Din ve inanç konusuna genel bir bakışı netleştirmek için yazıldı...
CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (16)
“Sana anlatmaya çalıştığım düşüncelerimi, aynı zamanda kendim de bir kez daha dinliyorum. Yazmak ise (dolap, çekmece düzenlemek gibi) karışık ve bulutsu düşünceleri daha düzenli, sistemli ve görünür hale getiriyor.” cümlesi bir kez daha gündemde…
Sözlü tartışmanın ‘fırtınalı denizinde’ derinlere batan, yüzeyde sekerek uzaklaşan, ıslanarak küçülen, tuzlanarak matlaşan birçok fikir ‘sözün şehvetine’ kurban gidiyor.
Ortalık yatışınca ‘nihayet bitti’ rehavetinin dışında elde pek bir şey kalmıyor. Mektuplar, boşlukta dağılarak kaybolan sözleri bir arada ve yazılı halde sakladıkları için de işe yarar görünüyor. Bu
nedenle, senin de tanık olduğun bir tartışmada gündeme gelen ve büyük
olasılıkla çok kez karşılaşacağın (‘gerçek’ Hz. Ali kimdir?) sorusuna cevap
arayışımızı daha sistematik bir hale getirmeye çalışalım.
Konumuz ‘tarihte
yaşamış gerçek bir insanı tanımak’ gibi görünse de aslında;
-İnsanların inançları
ile ‘gerçek’ arasındaki farkı görmek,
-Bu farklar konusundaki
suskunluğu, görmezden gelmeyi, inkarı anlamak,
-Dinsel inançlar
arasındaki farkların çoğunun ‘niteliksel’ değil de ‘niceliksel’ olduğunu,
aslında aynı madalyonun farklı yüzleri kadar ‘farklı’ olduklarını göstermek,
-Dinsel inançlar
arasında ‘ilericilik’ tartışmasının ‘yanlış yerden’ bakıldığında mümkün olduğu,
doğru tartışmanın hangisinin ‘daha az’ gerici olduğu ve bu anlamda ilericiliğe
daha yakın olduğunu çözümlemek,
-Dinsel inançlar ile
‘ilericilik’ arasındaki ilişkinin (her iki taraf için de) ‘faydacı’ niteliğini
açığa çıkartmak,
-Şu ya da bu inancın,
özellikle azınlıkta kaldığı dönemde saldırıya uğraması durumunda gösterilen
dayanışmanın, o inancı ‘içerik ve öz’ olarak desteklemek anlamına gelmediği,
bir fikri veya inancı muhterem (saygıyı hak eden) bulmak ile muteber (geçerli,
inanılır) bulmanın farklı olduğunu
anlatmak,
-Dinsel inançlar ile solun
ilişkisi konusunda daha önce söylediklerimizi (bu bağlamda) tekrar hatırlamak
amacındayız.
Öncelikle
vurgulamalıyız ki konumuz 600 yılında Mekke’de doğan, Hz. Muhammet’in amcası
Ebu Talip’in oğlu, ilk (çocuk) Müslümanlardan, peygamberin damadı ve dördüncü
halife olan Ali bin Ebu Talip’dir.
Ali’nin ‘tanrısallığı’,
kainat yaratılmadan önce O’nun nurunun yaratıldığı, alemin yaratılışı ve
idaresinde doğrudan söz sahibi olduğu, Miraç’taki rolü, Allah’ın aslanlığı,
Kırklar Meclisindeki yeri, Zülfikar'ı yetmiş arşın salıp her vuruşta yüz kırk
kafiri yere sermesi, düşmanlarına korku salmak için attığı narayla binlerce
insanın ödünün patlamasına neden olması, yüksek ahlaki ve insani nitelikleri
konusunda sunni ve şii kaynakların iddiaları ‘inanç özgürlüğü’ alanındadır.
Biyografik bir inceleme
yapmadığımıza göre, amacımıza uygun olay ve konuları inceleyerek ilerleyelim
(Bir saygı ibaresi olarak kullanılan ‘Hazreti’ sözcüğünün bilinen isimler için yerleşik
bir şekilde kullanıldığı ve isimleriyle bütünleşik hale geldiği bilinmektedir.
