Ana içeriğe atla

24. MEKTUP (PERSPEKTİF METNİ ÜZERİNE)

 

A.Öcalan’ın PKK’nin 12. Kongresi’nde okunan ‘tarihi perspektif’ metnine dair düşünceler;


1- Şeyh Sait’in ve Seyit Rıza’nın idam sehpasındaki sözleri sığındıkları ideolojilerin (Kürt aleviliği ve nakşi sunnilik) yanılgısını, gafletini, kandırılmışlıklarını ifade ediyor. Sonuçta iki gelenek de hem Nakşi geleneği hem Alevi geleneği ya da Sünni Alevi geleneği; aslında her ikisi de uydurma. Bu iki ideoloji geleneksel Kürt varlığını inkar etmek için uydurulmuştur. Ölü gerçekliklerdir.

Ümmet kardeşliği, islamın birleştirici rolü vb. tezlerin aslında Kürt varlığını inkar etmek için kullanılan ideolojik akımları güçlendiren niteliğine vurgu yapılıyor. ‘Barış ve demokratik toplum çağrısı’ başlıklı ilk mektuptaki ‘kardeşlik ruhu içinde inançları da göz ardı etmeden’ tarihsel ilişkileri yeniden düzenlemek perspektifinin yol haritasını oluştururken ve laikliği tartışırken dikkate alınması gereken bir bakış açısı.

Ayrıca, ‘gerici Kürt önderlerin peşinden giden PKK’ şeklindeki propagandanın da ‘mesnedi’ ilk ağızdan reddediliyor. Şeyh Sait ve Seyit Rıza’nın ‘ideolojilerinin’ verdiği rahatsızlıktan önce ‘Kürt’ olmaları nedeniyle gadre uğradıkları yolundaki iddiaya uygun bir yaklaşım.

2- Kürtler feodaliteden, yarı burjuva yarı aristokrat kişiliklerin önderliği altında, kapitalistleşme, burjuvalaşma süreci yaşadı. Devletleşme çabaları, PKK’ye karşı oluşumlar olarak desteklendi. Bunlar son derece geçici yapay karşı devrim öğeleri olarak, tasfiye aracı olarak dayatılan aygıtlar oluşumudur.

            Hem devletleşme perspektifinden kopuş vurgulanıyor hem de Barzani’nin federe devleti ‘karşı devrim öğesi’ olarak tarifleniyor. Eşme ruhu, genişletilmiş misakı milli, Musul’u da içeren altemperyal Türk-Kürt kardeşliği iddiaları ile (en azından Irak özelinde) uyuşmuyor. Bu anlamda ‘gönüllülük yönü ağır basan’ Türk-Kürt ittifakının kimlerle kurulması gerektiğine ilişkin bir ‘koşul’ olarak okunabilir.

            3- ‘Apo dönemi’ Önderliksel karakteri itibariyle çok az anlaşıldı. Halk dağılmış, felç edilmiş, anlama gücü yok. Kadro donanımsız. Elli yıldır Kürtlerin şaşkınlığı Mesihçiliği bu gerçeklikle bağlıdır… Apo bir önderlik inşası bir kişi kültü inşası değil, kolektif önderlik inşasıdır… Sizi Önderlik gerçeğinin bir parçası haline getirmek için 50 yıldır amansız bir emek ve mücadele içindeyim… Muazzam bir söylem ve eylem gücüm var. Bunları size sunuyorum, zorla vermeye çalışıyorum, yine almıyorsunuz… Ve geldik işte PKK’deki açmaza ve buna bir çözüm bulmaya; yani bu fesih meselesine.

Kişi kültü eleştirisi ile Öcalan’ın ‘ben’ dili arasında ciddi bir uyumsuzluk var. Dünya siyaset tarihinde ‘hatırı sayılır’ bir yer kaplayan Kürt Özgürlük Hareketine atfedilen ‘anlayışsızlık’ düzeyi pek adil görünmüyor. Eğer ‘bireysel’ önderlik ‘muazzam eylem ve söylem gücünü’ aktarmakta bu denli başarısız olduysa ‘kolektif önderlik’ inşası da başarılamamış demektir. Bu durumda tüm sorumluluğun ‘tek taraflı’ olarak örgüte yüklenmesi de sorunludur.

4- Tuhaftır, bizim tarafımızdan değil, bizzat benimle amansız ve her an idamım için her şeyi yapan bir Türk, dönemin Türk duyarlılığının partileşmiş hatta proto parti devletin en yetkili sesi ve eli olarak Devlet Bahçeli açtı bu yeni dönemi… Hem bir barış çağrısı hem tutarlı hem de demokratik çözüm içeriği olan bir barış çağrısı. Gelişmeler biraz bunu da gösteriyor. Ve buradan çıkartacağımız tek sonuç ancak savaşanlar barışabilir… devlet denetiminde bu toplantımızla programını hazırlıyoruz. Nasıl bir demokratik toplum bunun yoğun çabası içindeyiz.

‘Süreç’ önerisinin Kürtlerle amansız savaş önderi Bahçeli’den gelmesinin ‘tuhaf’ olduğu çok doğru. Çağrının bir ‘barış’ çağrısı olduğu (barışın içeriği, tarafların kazanımları, bahse konu barışın paxTürk barışı olup olmadığı tartışmasıyla birlikte) ve barışın ‘düşmanlar’ arasında yapılacağı da doğru. Ancak, Devlet’in ve (sözcüsü olarak) Bahçeli’nin barışın yanı sıra ‘demokratik toplum’ da istediğini gösteren herhangi bir ipucu, ihtiyaç, olasılık olduğu da söylenemiyor (‘Gelişmeler biraz bunu da gösteriyor’ cümlesindeki ‘gösteriyor’ yükleminin açıklanmaya ihtiyacı var). Devlet’ten ve Bahçeli’den ilkesel, içten, tutarlı bir ‘demokratik toplum’ çabası beklenemeyeceğine göre, onları bu fikre ‘zorlayan’ bir mecburiyetten (iç tahkimat) bahsediyoruz demektir. Açık kaynaklardan elde edilebilen bulgular arasında böyle bir eğilimi ‘gösteren’ gelişmeler olmadığına göre; ya Öcalan tarafından ‘bana göre’ diye ifade edilen bir ‘temenni’ ya da barış sürecinin devamı için ‘şart’ olarak masaya konulan bir başlıktan bahsediyoruz demektir. Böyle bir süreci ‘nesnel, tarihsel ve toplumsal’ gelişmelerin ‘açıklanabilir’ göstergeleri ile okumak yerine subjektif ‘niyet okumalarla’ sürdürmek de düşünülemeyeceğine göre, ön hazırlık aşamalarında görüşülen ve uzlaşılan (aynı zamanda ‘sahip çıkılacağı’ konusunda güvenilen) bir ‘demokratik toplum’ perspektifi olduğu yolunda Öcalan tarafından ‘ima ve ihsas’ edilen gelişmeler olarak okumak gerekiyor. Siyasal tarih, (eğer Mesihçi bir perspektiften bakmıyorsak) böyle bir beklentinin gerçekleşme ‘ihtimalini’ ne kadar doğrulayabilir?

5- Bu eşikten atlamak istiyoruz. Nedir bu, savaş ve ayrılıkçı çatışma sürecinden barış ve demokratik bütünleşme, Türkiye Cumhuriyeti’yle özellikle. Diğer devletlerle ise Irak, İran, Suriye devletleri içinde benzer süreçler devreye girecektir. Türkiye’nin inisiyatifinde olması da bana göre hem aklın gereği hem gerçekliğin ifadesi oluyor. Öyle olması gerekiyor, öyle oluyor. Dolayısıyla bu atılan adım oldukça ciddiye alınabilecek bir adım. Her ne kadar belli bir zorlanmaya uğrasa da doğru bir adıma benziyor. Atlanacak mı bu eşik tamamen yaratıcı çabalar bunu mümkün kılabilecek.

