Ana içeriğe atla

16. MEKTUP (GERÇEK ALİ)

 

 

Din ve inanç konusuna genel bir bakışı netleştirmek için yazıldı...

CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (16)

 

 “Sana anlatmaya çalıştığım düşüncelerimi, aynı zamanda kendim de bir kez daha dinliyorum. Yazmak ise (dolap, çekmece düzenlemek gibi) karışık ve bulutsu düşünceleri daha düzenli, sistemli ve görünür hale getiriyor.” cümlesi bir kez daha gündemde…

            Sözlü tartışmanın ‘fırtınalı denizinde’ derinlere batan, yüzeyde sekerek uzaklaşan, ıslanarak küçülen, tuzlanarak matlaşan birçok fikir ‘sözün şehvetine’ kurban gidiyor.

    Ortalık yatışınca ‘nihayet bitti’ rehavetinin dışında elde pek bir şey kalmıyor. Mektuplar, boşlukta dağılarak kaybolan sözleri bir arada ve yazılı halde sakladıkları için de işe yarar görünüyor.

            Bu nedenle, senin de tanık olduğun bir tartışmada gündeme gelen ve büyük olasılıkla çok kez karşılaşacağın (‘gerçek’ Hz. Ali kimdir?) sorusuna cevap arayışımızı daha sistematik bir hale getirmeye çalışalım.

Konumuz ‘tarihte yaşamış gerçek bir insanı tanımak’ gibi görünse de aslında;

-İnsanların inançları ile ‘gerçek’ arasındaki farkı görmek,

-Bu farklar konusundaki suskunluğu, görmezden gelmeyi, inkarı anlamak,

-Dinsel inançlar arasındaki farkların çoğunun ‘niteliksel’ değil de ‘niceliksel’ olduğunu, aslında aynı madalyonun farklı yüzleri kadar ‘farklı’ olduklarını göstermek,

-Dinsel inançlar arasında ‘ilericilik’ tartışmasının ‘yanlış yerden’ bakıldığında mümkün olduğu, doğru tartışmanın hangisinin ‘daha az’ gerici olduğu ve bu anlamda ilericiliğe daha yakın olduğunu çözümlemek,

-Dinsel inançlar ile ‘ilericilik’ arasındaki ilişkinin (her iki taraf için de) ‘faydacı’ niteliğini açığa çıkartmak,

-Şu ya da bu inancın, özellikle azınlıkta kaldığı dönemde saldırıya uğraması durumunda gösterilen dayanışmanın, o inancı ‘içerik ve öz’ olarak desteklemek anlamına gelmediği, bir fikri veya inancı muhterem (saygıyı hak eden) bulmak ile muteber (geçerli, inanılır)  bulmanın farklı olduğunu anlatmak,

-Dinsel inançlar ile solun ilişkisi konusunda daha önce söylediklerimizi (bu bağlamda) tekrar hatırlamak amacındayız.

Öncelikle vurgulamalıyız ki konumuz 600 yılında Mekke’de doğan, Hz. Muhammet’in amcası Ebu Talip’in oğlu, ilk (çocuk) Müslümanlardan, peygamberin damadı ve dördüncü halife olan Ali bin Ebu Talip’dir.

Ali’nin ‘tanrısallığı’, kainat yaratılmadan önce O’nun nurunun yaratıldığı, alemin yaratılışı ve idaresinde doğrudan söz sahibi olduğu, Miraç’taki rolü, Allah’ın aslanlığı, Kırklar Meclisindeki yeri, Zülfikar'ı yetmiş arşın salıp her vuruşta yüz kırk kafiri yere sermesi, düşmanlarına korku salmak için attığı narayla binlerce insanın ödünün patlamasına neden olması, yüksek ahlaki ve insani nitelikleri konusunda sunni ve şii kaynakların iddiaları ‘inanç özgürlüğü’ alanındadır.

Biyografik bir inceleme yapmadığımıza göre, amacımıza uygun olay ve konuları inceleyerek ilerleyelim (Bir saygı ibaresi olarak kullanılan ‘Hazreti’ sözcüğünün bilinen isimler için yerleşik bir şekilde kullanıldığı ve isimleriyle bütünleşik hale geldiği bilinmektedir. Biz, yalnızca harf tasarrufu nedeniyle her seferinde kullanmayalım):

1-) Ali, 13-14 yaşlarındaki kızı Ümmü Gülsüm’ü 60 yaşındaki Halife Ömer’le evlendirmiştir. Ömer ile Ümmü Gülsüm’ün Rukiyye adlı bir kızı ve Zeyd adlı bir oğlu olmuş.