Biz, yalnızca harf tasarrufu nedeniyle her seferinde kullanmayalım):
1-)
Ali, 13-14 yaşlarındaki kızı Ümmü Gülsüm’ü 60 yaşındaki Halife Ömer’le
evlendirmiştir. Ömer ile Ümmü Gülsüm’ün Rukiyye adlı bir kızı ve Zeyd adlı bir
oğlu olmuş.
Ömer,
soy olarak peygamber ailesinden değildir. Evlenme yoluyla peygamber ailesi (Ehl-i
Beyt) ile bir bağı olsun istediğinden bu evliliği yaptığını söylemektedir.
Kıssadan hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali
çocuk evliliğine (13 yaşındaki bir kız çocuğunun 60 yaşındaki bir erkekle
evlendirilmesine) karşı değildir ve Hz.Ömer ile bir husumeti yoktur. Peygamber
Hz.Ebubekir’in damadı, Hz.Ali Peygamberin damadı, Hz.Ömer Hz.Ali’nin damadı,
Hz.Osman Peygamberin (iki kızıyla evlenerek) damadıdır.
2-)
Ali, Peygamber’in kızı Fatıma ile evliyken ikinci bir kadınla evlenmek
istediğinde, Peygamber’in karşı çıktığı, ancak kızını boşadıktan sonra
evlenebileceğini söylediği bilinmektedir (Peygamberin bu tavrının birden fazla
evliliğe karşı çıkmak olmadığı, bir baba ve veli olarak görüşünü beyan ettiği
kabul ediliyor).
Fatıma
(Peygamberin ölümünden altı ay sonra) ölünceye kadar ikinci eş almadığı,
sonrasında adları bilinen sekiz eş ve sayısı kayıtlı olmayan cariyelerinden 14
oğlu ve 17 kızı olduğu (soyunun Hasan, Hüseyin, Hanefiyye, Abbas ve Ömer
yoluyla devam ettiği) bilinmektedir.
Kıssadan hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali çok
eşliliğe ve cariyelik kurumuna karşı değildir.
3-)
Peygamber, 632 yılında ölümünden önce ilk ve son kez gittiği Hac’da ‘son haccı’
olduğunu söylediğinden dolayı, hutbesine ‘veda hutbesi’ denmiştir. Arafat ve
Mina’da 124 bin kişiye üç ayrı bölüm olmak üzere söylenmiştir. Hutbenin metni
bilinmektedir. Konumuzla ilgili sözleri “Size… Allah'ın kitabı Kuran’ı ve Resulünün
sünnetini bıraktım… Bir de soyumdan yakınlarımı, Ehl-i beytimi bıraktım.”
şeklindedir.
Gadir-i Hum ise Mekke ile Medine
arasında bir yerdir. Peygamberin Veda haccından sonra Medine’ye dönüş yolunda
burada konakladığı, yanındakilere “Ben kimin mevlası isem Ali de onun
mevlasıdır. Allahım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol!” dediği
rivayet edilir. Bu sözlerin söylenip söylenmediği, Ali’nin emirliğine/hilafetine
ilişkin olup olmadığı, ‘mevla’ sözcüğünün halife ya da imam anlamında değil
‘dost, arkadaş’ anlamında kullanıldığı tartışmalarından kesin bir sonuç
çıkmamaktadır.
Kıssadan hisse; Peygamber ‘gerçek’
Hz.Ali’nin halifeliği konusunda tartışma yaratan sözlerini (bütün tartışmaları
sonlandıracak şekilde) Hac’da son kez seslendiği 124 bin kişilik ümmeti önünde
değil, dönüş yolunda kafilenin mola verdiği Gadir-i Hum’da söylemiştir.
4-) Ali; Bedir, Uhud,
Hendek ve Hayber başta olmak üzere hemen bütün sefer ve savaşlara katılmıştır.
Peygamberin sancaktarlığını yapmış ve daha sonraları destansı anlatımlara konu
olan kahramanlıklar göstermiştir.
İslam’ın ilk yıllarında
Medine’de yaşayan üç yahudi kabilesinden biri Kurayza’dır. Medine Sözleşmesi’ne
göre düşmanla ittifak yapmamaları gerekiyordu. Bu kabile Hendek Savaşı’nda
düşmanla birlikte davrandı. Kaleleri kuşatıldı ve İslam’a dönmeleri istendi.
