CANIMIN İÇİ KIZIMCIM (23)
1. “Devrimci Yol söyleminin popülist bir uğrağa sahip olduğu ve fakat bu
uğrağın Ecevit CHP'sinden farklı olarak popüler-demokratik bir karşı-hegemonik
siyasete bağlandığı…”
1.1. Toplumların üretim biçimini/tarzını,
üretim ilişkileri (üretim araçlarının mülkiyeti) ile üretici güçlerin (üretim
araçları, fabrika, makine, emek, toprak) ilişkisi belirler. Üretici güçlerle
üretim biçimi arasında uyuşmazlık yaşandığı hallerde, ya da mülkiyet/üretim
ilişkileri üretici güçlerin gelişimi önünde engel oluşturmaya başladığında kriz
çıkar ve (başka birçok etkene de bağlı olarak) değişim/devrim süreci başlar.
1.2. “İçerebildiği bütün üretici güçler
gelişmeden önce, bir toplumsal şekillenme asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek
üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun
bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar- Marks”. ‘Kitabi’ anlamda
sosyalizm ‘gelişmiş’ kapitalist ülkelerde kurulabilir; çünkü yeni düzenin maddi
koşulları oluşmuştur ve dolayısıyla çok gelişkin ve etkili bir işçi sınıfı
(sanayi proletaryası) mevcuttur. Şarteli indirdiğinde (genel grev) hayatı
durdurabilen proletaryanın tek ihtiyacı ‘politik bilinç’tir.
1.3. “Proletarya… devrim yoluyla egemen
sınıf olduğunda… sınıf karşıtlığının varlık koşullarını da, bütünüyle sınıfları
da ve dolayısıyla sınıf olarak kendi egemenliğini de ortadan kaldırmış olur-
K.Manifesto”. Diğer sınıflar ‘kendi’ egemenliklerini kurmak amacıyla devrim yaparken,
proletarya sınıfları (yani kendini de) ortadan kaldırarak ‘insanlığı’ kurtarır.
Sınıflı toplumların yarattığı sömürü ve baskılara son verebilme imkanına sahip ‘gerçekten
devrimci’ tek sınıf proletaryadır.
1.4. “Tüm toplum tarihinin sınıf mücadeleleri
tarihi” olduğunun ve “İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacağı” öğrenildiğinden
bu yana, ‘sınıfsızlık’ olarak populizm ile ‘işçicilik’ olarak uvriyerizm
arasında salınan tartışmalar derinleşerek çoğaldı. Devrimci örgüt kadrolarının
‘resmen ve fiilen’ işçi olması gerektiği, aksi takdirde ‘ikamecilik’ yapılmış
olacağını söyleyen ‘işçicilik’ tartışıldı.
1.5. Marks ve Engels (Komünist
Manifesto’nun Rusça baskısına önsözünde) “Rus Devrimi, Batıdaki bir proleter
devriminin habercisi olur ve bunlar, böylelikle, birbirlerini tamamlarlarsa,
Rusya'daki mevcut ortak toprak sahipliği, komünist bir gelişmenin başlangıç
noktası olabilir.” diyorlar. Lenin, 1905’de başlayan devrimin ortaya çıkardığı
yeni koşullara bakarak, Rusya proletaryasının yoksul köylülüğe dayanarak
iktidarı alabileceğini gördü. Rusya’da zafer kazanan bir proleter devrim Avrupa
proleter devriminin başlangıcı olacaktı. Bu değerlendirmenin sonucunda işçi
sınıfının ‘fiili’ öncülüğü altında işçi-köylü ittifakı ile devrim yapıldı.
1.6. Emperyalizm döneminde ‘devrimci
durum’ tespitinin (bu anlamda kapitalizmin ve işçi sınıfının gelişme düzeyinin)
ulusal ölçekte değil, dünya ölçeğinde yapılması gerektiği tespitinin ‘doğal’
sonucu olarak devrimin ‘odağı’ emperyalizmin ‘zayıf karnı’ olan doğuya ve dünyanın
‘kırlarına’ kaydı. Çin’de Mao önderliğinde ‘işçi sınıfının ideolojik öncülüğü’
altında geniş köylü kitleleri ile ‘halk savaşı’ yoluyla iktidarın alınması
‘yeni’ bir devrim paradigması oluşturdu.
1.7. Emperyalizmin işgalinden kurtulmaya
çalışan ‘ulusal kurtuluş mücadelelerinin’ de arttığı bir dönemde, en geniş
‘antiemperyalist’ halk kesimlerinin ortak direnişi ile emperyalist
boyunduruktan kurtulmak, bu mücadeleyi (işçi sınıfının gelişkinlik düzeyine
bağlı olarak) proletaryanın fiili ya da ideolojik önderliği altında yürütmek,
kazanılan iktidarı kesintisiz/sürekli devrim yoluyla sosyalizme taşımak
şeklinde açıklanabilecek ‘milli demokratik devrim-demokratik halk devrimi’
teorisi oluştu.
1.8. Devrimci Yol, emperyalizmin gizli
işgali altında bir yeni sömürge olan Türkiye’de devrimin antiemperyalist,
antifaşist, antioligarşik bir halk devrimi olması gerektiği tespitiyle ‘yola’
çıktı. Bu nedenle, sömürücü egemen sınıflar (ve onların yandaşlığından
vazgeçmeyenler) dışındaki tüm halk sınıfları devrimin müttefikleri olarak kabul
edildi. En geniş antiemperyalist cephe ile işgali sonlandıracak olan devrim
‘işçi sınıfının ideolojik öncülüğü’ ile kesintisiz olarak sosyalizmin
kurulmasına doğru ilerleyecekti.
1.9. Devrim tarzı olarak ‘halk devrimini’
benimseyen bir yapının diskurunun ‘halk’ kavramı üzerine kurulması olağandır.
Olumsuz anlamda ‘popülizm’ suçlaması, ancak proletaryanın ‘ideolojik’
öncülüğünün (sosyalizmin) reddedilmesi halinde haklı olabilir. Proletaryanın
ideolojik öncülüğü altında, ‘devrimden çıkarı olan’ tüm halk sınıfları ile
birlikte emperyalizmi kovmak ve kesintisiz bir şekilde sosyalizmi kurmayı
hedeflemek ‘sınıfsızlık’ anlamında popülizm ile tariflenemez.
1.10. ‘Halk’ kavramının sınıf bakışını ‘lekelediği’
düşünülüyor. Halk kavramı siyasal olarak ‘devrimden çıkarı olan toplumsal
sınıflar’ olarak tanımlandığı gibi, ‘millet albümünün’ bu gün bakılan sayfası
yani yaşayan ‘millet’, kanlı canlı insanlar olarak da düşünülebilir. Bu
anlamda, millet sözünü ‘milliyetçiliğin’ alamet-i farikası olarak öne sürüp,
yaşayan halkın sorunlarını ‘ölmüş’ millet ile (geçmiş, ecdat…) örtme
politikasına karşı duruş olarak da işlevseldir. Halkçılık da yurtseverlik de (tarihten
ve ecdadın geleneklerinden değil) yaşayan halkın gerçek ve somut ihtiyaç ve
taleplerinden yola çıkarak çözüm üretmeyi gerektiriyor.
1.11. “Nihai hedefe ulaşmak için diğer
sınıflar üstünde proleter etki kurmak” olarak düşünülebilecek olan hegemonya
kavramı da işçi sınıfının kurtuluşunun tüm insanlığın kurtuluşu olacağı
yolundaki bilginin inandırıcı bir şekilde diğer sınıflara da
yaygınlaştırılmasını gerektiriyor. İşçi sınıfının bilimi olan sosyalizmin
(devrime direnen sömürücüler ve iflah olmaz yandaşları dışında) tüm halkın
kurtuluşunu vazettiği/vadettiği düşünüldüğünde, retorik olarak ‘halkçılık’
kavramı anlaşılır olmaktadır.
1.12. Burjuvazi
(üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanlar) ile emekçiler (üretim
araçlarının özel mülkiyetine sahip olmadıkları için emek güçlerini satarak
yaşamını sürdürenler) arasındaki çelişki ‘uzlaşmazdır’. Diyalektik, çelişkinin
içsel ve evrensel olduğunu söyler. Emekçiler de bütün ‘bütünler’ gibi çelişkili
bir birliğe sahiptir. İlişkinin 'çelişkili' kısmına yoğunlaşmak isteyenler için
‘sonsuz!’ olanaklar vardır. Kafa-kol emeği, beyaz-mavi yaka, yüksek-düşük
ücret, vasıflı-vasıfsız, sektör, meslek, eğitim, bireysel özellikler, kişilik
ve karakter yapıları, ideolojik ve siyasi tercihler, inanç, mezhep, etnik
köken... Ancak, ilişkinin ‘birlik’ kısmını görmek isteyenlere de Marks şöyle
diyor: “...bireysel işçi, tüm emek sürecinin gerçek manivelası olmaktan çıkar.
Bunun yerini, toplumsal olarak birleştirilmiş emek gücü ve birbiriyle yarışma
halindeki farklı emek güçleri alır. Bu ikisinin oluşturduğu üretim makinesi, dolaysız
meta üretim sürecine, ya da bu durumda daha doğrusu, ürünlerin yaratılmasına
çok değişik biçimde katılır. Bazıları elleriyle daha iyi çalışır, bazıları
kafalarıyla; birisi yönetici, mühendis, teknoloji uzmanı vb. olarak, birisi
ustabaşı olarak, birisi en ağır işlerde kol emekçisi olarak daha iyi çalışır...
Eğer toplam işçiyi, yani işyerinin kapsadığı tüm üyeleri düşünürsek, bunların
birleşik etkinliğinin maddi sonucunu toplam üründe ortaya koyduğunu ve bunun da
aynı zamanda bir miktar mal olduğunu görürüz. Burada, toplam işçinin bir uzvunu
teşkil eden belirli bir işçinin, yaptığı işin, kol emeğine kısa veya uzun bir
mesafede durması oldukça önemsizdir.”
1.13. Marksist
teoride proletarya, üretim araçlarına sahip olmayan, emeğini satarak yaşamını
devam ettiren emekçi sınıfın genel adıdır.