Demokratik bütünleşmenin ‘motivasyonu’ Türkiye’nin ‘inisiyatifinde’ Irak, İran ve Suriye’de ‘benzer süreçlerin’ yaşanması beklentisi midir? Örneğin Suriye’de yaşananlar ‘demokratik bütünleşme’ olarak tanımlanabilir mi? Yaşananların ya da gelişmelerin ‘demokratik’ sıfatıyla tanımlanması için, süreçlere ev sahipliği yapan ülkelerde yaşayan ve Kürt olmayan yurttaşlar için ne tür kazanımlar öngörülmektedir (Bese Hozat “İstanbul'da faşizm varsa Amed'de demokrasi olmaz. Türkiye'de faşizm varsa Kürdistan'da Kürt sorunu demokratik çözülmez”). Bu eşiği atlamak için gereken ‘yaratıcı çabalar’ konusunda (iki taraf için de) öngörülebilir, beklenebilir, istenebilir çabalar neler olabilir?

6- Her dönemin hakim düşüncesi, o dönemin hakikati oluyor… Mimetik ardı sıra mitik düşünce gelişti… Mimetik yani hayvan sezgilerini aşan bir düşüncedir mitik düşünce… İnsan hayvandan simgesel düşünce ile ayrışır… Mitler toplumsallaşmanın gerektirdiği anlam örüntüleridir… Büyük ekolojik döngü, yaklaşık 15 bin yıl önce sona eriyor. Orda yeni bir iklimsel dönem başlıyor. Bu, neolitiği imkan dahiline sokuyor ve yeni bir dönem başlıyor. İnsan varlığı da burada önce dili icad ediyor, simgesel düşünceyi kabul ediyor. Uygarlığa, devlete sıçrama yapıyor.

‘Şüpheden uzak ve kesin’ olan her bilim Marksisttir! Çünkü Marksizm ‘hakikatin’ yani bilimin üzerinde yükselir. Bu nedenle, Marksizm (insanlığın geldiği aşamada açıklanabilen) ‘her şeyi’ açıklayabilen bilimsel bir yöntemin adıdır. Herhangi bir konudaki ‘gerçekten bilimsel’ açıklama Marksizmin de açıklamasıdır.

Ancak, her konuda olduğu gibi bu konuda da genellemeler sorunu ‘tümüyle’ çözmüyor. Fen bilimlerinde hipotez, teori, ekol vb. düzeyinde tartışmalı alanlar; sosyal bilimlerde hemen her disiplinde süregelen tartışmalar; bilgi ve bilimin/doğru ve gerçeğin konusu, içeriği, üretimi, sunumu, kullanımı, vurgulanan yönü, zamanlamasının sınıfsal çıkarlara göre manipüle edilmesi tartışmaları bitmiyor.

Felsefenin Temel İlkeleri’nde “Marksist felsefe, gerçekten de, bilimlerden ayrılamaz, ama onlardan ayırdedilir. Bilimlerin her biri gerçeğin tamamen belirli bir kesimine özgü yasaları incelemeyi ister. Diyalektik materyalizme gelince, onun ikili bir amacı vardır: diyalektik olarak, evrenin en genel yasalarını, fizik doğadan düşünceye kadar, canlı doğaya ve topluma geçerek, gerçeğin bütün görünümleri için ortak olan yasaları inceler… materyalizm olarak, Marksist felsefe… evrenin maddi bir gerçek olduğunu, insanın bu gerçeğe yabancı olmadığını, bu gerçeği bilebileceğini ve bu sayede evreni değiştirebileceğini öğretirler.”

Marks ve Engels’in diyalektik materyalist yöntemi geliştirmelerini mümkün kılan bilimsel gelişmeler: Karmaşık organizmaların gelişmelerinin başlangıcı olan canlı hücrenin; enerjinin dönüşümünün (enerjinin maddi gerçeğin nitel bakımdan farklı biçimleri olduğunun); evrim teorisinin (bütün canlı varlıkların doğal bir evrimin ürünleri olduğunun) bulunmasıdır.

Bu bilimsel bilgilerin gelişmesi, değişmesi, yenilenmeleri gibi süreçler hiç durmaksızın sürmekle birlikte (hücrenin oluşumu, genetik aktarım mekanizmaları, epigenetik, enerjinin maddeye, maddenin enerjiye dönüşümü, evrimin mekanizmaları vb.) diyalektik ve tarihsel materyalist felsefe ve yöntem geçerliliğinden hiçbir şey kaybetmemektedir. Çünkü çelişki ve değişimin evrenselliği bilgisiyle her şeyi hareket ve süreç olarak inceleyen bir bilimsel yöntem ve felsefe, çelişki ve değişimin varlığı ile doğrulanır.

Doğa yasalarını açıklamaya çalışan teorilerin ‘değişmesi’, yasaları temel alan paradigmaların değişmesini gerektirmez. Kütleçekim yasasının (kuvveti ileten parçacık ya da alanlar, uzayzaman dokusunun bükülmesi…) ya da evrim yasasının işleyiş mekanizmaları (genetik aktarım mekanizmaları, dışsal etkiler, türlerin oluşum zamanları, birikimli ya da sıçramalı evrim…), gözlenebilir maddi evren (bigbang, genişleyen evren, çoklu evrenler…) tartışmaları hiç bitmeyecek olsa da (insanlığın bilimsel araştırma teknik ve teknolojilerindeki gelişmelere bağlı olarak) diyalektik materyalizmin ‘evreni, doğayı, toplumu, insanı’ açıklama yetkinliği tartışmasızdır. (Bilimlerin açıkladığı yasanın işleyişine ilişkin bilgilerin değişmesine bir örnek; Öcalan’ın dilin icadını neolitik döneme tarihleyen anlatısına aykırı olarak, yakın zamanda yapılan bir genetik analiz, insanoğlunun dil yeteneğinin en az 135 bin yıl önce zaten mevcut olduğunu, ancak sosyal bağlamlarda kullanımının yaklaşık 100 bin yıl önce ortaya çıkmış olabileceğini göstermektedir. Tüm insan popülasyonları dile sahiptir ve tüm diller birbiriyle ilişkilidir. İnsan popülasyonlarının coğrafi olarak ne zaman ayrılmaya başladığı analiz edilebilirse, dil yeteneğinin bu dönemden önce zaten var olduğu sonucuna varılabilir. Araştırmacılar, insanoğlunun ilk büyük bölgesel bölünmesinin yaklaşık 135 bin yıl önce gerçekleştiğini buldular)

Bu bağlamda, E.İlyenkov’un ‘İdealin Diyalektiği, Etkinlik ve Zihnin Kuruluşu’ kitabında açıklanan yöntemi kullanarak algı, bilinç, düşünce gibi kavramları anlamaya çalışalım:

Gelişkin, karmaşık ve somut imgeler arasında ‘geneli aramak’ yanlıştır. Başa dönmek ve çıkarılmayı, geliştirilmeyi, anlaşılmayı ‘bekleyen’ karmaşıklığı ‘düşüncede yeniden üretmek’ gerekir. Tarihsel ve mantıksal olarak anlamanın yolu, basitten karmaşığa, başlangıçtan gelişmeye doğru ‘süreci’ anlamayı gerektirir.