Ömer, soy olarak peygamber ailesinden değildir. Evlenme yoluyla peygamber ailesi (Ehl-i Beyt) ile bir bağı olsun istediğinden bu evliliği yaptığını söylemektedir.

Kıssadan hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali çocuk evliliğine (13 yaşındaki bir kız çocuğunun 60 yaşındaki bir erkekle evlendirilmesine) karşı değildir ve Hz.Ömer ile bir husumeti yoktur. Peygamber Hz.Ebubekir’in damadı, Hz.Ali Peygamberin damadı, Hz.Ömer Hz.Ali’nin damadı, Hz.Osman Peygamberin (iki kızıyla evlenerek) damadıdır.

 

2-) Ali, Peygamber’in kızı Fatıma ile evliyken ikinci bir kadınla evlenmek istediğinde, Peygamber’in karşı çıktığı, ancak kızını boşadıktan sonra evlenebileceğini söylediği bilinmektedir (Peygamberin bu tavrının birden fazla evliliğe karşı çıkmak olmadığı, bir baba ve veli olarak görüşünü beyan ettiği kabul ediliyor).

Fatıma (Peygamberin ölümünden altı ay sonra) ölünceye kadar ikinci eş almadığı, sonrasında adları bilinen sekiz eş ve sayısı kayıtlı olmayan cariyelerinden 14 oğlu ve 17 kızı olduğu (soyunun Hasan, Hüseyin, Hanefiyye, Abbas ve Ömer yoluyla devam ettiği) bilinmektedir.  

Kıssadan hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali çok eşliliğe ve cariyelik kurumuna karşı değildir.

 

3-) Peygamber, 632 yılında ölümünden önce ilk ve son kez gittiği Hac’da ‘son haccı’ olduğunu söylediğinden dolayı, hutbesine ‘veda hutbesi’ denmiştir. Arafat ve Mina’da 124 bin kişiye üç ayrı bölüm olmak üzere söylenmiştir. Hutbenin metni bilinmektedir. Konumuzla ilgili sözleri “Size… Allah'ın kitabı Kuran’ı ve Resulünün sünnetini bıraktım… Bir de soyumdan yakınlarımı, Ehl-i beytimi bıraktım.” şeklindedir.

            Gadir-i Hum ise Mekke ile Medine arasında bir yerdir. Peygamberin Veda haccından sonra Medine’ye dönüş yolunda burada konakladığı, yanındakilere “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allahım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol!” dediği rivayet edilir. Bu sözlerin söylenip söylenmediği, Ali’nin emirliğine/hilafetine ilişkin olup olmadığı, ‘mevla’ sözcüğünün halife ya da imam anlamında değil ‘dost, arkadaş’ anlamında kullanıldığı tartışmalarından kesin bir sonuç çıkmamaktadır.

Kıssadan hisse; Peygamber ‘gerçek’ Hz.Ali’nin halifeliği konusunda tartışma yaratan sözlerini (bütün tartışmaları sonlandıracak şekilde) Hac’da son kez seslendiği 124 bin kişilik ümmeti önünde değil, dönüş yolunda kafilenin mola verdiği Gadir-i Hum’da söylemiştir.

 

4-) Ali; Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber başta olmak üzere hemen bütün sefer ve savaşlara katılmıştır. Peygamberin sancaktarlığını yapmış ve daha sonraları destansı anlatımlara konu olan kahramanlıklar göstermiştir.

İslam’ın ilk yıllarında Medine’de yaşayan üç yahudi kabilesinden biri Kurayza’dır. Medine Sözleşmesi’ne göre düşmanla ittifak yapmamaları gerekiyordu. Bu kabile Hendek Savaşı’nda düşmanla birlikte davrandı. Kaleleri kuşatıldı ve İslam’a dönmeleri istendi. Yirmi beş gün kuşatma altında tutuldular. Kabilenin teslim olması üzerine, haklarında hüküm vermesi için (Yahudilikten Müslümanlığa geçen) Sa’d b.Muaz hakem tayin edildi. Muaz, Tevrat’a göre “Savaşabilecek yaşta bulunan erkeklerin öldürülmesi, kadın ve çocuklara esir muamelesi yapılması, mallarının paylaştırılması” kararını verdi.