‘Elveda proletarya’ demenin moda olduğu zamanlarda, esnek ve parçalı
çalışma, prekarya, ücretlendirilmemiş emek, ev emeği, kadınlar, öğrenciler
(potansiyel işçi sınıfı), çocuklar... hepsinin düzenle ve kapitalizmle sorunu vardır.
İşsiz, yedek işçi ordusu, göçmen işçiler de aynı düzenin 'toplumsal, ekonomik,
politik' sonuçlarıdır. Böyle bir düzeni ‘işçi sınıfı ideolojisinin/sosyalizmin’
rehberliğinde, kitlesini ‘bir avuç sömürücü egemen ve iflah olmaz yandaşları
dışındaki’ tüm halkın oluşturduğu bir devrim ile sonlandırma projesini, olumsuz
anlamda ‘popülizm’ ile tanımlamak abestir.
2. “Devrimci Yol kendini ‘partileşme süreci’nde gören ve belki de tüm
dinamizmini bu süreci nihayete erdir(e)memesinden alan bir harekettir.”
2.1. DY
Bildirge’de “Marksizm-Leninizm
bize işçi sınıfının mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi için Marksist-Leninist
bir partinin zorunluluğunu öğretiyor. Partisiz, proletarya devrimi mümkün
değildir. Parti proletaryanın iktidarı alma mücadelesinin en yoğunlaşmış
organizasyonudur… Bu bakımdan her tarihi dönem için farklı iktisadi, siyasi
yapılardaki tüm ülkelerde geçerli bir parti modeli, biçimi yoktur. Örgüt biçimi
çalışma tarzı ve devrim biçimine zorunlu olarak bağlıdır… Partileşme süreci,
sınıflar çatışmasının her alanında işçi sınıfının bağımsız siyasetini hayata
geçirmeye çalışan bilinçli kadroların örgütlü ve neyi, ne için yaptığını bilen
bir tarzda çalışmalarının ürünü olarak tamamlanabilir.”
2.2.
12 Eylül sonrasındaki ana dava savunmalarında “Siz bizi faşizme karşı
örgütlendiğimiz için yargılıyorsunuz, ama tarih bizi faşizme karşı
örgütlenemediğimiz için yargılayacaktır” denilmiş ve yaşanan ‘yenilgi’
konusundaki en önemli özeleştiri başlıklarından biri olarak örgütlenme
sorunları belirlenmiştir.
2.3.
Rusya’da Komünist parti ve üyelik sorunu, 1903 yılındaki ikinci parti
kongresinde tartışılmıştır. Lenin’in örgüt teorisinin özünü ‘devrim
mücadelesine aktif katılım’ oluşturmuştur. Menşeviklerin ‘gevşek tarzda
bağlanma’ (maddi bakımdan partiyi desteklemenin yeterli sayılması) tezine
karşılık, Lenin ‘kişisel katılımla partiyi desteklemeyi’ şart olarak
belirlemiştir. Çarlığın despotizmi altında ‘proletaryanın demir disiplinli
çelik çekirdeğinin partisinin’ ancak bu yöntemle kurulabileceğini savunmuştur.
2.4. ‘Örgüt biçimi çalışma tarzı ve devrim
biçimine zorunlu olarak bağlıdır’ cümlesinin gereği olarak her devrimci odağın
yapması gereken dünya ve ülke analizi konusunda, Mahir Çayan “Emperyalist
işgalin ve istismarın Türk ordusu aracılığıyla sürdürüldüğü, ekonomik ve
demokratik amaçlı her çeşit kıpırdamanın terörle susturulduğu bir ülke haline
gelmiştir Türkiye. Bundan böyle, bütün legal yolların tıkanmasından, emekçi
kitlelere karşı tenkil politikasının en gaddar bir şekilde sürdürülmesinden
dolayı, kitlelerle diyalog kurmanın ve onları devrim saflarına çekmenin temel
mücadele biçimi silahlı propagandadır.” diyerek Leninist parti modelini örgüt
biçimi olarak belirlemiştir.
2.5.
Bir partinin kitlesel bir etkiye sahip olması ile kitle partisi olması
arasında büyük bir fark vardır. Leninist parti, kitle partisi değildir ama işçiler
ve emekçiler arasında kitlesel bir etkiye sahip olmak için savaşır. Leninist
bir partinin tüm üyeleri devrimcidir ve parti örgütlerinde aktif olarak
çalışırlar. Bu nedenle, parti işçi sınıfının geniş kitlesini partili yapamaz, ama
en geniş emekçi kitlelerin güvenini, desteğini ve önderliğini kazanmak için
çalışır.
2.6.
Lenin “İşçi sınıfı, şüphesiz ki iktidarı barışçıl yollardan ele geçirmeyi
tercih ederdi… ancak, iktidarın devrimci yoldan ele geçirilmesini reddetmek
proletarya açısından hem teorik hem de pratik-siyasal açıdan ihtiyatsızlık olur
ve bu da burjuvazi ve bütün mülk sahibi sınıfların önünde utanç verici bir geri
çekilmeden başka bir şey değildir. Çok muhtemeldir -ve hatta en muhtemelidir-
ki burjuvazi proletaryaya barışçıl bir taviz vermeyecektir, fakat belirli anda
ayrıcalıklarını savunmak için zora başvuracaktır. O zaman da proletaryaya
amaçlarını gerçekleştirmek için devrimden başka bir yol kalmayacaktır.”
2.7.
Somut koşulların nesnel tahlili ile hareket eden devrimciler “Kapitalizm ve
sosyalizm yan yana var oldukça barış içinde yaşayamazlar; ya biri ya da diğeri
eninde sonunda zafer kazanacaktır-Lenin” gerçeğini bilirler. Sınıflı
toplumlarda, egemen sınıflar, düzeni korumak üzere, bir baskı ve zor aygıtı
olarak devleti örgütlemişlerdir. Bu yapının baskı ve zorunu
‘geçersizleştirmeden’ görece barış içinde (düzen güçlerinin direniş
göstermediği ve ellerindeki ‘müesses’ gücü kullanmadığı) bir düzen değişikliği
(mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirileceği bir devrim) mümkün değildir. Marx ve
Engels, İngiltere ve ABD’de devletin
merkezileşmesinin (askeri ve bürokratik yapılanmasının) tamamlanmadığı zamanlarda
barışçıl bir yolun mümkün olabileceğini düşünmüşlerdir. Ancak, tüm ülkelerde
bürokratik-askeri mekanizmanın çok fazla büyüdüğü bir dönemde, barışçıl geçiş
düşünülemez. (Engels;
“Genel ve eşit oy hakkı işçi sınıfının olgunluğunun ölçüsüdür… Genel oy hakkı
termometresi işçiler arasındaki kaynama noktasını gösterdiği gün hem işçiler
hem de kapitalistler nerede durduklarını bileceklerdir.”
Ölümünden
bir yıl önce “Hiçbir zaman sosyalist partinin çoğunluk haline geleceğini ve
ardından iktidarı almaya girişeceğini söylemedim. Tersine, açıkça, bire on
ihtimalle egemenlerimizin, işler o noktaya varmadan çok önce, bize karşı şiddet
kullanacağını ve bunun da bizi çoğunluk alanından devrim alanına taşıyacağını
söyledim.”
2.8.
Devrimci muhalefetin, burjuva düzeninin ‘demokratlığını’ göstermek için bir
‘kenar süsü ve gösteri’ gibi kullanıldığı ve ‘katlanıldığı’ dönemin aşılması
ihtimali ‘ciddiyet’ kazandığı andan itibaren ‘düşman ceza hukukunun’ uygulamaya
konulacağı, ‘yıkıcılık, bölücülük, ihanet’ gibi nitelemelerle muhalefetin
‘meşru, kurallarla korunan’ siyasi alanın dışına atılarak kriminalize edileceği
defalarca kanıtlanmış bir gerçektir.
2.9. Bildirge’de “(Bildirge) hemen bir
parti kurma çağrısı olarak kavranmamalıdır... sözü edilen (devrimci) parti,
böyle çağrılarla kurulabilecek olan bir parti değildir. Devrimci Hareketin
birliğinin sağlanabilmesi için ve partinin inşası için ideolojik birliğin
gerekli olduğunu; bu ideolojik birliğin de ülkemiz devriminin temel meselesi hakkında
bir ideolojik açıklıktan; bu açıklığı sağlamak üzere bir ideolojik mücadeleden
geçtiğini söylüyoruz… Biz sadece sınıflar çatışmasının her alanında genel
olarak hakim sınıflara karşı mücadele çağrısı yapmakla yetinemeyiz. Belirli bir
mücadele önermek zorundayız. Bu anlamda kitlelere şu hedeflere varmak, şu
sonuçları elde etmek üzere, şöyle mücadele etmeliyiz demek zorundayız… Önerdiğimiz,
devrimci mücadeleyi örgütleyecek yeterli sayıda kadronun yaratılması olarak
ifade edilebilir. Politikanın hayata geçirilmesi için verilen mücadelede artık
öyle bir an gelir ki, bundan sonra bir örgütsel bütün olarak istediği hedeflere
yönelebilen bir organizma oluşur. Bu organizmaya parti ismi verilir.”
2.10. Bu durumda, ‘ülkemiz devriminin temel
meselesi hakkında’ bir ideolojik açıklığa ulaşmak gerekir. Bürokrasi ve
militarizm konusunda aşırı merkezileşmiş ve uzmanlaşmış bir devlet, çok
gelişkin savaş/ iletişim/ ulaşım teknolojilerinin olduğu bir dönemde kır-kent
ikiliği ve ‘kurtarılmış bölgeler/ kızıl iktidarlar’ üzerine kurulu ‘halk
savaşı’ stratejisi kullanılamaz. Nüfusun %60’ından fazlasının köylerde yaşadığı
dönemde bile, merkezileşen devletin kırlara müdahale kapasitesinin artması
nedeniyle kır-kent önceliği tartışmasını kabul etmeyerek ‘birleşik devrimci
savaş’ diyen kavrayış, nüfusun %7’sinin belde ve köylerde yaşadığı, coğrafi
olarak kırın çok daraldığı günümüzde, mücadelenin kent merkezli/odaklı
olacağını görmezden gelemez.