Yirmi beş gün kuşatma altında tutuldular. Kabilenin teslim olması üzerine,
haklarında hüküm vermesi için (Yahudilikten Müslümanlığa geçen) Sa’d b.Muaz
hakem tayin edildi. Muaz, Tevrat’a göre “Savaşabilecek yaşta bulunan erkeklerin
öldürülmesi, kadın ve çocuklara esir muamelesi yapılması, mallarının
paylaştırılması” kararını verdi.
Medine çarşısında büyük
bir hendek açılmış, Peygamber infaz görevini Ali ve Zübeyr’e vermiş, (700-750
civarında olduğu söylenen) Yahudi erkeklerinin boyunlarını vurma işlemi gündüz
başlayıp, yakılan hurma dallarının ışığında ertesi günün sabahına kadar sürmüştür.
Bu sefere ilişkin iki
olay, yaşananların ‘adaleti’ konusunda fikir verebilir:
Kurayza liderinin kızı
(17 yaşında) Safiyye; babası, kocası ve erkek kardeşinin de öldürüldüğü savaşın
yapıldığı gün, başkomutanlık hakkı (Safiy) olarak Peygamber tarafından eş
olarak alınmış ve aynı gün gerdeğe girmiştir.
Kuşatmanın sonuç
vermesi için Peygamberin emri ile kale çevresindeki hurma ağaçları yakılıp kesildi.
Yahudilerin feryatları üzerine bir kısım Müslümanın da tereddüde düşmesi üzerine
Haşr/5 ayeti indi: “Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz de kökleri üzerinde
ayakta bırakmanız da Allah’ın izniyledir ve bu, yoldan çıkmışların burunlarını
sürtmesi içindir.”
Kıssadan hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali
hakkında söylenen sözlerden ‘bin defa mazlum olsan da bir defa zalim olma’
sözünden daha çok ‘müşriklerin yok edicisi, Allah’ın kılıcı’ lakapları daha
geçerli görünüyor.
5-)
Peygamberin ölümünden sonra yaşanan hilafet kavgaları ‘Sakife Vakası’ adıyla
anlatılır. Sakife-i Beni Saide, Mescid-i Nebi’ye yakın bir yerdir. Peygamberin
ölümü üzerine Ali ve yakınları cenaze ile uğraşırken, hilafeti ele geçirmek isteyen
grupların faaliyeti başlamıştı. Peygamberin cenazesine toplam 17 kişinin
katılmış olmasının nedeni de budur. Medineliler (ensar) ve Mekkeliler (muhacir)
arasında Sakife’de tartışma yaşanmıştır. Medineli Hazrec kabilesinin lideri
Sa’d b.Ubade ‘Müslümanlara biz sığınma verdik ve İslam’ın galip gelmesini
sağladık.’ diyerek hilafetin Ensar’ın hakkı olduğunu savunmuştur. Durumu haber
alan Ebubekir, Ömer ve Ebu Ubeyde’nin toplantıya müdahale ettikleri, tartışma
ve kargaşa yaşandığı, Ömer’in bir konuşma yaparak Ebubekir’in halife
seçilmesini sağladığı bilinmektedir.
Ebubekir
ve Ömer’in önceden (hatta Peygamber ölmeden önce) bu konuları istişare
ettikleri, Ali ve Haşimilerin hilafet seçiminden uzak tutuldukları, Ali’nin
Sakife Vakası’nda hilafeti istemesi halinde kesin olarak seçileceği, biatları
ile Ebubekir’in hilafetinin kesinleşmesini sağlayan ve peygamberin cenazesi yerine
Sakife’ye giden Beni Eslem kabilesinin Medine’de oluşlarının tesadüf olmadığı
tartışmaları yapılmaktadır.
Ali
ve Haşimilerin Fatıma yaşadığı sürece Ebubekir’e biat etmedikleri de
bilinmektedir.
Kıssadan hisse; Peygamber’in
ölümünden sonra yaşanan hilafet kavgası iki boyutludur. Öncelikle Medineliler
(ensar) ve Mekkeliler (muhacirler) arasında yaşanan Sakife Vakası ile hilafet
hakkı Medinelilerden alınmış ve orada olan Ebubekir’in halifeliği sağlanmıştır.