Bu anlamda düşüncenin, bilincin önkoşulu; organik bir gereksinimin (beslenme vb.) giderilmesi, bir ‘arzu nesnesini’ aramak için harekete geçmektir. Organizma ile dış çevre arasındaki etkin ‘alışveriş’ ruhsal yapının önkoşuludur. Yaşamı sürdürmek için gerekli ‘kaynaklar’ organizmadan ayrıysa, kaynaklara ulaşamayan canlı ölür. Beden ile organik gereksinim nesnesi arasında bağlantıyı kurmak için uzamda devinme eylemi, kişinin kendi eylemi aracılığı ile ‘engelleri aşarak’ amaca ulaşma eylemini tamamlaması ‘imge’ olmadan olanaksızdır. Dokunma, görme vb. yollarla elde edilen ‘duyumlar kargaşası’; gereksinim nesnesinin, dış uzamın, bu uzamı dolduran engellerin ve bunlardan sakınmak için izlenecek yol ve sapmaların imgesi, kısaca dışarının imgesi ve eyleme tarzı olarak belirir ve şemalaştırılır. Koşullarda değişimler ve yeni engeller dışsal eylem şemasında tekil düzeltmeler gerektirir ve imge bu şekilde değişir ve gelişir.

Sinek cama çarpar; içgüdü düz çizgi boyunca devinmektir. Bilinç, bir engelin biçimini izleyerek bükülmüş bir rota veya güzergahtır. İmge, engel oluşturan nesnenin dayattığı bükülme ve o bükülmenin öznenin bedeninde şemalaşmasıdır. İmgenin oluştuğu mekanlar, zamanlar, koşullar, engeller sınırsızca çoğaltılabilir. Bu sonsuz olasılıklar arasında ‘değişen, gelişen, karmaşıklaşan’ yaşamı anlamak mümkündür. Marks’ın meta’dan başlayıp kapitalizmin tüm karmaşıklığını; abiyogenezcilerin cansız maddeden canlı maddeye geçişin biyokimyasal sürecini; evrimcilerin tek hücreli ilkel canlıdan başlayıp günümüz organizmalarını, ışığa duyarlı ilk hücreden başlayıp gözü açıkladığı gibi gereksinim karşısındaki engelin biçimini izleyerek oluşan imge’den James Webb teleskopuna giden karmaşayı çözümlemek mümkündür.

Engels (Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü) “İlk çakmak taşı insan eliyle bıçak haline getirilinceye kadar öyle dönemlerden geçilmiştir ki, bizce bilinen tarihsel dönem, onunla karşılaştırıldığında önemsiz görünür… İnsan maymundan ayrılınca bitiş noktasına gelmedi, değişik zamanlarda, değişik insan topluluklarında, derecesi ve yönü değişerek, hatta orada burada yerel ya da geçici bir gerilemeyle kesintiye uğrayarak, tüm olarak büyük ilerlemeler gösterdi… Elin, konuşma organlarının ve beynin birlikte eylemiyle… insanlar giderek daha karmaşık işleri yapabilecek, giderek daha yüce hedeflere yönelecek ve erişecek güce vardı... İnsan kafasında, insani şeylerin gerçeği aşan yansımaları ortaya çıktı… İnsanlar faaliyetlerini gereksinmeleriyle açıklamak yerine düşünceleriyle açıklamaya alıştılar. Böylece, zamanla… idealist dünya görüşü meydana geldi”

Doğanın Diyalektiği’nde “Sadece yalın haliyle doğa değil, insan tarafından değiştirilen doğa insan düşüncesinin en önemli ve dolaysız temelidir ve insan aklı doğayı değiştirmeyi öğrendiği ölçüde gelişmiştir.”

Marks (Kapital) “Bir arı, kovanlarının yapısıyla pek çok mimarı utandırabilir. Fakat en kötü mimarı arıların en iyisinden ayıran, mimarın yapısını inşa etmeden önce zihninde kurmasıdır”

Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da “İnsanların varlıklarını belirleyen bilinçleri değil, tam tersine onların bilincini belirleyen toplumsal varlıklarıdır.”

1844 El Yazmaları’nda “Hayvan kendi yaşamsal etkinliğiyle dolaysız bir bütündür. O, kendisini ondan ayırmaz. O kendi yaşamsal etkinliğidir. İnsan kendi yaşamsal etkinliğini iradesinin ve bilincinin nesnesi kılar. O, bilinçli yaşamsal etkinliğe sahiptir.”

E.İlyenkov (İdealin Diyalektiği, Etkinlik ve Zihnin Kuruluşu) “Düşünceyi (düşünmeyi), emeğiyle hem dış doğayı, hem de kendisini dönüştüren toplumsal insanın gerçek etkinliğinin düşünsel bileşeni olarak alıyoruz. Öyleyse diyalektik Mantık, sadece yaratıcı biçimde doğayı dönüştüren öznel etkinliğin evrensel bir şeması değil, aynı zamanda bu etkinliğin içerisinde gerçekleştirildiği herhangi bir doğal veya toplumsal-tarihsel maddenin ve onun daima bağlı bulunduğu nesnel zorunlulukların değişiminin evrensel bir şemasıdır.”

Bu anlamda, diyalektik ve tarihsel materyalizm ‘insan düşüncesinin gelişimi’ konusunda en doğru açıklamayı getirmektedir.

7- Bu dönemin düşüncesi doğayı ifade eder mi, doğa için biçtiği anlam var mı?.. Örnek olarak İslam’ı alırsak… Felsefe ile mitolojik düşünce arası bir düşüncedir İslam… bilime yol açan felsefeye kapıları kapatır. Diğer yandan kelamı geliştirir… mitolojik çağı da kapatır… önemli bir aşamadır. Fakat açmazı da kendi içinde, çünkü kendi içinde modern felsefeye geçişin kapısını kapatmış… 9-10. yüzyıllar İslam’da bir Rönesans dönemidir, bir rönesanstır, bütün dünyayı etkiler. Ama 15. 16. Yüzyılların muazzam bir tutuculaşma dönemidir ve fiilen İslam biter… Bana göre İslam 18.yüzyıllarda da bitmiştir… İngilizler bu İslamı istismar eder ve bildiğimiz o cihan egemenliğine ulaşırlar. Bu İslam’daki tutuculukla bağlantılıdır… Batının kavramlarıyla batıya karşı İslam’ı savunuyorlar… bunu da dilencilik biçiminde yapıyorsun… Ya hegemona boyun eğersin ya hakiki bir savaş yürütürsün. Bu Türkiye’de yapılmadığı için düşünceler karma karışık ve yine sermaye vurgun yaparak kendini katlayarak, bu çatışmadan egemenliğini güçlendiriyor.

‘Uygarlığa ve devlete sıçrama yapılan’ dönemin düşüncesine örnek olarak İslam’ı almak, analojik bulunabilir. Ancak, tartışılan konunun ‘yerelleştirilmesi’ ve geçmiş değerlendirilmesinden bugüne dair de sonuçlar çıkarmak anlamında isabetli görülebilir. İslam konusunda söylenenler (güzellemeler), doğruluğu ampirik olarak görülebilen tespitler. Tartışmanın esas konusu, İslamın özü, 9-10 yüzyıllardaki rönesans dönemi mi, tutucu uygulamalar mı ya da böyle bir öz var mı? Öcalan, geçmişe ilişkin değerlendirmelerinin sonucunda 18.yüzyılda İslamın bittiğini ilan ediyor. İslamdaki tutuculuğun ve batının kavramlarıyla İslam’ı savunan ‘dilenci’ tavrın barındırdığı ‘işbirlikçi’ varoluş tarzı ve emperyalizmin içselleştirilmesi tespitleri, iktidarı dışarıdan içeriye değil içeriden dışarıya yayan ‘biyoiktidar’ kavramını (ayrıca; sömürgeciliğin, halkın sadece toprağını değil fikir ve düşüncelerini de işgal ettiği, insanların işgali içselleştirerek uyum sağladığı; halkın bu durumdan kurtulmak ve kendini ‘psikolojik ve toplumsal’ olarak özgürleştirmesi için şiddetin meşru olduğunu söyleyen -PKK’nin mücadelesini de etkilediği söylenen- F.Fanon’u da) akla getiriyor.