2.11. ‘Seçim ve parlamento’ stratejisi ise
genel tespitlerin (sınıfın ekonomik gücü, ideolojik hegemonya aygıtları
üzerinde tekel, çok etkili tarihsel ve toplumsal nedenlerle emekçi kitlelerde
oluşan derin bilinç yanılsamaları, hiçbir sınıf iktidarının seçim yoluyla
barışçı bir şekilde devredilmemesi, silahlı devrimlerden sonra bile müesses
nizamın bürokrasisi ve zor aygıtlarının iktidarı sorunsuz devretmemesi
nedeniyle yaşanan iç savaşlar; Yunanistan’da Syriza’nın AB’nin müesses
nizamına, Latin Amerika’da Şili ve Venezuela’da militer yapıya direnemeyerek
rayından çıkan deneyimler…) yanı sıra ülkemizdeki parlamenter yapının
etkisizleşmesi nedeniyle de seçim ve parlamento ‘ana’ strateji olamaz.
2.12. Marks ve Engels’in “Paris Komünü,
özellikle bir şeyi, ‘işçi sınıfının hazır bir devlet makinesini ele geçirip onu
kendi hesabına kullanmakla yetinemeyeceğini’ tanıtlamıştır.” cümlesi ile
Marks’ın Kugelmann’a mektubundaki “18 Brumaire’in son bölümüne bakarsan,
Fransız Devrimi’nin bir sonraki girişiminin, bugüne kadar olduğu gibi
bürokratik-askeri mekanizmayı bir elden bir başkasına aktarmaya yönelik değil,
onu parçalamaya yönelik olacağını ve bunun, kıtadaki her gerçek halk devriminin
ön koşulu olduğunu söylediğimi görürsün.” cümleleri açıkça göstermektedir ki
siyasi iktidarın bir elden bir başkasına aktarılması ‘devrim’ değildir.
2.13. Bu durumda “Yaşanan devrimci tarih,
bütün boyutları ile hepimize aittir. Tüm deneyimler ortak bir havuza akmıştır
ve herkesin kullanımına açıktır. Hepsi bizimdir!” diyebilen; iktidar
mücadelesinde devrimci/ barışçı yöntemleri (sokak/seçim…) birlikte geçerli
kabul eden; Paris Komünü, Sovyetler ve Direniş Komiteleri çizgisinden ilham
alan; kent ve kır yoksullarının küçük-büyük, yerel-genel, yapısal-konjonktürel
her sorununu ile ilgilenen; sorunların gerçek ve kalıcı çözümünün sosyalizm ile
mümkün olduğunu anlatmaktan vazgeçmeyen; kent yoksullarının kitlesel,
birleşik/eşgüdümlü mücadelesi ile iktidarı kerte kerte yerele taşıyan; düzenin
kaçınılmaz tepkilerine karşı örgütleyeceği militan direnişin yaratacağı kadro
devşirme olanaklarını değerlendiren; ikili iktidar ve sonrasında iktidar perspektifi
ile hareket eden bir ‘meclisler devrimi’ üzerine düşünülebilir.
2.14. Çalışma tarzı konusunda; askeri ve
coğrafi olarak iktidarın egemenlik/ hegemonya alanlarında özerk/ kurtarılmış
bölgeler oluşturmanın olanaksızlaştığı günümüz koşullarında, iktidarın kendini
yeniden ürettiği alanlarda (kültür, ekonomi, sanat, eğitim, insan ilişkileri…)
alternatif varoluş biçimleri sergileyerek ‘iktidarın hegemonyasından koparılmış
işlev ve ilişki alanları’ anlamında “kurtarılmış alanlar” oluşturan,
-Alternatif
varoluş alanları oluşturma çalışması ile insanlara sorun çözme ve değiştirme
güç ve yeteneğini gösteren, muhatap olduğu sorunların nedenlerine ilişkin
tespitlerin (ajitasyon) yanı sıra çözüme ilişkin görüşlerini de anlatan
(propaganda) bir “politikleşmiş alan mücadelesi” yürüten,
-Bu bağlamda, iktidar mücadelesi
olarak tanımlanan siyasi mücadelenin olduğu yerde, diğer mücadele biçimlerinin
(ekonomik, demokratik, ideolojik) siyasi mücadeleye tabi olması gerektiği,
organik/ örgütsel birlik olmasa dahi programatik ve amaçsal ‘örtüşmenin’ gerekli
olduğu bir çalışma tarzı yürütülebilir.
2.15. Söylenenler
bağlamında ‘örgütlenme tarzı’ konusunda;
-Zaman ve mekandan bağımsız, “mutlak,
hatasız ve değiştirilemez bir örgütlenme biçimi” yoktur. Örgütlenme süreci, her
türlü itiraz, şikayet ve isyana kimlik kazandırmak, kurumsallaştırmak ve
siyasallaştırmak anlamına gelmelidir.
-Soyut hedefler için örgütlenme
çabası sorunludur; örgütlenmesi gereken bir mücadele, iş, etkinlik olması gerekir.
Somut, güncel, yakıcı, etkili, kitlesel her konu ve talep örgütlenmenin konusu
olabilir ancak yalnızca ‘karşı olmak’ temelinde uzun soluklu ve etkili bir
örgütlenme sürdürülemez. Nihai hedef-sonuç konusunda da ikna edici argümanlara
sahip olmak gerekir. Somut, güncel, yakıcı, etkili, kitlesel konular ‘yeni bir
dünyayı kurma’ mücadelesinin kilometre taşları; ‘esas’ konuyu nihai çözüm
olarak gündeme getirecek ortam; mağdur ve mazlumlarla ilişki kurma şansı;
kitlelere öğretirken aynı zamanda öğrenme imkanı; farklı alanlardaki
çalışmaların, etkinliklerin, mücadelenin, kazanımların diyalektik, bütünsel bir
organizasyonunu oluşturma fırsatı olarak değerlendirilmelidir.
-İktidar
mücadelesi olarak tanımlanan siyasi mücadelenin olduğu yerde, diğer mücadele
biçimlerinin (ekonomik, demokratik, ideolojik) siyasi mücadeleye tabi (en
azından uyumlu) olması gerekir. Organik/ örgütsel birlik olmasa dahi mücadelenin
değişik boyutlarında ortaya çıkan enerjinin ‘sinerji’ oluşturması için ‘programatik
ve amaçsal örtüşme/ çakışma’ gerekir. Mücadele hattının ve yol haritasının
belirlenmesi; yapılan işin ve peşinde koşulan hedefin anlaşılır olması; farklı
yerlerdeki eylem ve tepkilerin benzer ve bütünlüklü olması; günlük, sığ,
parlayıp sönen mücadelelerin kesintili ivmesine süreklilik kazandırmak;
kazanımları kalıcı ve güvenceli hale getirmek için en azından ‘eşgüdüm’ gerekir.
-Karar
ve uygulama süreçlerinde ‘demokratik merkeziyetçi’ olmayan bir örgütlenme etkin
ve etkili olamaz. Dozu uygun olmayan her ilacın zehir olması gibi, somut
koşullara uygun olmayan, mücadele ortamının demokratikliği,
basın/ifade/örgütlenme özgürlükleri, legal yolların açık/ kısıtlı/ kapalı
olması, aciliyet benzeri birçok etkene bağlı olarak ‘dozun’ (tahterevallinin
demokratik kısmı mı merkeziyetçi kısmının mı ağır basacağının) ayarlanması,
mümkün olan her durumda ‘demokratik’ kısmına azami ağırlığın verilmesi gibi
genel ilkeler ışığında ‘demokratik merkeziyetçilik’ uygulanmadan örgüt olunamaz.
-Meclis
tipi açık yapılanmaların, belirli bir gelişkinlik düzeyinden itibaren (önce siz
mösyö burjuvazi!) düzenin ‘zor aygıtlarının’ ilgi alanına gireceği, bu
‘ilginin’ Fatsa Nokta Operasyonundan Sur’a yapılan müdahaleye kadar bilinen
varyasyonları olduğu, meclislerin ‘direniş’ yeteneklerinin zaman içinde ve
koşullara bağlı olarak şekilleneceği açıktır.
-Müesses nizamın zor aygıtları (ordu,
polis, mafya, milis…), hegemonya aygıtları (eğitim, medya, cemaatler…), devlet
yanlısı sivil toplum kuruluşları (sarı sendikalar, işveren örgütleri, sağcı
STK’lar…) ve yaşamın her alanına etki eden sayısız resmi/ gayrıresmi, formel/ informel,
açık/ gizli aparatları olduğu bilinmektedir. Parlamenter sistemde muhalefetin ‘gölge
kabine’ oluşturması ve iktidara geldiğinde konulara vakıf, bilgili, deneyimli
kadroları ile hükümeti kurması gibi, yeni bir dünya/ düzen/ devlet kurmak
isteyenlerin de ‘gölge devlet’ perspektifi ile konumlanmaları ve her alanda
örgütlü olmaları, “geleceği bugünden kurma” perspektifinin yanı sıra “tam saha
savunma/tam saha hücum” taktiğinin gereği olarak da ‘tüm sahaya’ yayılmaları ve
bloklar arasında boşluk (volan kayışları) bırakmamaları gerekir.
-Geldiğimiz
aşamada yüksek teknoloji ve dijital dünya cepheleri olmayan bir muharebe ve
muhabere düşünülemez.
-Belirlenen
hedef ve içinde bulunulan konjonktür (somut koşulların nesnel tahlili) de
örgütlenmenin tipini ve şeklini belirler. Rejimi, iktidarı, hükümeti hedef alan
bir mücadele ile düzeni hedefleyen bir mücadelenin örgütsel ihtiyaçları çok
farklıdır. Evrim ve devrim dönemi, hazırlık ve hareket dönemi, mücadelenin
görece barışcıl veya sıcak dönemlerine uygun örgütlenme modellerinin de
düşünülmesi gerekir.
-Sonuç olarak; fiili, meşru,
militan, kitlesel ve ‘aktif savunma’ çizgisine dayalı, farklılaşan koşullara
hizla uyum sağlama yeteneğine sahip ‘dinamik ve akışkan’ bir örgütlenme tarzı
üzerine düşünmek gerekir. Parti, hareket, sendika, demokratik kitle örgütü,
meslek kuruluşu, çevre ve platform, devrimci demokrat kişi ve grupların tümünün
bir zincirin halkaları gibi değil de ‘olimpiyat halkaları’ ya da ‘sepet örgüsü’
gibi iç içe, üst üste veya bir fraktal örüntü (bir kurala göre ilerleyerek
büyüyen, bir önceki şekli içinde barındıran örüntü şekli) oluşturması gözetilmelidir.