Peygamberin cenazesine katılmak veya hilafeti Medinelilere bırakmak arasında
seçim yapmak zorunluluğu, Ensar’ın emrivaki ile yeni halife seçimini
başlatmasından kaynaklanmıştır (Aksi takdirde hilafet hakkı Ensar’a
geçeceğinden Hz.Ali’nin halifeliği de söz konusu olmayacaktı). Medinelileri temsilen
kimin halife olacağı konusunda da ‘gerçek’ Hz.Ali’yi dışarıda bırakan bir
sürecin örgütlendiği anlaşılmaktadır. Hz.Ali bir süre biat etmeyerek tavır
göstermekle birlikte altı ayın sonunda (Hz.Fatıma’nın ölümünden sonra) biat
etmiştir.
6-)
Peygamber’in “Aranızda hüküm ve kazada en üstününüz, Ali’dir” dediği ve Ali’yi
vilayetlere kadı olarak gönderdiği bilinmektedir. Bu yüzden Ali, kendinden
önceki üç halife döneminde (Ebubekir 2 yıl, Ömer 10 yıl, Osman 12 yıl) kesintisiz
olarak ‘Baş Kadılık/ Kadiyü’l-Kudat’ görevini üstlenmiştir. Valilere ve
kadılara gönderdiği emirnamelerde “Allah’a itaat etmeni, kulluktan ayrılmamanı,
Kuran-ı Kerim’de buyrulduğu üzere farzlara ve sünnetlere uymanı emrediyorum.”
şeklindeki emirleri kayıtlıdır.
Sünnetin naklinde payı
olduğu, bir fakih sahabe ve halife olarak uygulamalı şekilde gösterdiği için
“bunun delili Hz.Ali’nin uygulamasıdır” sözüne sık rastlanmaktadır. Kur’an’ı, ayetlerin
indiriliş sebeplerini (sebeb-i nüzul) iyi bilen ve çocukluğundan itibaren
Peygamber’in oğlu gibi yetiştirdiği ve devamlı çevresinde bulunan Ali’nin görüş
ve uygulamaları (özellikle Peygamberin sağlığında örneği olmayan konulara ilişkin
verdiği fetvalar) etkili olmuştur.
Kıssadan hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali,
ilk üç halifenin 24 yıllık döneminde Baş Kadı olarak görev yapmıştır. (Osman’ın
son dönemine ilişkin bilinen muhalefeti dışında) Halifelerin iktidarlarına ve
Kuran’ın uygulanmasına ilişkin her hangi bir itirazı yoktur.
7-)
Ebubekir, ölümüne yakın günlerde sahabeleri ile görüşerek Ömer’in halife
olmasına karar verdi. Bu nedenle halifelik tartışması yaşanmadı. Camide
bıçaklanmasından sonra öleceğini anlayan Ömer, altı kişiden (Osman, Ali,
Abdurrahman, Ebu Vakkas, Talha, Zübeyr) bir şura oluşturdu ve ölümünden sonra üç
gün içinde aralarından birini (oğlu Abdurrahman hariç) halife seçmek üzere
görevlendirdi. Şura (karışık bir feragat ve hakemlik süreci sonunda) Osman’ı
halife seçti ve Ali de biat etti.
Kıssadan hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali’nin
halife olmak istediği ve bu isteğini gerçekleştirmek için girişimlerde
bulunduğu doğru olmakla birlikte, Hz.Ömer’in ve Hz.Osman’ın halife seçilmelerine
itiraz etmediği ve görev süreleri boyunca biat ettiği bilinmektedir.
8-)
Osman, Peygamberin kızı Rukiye ile evlenmiş, O’nun ölümü üzerine Peygamberin
diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlenmiştir. Peygamberin iki kızıyla evlenmiş olduğu
için ‘iki nur sahibi’ lakabıyla anılmıştır. Osman’ın halifeliğinin son
döneminde, fetihlerden kaynaklanan hızlı zenginleşmenin ardından yaşanan
ekonomik kriz, önemli devlet görevlerine akrabalarını tayin etmesi, kabilecilik
gibi nedenlerle ciddi şikayetler ve muhalefet hareketleri ortaya çıktı. Hilafetin
dünyevi bir iktidar haline gelmesi ve zenginleşmeye vesile olması nedeniyle
Suriye’de Ebu Zer muhalefete başladı. Hicaz’da ortaya çıkan Abdullah b.Sebe halifeliğin
Ali’nin hakkı olduğunu savunuyordu ve Basra, Kufe, Suriye ve Mısır’da etkili
oldu. Kufe’de başlayan isyan yayıldı. İsyancıların Ali, Talha ve Zübeyr ile
görüştükleri, ayrı ayrı halifelik teklif ettikleri ancak ret cevabı aldıkları,
Medine’ye girip Osman’ın evini iki aya yakın süre kuşattığı ve Osman’ı evinde
öldürdükleri bilinmektedir.