Bu anlamda, İslam coğrafyasında yürütülen kurtuluş mücadelelerinin verdikleri cephe savaşlarının en önemli mevzilerinden birinin ‘siyasal islam’ olduğu teyit ediliyor.   

Bölgede İsrail’in hegemon güç oluşuna gönderme yaparak söylenen “Ya hegemona boyun eğersin ya hakiki bir savaş yürütürsün” ifadesi, İsrail (ve ‘hamisi’ ABD) ile Arap İslamı arasındaki ilişkilere dönük bir eleştiri olmakla birlikte bölgedeki (hatta genel ve evrensel bir doğru olarak dünyadaki) tüm direniş hareketlerine de uygulanmalıdır. Bu bağlamda, Kürt Özgürlük Hareketi’nin de (yerel ve uluslararası) hegemon devletlerle ilişkisi eleştiriye tabi tutulmalıdır.

8- Bu büyük patlama nedir, büyük patlamanın öncesi ne vardı? Büyük patlamayla evren 13 milyar yıllık bir gelişme diyorlar. Bu pek akla yatkın gelmiyor. Giderek fizik bilimi temelinde artalan ışıması diye bir düşünce geliştiriliyor. Patlama sırası veya patlama öncesi… doğal olarak insanın aklına gelir, bu patlama öncesinde bir evren var mıydı yok muydu?.. Ve bir de milyarlarca galaksi. Bunun bir iğne ucundan doğması açıklama gerektirir. Bilim buna kuantum fiziği ile yanıt bulmaya çalışıyor… Evren hiç de öyle söyledikleri gibi değilmiş. İşte o güneş merkezli evren teorisi, daha sonra samanyolu, şu anda kara delik etrafında bir de kara madde var, karanlık enerji… şimdi bu kavramlar daha da çoğalacak. Parçacıklar işte en küçük parça atom dendi, sonra baktılar atomun birçok parçacığı var, elektronla, protonla, nötronla izah ediliyor. Onların da parçacığın parçacığı var. Bir tanrı parçacığı çıktı. Velhasıl bu böyle gidiyor.

Laboratuvar ortamında kontrollü deneyler sonucunda kanıtlanabilen ve ‘yasa’ olarak bilinen bilimsel bulguların yanında, teori/model başlığı altında tanımlanan bilimsel çalışma alanları da var. Örneğin kuantum teorisi, evrim teorisi, bingbang teorisi gibi çok geniş konuları irdeleyen ve laboratuvarda deney konusu yapılamayan alanlarda, önce bir model oluşturulmakta ve modelin gereği olarak belirlenen unsurlara, belirtilere, sonuçlara ulaşmaya çalışılmaktadır. Ulaşılan bulguların modelin öngörülerini desteklemesi oranında teorinin bilimsellik düzeyi belirlenmektedir.

Bigbang teorisi E.Hubble’ın galaksilerden gelen ışık tayfındaki kırmızıya kaymanın galaksilerin uzaklaşmasının bir sonucu olduğu (doppler etkisi; ışık fotonlar aracılığı ile taşınır -dalga karakteri ayrı konudur. Aralarında belirli bir mesafe ile hareket eden fotonlar, ışık kaynağının da hareket etmesi halinde görecelilik teorisi uyarınca bu hızdan etkilenirler. Aralarındaki mesafenin artması ışık kaynağının uzaklaştığını, azalması ise yakınlaştığını gösterir), yani evrenin genişlemekte olduğunu bulmasından sonra “evren genişliyorsa, filmi geriye sardığımızda daraldığını düşünmek gerekir. Bu daralmayı, evrendeki tüm maddenin aşırı yoğun ve sıcak bir nokta olduğu aşamaya kadar getirip, sonrasında aşırı yoğunluk ve sıcaklığın enerjisiyle patlayarak genişleyen evren modeli üzerinde çalışabiliriz.” denilerek matematiksel modellemeler ve öngörüler oluşturulduğu (uzmanlık gerektiren bu kısımlar konusunda “ben her şeyi kendim öğrenerek ikna olmalıyım” diyenlerin işi çok zor. Sonuçta, en zekilerin gittiği en kaliteli okullarda okuyanların en ilgili, bilgili olanları bu işlerle uğraşıyor. Çok sayıda üniversite, bağımsız kuruluş, jürili bilim dergileri, araştırma grupları; kamunun, özel şirketlerin, askeri sınai kompleksin araştırma/geliştirme birimleri, NASA, CERN… gibi sayısız ‘bilimsel odak’ birbirlerinin hipotezlerini, araştırma yöntemlerini, sonuçlarını sorguluyorlar. Ayrıca, hem bigbang karşıtı bilim insanları -zar evrenler, sicim teorisi, durağan hal teorisi taraftarlarınca- hem de Vatikan Bilim Konseyi, bilimci rahipler, akıllı tasarımcılar gibi yaratılışçılar tarafından kılı kırk yararak inceleniyor. Günümüz teorileri konusundaki tartışmalar, Nasreddin Hoca’nın dünyanın merkezini ‘inanmayan ölçsün’ diyerek belirlediği yöntemin kolaycılığıyla yapılmıyor!) sonrasında kara delikler ve kozmik arka alan ışınımının (fosil ışınım; büyük patlama sonrasında atomların bir denge oluştururken bıraktıkları ışınımın evrenin her yanında ve eşdeğer şekilde bulunması gerektiği hesaplanmış) varlığının tespit edilmesi üzerine büyük patlama kuramı en yaygın kabul gören kuram haline geliyor. (Bu kurama en yeni itiraz 2023’de geldi: Cenevre Üniversitesi teorik fizik profesörü Lombriser’in matematiksel yorumuna göre evren genişlemiyor olabilir. Bu modele göre, elektron, proton gibi parçacıklar uzay-zamanı dolduran bir alandan ortaya çıkıyor. Kozmolojik sabit, alanın kütlesi tarafından belirleniyor ve bu alan dalgalanıyor; bu nedenle ona hayat veren parçacıkların kütlesi de dalgalanmış oluyor. Kozmolojik sabit zamanla değişiyor, ancak bu modeldeki değişim evrenin genişlemesi değil, zaman içinde değişen parçacık kütlesine bağlı.)

Big Bang’i ‘sindirmek’ ve anlaşılır kılmak için öncelikle yer ve zaman olarak ‘sonsuz evren’ fikrinin içselleştirilmesi gerekir. ‘Sonsuzluk’ fikrinin soyutlama düzleminde anlaşılması çok zor bir kavram olduğu doğrudur. Ancak ‘sonluluk’ fikrinin daha anlaşılabilir olduğunu söylemek mümkün değildir. Zaman ve mekan açısından bir ‘son’ tahayyül eden kişinin “sonun önünü/arkasını, öncesini/sonrasını” da tahayyül etmesi gerekir.

