek istediği dünyada önce ‘kendini’ değiştirebilmek, diyalektiği içselleştirmiş olmak, taklitçilikten özgünlüğe geçebilmek için gerekli özgüvene sahip olmak anlamına gelmektedir.

6.2. Anlatılmak isteneni ‘özetleyen’ bir anekdot: (M.Pekdemir ‘Devrimcilik Güzel Şey Be Kardeşim’de anlatıyor) Oğuz abi broşürden bir sayfayı açtı, ‘tamam da’ dedi, ben bu görüşe katılmıyorum’. Ve anlatmaya başladı. Taner’le ağzımız açık dinledik. Sonra sorduk, ‘iyi de bu söylediklerin Lenin’in hangi kitabında yazıyor?’. Oğuz abi ‘hiçbir yerde yazmıyor, çünkü bunlar benim görüşlerim’ dedi”.

6.3. ‘Tarihsel bir dönemin sonu’ veya ‘Yeni şeyler söylemek lazım’ diyebilen özgüven ‘belirli’ kişilerle sınırlı olmayan, ‘yeni dönemin’ devrimci ‘prototipini’ oluşturan bir ‘yol, yordam, paradigma’ olarak, bilinçli bir şekilde ‘partileşme sürecinin’ özünü oluşturmuştur. Bu anlamda ‘partileşme süreci’, mücadele içinde militanlıklarını ve ideolojik yeterliliklerini kanıtlamış olan ‘kurucu önderlerin’ partileşme modeli ile (kadrosal anlamda sürekliliğin koptuğu bir süreçte) mücadeleyi ‘devralacak’ yeni kadroların parti kurma yönteminin farkını tespit eden (somut koşulların nesnel tahlili) bir politikaydı. Çokça rastlanan bürokratik ve hiyerarşik örgütlenme modelini (arkasında ‘çok etkili’ bir ideolojik ve örgütsel birikim olmasına rağmen; ‘tek eksiğimiz örgüt’ diyerek parti kurmanın önünde bir engel olmamasına rağmen) aşma çabasıdır. ‘Yine, yeni, yeniden’ çizgisinin diyalektiğini, süreklilik içindeki kopuş ve kopuş içindeki sürekliliği saklı tutan; yeni şeyler söylerken eskiyi reddetmeyen (içinden çıktığı geleneğe ve muhalefetinin ve eylemciliğinin radikalliğine dönük çağrışımlarıyla anlam kazanan), “o koşullarda o fikirler doğruydu, o fikirlerdeki ‘öz’ bu gün bu şekilde yaşatılabilir” diyerek ‘değişime’ açık olan bir ‘devrimci yol’ açma çabasıydı.

6.4. ‘Partileşme sürecini’ devrimci hareket formunda yaşarken ortaya çıkan yapının ‘gevşek federatif karakteri’ bir ‘amaç’ değil, işçi sınıfının mücadelesinin başarıya ulaşması için ‘zorunlu’ olan partinin kuruluş sürecinde ‘aşılması gereken’ bir uğrak olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle, ‘sosyalizm ütopyasını’ zehirleyen bürokratik ve hiyerarşik parti kurmak da, işçi sınıfının savaşkan partisini kuramamak da ‘sorundur’. Sovyet deneyiminin ‘parti devletine’ dönüşmesi, (yerel meclis anlamında) sovyetlerin sönümlenmesi nedeniyle işçi sınıfının siyasete aktif katılım kanallarının kötürümleşmesi ve emperyalizmle ‘iktisadi olarak barış içinde yarışma’, emperyalizm sosyalist sistemin ‘altını oymak’ için her imkanı kullanırken Sovyetlerin devrimci mücadeleleri desteklemekten vazgeçerek ‘içine kapanması’ ve piyasacılığın etkisinde kalınarak emeğin metalaşması sonucunda yıkılmasının da temelinde ‘kök neden’ olarak parti, sınıf, devlet ilişkileri rol oynamıştır.