Kıssadan hisse; Peygamberin iki
kızıyla evlenmiş olduğu için ‘iki nur sahibi’ lakabıyla anılan ve (Hz.Ali
dahil) en etkili sahabelerin şurası eliyle halife seçilen Hz.Osman,
peygamberden sonra geçen 24 yıl içinde İran’dan Tunus’a, Sudan’dan Suriye’ye kadar
uzanan İslam İmparatorluğu’nun başkentinde, ‘hilafet Hz.Ali’nin hakkıdır’ diyen
b.Sebe tarafından yönlendirilen isyancı orduları tarafından evi iki ay süreyle
kuşatılarak susuz bırakılmış, kapısı kırılarak evine girilmiş ve öldürülmüştür.
Bütün bu süre boyunca Medine’de olaylara tanık olan ‘gerçek’ Hz.Ali’nin (daha
sonra Muaviye ile yaptığı yazışmalarda) Hz.Osman’ı korumaya çalıştığı, oğlu
Hasan’ı kapıya nöbetçi bıraktığı, eve su götürmek için girişimlerde bulunduğu,
isyancıları durdurmaya çalıştığı ve tekliflerini düşünmeden reddettiği
söylenmektedir.
9-) Osman’ın ölümü
üzerine Medine’nin önde gelenleri mescidde toplanarak yeni halife seçimine gitmiş,
Ali kendisine yapılan hilafet teklifini Talha ve Zübeyr’e yöneltmiş, fakat
ısrar üzerine kabul etmiştir.
Talha, ilk Müslümanlardandır.
Cennetle müjdelenen on sahabeden biridir. Peygamber’in eşlerinden dördünün kız
kardeşleriyle evlenmiştir (Peygamberin dört kez bacanağıdır). Osman’ı eleştirenler
arasındaydı. Ali’ye biat etti. Basra valiliğini istedi, kabul edilmeyince Zübeyr
ile birlikte Osman’ın katillerinin cezalandırılmasını isteyen Ayşe’ye katıldı.
Zübeyr, babası Peygamberin
ilk eşi Hatice’nin kardeşi ve annesi peygamberin halası olan, çocukluğu
Peygamberin yanında geçen ilk müslümanlardandır. Bütün önemli savaşlarda görev
almıştır. ‘Peygamberin havarisi’ olduğu söylenir. Osman’ın katillerinin
cezalandırılması ve Kufe’ye vali atanması konularında anlaşmazlık nedeniyle
Ayşe’nin safına geçti.
Ayşe, Ebubekir’in kızı
ve (6-10 yaşları arasında evlenerek) Peygamberin eşidir. Ali’ye muhalif olduğu
bilinmektedir. İlk halife olarak babası Ebubekir’i desteklemesi, Peygamberin
Ali’nin halifeliği konusunda herhangi bir isteği ve beyanı olmadığının tanığı
olduğunu söylemesi, Ebubekir’den sonra Ömer’in halifeliği konusunda babasını
yönlendirmesi, Peygamberin miras bırakmadığını söylemesi, idari ve siyasi
meselelere karışması gibi nedenlerin yanı sıra tarihte ‘gerdanlık vakası/ ifk
vakası’ diye bilinen olay nedeniyle aralarında düşmanlık olduğu kabul edilir.
Müreysi seferi için
çekilen kura sonucu Peygamberin eşlerinden Ayşe sefere katıldı. Seferde ölen
kabile reisinin kızı Berre (Cüveyriye) savaş ganimeti olarak Peygambere eş
oldu. Ayşe’nin çok güzel olan Berre’yi kıskandığı aktarılır. Sefer dönüşü Ayşe
gerdanlığını kaybettiğini fark eder ve kimseye haber vermeden aramaya gider. Artçı
muhafızlarından genç Safvan ile geri döner. Ayşe’nin habersiz kervandan ayrılıp
genç bir askerle birlikte gelmesi dedikodulara yol açar. Ayşe babasının evinde
kalmaya başlar. Peygamber; Ömer, Osman, Ali, Zeyd ve Berre’nin fikirlerini
sorar. Ali haricindekiler Ayşe’nin masum olduğuna şahitlik ederler. Ali’nin ‘Allah
sana darlık vermez. Sana kadın çoktur.’ der. Peygamber babasının evindeki
Ayşe’yi ziyarete gittiğinde Nur Suresi’nin ilgili ayetleri iner ve Ayşe’nin
masum olduğu, (daha önce inen zina için en az dört şahit şartına uymadan)
iftirayı atanların, ‘bu apaçık bir iftiradır’ demeyenlerin ağır azap
çekecekleri bildirilir. Bu olay Ali ve Ayşe’nin dargınlığına neden olur.