Medine çarşısında büyük bir hendek açılmış, Peygamber infaz görevini Ali ve Zübeyr’e vermiş, (700-750 civarında olduğu söylenen) Yahudi erkeklerinin boyunlarını vurma işlemi gündüz başlayıp, yakılan hurma dallarının ışığında ertesi günün sabahına kadar sürmüştür.

Bu sefere ilişkin iki olay, yaşananların ‘adaleti’ konusunda fikir verebilir:

Kurayza liderinin kızı (17 yaşında) Safiyye; babası, kocası ve erkek kardeşinin de öldürüldüğü savaşın yapıldığı gün, başkomutanlık hakkı (Safiy) olarak Peygamber tarafından eş olarak alınmış ve aynı gün gerdeğe girmiştir.

Kuşatmanın sonuç vermesi için Peygamberin emri ile kale çevresindeki hurma ağaçları yakılıp kesildi. Yahudilerin feryatları üzerine bir kısım Müslümanın da tereddüde düşmesi üzerine Haşr/5 ayeti indi: “Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz de kökleri üzerinde ayakta bırakmanız da Allah’ın izniyledir ve bu, yoldan çıkmışların burunlarını sürtmesi içindir.”

Kıssadan hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali hakkında söylenen sözlerden ‘bin defa mazlum olsan da bir defa zalim olma’ sözünden daha çok ‘müşriklerin yok edicisi, Allah’ın kılıcı’ lakapları daha geçerli görünüyor.

 

5-) Peygamberin ölümünden sonra yaşanan hilafet kavgaları ‘Sakife Vakası’ adıyla anlatılır. Sakife-i Beni Saide, Mescid-i Nebi’ye yakın bir yerdir. Peygamberin ölümü üzerine Ali ve yakınları cenaze ile uğraşırken, hilafeti ele geçirmek isteyen grupların faaliyeti başlamıştı. Peygamberin cenazesine toplam 17 kişinin katılmış olmasının nedeni de budur. Medineliler (ensar) ve Mekkeliler (muhacir) arasında Sakife’de tartışma yaşanmıştır. Medineli Hazrec kabilesinin lideri Sa’d b.Ubade ‘Müslümanlara biz sığınma verdik ve İslam’ın galip gelmesini sağladık.’ diyerek hilafetin Ensar’ın hakkı olduğunu savunmuştur. Durumu haber alan Ebubekir, Ömer ve Ebu Ubeyde’nin toplantıya müdahale ettikleri, tartışma ve kargaşa yaşandığı, Ömer’in bir konuşma yaparak Ebubekir’in halife seçilmesini sağladığı bilinmektedir.

Ebubekir ve Ömer’in önceden (hatta Peygamber ölmeden önce) bu konuları istişare ettikleri, Ali ve Haşimilerin hilafet seçiminden uzak tutuldukları, Ali’nin Sakife Vakası’nda hilafeti istemesi halinde kesin olarak seçileceği, biatları ile Ebubekir’in hilafetinin kesinleşmesini sağlayan ve peygamberin cenazesi yerine Sakife’ye giden Beni Eslem kabilesinin Medine’de oluşlarının tesadüf olmadığı tartışmaları yapılmaktadır.

Ali ve Haşimilerin Fatıma yaşadığı sürece Ebubekir’e biat etmedikleri de bilinmektedir.

Kıssadan hisse; Peygamber’in ölümünden sonra yaşanan hilafet kavgası iki boyutludur. Öncelikle Medineliler (ensar) ve Mekkeliler (muhacirler) arasında yaşanan Sakife Vakası ile hilafet hakkı Medinelilerden alınmış ve orada olan Ebubekir’in halifeliği sağlanmıştır. Peygamberin cenazesine katılmak veya hilafeti Medinelilere bırakmak arasında seçim yapmak zorunluluğu, Ensar’ın emrivaki ile yeni halife seçimini başlatmasından kaynaklanmıştır (Aksi takdirde hilafet hakkı Ensar’a geçeceğinden Hz.Ali’nin halifeliği de söz konusu olmayacaktı). Medinelileri temsilen kimin halife olacağı konusunda da ‘gerçek’ Hz.Ali’yi dışarıda bırakan bir sürecin örgütlendiği anlaşılmaktadır. Hz.Ali bir süre biat etmeyerek tavır göstermekle birlikte altı ayın sonunda (Hz.Fatıma’nın ölümünden sonra) biat etmiştir.