6.5. Bu nedenlerle, ‘biçim ve biçem’ olarak (mücadelenin sıcaklığına da bağlı olarak) ‘gevşek federatif’ değil ama yerel (hiç kimsenin-kurumun ilgili olmadığı konularda karar alamaması), katılımcı (sorunun tüm sahiplerine açık karar alma süreçleri) ve demokratik (karar öncesi tartışma ve ikna süreçlerinin en demokratik şekilde tüketilmesi) işleyişi ‘içselleştirmiş’ bir parti (her düzeyde kadrolar) hem devrim hem de sosyalist demokrasi için vazgeçilmezdir. Dolayısıyla, ‘özgüvenli kadrolar’ yalnızca ‘gevşek federatif’ partileşme sürecinin değil, demokratik merkeziyetçiliği ‘hakkını vererek’ hayata geçiren bir partinin ve sosyalist demokrasinin de ‘olmazsa olmaz’ıdır.

6.6. “Devrimci Yol söylemindeki ‘Türkiye’ye özgü yol’ vurgusu Marksizm-Leninizm’in evrensel tezlerine bağlılığı dışlamaz (Aksine, bunları ‘doğru okumanın’ ürünü olarak gösterilir)”. Necmi Hoca’nın bu cümlesi de bir ‘öz’ü işaret eder. Marksizm-Leninizm’in  evrensel doğruları, içinden çıktığı geleneğe ve muhalefetinin ve eylemciliğinin radikalliğine sahip çıkma temelinde ‘somut koşulların nesnel tahlili, halkın somut sorunlarından hareket etme, halktan öğrenip halka vermeyi’ mümkün kılan ‘yol, yordam’ ortaya çıkmıştır.

6.7. Bu paradigmayı ‘geçmiş ve gelecek arasında kopukluk’ ya da inkarcılık olarak algılayanlar, (bir kez daha) Marks’ın diyalektik tanımından habersizler: “Diyalektik hareketi oluşturan şey, iki çelişik yanın bir arada var olması, bunların çatışmaları ve yeni bir kategori içinde eriyip kaynaşmalarıdır. Sorunu kötü yanın atılması olarak koymak, diyalektik hareketi kısa kesmektir”. Kopuş ve süreklilik diyalektiği bu çerçeveden anlaşılmalıdır.

 

7. “Halk… hegemonik projenin vadettiği gelecek tasarımının kurucu öznesi olarak görünüyor… Devrimci Yol sloganlarında ise telaffuzun zımni öznesi ‘halkın devrimci öncüleri’; ama öncü halk iktidarına çağrıda bulunarak kendi önderliğini tarihselleştiriyor… halkı kendisini gerçekleştirmek üzere harekete geçirilmesi gereken bir potansiyel, eyleyici kılınması gereken bir iktidar kaynağı ve temeli olarak sunuyor.”

7.1. Leninist devrim teorisinde ‘Sosyalizm ve işçi hareketinin birleştirilmesi’ konunun özünü oluşturuyor. Öncelikle işçi hareketi ve sosyalizm olarak ‘iki ayrı alan’ kabul ediliyor. Ancak bu alanların bir ‘bileşik kap’ gibi etkileşim içinde olduğu, ayrı durmak-birleşmek-kaynaşmak gibi aşamaları içeren (süreç içinde değişen) bir diyalektik içinde devindikleri anlatılıyor.

7.2. İşçi sınıfına dışarıdan bilinç götürme (yani ‘orada’ olmayan bir şeyi ‘oraya’ götürme) olarak anlaşıldığı için tartışma yaratan kavram, ‘farkındalık yaratma’ olarak kullanıldığında ‘orada olan’ bir şeyin görünür hale getirilmesi, etkinleştirilmesi olarak anlaşılıyor. (Lars T. Lih’in –M.Pekdemir tarafından çevrilen- Lenin’i Yeniden Keşfetmek adlı kitabında “Rus Sosyal Demokratları soznatelnıy raboçiy (vicdanlı çalışma)’den doğru türde bir soznani (bilinç)’ye sahip işçi olarak söz ettiler. Alışıldık çevirilere göre tartışma konusu olan figür, doğru türden bilince sahip bilinçli bir işçidir… o doğru türden farkındalığa sahip amaca yönelik işçidir… Farkındalık eylemi yönlendirecek bilgidir ve ‘amaca yönelik olmak’ ise bilginin yönlendirdiği eylemdir. Farkındalık yalnızca nötr bilgi değil, eylemi zorlayan ve etkileyen bilgi türüdür”)