Bizim gözlenebilir evrenimiz olağanüstü uzaklıklara yayılmış galaksilerden oluşur. Bu ‘olağanüstü’ uzaklıkları ‘idrak’ edebilmek için, önce bize en yakın Andromeda Galaksisi’ne gitmek için 2,5 milyon yıl boyunca ışık hızıyla, yani saniyede üç yüz bin kilometre hızla, seyahat etmek gerektiğini ‘idrakimizde somutlamalıyız’ (Altını çizelim; 365 gün süren ‘dünya’ yılı ile -saniye olarak 31 milyon 556 bin 926 saniye sürüyor- 2,5 milyon yıl yolculuk yapacaksınız. Hızınız saniyede üç yüz bin kilometre olacak ve en yakın galaksiye varacaksınız). Bunu başardıktan sonra, gözlenebilir evrenimizde ‘başlangıçtan bugüne kadarki ortalama galaksi sayısının yaklaşık 1 ila 2 trilyon olduğunu’ idrak etmeliyiz. Bir de gözlenebilir evrenimizin, her yöne doğru ‘ışık hızından da hızlı’ şekilde genişlediğini ‘idrakimize’ eklersek fotoğrafı tamamlamış oluruz.

‘Genişleyen evren’ teorisi, bizim evrenimizin içine doğru genişlediği bir ‘dış’ evrenin varlığının kabulü anlamına geliyor. Gözlenebilir evrenimizdeki madde ve enerji temel alınarak üretilen bilimsel teorilerin, bizim evrenimiz dışındaki ‘sonsuzluk’ konusunda (elde ‘bilimsel’ değerlendirmeye tabi tutulacak hiçbir bilgi, bulgu olmaması ve ışık hızından da hızlı genişleyen evrenin ‘sınırlarından’ ışık aracılığı ile gelecek bilginin bize asla ulaşamayacak olması nedeniyle) ancak spekülasyon yapabileceği (çoklu evrenler, zar evrenler teorileri gibi) ve ‘sonsuzluğun’ spekülasyonlarının da sonsuz sayıda olabileceği dikkate alınmalıdır.

Bu bağlamda, evrenin oluşumu ile ilgili bilimsel teorilerin de bir baş ve son öngördükleri, bu nedenle ‘sonlu’ evren fikrini savundukları akla gelebilir. Evrenin oluşumu ile ilgili teoriler ‘gözlenebilen evren’ ile sınırlı bulgulardan oluşuyor. Bu nedenle hem zaman olarak hem mekan olarak ‘haddini’ biliyor. Zaman olarak büyük patlama anından Planck sabiti denilen (5x10-44 saniye) süre -tekillik- içinde olanlara ilişkin matematiksel modellemelerinin ‘anlamsız/çaresiz’ kaldığını; mekan olarak da genişleyen evrenin dışında ne olduğuna ilişkin ‘spekülasyon olmayan fikri’ olmadığını kabul ediyor.  

Evrenimizde sürekli bir kaos halinde oluşan, patlayan, dağılan, toplanan sayısız ‘oluşumu’ gözlediğimiz gibi; sonsuzluğun içinde daha üst ölçekten (galaksiler yerine evrenler ölçeğinden) bakan bir gözlemci de bizim evrenimizi ‘uzak ve yalnız’ bir köşede sıkışan (karadelik gibi) maddenin patlayarak (süpernova/hipernova gibi) dağıldığı ve galaksileri oluşturarak genişlemesini sürdürdüğü bir ‘oluşum’ olarak görebilir.

9- Niye bunu söylüyorum. Demek ki materyalist açıdan da idealist açıdan da henüz katı gerçekler yok. Yüzde yüz o doğru, yüzde yüz bu doğru yok. Belli ki insan zihninde bir gelişme var bir patlama var. Hakikat arayışı devam edecek… Hatta böyle bir düşünce tarzı bizi toplumsal doğanın izahına götürür… Hegel anlamı doğanın kendisinde bulur. Geist dediği evrensel ruh, evrensel tin aslında beynin dışında bir gerçeklik. Varlık da bir gerçekliktir. Anlam varlığın içindedir. İnsan beyni tarafından üretilmiyor. Bir nevi idealizm de denir buna. Hegel idealizmi diyorlar. Bir gerçeklik payı da yok değil. Marks bunun tam tersini ifade eder. Yansıma olarak ifade eder düşünceyi. Zaman insan beyninde olup biten bir şeydir. Bunu dışa yansıtır ve düşünce olur. Biraz buna terstir. Anlamın kendisi doğadadır. Burada bir felsefi tartışma var devam ediyor. Bu tartışmaların devam etmesi iyi bir şeydir. Materyalizm ya da idealizm diye dondurmak doğru değildir. Bu ikilem yanlışa götürür, götürüyor. Dolayısıyla diyalektik düşünce bunun aslında katı dogma haline gelmesini engelliyor.

Marks (Kapital-Önsöz) “Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam-süreci, yani düşünme süreci -Hegel bunu ‘idea/fikir’ adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca ideanın dışsal ve görüngüsel biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir”

Lenin (Materyalizm ve Ampiryokritisizm) “Bilgibilimsel olarak madde kavramı, insan bilincinden bağımsız bir varlığa sahip olmanın ve bilincin yansıttığı nesnel gerçeklik olmanın ötesinde hiçbir anlam taşımaz” diyor.

Bir fikrin-felsefenin pratik tarafından doğrulanmadığı durumda (ölçüm ve gözlem hataları ve yetersizlikleri; kuramsal, sezgisel, hayali, matematiksel, spekülatif ‘iddialar’ değil, ama gerçekten ‘nesnel ve bilimsel’ olarak kanıtlandığı hallerde) ‘yeni’ doğrunun peşinden gitmek gerekir. Ancak, Kopernik’in yeryüzünün Evren’in merkezi olmadığını, Darwin’in rastlantı sonucu ortaya çıkan gelişkin memeli bir hayvan olduğumuzu söylediğinden bu yana ‘tanrının yarattığı eşsiz bir varlık’ olmadığımız gerçeği ile kavga devam ediyor. Örneğin, modern fizikteki bazı keşiflerin, insanın uzay ve zamandaki ihmal edilebilir varlıklar değil, kozmik bir bilincin ayrılmaz parçaları olduğumuzu kanıtladığı söyleniyor vb. Zamanında Rahip Berkeley’in söylediği “Dünyayı oluşturan tözlerin hiçbirinin zihin olmadan varlığı yoktur. Benim tarafımdan algılanmadığı, benim zihnimde veya yaratılmış başka bir ruhun zihninde var olmadığı takdirde ya bir varlığı yoktur ya da bir Ebedi Ruhun zihninde var olmaktadır.” sözleri, materyalistler ve ‘gerçek’ bilim tarafından yerle bir edildiği için susanlar, yeni bilimsel gelişmeleri istismar ederek akıllı tasarım, kozmik bilinç, antropik ilke vb. diyerek yeniden ‘sahne almaya’ çalışıyorlar.

Günümüzün ‘popülerleştirilen’ bilimsel gelişmeleri (kuantum fiziği, ışığın dalga-parçacık ikiliği; belirsizlik ilkesi, kuantum dolanıklığı…) üzerinden yaratılan toz bulutundan çıkıldığında ilk görünen gerçek şudur ki insan bilincinin dışında makro ve mikro düzeyde madde (ve enerji) dediğimiz somut gerçeklik vardır.