 

6-) Peygamber’in “Aranızda hüküm ve kazada en üstününüz, Ali’dir” dediği ve Ali’yi vilayetlere kadı olarak gönderdiği bilinmektedir. Bu yüzden Ali, kendinden önceki üç halife döneminde (Ebubekir 2 yıl, Ömer 10 yıl, Osman 12 yıl) kesintisiz olarak ‘Baş Kadılık/ Kadiyü’l-Kudat’ görevini üstlenmiştir. Valilere ve kadılara gönderdiği emirnamelerde “Allah’a itaat etmeni, kulluktan ayrılmamanı, Kuran-ı Kerim’de buyrulduğu üzere farzlara ve sünnetlere uymanı emrediyorum.” şeklindeki emirleri kayıtlıdır.

Sünnetin naklinde payı olduğu, bir fakih sahabe ve halife olarak uygulamalı şekilde gösterdiği için “bunun delili Hz.Ali’nin uygulamasıdır” sözüne sık rastlanmaktadır. Kur’an’ı, ayetlerin indiriliş sebeplerini (sebeb-i nüzul) iyi bilen ve çocukluğundan itibaren Peygamber’in oğlu gibi yetiştirdiği ve devamlı çevresinde bulunan Ali’nin görüş ve uygulamaları (özellikle Peygamberin sağlığında örneği olmayan konulara ilişkin verdiği fetvalar) etkili olmuştur.

Kıssadan hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali, ilk üç halifenin 24 yıllık döneminde Baş Kadı olarak görev yapmıştır. (Osman’ın son dönemine ilişkin bilinen muhalefeti dışında) Halifelerin iktidarlarına ve Kuran’ın uygulanmasına ilişkin her hangi bir itirazı yoktur.

 

7-) Ebubekir, ölümüne yakın günlerde sahabeleri ile görüşerek Ömer’in halife olmasına karar verdi. Bu nedenle halifelik tartışması yaşanmadı. Camide bıçaklanmasından sonra öleceğini anlayan Ömer, altı kişiden (Osman, Ali, Abdurrahman, Ebu Vakkas, Talha, Zübeyr) bir şura oluşturdu ve ölümünden sonra üç gün içinde aralarından birini (oğlu Abdurrahman hariç) halife seçmek üzere görevlendirdi. Şura (karışık bir feragat ve hakemlik süreci sonunda) Osman’ı halife seçti ve Ali de biat etti.

Kıssadan hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali’nin halife olmak istediği ve bu isteğini gerçekleştirmek için girişimlerde bulunduğu doğru olmakla birlikte, Hz.Ömer’in ve Hz.Osman’ın halife seçilmelerine itiraz etmediği ve görev süreleri boyunca biat ettiği bilinmektedir.

 

8-) Osman, Peygamberin kızı Rukiye ile evlenmiş, O’nun ölümü üzerine Peygamberin diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlenmiştir. Peygamberin iki kızıyla evlenmiş olduğu için ‘iki nur sahibi’ lakabıyla anılmıştır. Osman’ın halifeliğinin son döneminde, fetihlerden kaynaklanan hızlı zenginleşmenin ardından yaşanan ekonomik kriz, önemli devlet görevlerine akrabalarını tayin etmesi, kabilecilik gibi nedenlerle ciddi şikayetler ve muhalefet hareketleri ortaya çıktı. Hilafetin dünyevi bir iktidar haline gelmesi ve zenginleşmeye vesile olması nedeniyle Suriye’de Ebu Zer muhalefete başladı. Hicaz’da ortaya çıkan Abdullah b.Sebe halifeliğin Ali’nin hakkı olduğunu savunuyordu ve Basra, Kufe, Suriye ve Mısır’da etkili oldu. Kufe’de başlayan isyan yayıldı. İsyancıların Ali, Talha ve Zübeyr ile görüştükleri, ayrı ayrı halifelik teklif ettikleri ancak ret cevabı aldıkları, Medine’ye girip Osman’ın evini iki aya yakın süre kuşattığı ve Osman’ı evinde öldürdükleri bilinmektedir.