7.3. Örneklemek gerekirse; ırmağın kendiliğinden (potansiyel, sezgisel, içgüdüsel, kendinde ama kendi için değil) gücünden elektrik elde etmek isteyen bir mühendisin baraj yapmak için gereken bilgi, malzeme ve organizasyon gereklerini ‘dışarıdan’ getirmesinin, ‘elektriğin’ aslında ırmakta olduğu gerçeğini değiştirmediği; ırmaktaki ‘potansiyel’ enerjinin ‘kinetik’ enerjiye dönüşmesi için yapılması gereken ‘mühendisliğin’ anlatıldığı açıktır. Yeni bir dünyayı kurma ‘elektriğinin/ enerjisinin’ işçi sınıfında olduğu genel kabul olmakla birlikte, bu enerjinin ‘lambayı yakarak’ insanlığı aydınlatması için ‘mühendislik’ bilgisi ile ‘birleşmesi’ gerektiği de açıktır.

7.4. Bilgi/bilinç ile öznenin buluşması sürecinde, ‘farkındalık yaratmak’ için kullanılacak bilgi/bilinç’in ‘kullanılır hale getirilmesi’ sosyalist hareketin görevidir. Sosyalist hareket ile işçi sınıfının diyalektik birliği de (yeni bir kategori içinde eriyip kaynaşmaları) bu bağlamdadır. Sosyalist hareket tarafından işçi sınıfının ekonomik, toplumsal, tarihsel, geleneksel, coğrafi vb. özgün koşullarını ‘veri’ alarak şekillendirilen ‘işçi sınıfının bilincini’ kullanarak ‘kendinde sınıftan, kendi için sınıfa’ ilerleyen işçi sınıfı, katettiği aşamayı da ‘sınıf bilincine’ (sosyalist hareketle birlikte) ekleyerek bir üst aşamaya taşır. Bu diyalektik süreç, sosyalist hareket ile işçi sınıfının ‘yeni bir kategori içinde eriyip kaynaşmaları’ yani ‘kendi için’ sınıf bilincine ulaşmalarına kadar sürer.  

 

8. “1970’ler Türkiye'sinin toplumsal-siyasal topoğrafyası ‘eskinin öldüğü ve fakat yeninin henüz doğmadığı’ bir organik bunalım ekseninde şekillendi… bu bunalımı çözme iddiasındaki siyasal söylemlerin başarabildiği şey kendilerini hegemonikleştirmek değil, muhaliflerini -hem kendi cephelerinde yer alanları ve hem de karşı cephedekileri- etkisizleştirmek, zayıflatmak, kitle tabanının genişlemesini engellemek oldu. Sonuçta gelinen nokta, hiç kimsenin kımıldayamaz, hareket edemez hale geldiği ve fakat eşitsiz bir şekilde yapılanmış bir katastrofik denge haliydi.”

8.1. “Her bireyin egosu, hırsları ve iddiaları vardır… birey iktidar istemektedir. Yalnızca siyasal iktidarı alıp oraya yerleşmek değil… ama süreçleri etkilemek, ülkenin gidişatında söz sahibi ve ‘konuşuluyor’ olmak da bir tür ön iktidardır… Sorunun ya da hastalığın başladığı yer, bireyin egosu, hırsları ve iktidar tutkusu değil, siyasetin, herhangi bir sınıfsallığı temsil etmeyen aktörler arasında oynanan bir iktidar oyunu olarak görülmesidir-M.Çulhaoğlu” cümlelerinde anlatılan “süreçleri etkilemek isteyen, söz sahibi ve ‘konuşuluyor’ olmak isteyen” bireylerin enerjisi ile örülü bir ortamdan söz ediyoruz.        

8.2. Bu ‘dinamik’ potansiyelin olumlu, umutlu, pozitif sonuçlar doğurma ihtimali kadar farklılaşma, değişik konulara yoğunlaşma, ‘yolundan dönmeme’ konusunda inat ve ısrar gibi ayrışma ve ayrılma ihtimali yaratan yönleri de vardır. B. Russell “Dünyanın en büyük problemi, akılsız ve fanatik kişilerin kendilerinden son derece emin olması, buna karşılık zeki insanların sürekli şüpheler içinde olmasıdır” diyerek, ‘ideolojileri ve yaşam biçimleri’ sürekli araştırmayı, sorgulamayı, analiz etmeyi teşvik eden solcular için ‘sahip oldukları düşünsel zenginliğin’ sorun yaratma kapasitesini tespit etmektedir.