Ebubekir ve Ömer’i açıkça
destekleyen Ayşe’nin Osman dönemine ilişkin eleştirel bir tavrı vardır. Açık ve
sert konuşmaları taraftar topladığı gibi ‘kadınların siyasete karışmaması’ gerekçesiyle
tepki de görmüştür. Osman’a yönelik uzun süren isyan ve kuşatmada hac bahanesi
ile Mekke’de kalmış, isyanı durdurmak için girişimde bulunmamıştır. Osman’ın
hilafetten düşürülmesine siyaseten yandaş olmakla birlikte öldürülmesine ve
Ali’nin halife olmasına şiddetle muhalefet etmiştir. Talha ve Zübeyr’in de
Mekke’ye gelmesiyle Ali’ye karşı muhalefetin merkezi haline gelmişlerdir.
Osman’ın mazlum olarak
öldürüldüğünü öne sürerek ‘Osman’ın kanını talep için’ üç bin kişilik ordu ile
yola çıkıldı. Zafer kazanılması durumunda halifenin kim olacağı tartışılmaya
başlandı. Talha, Zübeyr veya Osman’ın oğullarından birinin halife olması
gerektiği yolundaki tartışmalar nedeniyle kopmalar oldu ve bin kişilik ordu
Basra’ya ulaştı.
Ali de üç bin kişilik
ordusu ile Basra’ya geldi. Ayşe ordusunu deve üzerinde yönettiği için ‘Cemel
Vakası’ denen savaşta Ali’nin ordusu kesin zafer kazandı. Talha ve Zübeyr
öldürüldü. Ayşe Medine’ye gönderildi ve ölümüne kadar Medine’de ikamet etti.
Kıssadan hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali’nin
halifeliğine karşı ilk muhalefet Peygamberin eşi Hz.Ayşe ve ilk Müslümanlardan
olup ‘peygamberin havarileri’ diye bilinen Talha ve Zübeyr tarafından
örgütlenmiş ve kısa süre önce mescidde (yani Hz.Ali’nin isteği üzerine kamuoyu
önünde) yapılan halife seçiminde Hz.Ali tarafından halife olmaları istenen
Talha ve Zübeyr, Hz.Ali’nin askerleri tarafından öldürülmüştür. ‘İtikadi’
hiçbir gerekçe yoktur. Hz.Ayşe’nin geçmişten gelen husumeti, Zübeyr ve
Talha’nın makam taleplerinin karşılanmaması, Hz.Osman’ın katillerinin
cezalandırılması gibi ‘siyasi’ sebeplerden söz edilmektedir.
9-) Ali’nin halifeliği başladığında,
Osman’ın katillerinin cezalandırılması en önemli meseleydi. Şam Valisi ve
Osman’ın yeğeni Muaviye, Ali’nin isyancıların suç ortağı olduğunu iddia ederek
biat etmemiş ve Osman’ın kanını dava edeceğini söylemişti. Cemel Savaşı ile ilk
muhalif dalgayı halleden Ali Muaviye’yi tekrar biata davet etti, fakat sonuç
alamadı.
Ali ve Muaviye’nin
orduları Sıffın’da savaşa başladılar. Üç ay süren bıktırıcı savaş Ali’nin
ordusu tarafından kazanılmak üzereyken Mısır fatihi Amr b.As Allah’ın kitabının
hakemliğine başvurulmasını ister. Ali’nin askerlerinden bir kısmının bu öneriyi
desteklemesi üzerine teklif kabul edilir. İki hakem seçilir (Ebu Musa el-Eş’ari
ve Amr b.As).
Ali’nin ordusundan
bazıları, Kuran’daki “İki Müslüman gruptan biri diğerine saldırırsa, saldıranla
Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın” ayeti nedeniyle hakemliğe karşı çıkar.