Kıssadan hisse; Peygamberin iki kızıyla evlenmiş olduğu için ‘iki nur sahibi’ lakabıyla anılan ve (Hz.Ali dahil) en etkili sahabelerin şurası eliyle halife seçilen Hz.Osman, peygamberden sonra geçen 24 yıl içinde İran’dan Tunus’a, Sudan’dan Suriye’ye kadar uzanan İslam İmparatorluğu’nun başkentinde, ‘hilafet Hz.Ali’nin hakkıdır’ diyen b.Sebe tarafından yönlendirilen isyancı orduları tarafından evi iki ay süreyle kuşatılarak susuz bırakılmış, kapısı kırılarak evine girilmiş ve öldürülmüştür. Bütün bu süre boyunca Medine’de olaylara tanık olan ‘gerçek’ Hz.Ali’nin (daha sonra Muaviye ile yaptığı yazışmalarda) Hz.Osman’ı korumaya çalıştığı, oğlu Hasan’ı kapıya nöbetçi bıraktığı, eve su götürmek için girişimlerde bulunduğu, isyancıları durdurmaya çalıştığı ve tekliflerini düşünmeden reddettiği söylenmektedir. 

 

9-) Osman’ın ölümü üzerine Medine’nin önde gelenleri mescidde toplanarak yeni halife seçimine gitmiş, Ali kendisine yapılan hilafet teklifini Talha ve Zübeyr’e yöneltmiş, fakat ısrar üzerine kabul etmiştir.

Talha, ilk Müslümanlardandır. Cennetle müjdelenen on sahabeden biridir. Peygamber’in eşlerinden dördünün kız kardeşleriyle evlenmiştir (Peygamberin dört kez bacanağıdır). Osman’ı eleştirenler arasındaydı. Ali’ye biat etti. Basra valiliğini istedi, kabul edilmeyince Zübeyr ile birlikte Osman’ın katillerinin cezalandırılmasını isteyen Ayşe’ye katıldı.

Zübeyr, babası Peygamberin ilk eşi Hatice’nin kardeşi ve annesi peygamberin halası olan, çocukluğu Peygamberin yanında geçen ilk müslümanlardandır. Bütün önemli savaşlarda görev almıştır. ‘Peygamberin havarisi’ olduğu söylenir. Osman’ın katillerinin cezalandırılması ve Kufe’ye vali atanması konularında anlaşmazlık nedeniyle Ayşe’nin safına geçti.

Ayşe, Ebubekir’in kızı ve (6-10 yaşları arasında evlenerek) Peygamberin eşidir. Ali’ye muhalif olduğu bilinmektedir. İlk halife olarak babası Ebubekir’i desteklemesi, Peygamberin Ali’nin halifeliği konusunda herhangi bir isteği ve beyanı olmadığının tanığı olduğunu söylemesi, Ebubekir’den sonra Ömer’in halifeliği konusunda babasını yönlendirmesi, Peygamberin miras bırakmadığını söylemesi, idari ve siyasi meselelere karışması gibi nedenlerin yanı sıra tarihte ‘gerdanlık vakası/ ifk vakası’ diye bilinen olay nedeniyle aralarında düşmanlık olduğu kabul edilir.

Müreysi seferi için çekilen kura sonucu Peygamberin eşlerinden Ayşe sefere katıldı. Seferde ölen kabile reisinin kızı Berre (Cüveyriye) savaş ganimeti olarak Peygambere eş oldu. Ayşe’nin çok güzel olan Berre’yi kıskandığı aktarılır. Sefer dönüşü Ayşe gerdanlığını kaybettiğini fark eder ve kimseye haber vermeden aramaya gider. Artçı muhafızlarından genç Safvan ile geri döner. Ayşe’nin habersiz kervandan ayrılıp genç bir askerle birlikte gelmesi dedikodulara yol açar. Ayşe babasının evinde kalmaya başlar. Peygamber; Ömer, Osman, Ali, Zeyd ve Berre’nin fikirlerini sorar. Ali haricindekiler Ayşe’nin masum olduğuna şahitlik ederler. Ali’nin ‘Allah sana darlık vermez. Sana kadın çoktur.’ der. Peygamber babasının evindeki Ayşe’yi ziyarete gittiğinde Nur Suresi’nin ilgili ayetleri iner ve Ayşe’nin masum olduğu, (daha önce inen zina için en az dört şahit şartına uymadan) iftirayı atanların, ‘bu apaçık bir iftiradır’ demeyenlerin ağır azap çekecekleri bildirilir. Bu olay Ali ve Ayşe’nin dargınlığına neden olur.