 

8.3. Zamanında bölünme için anlaşılabilir gerekçeleri oluşturan (bölünmüş sosyalist kamp, hakim üretim tarzı, devrimin yöntemi, faşizm…) sebepler ortadan kalktığı halde bölünmenin sürmesini açıklamak zor. Akla gelenler; sözüne, geçmişine, kimliğine sahip çıkmak; mücadele sırasında (politik ya da insani nedenlerle) yaşanan kişisel kopuşlar; bireysel duygu ve ihtiyaçlar ile mücadelenin gereklerinin karıştırılması; dünyayı değiştirmeyi tasarlayan ama alışkanlıklarını değiştiremeyen ‘öğrenilmiş çaresizlik’; bildiği, tanıdığı, yönettiği, desteğini arkasında hissettiği ‘cemaat’ duygusunun sıcaklığı…

        8.4. Öncelikle tespit edilmesi gereken durum, bölünmenin varlığının/ olasılığının/  potansiyelinin tüm toplumsal yapılar için kaçınılmaz olduğudur. Belirli tarihsel uğraklarda değişmekle birlikte ‘birlik ve bölünme’ gerçeğin iki yüzüdür. “Yalnız biz bölünüyoruz, karşı taraf bu sorunu yaşamıyor” denemez. Misyon sahibi küçük yapılar görece birlik görüntüsü sergilese de büyüdükçe birliği tehdit eden riskler çoğalır.

        8.5. İlla birleşelim, şimdi birleşelim, yalnız birleşmeye yoğunlaşalım ve çözmeden hiçbir şey yapmayalım diyerek bu sorun aşılamaz. Nasıl kitleler inandırıcı, yeterince güçlü, başarı şansı olan yapı ve önderliklerin etki alanına girerse, sol içindeki parçalı yapılar da mücadelenin gelişmesi, büyümesi, başarı şansının artmasından etkilenirler. Tepede, yöneticiler katında birlik olmasa da aşağıda, kitlede başarılı yapıya doğru meyil başlayacaktır.

            8.6. “Herkes birlik olsun. Yoksa hiçbir şey yapamayız” demek, hayatın olağan akışı içinde pek de mümkün olmayan bir ‘ütopyayı’ istemenin yanı sıra ‘tekçi’ içeriği ile de sorunludur. Yaşamın her alanında çoğulculuğu savunan zihniyetin, kendi örgütlenme alanında ‘tekçi’ ideolojiyi tek çözüm sayması sorunludur (Proletarya diktatörlüğünde tek parti/ çok parti tartışmasında ve örgüt/ parti içinde ‘hizip’ olma hakkı konularında alınacak tutum da aynı bağlamdadır).

8.7. ‘Tartışmada farklılık’ zenginlik yaratırken, ‘yaparken farklılık’ sorun yaratıyor. Çözüm ‘demokratik merkeziyetçi’ örgütlenmede yatıyor. Herkesin görüşünü hiçbir kısıtlama olmaksızın ‘yeterince anlaşıldığından’ emin oluncaya kadar anlatma hakkını kullandığı ‘demokratik’ tartışma süreci tüketildikten sonra, alınan kararın uygulanmasında ‘merkeziyetçi’ olan etkili ve sonuç alıcı bir örgüt modeli için gereken ‘etik’ üzerinde uzlaşmak önemli görünüyor.

8.8. Devrim ve sosyalizmin kurulması sürecindeki her ‘hatanın’ kapitalizmi mazur ve meşru göstermek için kullanıldığı, özellikle ‘insan hakları’ başlığı altında saldırılara fırsat verilmemesi gerektiği; yapıcı, teşvik edici, içeriden ve dayanışmacı eleştiri yerine doğrudan karşıtlık içeren ve uzlaşmaya kapalı çıkışların ‘son tahlilde’ karşı devrime malzeme verdiği görülüyor.

8.9. Yaşandığı dönemde çok ciddi ve derin ayrılıkların, tasfiyelerin konusu olan olaylar; bu günden bakınca ‘öğrenme sürecinin’ bir parçası haline gelebiliyor. ‘Suç’ dediğinizde yaptırımın konusu olan anlaşmazlıklar, ‘hata’ dediğinizde öğrenmenin konusu oluyor. Örneğin, 1927’deki Parti Kongresinde %1’in altında oy alan Troçkist muhalefeti ve uzun zaman Lenin’le birlikte mücadele etmiş isimleri Nazi Gestaposu ile işbirliği içinde (faşizmin ajanı/hain) gösteren Moskova Duruşmaları ‘son tahlilde’ neye hizmet etmiştir? Kazanan ‘devrim ve sosyalizm’ mi olmuştur?