3. “Popülizmin pratiklerde maddileştiği… Devrimci Yol'da da, kılık
kıyafetlerin halka ters düşmemesi konusunda bir hassasiyet vardır…
Devrimcilerin çalıştıkları ‘bölge halkı’yla Cuma namazına gittikleri de
vakidir.”
3.1. Sosyalizm
öncesi ekonomik ve toplumsal sistemler, eski sistemin bağrında
olgunlaşır ve ‘zamanı’ geldiğinde neredeyse kendiliğinden ortaya çıkar (tabi ki
devrimler, politik ve toplumsal alt üst oluşlar eşliğinde… Ama bu süreçler,
zaten olgunlaşmış ve ‘günü gelmiş’ yeni sistemin adını koymak için yaşanır).
Ancak sosyalizm, kapitalizmin bağrında kendiliğinden oluşmaz. Politik ve
toplumsal bir devrim ile ‘yukarıdan aşağıya’ kurulması gerekir. Eski sistemler
hayatın akışı içindeki birçok dinamiğin ‘sinerjisinden’ oluşan ‘gizli bir el’
tarafından yıkılıp yenileri kurulurken, kapitalizmin yıkılması ve sosyalizmin
kurulması için ‘görünür’ öznelerin ‘açık’ müdahalesine ihtiyaç vardır.
3.2. Bu
yüzden, değişim konusu; hem ‘devrim için’ değiştirilmesi
gerekenler, hem ‘devrim tarafından’ (devrime giderken ve devrim sırasında)
değiştirilmesi gerekenler, hem de devrimin kurduğu yeni düzen içinde yaşanacak
değişimlerin diyalektiği içinde anlaşılmalıdır.
3.3. Bilgi/bilinç
ile öznenin buluşması (farkındalık yaratmak) sürecinde, kadro ve kitle arasında
bir öğrenme-öğretme süreci yaşanır. Bunun için ilk koşul ‘ilişkilenmektir’
(Birini ‘ileriye’ çekmek için elinden tutmanız gerekir). Erişkin pedagojisi
(andragoji) gereğince öğrenenin ilgisinin, öğrenme gereksiniminin ve
motivasyonunun sağlanması; duygusal yakınlık ve güven ilişkisinin tesisi
gerekir. Son tahlilde “anlattığın karşıdakinin anladığı kadardır”.
3.4. Benzeşme, aşinalık, önemsenme, olumlanma,
kabul görme, ihtiyaç duyma gibi olgu ve durumlar öğrenme sürecini ‘mümkün ve
verimli’ kılan özelliklerdir. Bu nedenle muhatabınızda güven oluşturmak; sosyal
bir aidiyet ve dayanışmaya dayalı ‘habitus’ yaratmak gerekir. Bu nedenle,
giyim-kuşam ve kültürel davranış kalıpları konusunda, ‘birbirini’ ilgiyle
dinleyecek kadar benzeşmek; farklılıkların eşdeğerliğini ve farklı olana
saygıyı özümseyecek kadar da özgürlükçü olmak gerekir.
3.5. Komünist Manifesto’da “Komünistler, görüşlerini ve amaçlarını
gizlemeye tenezzül etmezler.” deniliyor. Komünizm’i bütünlüklü (yaşamın tümünü
kavrayan ve açıklama getiren) bir sistem/bilim olarak kabul edenlerin ‘tanrı ve
din’ konusundaki görüşleri, ‘diyalektik ve tarihsel materyalizmin’ prizmasından
geçen bilgiler ile oluşur.
3.6. Tutarlı bir komünist olmak için işçi
sınıfı bilimi olan sosyalizmin bütün boyutları ile kabulü gerektiği, diyalektik
ve tarihsel materyalizmin (kozmoloji ve evrim bilimindeki bulguların da) gereği
olarak ateizmin kaçınılmaz olduğu düşünülebilir. Ancak komünist düzende
yaşamanın ‘olmazsa olmaz’ koşulları arasında sayılamaz. Sömürmeyen, suç işlemeyen,
inancı doğrultusunda örgütlenerek ‘düzeni değiştirme ve herkesi kendi inancı
doğrultusunda yaşatma’ faaliyeti (siyasallaşmış din) içinde olmayan insanların
inancı ile ‘açıktan’ savaşılmamalıdır.
3.7. Marks’ın “Dinsel bilinç, ince bir sis
gibi, toplumun gerçek yaşam atmosferinde dağılıp çözülüp gidecektir. Ama bunun
için ‘gerçek’ toplumsal yaşamda bu tür bilinç kategorilerine ihtiyaç
kalmamalıdır.” cümlesi, bu konudaki en net yol haritasıdır. Bu tür bilinç
kategorilerine olan ihtiyacı ortaya çıkaran koşulları ‘altyapısal’ olarak
ortadan kaldırmadan uygulanacak bir ‘üstyapısal’ müdahale, sorunu çözmek bir
yana ‘zulüm’ olarak algılanacak ve yaratacağı ‘mağduriyet’ ile amaçlanın tersi
sonuçlara yol açacaktır. Zamana yayılan ve tedrici değişimler konusunda
‘sönümlenme’ kavramı önemlidir. Altyapısal değişimler ‘devrimin’ konusu
olurken, üstyapısal değişim süreçleri ‘sönümlenmenin’ alanını oluşturuyor.
3.8. Her konuda ‘mağdur ve mazlum’ olanın
korunması, ödün verilemeyecek etik bir ilkedir. Saldırı veya risk altındaki
inanç gruplarına gösterilen dayanışmanın koşulu, o inancı ‘içerik ve öz’ olarak
desteklemek olamaz. Bir fikri veya inancı muhterem (saygıyı hak eden) bulmak
ile muteber (geçerli, inanılır) bulmak arasında ‘seçim’ yapmak da bir haktır.
Voltaire’e yakıştırılan “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade etme
hakkınızı savunuyorum” cümlesi ‘fikirlere katılmama hakkını’ da içeriyor.
‘Eleştirel dayanışma’ da bir haktır. Dayanışma gösteriyorsan eleştirme ya da
eleştiriyorsan destekleme gibi yaklaşımlar yanlıştır.
3.9. İçeriği ve amacı suç ve sömürü
olmayan ‘öteki’ olmak bir haktır. ‘Öteki’ kavramının bakılan/ konuşulan yeri
(kendini) merkezileştirmesi, bu anlamda ‘iktidar kurucu’ olması nedeniyle
pejoratif bir tınısı olduğu doğrudur. Biz ‘farklı olmak’, daha doğrusu ‘kendi
olmak’ anlamında kullanmalıyız. Yanlış olan ‘ötekini’ de kendi gibi yapmak,
farklı olanların bir arada olduğu ‘kamusal alanları’ yalnızca ‘kendi’ kuralları
ile düzenlemek iddiasıdır. Bu iddia (kamusal alanın kurallarını belirlemek)
siyasetin kendisidir. Bu iddiaya sahip her ‘özne’ siyasallaşmıştır. Bu düzeyde
talepleri olan bir inançla mücadele ‘inanç’ mücadelesi değil ‘siyasal’ bir
mücadeledir.
3.10. Marks
ve Engels ‘ate’dirler. Yani tanrıtanımazlar. Ama (dine doğrudan saldırı
anlamında) ateist değildirler! Ateizmin ‘din’ değil, ‘tanrı’ ile ilgili
olduğu doğrudur. Ancak din, bilim ve felsefe tarihinde bu iki kavram içiçe
geçmiştir. Marks “Biz dine karşı şiddete dayanan önlemlerin anlamsız olduğunu
biliyoruz. Bizim görüşümüze göre sosyalizmin güçlenmesi oranında din sessizce
kaybolur.”
Engels ise “Ateizmin sadece bir
olumsuzlamayı ifade ettiğini ta kırk yıl önce filozoflara biz söyledik. Sadece
bir ekle: Ateizm, dinin bir salt olumsuzlanması olarak ve kendini sürekli dinle
ilişkilendirerek kendi başına bir hiçtir ve dolayısıyla kendisi de bir dindir.”
3.11.
Felsefi
anlamda materyalist olan komünistler tanrıtanımazdırlar. Ancak, bu konularla
ilgili toplumsal ve siyasal ilkeleri laikliktir. Laiklik, dinlerin kamusal alanı düzenleme konusundaki
etkilerinin sınırlandırılması için verilen dinamik bir mücadeledir. Herkes
tarafından paylaşılmayan inançların herkesin yaşamını düzenleme, şekillendirme
iddiasının kabul edilmemesidir.
3.12. İnsanların herhangi bir başlık
altında (din, mezhep, farklı toplumsal duyarlılıklar, zevkler, taraftarlıklar…)
bir araya gelmeleri ve konusu ‘suç’ oluşturmayan ‘günlük yaşam pratikleri’
sorun olarak tanımlanamaz. ‘Sorun alanı’ bu pratiklerin kamusal alanı
düzenleyen kural haline gelmesi, yani ‘herkesi/ diğerlerini’ bağlaması
talebiyle ortaya çıkar. Bu durumda, talep ‘siyasallaşmıştır’. Başkalarının
özgürlük alanına girmeye başlayan talepler, durumlar ve duruşlar ‘toplumsal ve
siyasal’ etkileri ile değerlendirilir.
4. “Devrimci Yol söyleminde Gramscici bir damar var… ‘Aydınlar halktan
kopuk ve temelsizler; halkın kendi organik işlevleriyle eklemlenmemiş bir kast
halindeler’… Gerçek solcu halka inanan, saygı duyan, halkla kaynaşan ve
bütünleşen solcudur.”
4.1. R.Lüksemburg “Uyanık olduğu sürenin
neredeyse tümünü hayatta kalma mücadelesiyle geçiren birinin kolektif
mücadeleye katılacağı an devrimci ayaklanmanın gerçekleştiği andır” diyor.
Yaşamını hayatta kalma mücadelesiyle geçiren; zaman, imkan, ekonomik yeterlik,
istek, bilinç düzeyi gibi etmenlerin eksikliği nedeniyle ‘nitelikli ve yetkin’
kültür ürünlerine ulaşamayan; sermayenin egemenliğindeki yaygın ve harcıalem
medyaya mecbur kalan insanlardan bahsediyoruz.