Ebubekir ve Ömer’i açıkça destekleyen Ayşe’nin Osman dönemine ilişkin eleştirel bir tavrı vardır. Açık ve sert konuşmaları taraftar topladığı gibi ‘kadınların siyasete karışmaması’ gerekçesiyle tepki de görmüştür. Osman’a yönelik uzun süren isyan ve kuşatmada hac bahanesi ile Mekke’de kalmış, isyanı durdurmak için girişimde bulunmamıştır. Osman’ın hilafetten düşürülmesine siyaseten yandaş olmakla birlikte öldürülmesine ve Ali’nin halife olmasına şiddetle muhalefet etmiştir. Talha ve Zübeyr’in de Mekke’ye gelmesiyle Ali’ye karşı muhalefetin merkezi haline gelmişlerdir. 

Osman’ın mazlum olarak öldürüldüğünü öne sürerek ‘Osman’ın kanını talep için’ üç bin kişilik ordu ile yola çıkıldı. Zafer kazanılması durumunda halifenin kim olacağı tartışılmaya başlandı. Talha, Zübeyr veya Osman’ın oğullarından birinin halife olması gerektiği yolundaki tartışmalar nedeniyle kopmalar oldu ve bin kişilik ordu Basra’ya ulaştı.

Ali de üç bin kişilik ordusu ile Basra’ya geldi. Ayşe ordusunu deve üzerinde yönettiği için ‘Cemel Vakası’ denen savaşta Ali’nin ordusu kesin zafer kazandı. Talha ve Zübeyr öldürüldü. Ayşe Medine’ye gönderildi ve ölümüne kadar Medine’de ikamet etti.

Kıssadan hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali’nin halifeliğine karşı ilk muhalefet Peygamberin eşi Hz.Ayşe ve ilk Müslümanlardan olup ‘peygamberin havarileri’ diye bilinen Talha ve Zübeyr tarafından örgütlenmiş ve kısa süre önce mescidde (yani Hz.Ali’nin isteği üzerine kamuoyu önünde) yapılan halife seçiminde Hz.Ali tarafından halife olmaları istenen Talha ve Zübeyr, Hz.Ali’nin askerleri tarafından öldürülmüştür. ‘İtikadi’ hiçbir gerekçe yoktur. Hz.Ayşe’nin geçmişten gelen husumeti, Zübeyr ve Talha’nın makam taleplerinin karşılanmaması, Hz.Osman’ın katillerinin cezalandırılması gibi ‘siyasi’ sebeplerden söz edilmektedir.

 

9-) Ali’nin halifeliği başladığında, Osman’ın katillerinin cezalandırılması en önemli meseleydi. Şam Valisi ve Osman’ın yeğeni Muaviye, Ali’nin isyancıların suç ortağı olduğunu iddia ederek biat etmemiş ve Osman’ın kanını dava edeceğini söylemişti. Cemel Savaşı ile ilk muhalif dalgayı halleden Ali Muaviye’yi tekrar biata davet etti, fakat sonuç alamadı.

Ali ve Muaviye’nin orduları Sıffın’da savaşa başladılar. Üç ay süren bıktırıcı savaş Ali’nin ordusu tarafından kazanılmak üzereyken Mısır fatihi Amr b.As Allah’ın kitabının hakemliğine başvurulmasını ister. Ali’nin askerlerinden bir kısmının bu öneriyi desteklemesi üzerine teklif kabul edilir. İki hakem seçilir (Ebu Musa el-Eş’ari ve Amr b.As).

Ali’nin ordusundan bazıları, Kuran’daki “İki Müslüman gruptan biri diğerine saldırırsa, saldıranla Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın” ayeti nedeniyle hakemliğe karşı çıkar. Bu uygulamanın, savaşma gerekçeleri hakkında şüphe doğurduğu, haklılığından şüphe duyulan bir savaşta öldürmek ve ölmekle büyük bir hataya düştükleri sonucu çıkacağını söylerler.