Bu uygulamanın, savaşma gerekçeleri hakkında şüphe doğurduğu, haklılığından
şüphe duyulan bir savaşta öldürmek ve ölmekle büyük bir hataya düştükleri
sonucu çıkacağını söylerler.
Ali de Kuran’daki “Antlaşma
yaptığınız zaman Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin” ayeti nedeniyle
anlaşmayı bozamayacağını söyler. Bu tartışma sonucunda yaklaşık on bin asker ordudan
ayrılır ve bu grup ‘Hariciler’ olarak bilinir.
Hakemler, Osman’ın
haksız yere öldürüldüğüne dair ilk kararlarını alırlar. Ali ‘harici’ meselesini
hallettikten sonra Şam’a yürümek ister. Nehrevan’da yapılan savaşta haricilerin
çoğu öldürülür. Hakemler, Ali ve Muaviye’nin azledilmesini ve halifenin bir
şura tarafından seçilmesine karar verir. Karar açıklanırken Muaviye’nin hakemi
Amr b.As, Muaviye’yi halife tayin ettiğini bildirir. Ortaya bir ‘ikili iktidar’
durumu çıkar ve İslam Ümmeti bölünür.
Ali, Kufe’ye çekilip Muaviye’ye
karşı yeni bir sefer için hazırlıklara başlar. Ancak Haricilerin intikamını
almak isteyen Abdurrahman b.Mülcem tarafından zehirli bir hançerle sabah
namazında yaralanır ve iki gün sonra ölür.
Bu arada Suriyeliler’in
tam desteğini sağlayan Muaviye halife olarak Emevi Devleti’nin temellerini atar.
Kıssadan
hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali tahkimi (hakemliği) kabul ederek halifelik konumunu
tartışmaya açmış, Muaviye’yi kendisi ile eşit konumda bir halife adayı haline
getirmiş, taraftarları arasında bölünmeye yol açmıştır. Aslında kendi taraftarı
olan ve Muaviye’ye karşı birlikte savaştığı, ancak itikadi nedenlerle
bölündükleri için Hz.Ali tarafından kılıçtan geçirilen Haricilerin intikamını
almak isteyen bir harici tarafından öldürülmüştür.
10-) Bu konularda bize
düşen ‘kıssadan hisseleri’ toparlarsak;
-Komünist Manifesto’da “Komünistler,
görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler.” deniliyor. Komünizm’i
bütünlüklü (yaşamın tümünü kavrayan ve açıklama getiren) bir sistem/bilim
olarak kabul edenlerin ‘tanrı ve din’ konusundaki görüşleri, ‘diyalektik ve
tarihsel materyalizmin’ prizmasından geçen bilgiler ile oluşur.
-Tutarlı bir komünist
olmak için işçi sınıfı bilimi olan sosyalizmin bütün boyutları ile kabulü
gerektiği, diyalektik ve tarihsel materyalizmin (kozmoloji ve evrim
bilimlerindeki bulguların da) gereği olarak ateizmin kaçınılmaz olduğu
düşünülebilir. Ancak komünist düzende yaşamanın ‘olmazsa olmaz’ koşulları
arasında sayılamaz.
-Bir şeyin ‘yokluğunu
kanıtlamak’ bilimsel açıdan imkansızdır. Bilim ‘varlığı’ kanıtlar. Neyi, hangi
nitelikleriyle, nerede arayacağını kesinleştiremeyen bilim ‘yokluğu’
kanıtlayamaz. Hele ki her karışı aranması gereken yer ‘üç boyutlu sonsuz evren’
ise… (Şimdilik, çünkü sicim teorisine göre on bir boyutlu evreni konuşuyor
olabiliriz!). Bu nedenle Tanrının ‘varlığını’ bilimsel olarak kanıtlama
sorumluluğu ‘var’ diyenlere aittir.
-Kozmoloji bilimine
göre, Tanrı (Evreni açıklamak için ihtiyaç duyulmayan) ‘gereksiz’ bir kavram.
Ancak gereksizlik yokluğun kanıtı değildir. Anlatıldığı, düşünüldüğü,
tanımlandığı şekliyle bir tanrı yoktur. Evrenin kendisi tanrıdır (vahdet-i
mevcut) ya da yarattıktan sonra hiçbir şeye karışmayan tanrı (deizm) inançları,
tartışma açısından ‘etkisiz eleman’ olarak konu dışıdır. Yalnız ‘kozmolojik’
açıdan değil, bu dünyada insana yakışır bir yaşam kurmak için de tanrının
varlığı ‘gereksizdir’.