4.2. Kapitalist sistem içinde insanların
çoğunluğunun kötü, cahil ve niteliksiz olduğu olgusal bir gerçek (Kavramlar
kastını aşıyor olabilir. Dayanışma duygusuna sahip olmayan ve bireysel
çıkarları için başkalarını kolayca harcayan ‘kötülük’; bilim, sanat, kültür,
çağdaş yaşam vb. konularında ‘cehalet’; iş, meslek, uzmanlık, hobi vb.
konularında ‘yetersizlik’ kastediliyor).
4.3. Kapitalizm varlığını sürdürmek için
ihtiyaç duyduğu ‘teknik’ bilgiye sahip beyaz yakalı orta sınıf dışında (onların
da ‘sosyal’ boyutlarını iğdiş ederek) çoğunluğu niteliksiz bırakır. Üretim sürecinin
gerektirdiği bilginin ötesini ‘tehlikeli’ bulan, yedek işsiz ordusuna ihtiyaç
duyan, adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri kabullenmeyi sağlayan ‘afyonun’ dışındaki
‘uyaranları’ ideolojik ve kültürel hegemonyası altında silikleştiren müesses
nizam, doğası gereği niteliksiz yığınlar istiyor.
4.4. Gen bencildir ve yaşamı sürdürmek
için her yolu dener. Kötü, cahil ve niteliksiz olan insanların önünde yaşamı
sürdürmek için (son tahlilde) iki seçenek var: İyi, bilgili ve nitelikli olmak;
kötü, cahil ve niteliksiz hali ile (kerhen de olsa) barışmak (evrimsel olarak
gerekli ‘uyum sağlama’ yeteneği). Birinci seçeneğin gerçekleşmesini (en azından
potansiyel ya da fırsat olarak) mümkün kılacak bir ‘dışsal’ etkenin olmadığı
durumda, kitleler gönülsüz de olsa ikinci seçeneğe sığınırlar. Suni dengenin
(diyalektik olarak içinde zor’u da barındıran) ‘rıza’ boyutuna girilir. Başka
türlü olamayacaksa, eldeki ile uzlaşmak tek seçenek haline gelir. Sağcılık,
milliyetçilik, muhafazakarlık, etnikçilik, mezhepçilik, cemaatçilik gibi
ambalajlar ile pazarlanan “cehaletin iktidarı” dinlerin emri, insanın doğası,
millet egemenliği, tarihin sonu gibi soslarla da terbiye edilerek
‘sindirilecek’ kıvama getirilir.
4.5. Kötü, cahil ve niteliksiz yığınların
varlığı olgusal bir gerçek olmakla birlikte, durumun öznesi ve müsebbibi
yığınların kendisi değil, düzen ve egemenlerdir. ‘Parmak sallanacak’, hesap
sorulacak, hor görülecek olanlar bu düzenin ‘kurbanı’ olan yığınlar değil,
onları bilinçli olarak bu hale getiren düzenin egemenleridir. Elinde olandan
daha iyi bir dünyayı hayal bile edemeyen (mikro dünyalara -ya da imparatorluğa-
hapsedilmişlik), hayal edebildiklerini hak etmediğini düşünen (gönüllü kulluk),
hak ettiğine inansa bile bu dünyada mümkün olmadığını düşünen (suni denge) kitleler
en az risk ile en yüksek faydanın peşinden giderler. Bu faydacı, fırsatçı ve
çıkarcı bakış açıları ile devrimci mücadeleyi ‘çatıştırmak değil çakıştırmak’
gerekiyor.
4.6. ‘Dinle Küçük Adam’ ve ‘Kötülüğün
Sıradanlığı’ kitapları ile “Kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama…”
dizelerindeki bakış açısına göre kabahatin bir kısmını ‘canım kardeşime’
yazacak olsak bile “Geçmişte yapamadıklarımız yüzünden kurtulamadığım keder- E.Kesal”
duygusu ile bir kısmının da ‘birilerine kabahat yazacak kadar’ gerçeklerin
farkında olanların ‘yapamadıklarına’ yazılması gerekir.
4.7. Kitlelerin kötü, cahil ve niteliksiz
olması olgusal bir gerçek olmanın yanı sıra devrimin nedenidir de… İşlerin
yolunda olduğu bir toplumda (sınıfsal ve kitlesel) bir devrim yapma çabası,
havanda su dövmektir. “Bu yığınlar olmasaydı ne güzel devrim yapardık” cümlesi
ile “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” cümlesi arasında pek
fark yoktur. Fransız ve Sovyet Devrimlerini yapanların (kitlelerin)
çoğunluğunun üniversite mezunu ve entelektüel olmadığı dikkate alındığında,
devrimin hem öznesi hem de süjesi olan ‘kötü, cahil ve niteliksiz’ yığınlarla
etkileşimli iletişimin yolunu bulmak zorunludur.
4.8. Eğitimsiz
(ülke eğitim ortalaması altı yıl), mesleksiz, yaşamda görünür olmasını
sağlayacak hiçbir özellik ve niteliği olmayan kitlelere “siz adam olmazsınız,
sizin yüzünüzden ülke bu halde…” diyen ‘sen dili’ ile kopuş artıyor. ‘Yaşam
biçimi’ üzerinden yürütülen mücadele de bu kopuşu besliyor. Sosyalistlerin “bu
yaşananlarda ve senin uğradığın her türlü haksızlıkta (yanlış yaptıklarım ve
yapamadıklarımla) benim de payım var” diyen ‘ben diline’ geçmesi gerekir.
4.9. ‘Umutsuzluk yaratan cehalet’ aynı
zamanda yeni bilgilere açık olmak anlamına gelir. ‘Ne istediğini bilmemek’ her
seçeneği kabul edebilecek bir boşluk ve genişlik; ‘omurgasızlık’ denilen esneklik
her duruma uyum sağlama yeteneği de sayılabilir. ‘İnsan doğası’ potansiyel
olarak olası bütün seçenekleri içeren yapısı ile “içine konulduğu kabın şeklini
ve rengini alan” su gibidir. Bütün renk ve şekilleri alabilir ama ‘kendi
başına’ bir rengi ve şekli yoktur. Bu nedenle ‘potansiyel olarak’ her şeydir
ama içinde bulunduğu kabın şekline (toplumsal koşullara) göre ‘görünür’ hale
gelir. İnsan doğasının kötü olduğunu söyleyenler, aslında insanın içindeki
‘potansiyel kötüyü’ görünür hale getirecek şekilde işleyen toplumsal
dinamiklerden söz etmektedirler.
4.10. Marks, Feuerbach üstüne altıncı
tezinde “İnsanın özü (doğası), tek tek bireyin doğasında bulunan bir soyutlama
değildir. Bu öz, kendi gerçekliği içinde, toplumsal ilişkilerin bütünüdür.”
diyerek (her şey gibi) insan doğasının da tarihselliğini, sınıfsallığını ve
değişebilirliğini anlatıyor.
5. “Direniş komitelerinde, tam da ‘demokratik halk iktidarının asıl
anlamını vurgulaması, halkın kendi iktidarı kavramını ve merkezi otoriteye bir
alternatif yaratılması zorunluluğunu somutlaması’ açılarından Gramscici bir yön
vardır… Direniş komiteleri ‘mantığı’, karşı-hegemonik bir perspektif taşıdığı
ölçüde devrimi bir olaylar dizisi olarak değil, organik bir süreç olarak
tanımlamaya meyleder.”
5.1. Devrim, her şeyden önce, temsili
demokrasinin yerine, mümkün olan her yer ve durumda doğrudan demokrasinin
uygulandığı; tüm yönetim kademelerinin aşağıdan yukarıya seçimle oluşturulduğu;
seçilenlerin ‘geri’ çağrılabildiği; yerel meclis, konsey, komite gibi
organlarda eylemin, hayatın, pratiğin, zorluğun içinde kendini kanıtlamış olanların,
doğrudan kitleler tarafından ‘kitlenin iradesini’ temsil etmekle
görevlendirildiği ve fiziki imkansızlıklar nedeniyle temsili demokrasinin
uygulandığı hallerde bile toplumsal iradenin delege edilme yöntemlerinin
doğrudan demokrasi kavramının ruhuna en uygun şekilde gerçekleştirildiği bir
‘demokrasi sürecinin’ örgütlenmesidir.
5.2. Bu anlamda demokrasinin ‘pasif veya
negatif’ tanımı yapılsa, ‘hiç kimsenin (kurumun) ilgili olmadığı konularda
karar alamaması’ denilebilir. Sosyalist demokrasi, doğrudan demokrasi, yerel ve
yerinden demokrasi, üretenlerin yönetmesi, ‘söz yetki ve kararın halka aitliği’
bu bağlamda değerlendirilmelidir.
5.3. Kapsamı, boyutu, nedenleri, çözüm
için kullanılacak kaynakların tümüyle yerel (işyeri, okul, köy, mahalle, ilçe,
il, bölge, ulus düzeyinde) olduğu ve çözüme ilişkin yapılanların diğer yerel
birimlere ‘dışsal maliyet’ yaratmadığı sorunların ilgili yerele ait meclisin
iradesi ile çözülmesi,
Bilgisayar
ve iletişim olanaklarının düzeyi açısından, kararların alınmasında yalnızca
meclislerin değil, konunun tüm muhataplarının fikrinin ve oyunun
belirlenebileceği referandum, anket vb. yapılması,
Coğrafya,
iklim, nüfus, etnik köken, dil, üretim, altyapı, sanayi, ekonomi, gelenekler ve
günlük yaşam kültürü gibi konularda görece homojen bütünlük oluşturan yereller
ile ‘idari bölgeler’ (federasyon, muhtariyet, otonomi vb. adlandırmaların hepsi
kullanılabilir) kurulması,
Her alt
meclisin, bir üst mecliste kendisini temsil eden delegasyonun ‘temsil
yeteneğinde’ sorun görmesi halinde delegelerini ve kararlara ilişkin oylarını
‘geri çağırma’ hakkı olmalıdır.