Kuramsal ve deneysel fiziğin keşfettiği atomaltı parçacıklar da insan bilincinden bağımsız maddedirler (E=mc² denkleminin kanıtladığı üzere madde ve enerji birbirine dönüşebilen iki maddi formdur). Eşanlı ölçüm zorlukları nedeniyle ‘aşılamaz’ belirsizlikler olsa da, ölçüm sonucunda ‘kesin’ sonuçların değil de ancak değişik değerlerin hangi olasılıklarla elde edilebileceği bilgisine ulaşılabilmesi mümkün olsa da ‘insan zihninden bağımsız’ bir maddi dünya mikro ve makro ölçekte vardır. Aralarındaki ilişkilerin yasaları, bizim ‘ölçüm’ müdahalelerimizin bu ilişkileri etkilemesi ve varoluşlarındaki ‘çelişkili birliğin’ bir yönünü görünür hale getirmesi (Schrödinger’in kedisinin olası gerçekliklerden birine çökmesi), yerellik ilkesini zorlayan ilişki geliştirme ihtimalleri bu gerçeği değiştirmez.

Pozitif bilimler, sınıfsal ya da konjonktürel nedenlerle manipüle edilmediğinde, ‘diyalektik maddeci’ yöntemi doğrulamaktadır. Çok disiplinli, karmaşık ve uzmanlık gerektiren bilimsel bulguları; işin içine sezgi, matematik gibi soyutlukları monte ederek ‘yorum’ yoluyla değiştiren ‘hakikat bükücülerine’ karşı mücadele de ideolojik mücadele cephesinin önemli bir mevzisidir.

Öcalan, aslında çok zaman önce (Marksist açıdan) sonuçlanmış bir tartışmanın halen sürdüğünü ve sürdürülmesinin de iyi bir şey olduğunu iddia ediyor. İdealizmin ve materyalizmin ‘antagonist’ niteliklerini göz ardı ederek ve eklektik bir ‘sentez’ oluşturarak idealizmin materyalist paradigmaya ‘sızmasına’ neden gerek duyulduğu sorgulanmalıdır (Örneğin; “Anlam varlığın içindedir. İnsan beyni tarafından üretilmiyor” diyerek animist bir doğa tasarımı kabul edildiğinde, hegemonik felsefi bakış idealizme mi materyalizme mi ‘eğilmiş’ olur?). Özellikle dinler tarihi, ‘hikayenin’ animizm ile başladığını ve geldiğimiz yerin ‘antik’ kökeninin animizm olduğunu söylerken…

Marks’ın bilinç ve düşünceyi ‘yansıma’ olarak ifade ettiği yolundaki düşünce, ‘yansımayı’ tek taraflı olarak düşünen ve bilinci madde karşısına koyup tek taraflı bir ‘yansıma’ ilişkisi gören ‘kaba-mekanik materyalizm’ eleştirisidir. İnsanın varoluş etkinliğinin sebebi olduğu kadar sonucu da olan bilinç ve bilincin etkinlik ile ilişkisinin karşılıklılığını görmeyen bir eleştiridir. 

Marks (Alman İdeolojisi) “Fikirlerin, anlayışların ve bilincin üretimi, herşeyden önce doğrudan doğruya insanların maddi faaliyetlerine ve karşılıklı maddi ilişkilerine… bağlıdır. İnsanların anlayışları, düşünceleri, karşılıklı zihinsel ilişkileri, bu noktada onların maddi davranışlarının dolaysız ürünü olarak ortaya çıkar”

E.İlyenkov (Diyalektik Mantık) Marks ve Engels’in “Kendinde dış dünyanın bireye basitçe ve dolaysız olarak tasavvurunda değil, yalnızca onun insan tarafından değiştirilmesi sürecinde sunulduğunu ve hem düşünen insan hem de düşünülen dünyanın tarihin ürünü olduğunu ortaya koymuştur” diyerek madde ve bilinç ilişkisini açıklamaktadır.

Alper Öztaş (Bookchin Kuramının Marksist Eleştirisi) “İnsanın dışındaki maddi dünya, insana, dolaysız olarak kendini sunan olgular ve fenomenler ile ulaşmış ve algılarımızı oluşturmuş değildir. Algı ve ilişkili algılar olarak ifade edebileceğimiz deneyimlerimiz, bilinçli etkinliğimiz öncesinde bilincimizde hazır bulduğumuz imgeler değildir. Aynı şekilde bilinç de, doğa karşısında duran insanın kafatası heybesinde taşıdığı ve maddi dünyaya karşı, onu değiştirmek için ortaya çıkarıp kullandığı bir şey değildir. Algılarımız ve bilincimiz, toplumsal insanın yaşam etkinliğinin içinde bulunan, bilinç bileşeni olarak görülmelidir. Bu şekilde etkinliğin bir bileşeni olarak bilinç, hem bilinçli etkinliğin sebebi hem de bu etkinliğin bir sonucu olarak var olmakla, diyalektik bir çelişki olarak önümüze çıkar”

Somut, maddi, bilimsel gerçeklerin ‘yoruma açık olmayan’ varlığı halinde fikir değiştirmek kaçınılmazdır. Ancak, bu zorunluluğun olmadığı ve ‘eldeki’ paradigmanın açıklama gücünü sürdürdüğü durumda ‘yeni’ paradigma arayışının açıklanması gerekir.

Akla gelenler; başka paradigmaların ‘takipçisi’ olmayı sindiremeyen kibrin ve narsizmin kendi dünyasını yaratma isteği, akademik-entelektüel rekabet ve kariyer için ‘yeni’ şeyler üretme baskısı, yaşanan sorunlar ve başarısızlıklar konusunda uygulayıcıları ve ‘kendini’ sorgulamak yerine ‘paradigmayı’ sorgulama kolaycılığı, ‘felsefi’ olarak kabul edildiğinde yaşamın diğer alanlarında da sorumluluk doğuran (örneğin, Marksist felsefe ile işçi sınıfı eliyle insanlığın kurtuluşu arasındaki bağ, sınıf savaşında saf tutma sorumluluğu) felsefelerden kurtulma fırsatçılığı sayılabilir.

Bilim ve felsefe, insanlığın çok erken dönemlerinden bu yana, somut ve nesnel olgular hakkındaki çok az bilgimiz nedeniyle ‘sezgisel’ yöntemlerle üretildi ve bir nevi ‘akıl ve söz oyunları’ olarak gelişti. Üretildikleri koşullarda çok önemli ve değerliydiler, ancak ‘kaynak’ olarak insan aklını, algılarını ve sezgilerini kullandıkları için ‘insan merkezli (antroposentrik)’ bakış açısına sıkıştılar. Varlığın nedeni ve anlamının ‘insan’ olduğu, her şeyin insan için yaratıldığı, bu gerçekleri anlamanın tek yolunun ‘insan aklı’ olduğu, aklın da hem her şeyi araştıran ‘özne’ hem de kendisi tarafından araştırılan ‘nesne’ özelliğiyle ‘biricik’ olduğu kabul edildi.

Merkeze konulan ‘akıl’, serbest çağrışım yoluyla gelen tüm ‘akrabalarını’ da sisteme dahil etti: Düşünce, idrak, algı, imaj, dolayım, öz, töz, ruh, idealar evreni, ilk neden, tanrı… ‘Son tahlilde’ iki ana felsefi akım oluştu: Metafizik ve materyalizm. Bu iki ana akım da ‘son tahlilde’ bir sorunun yanıtına sıkıştı: Önce madde mi yoksa ‘fizik ve doğa ötesi’ olan mı?