-Sömürmeyen, suç
işlemeyen, inancı doğrultusunda örgütlenerek ‘düzeni değiştirme ve herkesi
kendi inancı doğrultusunda yaşatma’ faaliyeti içinde olmayan insanların inancı
ile açıktan savaşılmamalıdır.
-Marks “Dinsel bilinç,
ince bir sis gibi, toplumun gerçek yaşam atmosferinde dağılıp çözülüp
gidecektir. Ama bunun için ‘gerçek’ toplumsal yaşamda bu tür bilinç
kategorilerine ihtiyaç kalmamalıdır.” cümlesi, bu konudaki en net yol
haritasıdır. Bu tür bilinç kategorilerine olan ihtiyacı ortaya çıkaran
koşulları ‘altyapısal’ olarak ortadan kaldırmadan uygulanacak bir ‘üstyapısal’
müdahale, sorunu çözmek bir yana, ‘zulüm’ olarak algılanacak ve yaratacağı
‘mağduriyet’ ile amaçlanın tersi sonuçlara yol açacaktır.
-Zamana yayılan ve
tedrici değişimler konusunda ‘sönümlenme’ kavramı önemlidir. Altyapısal
değişimler ‘devrimin’ konusu olurken, üstyapısal değişim süreçleri
‘sönümlenmenin’ alanını oluşturuyor.
-Herkesin aynı inanca
sahip olmadığı toplumlarda, bir arada yaşayabilmenin ‘olmazsa olmaz koşulu’
laikliktir ve dinlerin kamusal alanı düzenleme konusundaki etkilerinin
sınırlandırılması için verilen dinamik bir mücadeledir. Sivil topluma bırakılan
inanç sistemleri, insanlar ihtiyaç duyduğu sürece yaşayacaklardır.
-Her konuda ‘mağdur ve
mazlum’ olanın korunması, ödün verilemeyecek etik bir ilkedir. Saldırı veya
risk altındaki inanç gruplarına gösterilen dayanışmanın koşulu, o inancı
‘içerik ve öz’ olarak desteklemek olamaz. Bir fikri veya inancı muhterem (saygıyı
hak eden) bulmak ile muteber (geçerli, inanılır) bulmak arasında ‘seçim’ yapmak
da bir haktır. Voltaire’e yakıştırılan “Fikirlerinize katılmıyorum ama
fikirlerinizi ifade etme hakkınızı savunuyorum” cümlesi ‘fikirlere katılmama
hakkını’ da içeriyor. ‘Eleştirel dayanışma’ da bir haktır. Dayanışma
gösteriyorsan eleştirme ya da eleştiriyorsan destekleme gibi yaklaşımlar
yanlıştır.
-İçeriği ve amacı suç
ve sömürü olmayan ‘öteki’ olmak bir haktır. ‘Öteki’ kavramının
bakılan/konuşulan yeri (kendini) merkezileştirmesi, bu anlamda ‘iktidar kurucu’
olması nedeniyle pejoratif bir tınısı olduğu doğrudur. Biz ‘farklı olmak’, daha
doğrusu ‘kendi olmak’ anlamında kullanıyoruz.
-Yanlış olan ‘ötekini’
de kendi gibi yapmak, farklı olanların bir arada olduğu ‘kamusal alanları’
yalnızca ‘kendi’ kuralları ile düzenlemek iddiasıdır. Bu iddia (kamusal alanın
kurallarını belirlemek) siyasetin kendisidir. Bu iddiaya sahip her ‘özne’
siyasallaşmıştır. Bu düzeyde talepleri olan bir inançla mücadele ‘inanç’
mücadelesi değil ‘siyasal’ bir mücadeledir.
-Bizim ‘siyasal’
iddiamız ‘kamusal alanları’ düzenleyen kuralların, herhangi bir inancın değil
‘bilimin’ gerekleri doğrultusunda belirlenmesidir. İçeriği, amacı ve sonuçları
(evrensel ve tarihsel olarak genel kabul görmüş) suçları oluşturmayan her türlü
‘var oluş’ biçiminin ‘meşru’ olduğu düşünülmelidir. (Temmuz 2020)