        1956 yılında Kruşçev tarafından başlatılan Destanilizasyon süreci, niyetlenildiği gibi yalnızca Stalin’i mi itibarsızlaştırdı; ya da ‘sosyalizm adına yaşadıklarımızın hepsi boşmuş’ dedirterek duygusal bir kopuşu mu tetikledi? 

Deng Xiaoping tarafından Mao döneminin muhasebesi yapılırken “Bu devrimin pratik süreci içinde ortaya çıkan hatalara ve zaaflara gelince, bunlar… tecrübeler ve dersler biçiminde özetlenmelidir.” denildi.

8.10. Karl Radek “Devrim, karşı devrimin şiddetiyle çökerse Anka Kuşu gibi küllerinden yeniden doğar. Ama sosyalist karakterini kaybederek emekçileri hayal kırıklığına uğratırsa, bu darbe devrimin geleceği bakımından on misli daha kötü sonuçlara yol açar” diyor. Devrimci dayanışmayı bir tarafa bıraksak bile ‘kendi bindiği dalı kesen’ ölçüsüz ve galiz ‘eleştiri(!)’ kültüründen uzak durmak gerekiyor. ‘Hata’dan ‘suç’a giden yolu ‘çabucak’ katedenler ve değiştirmek/düzeltmek için öğrenmek yerine, yönetmek/tasfiye etmek için suçlayanlar için yeni bir ‘dayanışma ahlakının’ etkinleştirilmesi gerekiyor.

 

9. “Anti-faşist muhalefet dalgası hem harekete temel dinamiğini vermiş ve hem de hareketi sınırlamıştır. Kısa bir zaman diliminde hızla büyüyen genç bir hareket olarak, tırmanan faşist saldırılar ve şiddetli kutuplaşmalar karşısında ağırlıkla savunmacı bir konuma itilmiş, telaffuz ettiği karşı-hegemonik siyasetin pozitif, kurucu ögelerini -‘ahlaki-entelektüel önderliği’ kazanacak şekilde- geliştirememiştir. Temel karakteri faşizme karşı mücadele olan hareket, bir ‘açık faşist diktatörlük’ olasılığını çok önceden tespit etmiş olmasına rağmen, savunduğu ‘devrimci direniş cephesine’ geniş halk yığınları bir tarafa, diğer sol hareketleri dahi dahil edememiştir.”

9.1. Yalnızca ve sürekli ‘sorun’ tespit eden; kronik ve yapısal sorunları da sürekli sayarak ‘istatistik rakamları’ haline getiren; çok başarılı teşhis koyan ancak tedavi konusunda inandırıcı ve güven verici şeyler söylemeyen yaklaşımlar ‘umut’ yerine umutsuzluğu artırıyor.  İktidarı hedeflemeyen, ‘kurulabilir, uygulanabilir ve sürdürülebilir’ somut ve bütünlüklü bir projeden söz etmeyen yaklaşımlar, sistemin revizyonu ya da restorasyonu dışında ‘talep ve beklenti’ oluşturmuyor.

9.2. Emekçilerin güncel ve yerel sorunlarının çözümü kapsamında yürütülen mücadele (ajitasyon) ile geçici çözümlere, reformlara ulaşılabilir. Ancak, gerçek anlamda kalıcı çözüm için ‘düzen değişikliği/devrim’ perspektifinin anlatılması (propaganda) zorunludur. Belli bir olgunluk düzeyinden itibaren ‘düzen değişikliği’ talebine evrilmeyen reformist, yerel mücadelelerin kendi içine çökerek sönümlenmeleri kaçınılmazdır.