5.4. ‘Emeğin genel çıkarlarının’
sağlanması ve sorunların çözümü konularında farklı görüş ve yorum üreten ve
savunan partiler ve gruplar (Bolşevik Parti’de tanınan ‘hizip örgütleme hakkı’
-parti içinde, parti çizgisi ile aynı fikirde olmayan veya liderlik değişimi
isteyen grup kurma hakkı- 1921’de iç savaş nedeniyle kaldırıldı. Geçici olması
düşünülen önlem kalıcılaştı ve Lenin “Bu kararı almakla çok büyük bir hata
yaptık”; Troçki ise “Hizipleri yasaklamak Bolşevizmin destansı tarihinin sonunu
getirdi ve bürokratik yozlaşmanın taşlarını döşedi” dediler) ile kadın, çevre,
kent, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim gibi alanlarda politika yapan
partilerin varlığının sosyalist demokrasiyi zenginleştireceğine inanan; “yüz
çiçek açsın, yüz fikir yarışsın” diyebilen; (Devrimci Kurucu Meclis tarafından
hazırlanan ve sosyalist düzeni koruyan -özgürlükçüyüz ama aptal değiliz!-
anayasal sınırlar içinde ve sömürüye, faşizme, gericiliğe karşı çıkan) birden
fazla siyasi partinin kurulabildiği; her düzeydeki seçimlere kişi, grup veya
parti olarak her isteyenin katılabildiği; propaganda ve örgütlenme
özgürlüklerinin en yetkin şekilde kullanıldığı bir ‘yeni demokrasi’
kurulmalıdır.
5.5. Direniş Komiteleri ‘demokratik halk
iktidarının asıl anlamını vurgulaması, halkın kendi iktidarı kavramını ve
merkezi otoriteye bir alternatif yaratılmasını’ somutlamasının yanı sıra ‘öne
alınmış bir kültür devriminin’ habitus’u olarak da düşünülmelidir. Geleceğin
nüvelerini bu günden oluşturmak, inandığın gibi yaşamak gibi şiarların yanında
‘mümkün, makul ve meşru’ bir sistemin kurulabilir ve sürdürülebilir olduğunun
pratik gösterimi (kanıtı) olarak düşünülmelidir.
5.6. Devrimden önce ve sonra da süren
sınıf savaşında ‘kültür devrimi/ ideolojik hegemonya’ mücadelesi çok önemli bir
cepheyi oluşturur. Kültür devriminin politik devrimi ‘izleyen’ bir kronolojiye
‘mecbur’ olduğunu kabul etmeyen; nasıl ki devrimden önceki komün ve sovyet
deneyimleri, devrimden sonraki ‘sosyalist devleti’ (ön)belirlediyse,
mücadelenin kültürel/ toplumsal boyutunun da devrimden sonraki ‘sosyalist
yaşamı’ (ön)belirleyeceğini kabul eden bir bakış açısının ‘mevzilerinden’ biri
(her türlü meclis, komite ve birim yapılanmaları gibi) Direniş Komiteleridir.
5.7. Ayrıca, ‘halkın kendi kendini
yönetmesinin’ yani Devlet yönetiminin (günümüzde) okuma-yazma ve dört işlem
bilen herkes tarafından yürütülebilecek basitlikte olmadığı, neredeyse kaotik
bir şekilde gelişen bilimsel ilerlemeyi sindiren, multidisipliner bakış açısına
ihtiyaç duyan, ‘karmaşıklık, hiyerarşi ve mekanizma’ özellikleri ile bir aygıt
biçimi alan ‘yönetim’ işlevinin uzman desteğine ihtiyaç duyduğu zamanlardayız. Bu
nedenle, yerel meclislerde görüşülen konularda, o yerelde örgütlü sendika,
meslek örgütü, üniversite gibi uzman kuruluşların temsilcilerinin de
görüşlerinin ve (yerel dışından ihtiyaç duyulan uzman yardımları hariç)
oylarının alındığı bir işleyişin ‘öğrenilmesi ve içselleştirilmesi’ zorunludur.
6. “Devrimci Yol'u geleneksel soldan kopuş sürecinde bir hareket yapan da,
THKP-C'den devraldığı, ‘öncü savaşı’, ‘politikleşmiş askeri savaş stratejisi’,
‘suni denge’ vb. lerine dayalı devrim stratejisi ile direniş komiteleri,
Fatsa'daki yerel yönetim deneyimi ve genel olarak demokratik halk iktidarının
filizlendirilmesi anlayışının ima ettiği bir karşı-hegemonik stratejinin içiçe
bulunmasıdır. Aslında ilki, Devrimci Yol söyleminde programatik ve stratejik
bir önem taşımaktan çok, içinden çıktığı geleneğe ve muhalefetinin ve
eylemciliğinin radikalliğine dönük çağrışımlarıyla anlam kazanır.”
6.1. “Devrimci Yol söyleminin tayin edici
bir ögesi direniş komiteleri ise, diğeri ‘somut koşulların somut tahlili’ ve ‘ayağını
Türkiye toprağına basma’ iddiasıdır”. Bu cümle, bu ülkenin en kitlesel ve
etkili devrimci hareketinin oluşumunun ‘özü ve ruhu’ olarak kabul edilebilir. Uluslararası
sosyalist kutuplar arasında ‘taraftarı’ olduğu fikri ülkemize (‘uyarlama ve
intibak’ gereğini bile ihmal ederek) ‘nakleden’ yapıların domine ettiği bir
siyasal ortamda ‘ayağını ülke topraklarına basmak’ ve ortodoks bir
doktrinerliğe hapsolmadan ‘somut koşulların somut tahlili’ ile hareket etmek;
öncelikle bilim ve gerçekle kavga etmemek, öğretmenin yanı sıra öğrenebilmek,
değiştirmek istediği dünyada önce ‘kendini’ değiştirebilmek, diyalektiği
içselleştirmiş olmak, taklitçilikten özgünlüğe geçebilmek için gerekli özgüvene
sahip olmak anlamına gelmektedir.
6.2. Anlatılmak isteneni ‘özetleyen’ bir
anekdot: (M.Pekdemir ‘Devrimcilik Güzel Şey Be Kardeşim’de anlatıyor) Oğuz abi
broşürden bir sayfayı açtı, ‘tamam da’ dedi, ben bu görüşe katılmıyorum’. Ve
anlatmaya başladı. Taner’le ağzımız açık dinledik. Sonra sorduk, ‘iyi de bu
söylediklerin Lenin’in hangi kitabında yazıyor?’. Oğuz abi ‘hiçbir yerde
yazmıyor, çünkü bunlar benim görüşlerim’ dedi”.
6.3. ‘Tarihsel bir dönemin sonu’ veya
‘Yeni şeyler söylemek lazım’ diyebilen özgüven ‘belirli’ kişilerle sınırlı
olmayan, ‘yeni dönemin’ devrimci ‘prototipini’ oluşturan bir ‘yol, yordam,
paradigma’ olarak, bilinçli bir şekilde ‘partileşme sürecinin’ özünü
oluşturmuştur. Bu anlamda ‘partileşme süreci’, mücadele içinde militanlıklarını
ve ideolojik yeterliliklerini kanıtlamış olan ‘kurucu önderlerin’ partileşme
modeli ile (kadrosal anlamda sürekliliğin koptuğu bir süreçte) mücadeleyi
‘devralacak’ yeni kadroların parti kurma yönteminin farkını tespit eden (somut
koşulların nesnel tahlili) bir politikaydı. Çokça rastlanan bürokratik ve
hiyerarşik örgütlenme modelini (arkasında ‘çok etkili’ bir ideolojik ve
örgütsel birikim olmasına rağmen; ‘tek eksiğimiz örgüt’ diyerek parti kurmanın
önünde bir engel olmamasına rağmen) aşma çabasıdır. ‘Yine, yeni, yeniden’
çizgisinin diyalektiğini, süreklilik içindeki kopuş ve kopuş içindeki sürekliliği
saklı tutan; yeni şeyler söylerken eskiyi reddetmeyen (içinden çıktığı geleneğe
ve muhalefetinin ve eylemciliğinin radikalliğine dönük çağrışımlarıyla anlam
kazanan), “o koşullarda o fikirler doğruydu, o fikirlerdeki ‘öz’ bu gün bu
şekilde yaşatılabilir” diyerek ‘değişime’ açık olan bir ‘devrimci yol’ açma
çabasıydı.
6.4. ‘Partileşme sürecini’ devrimci
hareket formunda yaşarken ortaya çıkan yapının ‘gevşek federatif karakteri’ bir
‘amaç’ değil, işçi sınıfının mücadelesinin başarıya ulaşması için ‘zorunlu’ olan
partinin kuruluş sürecinde ‘aşılması gereken’ bir uğrak olarak kabul
edilmiştir. Bu nedenle, ‘sosyalizm ütopyasını’ zehirleyen bürokratik ve
hiyerarşik parti kurmak da, işçi sınıfının savaşkan partisini kuramamak da
‘sorundur’. Sovyet deneyiminin ‘parti devletine’ dönüşmesi, (yerel meclis
anlamında) sovyetlerin sönümlenmesi nedeniyle işçi sınıfının siyasete aktif
katılım kanallarının kötürümleşmesi ve emperyalizmle ‘iktisadi olarak barış
içinde yarışma’, emperyalizm sosyalist sistemin ‘altını oymak’ için her imkanı
kullanırken Sovyetlerin devrimci mücadeleleri desteklemekten vazgeçerek ‘içine
kapanması’ ve piyasacılığın etkisinde kalınarak emeğin metalaşması sonucunda
yıkılmasının da temelinde ‘kök neden’ olarak parti, sınıf, devlet ilişkileri
rol oynamıştır.
6.5. Bu nedenlerle, ‘biçim ve biçem’
olarak (mücadelenin sıcaklığına da bağlı olarak) ‘gevşek federatif’ değil ama
yerel (hiç kimsenin-kurumun ilgili olmadığı konularda karar alamaması), katılımcı
(sorunun tüm sahiplerine açık karar alma süreçleri) ve demokratik (karar öncesi
tartışma ve ikna süreçlerinin en demokratik şekilde tüketilmesi) işleyişi
‘içselleştirmiş’ bir parti (her düzeyde kadrolar) hem devrim hem de sosyalist
demokrasi için vazgeçilmezdir. Dolayısıyla, ‘özgüvenli kadrolar’ yalnızca ‘gevşek
federatif’ partileşme sürecinin değil, demokratik merkeziyetçiliği ‘hakkını
vererek’ hayata geçiren bir partinin ve sosyalist demokrasinin de ‘olmazsa
olmaz’ıdır.