Ali de Kuran’daki “Antlaşma yaptığınız zaman Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin” ayeti nedeniyle anlaşmayı bozamayacağını söyler. Bu tartışma sonucunda yaklaşık on bin asker ordudan ayrılır ve bu grup ‘Hariciler’ olarak bilinir.

Hakemler, Osman’ın haksız yere öldürüldüğüne dair ilk kararlarını alırlar. Ali ‘harici’ meselesini hallettikten sonra Şam’a yürümek ister. Nehrevan’da yapılan savaşta haricilerin çoğu öldürülür. Hakemler, Ali ve Muaviye’nin azledilmesini ve halifenin bir şura tarafından seçilmesine karar verir. Karar açıklanırken Muaviye’nin hakemi Amr b.As, Muaviye’yi halife tayin ettiğini bildirir. Ortaya bir ‘ikili iktidar’ durumu çıkar ve İslam Ümmeti bölünür.

Ali, Kufe’ye çekilip Muaviye’ye karşı yeni bir sefer için hazırlıklara başlar. Ancak Haricilerin intikamını almak isteyen Abdurrahman b.Mülcem tarafından zehirli bir hançerle sabah namazında yaralanır ve iki gün sonra ölür.

Bu arada Suriyeliler’in tam desteğini sağlayan Muaviye halife olarak Emevi Devleti’nin temellerini atar.

Kıssadan hisse; ‘gerçek’ Hz.Ali tahkimi (hakemliği) kabul ederek halifelik konumunu tartışmaya açmış, Muaviye’yi kendisi ile eşit konumda bir halife adayı haline getirmiş, taraftarları arasında bölünmeye yol açmıştır. Aslında kendi taraftarı olan ve Muaviye’ye karşı birlikte savaştığı, ancak itikadi nedenlerle bölündükleri için Hz.Ali tarafından kılıçtan geçirilen Haricilerin intikamını almak isteyen bir harici tarafından öldürülmüştür.

 

10-) Bu konularda bize düşen ‘kıssadan hisseleri’ toparlarsak;

-Komünist Manifesto’da “Komünistler, görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler.” deniliyor. Komünizm’i bütünlüklü (yaşamın tümünü kavrayan ve açıklama getiren) bir sistem/bilim olarak kabul edenlerin ‘tanrı ve din’ konusundaki görüşleri, ‘diyalektik ve tarihsel materyalizmin’ prizmasından geçen bilgiler ile oluşur.

-Tutarlı bir komünist olmak için işçi sınıfı bilimi olan sosyalizmin bütün boyutları ile kabulü gerektiği, diyalektik ve tarihsel materyalizmin (kozmoloji ve evrim bilimlerindeki bulguların da) gereği olarak ateizmin kaçınılmaz olduğu düşünülebilir. Ancak komünist düzende yaşamanın ‘olmazsa olmaz’ koşulları arasında sayılamaz.

-Bir şeyin ‘yokluğunu kanıtlamak’ bilimsel açıdan imkansızdır. Bilim ‘varlığı’ kanıtlar. Neyi, hangi nitelikleriyle, nerede arayacağını kesinleştiremeyen bilim ‘yokluğu’ kanıtlayamaz. Hele ki her karışı aranması gereken yer ‘üç boyutlu sonsuz evren’ ise… (Şimdilik, çünkü sicim teorisine göre on bir boyutlu evreni konuşuyor olabiliriz!). Bu nedenle Tanrının ‘varlığını’ bilimsel olarak kanıtlama sorumluluğu ‘var’ diyenlere aittir.

-Kozmoloji bilimine göre, Tanrı (Evreni açıklamak için ihtiyaç duyulmayan) ‘gereksiz’ bir kavram. Ancak gereksizlik yokluğun kanıtı değildir. Anlatıldığı, düşünüldüğü, tanımlandığı şekliyle bir tanrı yoktur. Evrenin kendisi tanrıdır (vahdet-i mevcut) ya da yarattıktan sonra hiçbir şeye karışmayan tanrı (deizm) inançları, tartışma açısından ‘etkisiz eleman’ olarak konu dışıdır. Yalnız ‘kozmolojik’ açıdan değil, bu dünyada insana yakışır bir yaşam kurmak için de tanrının varlığı ‘gereksizdir’.