9.3. Düşük yoğunluklu iç savaş ortamında, ‘faşist saldırılar ve şiddetli kutuplaşmalar karşısında’ zamanın, enerjinin ve kadroların çoğunun antifaşist mücadelede kullanıldığı (olayların çok kısa içinde ivmelenerek yoğunlaştığı) bir dönemde ‘telaffuz ettiği karşı-hegemonik siyasetin pozitif, kurucu ögelerini ahlaki-entelektüel önderliği kazanacak şekilde’ geliştirememek anlaşılabilir. Ancak, sürecin yoğunluğu içinde ‘talep-beklenti-hedef odağının’ faşizmin ‘halledilmesine’ dönüşmesi (ve kitlelerin gözünde ‘halledilmesi gereken’ faşizmin MHP’li sivil faşizme indirgenmesi) nedeniyle 12 Eylül ‘resmi’ faşizminin ‘sorun çözen’ bir aktör olarak kabulünün kolaylaştığı değerlendirilebilir.

9.4. Faşizmin devletle olan ilişkisi (sömürge tipi faşizm), faşizme karşı mücadelenin bir devrim sorunu olduğu (Faşizme ölüm tek yol devrim) konusunda teorik olarak bir ‘sorun’ olmamasına karşın, ikili devrimci görevin (devrim ve faşizme karşı mücadele) birlikte yürütülememesinin ‘maliyetinin’ ağır olduğu görülmüştür. Mücadelenin farklı aşamalarında temel çelişkiyi çözebilmek için öncelikle çözülmesi gereken baş çelişkiyi belirlemek çok önemlidir ama ikili görevden birini yok saymak mümkün değildir. Devrim ve antifaşizm birbirini besleyen, birlikte oluşturdukları sinerji ile devrimi mümkün kılan ikili görevlerdir.       

9.5. Bu bağlamda; emperyalizm ve faşizmle mücadele, halk demokrasisi kurmak, demokratik devrim, bağımsızlık, toprak sorunu, ulusal sorun, feodalitenin tasfiyesi gibi ‘görevleri’ ve bunların gereği olan eylem ve ittifak stratejilerini sosyalist devrimden ‘ayrı’ aşamalar olarak tanımlamayan bir ‘kesintisiz devrim süreci’ düşünmek gerekir. Dolayısıyla bütün anti’likleri (anti-kapitalizm, faşizm, emperyalizm, şovenizm, patriyarka, nükleer…) sosyalist devrim mücadelesinin ‘mütemmim cüzleri/ olmazsa olmazları/ bütünü oluşturan parçalar’ olarak değerlendirmek gerekir.

9.6. Sonuç olarak; kapitalizmin sürdürülebilir bir sistem olmaktan çıktığı ve ‘sonraki sisteme’ dair mücadelenin sürdüğü, siyasetin ve toplumsal yaşamın boşluk kabul etmediği, ‘kırılma’ anının yaklaştığı ve kaçınılmazlaştığı, tüm dünyada sağın ve faşizmin yükselişe geçtiği, ‘ya sosyalizm ya barbarlık’ sözünün bile yetersiz kaldığı, ‘ya sosyalizm ya yok oluş’ denilebilecek bir vahametin yaşandığı günümüzde açık sözlü olmak ve sosyalizmin (komünizmin);

-Kapitalizmin kaçınılmaz barbarlığına karşı insanı, toplumu ve doğayı kurtaracak olan,

-Sömürüyü ortadan kaldırmanın yöntemini ve öznesini gösteren,

-Sorunlar ve çözümleri konusunda ulusal sınırların ‘anlamsızlaştığı’ dünyada ‘gezegen ölçeğinde’ kurtuluşu mümkün kılan,

-Ulusları, ırkları, inanç gruplarını ve her türlü yerel farklılıkları da alt küme olarak barındırabilen tek ‘evrensel küme’ olan,

-İnsanın insanla ‘sınıfsal’ çelişkisini çözen ve insan-doğa çelişkisini insanlığın önüne koyarak “insanın doğallaşması ve doğanın insanlaşmasını” mümkün kılan,

-Bilimsel bakış açısı ile nüfus artışı, beslenme, çevre, kadın, eğitim, sağlık, barınma, istihdam, kişisel gelişim ve özgür yaşam konularında insan onuruna uygun ve sürdürülebilir tek çözüm olduğunu her koşulda savunmak gerekir.

 

 

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. MEKTUP ('HER ŞEY' HAKKINDA)

Gezi Direnişi sırasında 13 yaşında olan Elif'in 'her şey' hakkında merakını gidermek ama 'her şey' hakkında gerçekten merak yaratmak amacıyla yazıldı...  

16. MEKTUP (GERÇEK ALİ)

    Din ve inanç konusuna genel bir bakışı netleştirmek için yazıldı...