6.6. “Devrimci Yol söylemindeki ‘Türkiye’ye
özgü yol’ vurgusu Marksizm-Leninizm’in evrensel tezlerine bağlılığı dışlamaz
(Aksine, bunları ‘doğru okumanın’ ürünü olarak gösterilir)”. Necmi Hoca’nın bu
cümlesi de bir ‘öz’ü işaret eder. Marksizm-Leninizm’in evrensel doğruları, içinden çıktığı geleneğe
ve muhalefetinin ve eylemciliğinin radikalliğine sahip çıkma temelinde ‘somut
koşulların nesnel tahlili, halkın somut sorunlarından hareket etme, halktan
öğrenip halka vermeyi’ mümkün kılan ‘yol, yordam’ ortaya çıkmıştır.
6.7. Bu paradigmayı ‘geçmiş ve gelecek
arasında kopukluk’ ya da inkarcılık olarak algılayanlar, (bir kez daha)
Marks’ın diyalektik tanımından habersizler: “Diyalektik
hareketi oluşturan şey, iki çelişik yanın bir arada var olması, bunların
çatışmaları ve yeni bir kategori içinde eriyip kaynaşmalarıdır. Sorunu kötü
yanın atılması olarak koymak, diyalektik hareketi kısa kesmektir”. Kopuş ve
süreklilik diyalektiği bu çerçeveden anlaşılmalıdır.
7. “Halk… hegemonik projenin vadettiği gelecek tasarımının kurucu öznesi
olarak görünüyor… Devrimci Yol sloganlarında ise telaffuzun zımni öznesi
‘halkın devrimci öncüleri’; ama öncü halk iktidarına çağrıda bulunarak kendi
önderliğini tarihselleştiriyor… halkı kendisini gerçekleştirmek üzere harekete
geçirilmesi gereken bir potansiyel, eyleyici kılınması gereken bir iktidar
kaynağı ve temeli olarak sunuyor.”
7.1. Leninist devrim teorisinde ‘Sosyalizm ve işçi
hareketinin birleştirilmesi’ konunun özünü oluşturuyor. Öncelikle işçi hareketi
ve sosyalizm olarak ‘iki ayrı alan’ kabul ediliyor. Ancak bu alanların bir
‘bileşik kap’ gibi etkileşim içinde olduğu, ayrı durmak-birleşmek-kaynaşmak
gibi aşamaları içeren (süreç içinde değişen) bir diyalektik içinde devindikleri
anlatılıyor.
7.2. İşçi
sınıfına dışarıdan bilinç götürme (yani ‘orada’ olmayan bir şeyi ‘oraya’
götürme) olarak anlaşıldığı için tartışma yaratan kavram, ‘farkındalık yaratma’
olarak kullanıldığında ‘orada olan’ bir şeyin görünür hale getirilmesi,
etkinleştirilmesi olarak anlaşılıyor. (Lars T. Lih’in –M.Pekdemir tarafından
çevrilen- Lenin’i Yeniden Keşfetmek adlı kitabında “Rus Sosyal Demokratları
soznatelnıy raboçiy (vicdanlı çalışma)’den doğru türde bir soznani (bilinç)’ye
sahip işçi olarak söz ettiler. Alışıldık çevirilere göre tartışma konusu olan
figür, doğru türden bilince sahip bilinçli bir işçidir… o doğru türden
farkındalığa sahip amaca yönelik işçidir… Farkındalık eylemi yönlendirecek
bilgidir ve ‘amaca yönelik olmak’ ise bilginin yönlendirdiği eylemdir.
Farkındalık yalnızca nötr bilgi değil, eylemi zorlayan ve etkileyen bilgi
türüdür”)
7.3. Örneklemek
gerekirse; ırmağın kendiliğinden (potansiyel, sezgisel, içgüdüsel, kendinde ama
kendi için değil) gücünden elektrik elde etmek isteyen bir mühendisin baraj
yapmak için gereken bilgi, malzeme ve organizasyon gereklerini ‘dışarıdan’
getirmesinin, ‘elektriğin’ aslında ırmakta olduğu gerçeğini değiştirmediği;
ırmaktaki ‘potansiyel’ enerjinin ‘kinetik’ enerjiye dönüşmesi için yapılması
gereken ‘mühendisliğin’ anlatıldığı açıktır. Yeni bir dünyayı kurma
‘elektriğinin/ enerjisinin’ işçi sınıfında olduğu genel kabul olmakla birlikte,
bu enerjinin ‘lambayı yakarak’ insanlığı aydınlatması için ‘mühendislik’
bilgisi ile ‘birleşmesi’ gerektiği de açıktır.
7.4. Bilgi/bilinç
ile öznenin buluşması sürecinde, ‘farkındalık yaratmak’ için kullanılacak
bilgi/bilinç’in ‘kullanılır hale getirilmesi’ sosyalist hareketin görevidir.
Sosyalist hareket ile işçi sınıfının diyalektik birliği de (yeni bir kategori
içinde eriyip kaynaşmaları) bu bağlamdadır. Sosyalist hareket tarafından işçi
sınıfının ekonomik, toplumsal, tarihsel, geleneksel, coğrafi vb. özgün
koşullarını ‘veri’ alarak şekillendirilen ‘işçi sınıfının bilincini’ kullanarak
‘kendinde sınıftan, kendi için sınıfa’ ilerleyen işçi sınıfı, katettiği aşamayı
da ‘sınıf bilincine’ (sosyalist hareketle birlikte) ekleyerek bir üst aşamaya
taşır. Bu diyalektik süreç, sosyalist hareket ile işçi sınıfının ‘yeni bir
kategori içinde eriyip kaynaşmaları’ yani ‘kendi için’ sınıf bilincine
ulaşmalarına kadar sürer.
8. “1970’ler Türkiye'sinin toplumsal-siyasal topoğrafyası ‘eskinin öldüğü
ve fakat yeninin henüz doğmadığı’ bir organik bunalım ekseninde şekillendi… bu
bunalımı çözme iddiasındaki siyasal söylemlerin başarabildiği şey kendilerini
hegemonikleştirmek değil, muhaliflerini -hem kendi cephelerinde yer alanları ve
hem de karşı cephedekileri- etkisizleştirmek, zayıflatmak, kitle tabanının
genişlemesini engellemek oldu. Sonuçta gelinen nokta, hiç kimsenin
kımıldayamaz, hareket edemez hale geldiği ve fakat eşitsiz bir şekilde
yapılanmış bir katastrofik denge haliydi.”
8.1. “Her bireyin egosu, hırsları ve
iddiaları vardır… birey iktidar istemektedir. Yalnızca siyasal iktidarı alıp
oraya yerleşmek değil… ama süreçleri etkilemek, ülkenin gidişatında söz sahibi
ve ‘konuşuluyor’ olmak da bir tür ön iktidardır… Sorunun ya da hastalığın
başladığı yer, bireyin egosu, hırsları ve iktidar tutkusu değil, siyasetin,
herhangi bir sınıfsallığı temsil etmeyen aktörler arasında oynanan bir iktidar
oyunu olarak görülmesidir-M.Çulhaoğlu” cümlelerinde anlatılan “süreçleri
etkilemek isteyen, söz sahibi ve ‘konuşuluyor’ olmak isteyen” bireylerin enerjisi
ile örülü bir ortamdan söz ediyoruz.
8.2. Bu ‘dinamik’ potansiyelin olumlu,
umutlu, pozitif sonuçlar doğurma ihtimali kadar farklılaşma, değişik konulara
yoğunlaşma, ‘yolundan dönmeme’ konusunda inat ve ısrar gibi ayrışma ve ayrılma
ihtimali yaratan yönleri de vardır. B. Russell “Dünyanın en büyük problemi,
akılsız ve fanatik kişilerin kendilerinden son derece emin olması, buna
karşılık zeki insanların sürekli şüpheler içinde olmasıdır” diyerek,
‘ideolojileri ve yaşam biçimleri’ sürekli araştırmayı, sorgulamayı, analiz
etmeyi teşvik eden solcular için ‘sahip oldukları düşünsel zenginliğin’ sorun
yaratma kapasitesini tespit etmektedir.
8.3. Zamanında bölünme için anlaşılabilir
gerekçeleri oluşturan (bölünmüş sosyalist kamp, hakim üretim tarzı, devrimin
yöntemi, faşizm…) sebepler ortadan kalktığı halde bölünmenin sürmesini
açıklamak zor. Akla gelenler; sözüne, geçmişine, kimliğine sahip çıkmak;
mücadele sırasında (politik ya da insani nedenlerle) yaşanan kişisel kopuşlar;
bireysel duygu ve ihtiyaçlar ile mücadelenin gereklerinin karıştırılması;
dünyayı değiştirmeyi tasarlayan ama alışkanlıklarını değiştiremeyen ‘öğrenilmiş
çaresizlik’; bildiği, tanıdığı, yönettiği, desteğini arkasında hissettiği
‘cemaat’ duygusunun sıcaklığı…
8.4. Öncelikle
tespit edilmesi gereken durum, bölünmenin varlığının/ olasılığının/ potansiyelinin tüm toplumsal yapılar için
kaçınılmaz olduğudur. Belirli tarihsel uğraklarda değişmekle birlikte ‘birlik
ve bölünme’ gerçeğin iki yüzüdür. “Yalnız biz bölünüyoruz, karşı taraf bu
sorunu yaşamıyor” denemez. Misyon sahibi küçük yapılar görece birlik görüntüsü
sergilese de büyüdükçe birliği tehdit eden riskler çoğalır.
8.5. İlla
birleşelim, şimdi birleşelim, yalnız birleşmeye yoğunlaşalım ve çözmeden hiçbir
şey yapmayalım diyerek bu sorun aşılamaz. Nasıl kitleler inandırıcı, yeterince
güçlü, başarı şansı olan yapı ve önderliklerin etki alanına girerse, sol
içindeki parçalı yapılar da mücadelenin gelişmesi, büyümesi, başarı şansının
artmasından etkilenirler. Tepede, yöneticiler katında birlik olmasa da aşağıda,
kitlede başarılı yapıya doğru meyil başlayacaktır.
8.6.