Materyalizm, ‘fizik ve doğa ötesini’ reddeder. Evren insan bilincinden bağımsız ve ‘önce/birincil’ olan madde ve enerjiden oluşur. Bu ontolojik (varlıkbilim) gerçeği epistemolojik (bilgibilim) olarak kavramakta zorluklarımız olduğu açık. İlk filozoflar galaksileri, ışık hızıyla ölçülen ‘akıl almaz’ mesafeleri ve zaman olarak sonsuz akışı bilmiyorlardı. Sonrakiler insan ‘idrakinin’ yetersiz kaldığı ses frekansları ve ışık dalga boyları olduğunu bilmiyorlardı. Diğerleri atomun içini, enerjinin korunumunu, evrimi; şimdikiler gözlenebilir evrenin dışını, karadeliklerin içini, bigbang anını ve öncesini… bilmiyorlar. Bilmediklerimizin geçmişte bizi idealizme sürüklediği, ancak bilimin öncülüğünde ‘öğrendikçe’ materyalizmin her seferinde doğrulandığı bir tarihimiz var. Bu gerçeği, düşünce ve mantık yoluyla geleceğe de uyguladığımızda, bilmediklerimizi de (deney ve gözlem olanakları geliştikçe) bileceğimiz bir maddi dünyamız var. Bu fikri değiştirmenin tek yolu, idealizmi ‘bilimsel, somut ve nesnel’ olarak ikna edici şekilde kanıtlayan argümanlar ortaya koymaktır. İdealizm zaten ‘düşünce’ demektir ve düşünce yoluyla kanıtlanır diyen totoloji ile gidilecek yol kalmamıştır.

Beynimizin üretimi olan düşünce ile tüm vücudumuzun yaşamsal işlev ve aktivitelerinin ‘dışavurumu/göstergesi’ olan ruh (tin, zihin) kavramlarını, maddi varoluşumuz dışında (varolmak için bir bedene ve beyne ihtiyaç duymayan, bedensiz de bir yerlerde ve bir şekilde var olan) öz ve töz halinde düşünebilmenin adı metafiziktir.

Bu nedenle, idealizm ve materyalizmi ‘birlikte’ düşünmek ve eklektik bir felsefi yapı oluşturmak mümkün değildir. Öncesi ve sonrası tartışma dışı olmakla birlikte, bilinen evrenin yaklaşık on dört milyar yıllık tarihinde (sonsuz bir döngüde sürekli değişen evrende) insandan bağımsız olarak varlık gösteren bir ‘fikir-idea’ olarak anlamın varlığına, gerekliliğine, açıklayıcılığına ikna olmak, bir yandan insan-merkezli bir bakış gibi görünürken, bir yandan da insanın anlam üretme kapasitesini sorgulayan ve özne-insanı reddeden bir tutumdur.

10- Toplum da bir doğadır. Ama buna ikinci doğa diyorlar. Doğrudur. Bana göre de toplumsal doğa ile büyük farklılaşma var. En temel özelliği düşünce esnekliğidir. Doğadaki düşünselliği tartışmıyorum. Ama toplumsal doğa düşünce ile örülen bizzat insanın önce simgesel sonra bilimsel, felsefi, dini bütün düşüncelerini temeline yerleştirdiği bir doğadır… Toplum dedin mi hemen akla düşünce gelir… Bir de toplumsallık işte ilk çağ toplumu dediğimiz Marksizm’deki ‘toplumun barbarlık aşaması veya ilkel dönem’ denilen dönem ve ardı sıra kölelik kurumu gelişiyor… Nihayetinde bu toplumsal doğayı insan oluşturuyor. Toplumsal doğa insan türünün etrafında oluşan bir gerçekliktir. İçgüdülerle, taklitle oluşan bir şey… Hepsi iç içe.

Murray Bookchin (Özgürlüğün Ekolojisi) “Doğa’nın tanımlanırken birinci ve ikinci doğa şeklinde ikiye ayrılmasının, bu kitapta yapmaya çalıştığım en önemli ayrımlardan biri olduğunu ne kadar vurgulasam azdır. Kendi kendini yaratan doğa ile insanın yarattığı doğayı genel anlamda birbirinden ayırmamız gerekir” diyor ve diyalektik doğalcılık yoluyla Marksizmi aştığını ve özgürlükçü sosyalist bir temel oluşturduğunu söylüyor.

Devam ediyor: “Atomdan küçük zerrecikleri evrim sürecinde bizim insanlar adını verdiğimiz, şu bilinçli, kendi üzerine düşünen yaşam formlarına yükselten, giderek artan karmaşıklık ve çeşitlilikten yola çıktığımızda; tözün kendi içinde, geniş biçimde kavranan bir telos’un ve sonunda aklı ve zekayı oluşturan gizli bir öznelliğin olduğu konusunda spekülasyonlar yapmaktan kendimizi alamayız”

Bu spekülasyon nasıl yapılabilir: Öncelikle insanı doğal öznellikten ve dolayısıyla doğal evrimden koparan süreci sonlandırarak doğaya ve doğal evrime dönmeliyiz. “Doğa incelememiz… özevrimci bir model, deyim yerindeyse örtük olarak etik olan bir ‘çekirdek’ sergiler. Karşılıkçılık, özgürlük ve öznellik tamamen insan değerleri ya da kaygıları değildir, tohum halinde de olsa, kendilerini harekete geçirmesi için Aristotelesçi bir Tanrıya ya da kendilerine hayat vermesi için Hegelci bir Tin’e gerek duymayan daha geniş kozmik ve organik süreçlerde de görülür”

Peki, ne yapmalı: İnsan toplumunun teknik gelişimini “Ekolojik bir etiğin ışığında tamamen yeniden biçimlendirmeliyiz”

Böylece, insan doğasına uygun bu ekolojik toplumda “Hiyerarşinin yerine karşılıklı bağımlılık geçecek ve birliktelik, önemseme, işbirliği, güvenlik ve sevgi gibi derinden hissedilen biyolojik ihtiyaçları karşılayan organik bir özün varlığını ifade edecektir”

Alper Öztaş’ın (Bookchin Kuramının Marksist Eleştirisi) yaptığı ‘özet’ çok açıklayıcıdır: “Bookchin ise sunduğu değerler sistemine, etik belirleyicilere ikna etmek için Tanrıyı sunmasına gerek olmadığını, bunun yerine aşkın bir söylem olarak ‘kozmik ve organik’ demenin yeterli olacağını düşünmektedir. Bu, tanrı inancını aşamamış küçük burjuva bir entelektüelin, tanrıdan emin olamaması sebebiyle, çözümü evrende var olan mistik bir enerjiye havale etmesinden hiçbir fark göstermez”

C.Caudwell (Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler) “Animizm, ilkel insandaki, istemin özgürce belirleyen bir kendinde-neden olduğuna ve isteme eylemi sırasında kendisinin de belirlenmediğine ilişkin yanılsamadan ötürü, insan istemlerinin, tüm görüngülerin yeterli nedeni olarak doğaya mal edilmesinden başka bir şey değildir”

“Burjuva zihinde her zaman bir altın çağın, kurumların yoldan çıkardığı tümüyle kusursuz insan efsanesi vardır. Ne yazık ki insan kurumlar yokken iyi olmak bir yana, kötü bile değildir. Artık insan değildir, iyi ya da kötü değil bilinçsiz bir hayvandır”

Bu durumda, hedeflenen doğal ve organik topluma ulaşmak için önerilen yol ‘yeniden inşa edilmiş bir animizm’ olmaktadır.

Engels “Bizim maymunsu atalarımız sürü halindeydiler; bütün hayvanların en toplumsalı olan insanın, toplumcul olmayan atadan türemiş olması elbette olanaklı değildir.”