-Sömürmeyen, suç işlemeyen, inancı doğrultusunda örgütlenerek ‘düzeni değiştirme ve herkesi kendi inancı doğrultusunda yaşatma’ faaliyeti içinde olmayan insanların inancı ile açıktan savaşılmamalıdır.

-Marks “Dinsel bilinç, ince bir sis gibi, toplumun gerçek yaşam atmosferinde dağılıp çözülüp gidecektir. Ama bunun için ‘gerçek’ toplumsal yaşamda bu tür bilinç kategorilerine ihtiyaç kalmamalıdır.” cümlesi, bu konudaki en net yol haritasıdır. Bu tür bilinç kategorilerine olan ihtiyacı ortaya çıkaran koşulları ‘altyapısal’ olarak ortadan kaldırmadan uygulanacak bir ‘üstyapısal’ müdahale, sorunu çözmek bir yana, ‘zulüm’ olarak algılanacak ve yaratacağı ‘mağduriyet’ ile amaçlanın tersi sonuçlara yol açacaktır.

-Zamana yayılan ve tedrici değişimler konusunda ‘sönümlenme’ kavramı önemlidir. Altyapısal değişimler ‘devrimin’ konusu olurken, üstyapısal değişim süreçleri ‘sönümlenmenin’ alanını oluşturuyor.

-Herkesin aynı inanca sahip olmadığı toplumlarda, bir arada yaşayabilmenin ‘olmazsa olmaz koşulu’ laikliktir ve dinlerin kamusal alanı düzenleme konusundaki etkilerinin sınırlandırılması için verilen dinamik bir mücadeledir. Sivil topluma bırakılan inanç sistemleri, insanlar ihtiyaç duyduğu sürece yaşayacaklardır.

-Her konuda ‘mağdur ve mazlum’ olanın korunması, ödün verilemeyecek etik bir ilkedir. Saldırı veya risk altındaki inanç gruplarına gösterilen dayanışmanın koşulu, o inancı ‘içerik ve öz’ olarak desteklemek olamaz. Bir fikri veya inancı muhterem (saygıyı hak eden) bulmak ile muteber (geçerli, inanılır) bulmak arasında ‘seçim’ yapmak da bir haktır. Voltaire’e yakıştırılan “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade etme hakkınızı savunuyorum” cümlesi ‘fikirlere katılmama hakkını’ da içeriyor. ‘Eleştirel dayanışma’ da bir haktır. Dayanışma gösteriyorsan eleştirme ya da eleştiriyorsan destekleme gibi yaklaşımlar yanlıştır.

-İçeriği ve amacı suç ve sömürü olmayan ‘öteki’ olmak bir haktır. ‘Öteki’ kavramının bakılan/konuşulan yeri (kendini) merkezileştirmesi, bu anlamda ‘iktidar kurucu’ olması nedeniyle pejoratif bir tınısı olduğu doğrudur. Biz ‘farklı olmak’, daha doğrusu ‘kendi olmak’ anlamında kullanıyoruz.

-Yanlış olan ‘ötekini’ de kendi gibi yapmak, farklı olanların bir arada olduğu ‘kamusal alanları’ yalnızca ‘kendi’ kuralları ile düzenlemek iddiasıdır. Bu iddia (kamusal alanın kurallarını belirlemek) siyasetin kendisidir. Bu iddiaya sahip her ‘özne’ siyasallaşmıştır. Bu düzeyde talepleri olan bir inançla mücadele ‘inanç’ mücadelesi değil ‘siyasal’ bir mücadeledir.

-Bizim ‘siyasal’ iddiamız ‘kamusal alanları’ düzenleyen kuralların, herhangi bir inancın değil ‘bilimin’ gerekleri doğrultusunda belirlenmesidir. İçeriği, amacı ve sonuçları (evrensel ve tarihsel olarak genel kabul görmüş) suçları oluşturmayan her türlü ‘var oluş’ biçiminin ‘meşru’ olduğu düşünülmelidir. (Temmuz 2020)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. MEKTUP ('HER ŞEY' HAKKINDA)

Gezi Direnişi sırasında 13 yaşında olan Elif'in 'her şey' hakkında merakını gidermek ama 'her şey' hakkında gerçekten merak yaratmak amacıyla yazıldı...