“Herkes birlik olsun. Yoksa hiçbir şey yapamayız” demek, hayatın olağan
akışı içinde pek de mümkün olmayan bir ‘ütopyayı’ istemenin yanı sıra ‘tekçi’
içeriği ile de sorunludur. Yaşamın her alanında çoğulculuğu savunan zihniyetin,
kendi örgütlenme alanında ‘tekçi’ ideolojiyi tek çözüm sayması sorunludur
(Proletarya diktatörlüğünde tek parti/ çok parti tartışmasında ve örgüt/ parti
içinde ‘hizip’ olma hakkı konularında alınacak tutum da aynı bağlamdadır).
8.7. ‘Tartışmada farklılık’ zenginlik
yaratırken, ‘yaparken farklılık’ sorun yaratıyor. Çözüm ‘demokratik merkeziyetçi’
örgütlenmede yatıyor. Herkesin görüşünü hiçbir kısıtlama olmaksızın ‘yeterince
anlaşıldığından’ emin oluncaya kadar anlatma hakkını kullandığı ‘demokratik’
tartışma süreci tüketildikten sonra, alınan kararın uygulanmasında
‘merkeziyetçi’ olan etkili ve sonuç alıcı bir örgüt modeli için gereken ‘etik’
üzerinde uzlaşmak önemli görünüyor.
8.8. Devrim ve sosyalizmin kurulması
sürecindeki her ‘hatanın’ kapitalizmi mazur ve meşru göstermek için
kullanıldığı, özellikle ‘insan hakları’ başlığı altında saldırılara fırsat
verilmemesi gerektiği; yapıcı, teşvik edici, içeriden ve dayanışmacı eleştiri
yerine doğrudan karşıtlık içeren ve uzlaşmaya kapalı çıkışların ‘son tahlilde’
karşı devrime malzeme verdiği görülüyor.
8.9. Yaşandığı
dönemde çok ciddi ve derin ayrılıkların, tasfiyelerin konusu olan olaylar; bu
günden bakınca ‘öğrenme sürecinin’ bir parçası haline gelebiliyor. ‘Suç’
dediğinizde yaptırımın konusu olan anlaşmazlıklar, ‘hata’ dediğinizde
öğrenmenin konusu oluyor. Örneğin, 1927’deki Parti Kongresinde %1’in altında oy
alan Troçkist muhalefeti ve uzun zaman Lenin’le birlikte mücadele etmiş
isimleri Nazi Gestaposu ile işbirliği içinde (faşizmin ajanı/hain) gösteren
Moskova Duruşmaları ‘son tahlilde’ neye hizmet etmiştir? Kazanan ‘devrim ve
sosyalizm’ mi olmuştur?
1956 yılında Kruşçev tarafından
başlatılan Destanilizasyon süreci, niyetlenildiği gibi yalnızca Stalin’i mi
itibarsızlaştırdı; ya da ‘sosyalizm adına yaşadıklarımızın hepsi boşmuş’
dedirterek duygusal bir kopuşu mu tetikledi?
Deng Xiaoping tarafından Mao
döneminin muhasebesi yapılırken “Bu devrimin pratik süreci içinde ortaya çıkan
hatalara ve zaaflara gelince, bunlar… tecrübeler ve dersler biçiminde
özetlenmelidir.” denildi.
8.10. Karl Radek “Devrim, karşı devrimin
şiddetiyle çökerse Anka Kuşu gibi küllerinden yeniden doğar. Ama sosyalist
karakterini kaybederek emekçileri hayal kırıklığına uğratırsa, bu darbe
devrimin geleceği bakımından on misli daha kötü sonuçlara yol açar” diyor.
Devrimci dayanışmayı bir tarafa bıraksak bile ‘kendi bindiği dalı kesen’
ölçüsüz ve galiz ‘eleştiri(!)’ kültüründen uzak durmak gerekiyor. ‘Hata’dan
‘suç’a giden yolu ‘çabucak’ katedenler ve değiştirmek/düzeltmek için öğrenmek
yerine, yönetmek/tasfiye etmek için suçlayanlar için yeni bir ‘dayanışma
ahlakının’ etkinleştirilmesi gerekiyor.
9. “Anti-faşist muhalefet dalgası hem harekete temel dinamiğini vermiş ve
hem de hareketi sınırlamıştır. Kısa bir zaman diliminde hızla büyüyen genç bir
hareket olarak, tırmanan faşist saldırılar ve şiddetli kutuplaşmalar karşısında
ağırlıkla savunmacı bir konuma itilmiş, telaffuz ettiği karşı-hegemonik
siyasetin pozitif, kurucu ögelerini -‘ahlaki-entelektüel önderliği’ kazanacak
şekilde- geliştirememiştir. Temel karakteri faşizme karşı mücadele olan
hareket, bir ‘açık faşist diktatörlük’ olasılığını çok önceden tespit etmiş
olmasına rağmen, savunduğu ‘devrimci direniş cephesine’ geniş halk yığınları
bir tarafa, diğer sol hareketleri dahi dahil edememiştir.”
9.1. Yalnızca ve sürekli ‘sorun’ tespit
eden; kronik ve yapısal sorunları da sürekli sayarak ‘istatistik rakamları’
haline getiren; çok başarılı teşhis koyan ancak tedavi konusunda inandırıcı ve
güven verici şeyler söylemeyen yaklaşımlar ‘umut’ yerine umutsuzluğu
artırıyor. İktidarı hedeflemeyen,
‘kurulabilir, uygulanabilir ve sürdürülebilir’ somut ve bütünlüklü bir projeden
söz etmeyen yaklaşımlar, sistemin revizyonu ya da restorasyonu dışında ‘talep
ve beklenti’ oluşturmuyor.
9.2. Emekçilerin güncel ve yerel
sorunlarının çözümü kapsamında yürütülen mücadele (ajitasyon) ile geçici
çözümlere, reformlara ulaşılabilir. Ancak, gerçek anlamda kalıcı çözüm için ‘düzen
değişikliği/devrim’ perspektifinin anlatılması (propaganda) zorunludur. Belli
bir olgunluk düzeyinden itibaren ‘düzen değişikliği’ talebine evrilmeyen
reformist, yerel mücadelelerin kendi içine çökerek sönümlenmeleri
kaçınılmazdır.
9.3. Düşük yoğunluklu iç savaş ortamında,
‘faşist saldırılar ve şiddetli kutuplaşmalar karşısında’ zamanın, enerjinin ve
kadroların çoğunun antifaşist mücadelede kullanıldığı (olayların çok kısa
içinde ivmelenerek yoğunlaştığı) bir dönemde ‘telaffuz ettiği karşı-hegemonik
siyasetin pozitif, kurucu ögelerini ahlaki-entelektüel önderliği kazanacak
şekilde’ geliştirememek anlaşılabilir. Ancak, sürecin yoğunluğu içinde
‘talep-beklenti-hedef odağının’ faşizmin ‘halledilmesine’ dönüşmesi (ve
kitlelerin gözünde ‘halledilmesi gereken’ faşizmin MHP’li sivil faşizme
indirgenmesi) nedeniyle 12 Eylül ‘resmi’ faşizminin ‘sorun çözen’ bir aktör
olarak kabulünün kolaylaştığı değerlendirilebilir.
9.4. Faşizmin devletle olan ilişkisi
(sömürge tipi faşizm), faşizme karşı mücadelenin bir devrim sorunu olduğu
(Faşizme ölüm tek yol devrim) konusunda teorik olarak bir ‘sorun’ olmamasına
karşın, ikili devrimci görevin (devrim ve faşizme karşı mücadele) birlikte
yürütülememesinin ‘maliyetinin’ ağır olduğu görülmüştür. Mücadelenin farklı
aşamalarında temel çelişkiyi çözebilmek için öncelikle çözülmesi gereken baş
çelişkiyi belirlemek çok önemlidir ama ikili görevden birini yok saymak mümkün
değildir. Devrim ve antifaşizm birbirini besleyen, birlikte oluşturdukları
sinerji ile devrimi mümkün kılan ikili görevlerdir.
9.5. Bu bağlamda; emperyalizm ve faşizmle
mücadele, halk demokrasisi kurmak, demokratik devrim, bağımsızlık, toprak
sorunu, ulusal sorun, feodalitenin tasfiyesi gibi ‘görevleri’ ve bunların
gereği olan eylem ve ittifak stratejilerini sosyalist devrimden ‘ayrı’ aşamalar
olarak tanımlamayan bir ‘kesintisiz devrim süreci’ düşünmek gerekir.
Dolayısıyla bütün anti’likleri (anti-kapitalizm, faşizm, emperyalizm, şovenizm,
patriyarka, nükleer…) sosyalist devrim mücadelesinin ‘mütemmim cüzleri/ olmazsa
olmazları/ bütünü oluşturan parçalar’ olarak değerlendirmek gerekir.
9.6. Sonuç olarak; kapitalizmin
sürdürülebilir bir sistem olmaktan çıktığı ve ‘sonraki sisteme’ dair
mücadelenin sürdüğü, siyasetin ve toplumsal yaşamın boşluk kabul etmediği,
‘kırılma’ anının yaklaştığı ve kaçınılmazlaştığı, tüm dünyada sağın ve faşizmin
yükselişe geçtiği, ‘ya sosyalizm ya barbarlık’ sözünün bile yetersiz kaldığı,
‘ya sosyalizm ya yok oluş’ denilebilecek bir vahametin yaşandığı günümüzde açık
sözlü olmak ve sosyalizmin (komünizmin);
-Kapitalizmin
kaçınılmaz barbarlığına karşı insanı, toplumu ve doğayı kurtaracak olan,
-Sömürüyü
ortadan kaldırmanın yöntemini ve öznesini gösteren,
-Sorunlar
ve çözümleri konusunda ulusal sınırların ‘anlamsızlaştığı’ dünyada ‘gezegen
ölçeğinde’ kurtuluşu mümkün kılan,
-Ulusları,
ırkları, inanç gruplarını ve her türlü yerel farklılıkları da alt küme olarak
barındırabilen tek ‘evrensel küme’ olan,
-İnsanın
insanla ‘sınıfsal’ çelişkisini çözen ve insan-doğa çelişkisini insanlığın önüne
koyarak “insanın doğallaşması ve doğanın insanlaşmasını” mümkün kılan,
-Bilimsel
bakış açısı ile nüfus artışı, beslenme, çevre, kadın, eğitim, sağlık, barınma,
istihdam, kişisel gelişim ve özgür yaşam konularında insan onuruna uygun ve
sürdürülebilir tek çözüm olduğunu her koşulda savunmak gerekir.