E.İlyenkov (İdealin Diyalektiği, Etkinlik ve Zihnin Kuruluşu) “Bilinç, yalnızca birey… bireysel edimlerini başka kişilerin edimleriyle bağdaştırmak zorunda kaldığında… yalnızca kolektif olarak gerçekleştirilen yaşam etkinliği bağlamında ortaya çıkar”

Marx, Kapital’de (Burjuva iktisatçıları tarafından örnek olarak kullanılan Robinson Crusoe’yu) “üretim sürecinin gerçek temsilcisi olmayan bir münzevi” diye tanımlayarak ‘insana’ ait her arayışın ‘toplum içinde’ olması gerektiğini vurgular. Bunun anlamı da (hangi anlamda kullanırsak kullanalım) insan doğasının da ‘toplumsal doğa’ olmasıdır (Marks, Feuerbach üzerine 6. Tez’de “İnsan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz aslında, toplumsal ilişkiler bütünüdür”).

Öncelikle, ‘insan doğası’ potansiyel olarak olası bütün seçenekleri içeren yapısı ile “içine konulduğu kabın şeklini ve rengini alan” su gibidir. Bütün renk ve şekilleri alabilir ama ‘kendi başına’ bir rengi ve şekli yoktur. Bu nedenle ‘potansiyel olarak’ her şeydir ama içinde bulunduğu kabın şekline (toplumsal koşullara) göre ‘görünür’ hale gelir. İnsan doğasının kötü olduğunu söyleyenler, aslında insanın içindeki ‘potansiyel kötüyü’ görünür hale getirecek şekilde işleyen toplumsal dinamiklerden söz etmektedirler (Tabiki bomboş bir ‘tabula rasa’dan söz etmiyoruz. Bir dizi sınırlamalar, genetik aktarımlar, başlangıç maddilikleri ve çevresel etkilerle biçimlenen bir plastisitesi var). Ancak, konu düşünce ve davranış olduğunda, tarihsel ve toplumsal koşulların ürünü bir sonuçtan söz ediyoruz demektir. 

İnsanın içinde şekillendiği toplumsal koşullar (en genel anlamda) nasıl şekillendi? Tarihsel materyalizm, toplumların/insanlığın tarihini açıklamanın bilimsel yöntemidir. Gezegenin değişik yerlerine yayılan ve çok farklı zamanlarda ve koşullarda yaşayan insan toplumlarının sosyoekonomik gelişim evrelerini ‘ana hatlarıyla’ açıklar.

İnsanın ‘insanlaşması’ ve insan toplumlarının gelişimi sürecini çözümleyen temel kavramlar “emek ve üretimdir”. Maddi hayatın günlük/yeniden üretimi süreci insanın tarihini de biçimlendirmiştir.

Evrimsel süreç içinde ‘emeğin rolü’ ile zekası gelişen, zekası geliştikçe çevresini değiştiren, çevresini değiştirirken kendisini de değiştiren/geliştiren insanın macerası ilkel komünal toplum ile başlar. Avcılık ve toplayıcılığın yanı sıra toprağı işleme ve hayvanların evcilleştirilmesi sonunda ortaya çıkan ürünün ortaklaşa tüketime sunulduğu, üretilenin/avlananın/toplananın hemen tüketildiği; özel mülkiyetin (tarihsel maddeci anlatımda ‘üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetten’ bahsedilmektedir. Tüketime konu ürünler, silah, alet vb. kişisel sahipliğe konu olabilirler) sınıfların ve devletin olmadığı ilk sosyoekonomik yapıdır. Tarım ve hayvancılıktaki gelişmeler (birinci büyük işbölümü), zanaat ve el sanatlarındaki gelişmeler (ikinci büyük işbölümü) ve ticaretin gelişmesi (üçüncü büyük işbölümü) ihtiyaçların giderilmesi için gerekenden daha fazla ürün (artık ürün) elde edilmesini olanaklı kıldı. Artık-ürünün toplanması, ayrılması, korunması, kullanıma sunulması süreçleri sınıfları ve ilkel haliyle devleti doğurarak komünal toplumun çözülmesine neden oldu. Böylece insanın insan tarafından sömürüldüğü, bunu sürekli kılmak için de insanın insanı baskı altına aldığı toplumların tarihi başladı.

Köleci toplum; öncelikle çoban kabilelerde sonra da tarım kabilelerinde erkek emeğinin ağırlık kazanması sonucu ataerkil topluma geçiş gerçekleşti. Özel mülkiyetin ve sınıfsal konumun miras yoluyla çocuklara geçmesi için ‘baba’ merkezli aile ihtiyacı nedeniyle kadın/aile sistemleri ‘erkek eksenli’ oluşturuldu. Savaş esirleri ve borçlular köleleştirildi. Böylece köle emeği bir zenginlik kaynağı haline geldi ve toplum köle sahipleri/köleler olarak sınıflaştı.

Feodal toplum; köleler zorla çalıştırılıyordu ve ürettikleri her şey -kendileriyle birlikte- köle sahibinindi. Köleler üretimin arttırılmasına (kendilerini ilgilendirmediği için) kayıtsız kalıyorlardı. Köle sahibi, köleye bakmak ve hayatta tutmak zorundaydı. Ancak, efendileri bu dertten, masraftan kurtaran bir model gelişti: toprağa bağlı kölelik. Toprak köleleri, feodal beye ait tarlalarda ürettiklerinin bir kısmı kendi geçimlerini sağlamak üzere kendilerine ait olduğundan çalışmadan yaşayamazlardı. ‘Serf’ denen toprak köleleri, kalacakları yeri sağlayan, ürettiği üründen faydalanmasına izin veren büyük toprak sahiplerine ürettiklerinin çoğunu veriyorlardı.

Kapitalist toplum; feodal sistem kendi içine kapalı derebeylikler içinde sıkışıp kalmışken, mali/teknik/fikri gelişmelerin ve coğrafi keşiflerin de etkisiyle ticaretle uğraşan bir sınıf (ticaret burjuvazisi) ortaya çıkıp güçlenmeye başladı. Feodal düzenin derebeylik yapılanmasının serbest ticaret önünde engel olması nedeniyle yeni ortaya çıkan sınıf ile feodal düzenin beyleri arasında ‘sınıf savaşı’ başladı. Sonuçta, üretici güçlerin gelişimine daha uygun olan burjuva düzeni (kapitalizm) kazandı.

Marks’ın “İnsan anatomisi de maymun anatomisinin bir anahtarıdır” sözü, bir şeyi anlamak için ‘en gelişmiş’ biçimine bakmanın doğru olduğunu, çünkü ‘şeyin’ bütün geçmişinin ve basit hallerinin de ‘gelişmiş’ halinde içerildiğini anlatıyor. Günümüzün gelişkin ve karmaşık toplum yapısından başa dönmek ve çıkarılmayı, geliştirilmeyi, anlaşılmayı ‘bekleyen’ karmaşıklığı ‘düşüncede yeniden üretmek’ gerekir. Tarihsel ve mantıksal olarak anlamanın yolu, basitten karmaşığa, başlangıçtan gelişmeye doğru ‘süreci’ anlamayı gerektirir. Bu anlamda antropoloji, arkeoloji, paleontoloji, evrimbilim, genetik vb.nin keşfettiği gerçeklerin arasındaki boşluğu ‘düşüncede yeniden üreterek’ doldurmak ve tartışmaya/yoruma açık fikir üretmek kaçınılmaz oluyor. Bu tartışmaları derinleştirmek ve güncelleştirmek entelektüel ve toplumsal bir görevdir; ancak, tartışmaya açık alanların varlığını ‘paradigmayı’ terketmek için kullanmak sorunludur. Bütün postmarksizmler, Frankfurt okulu ve komünalizm akımları bu mantıkla değerlendirilmelidir.

Örneğin; Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya yazdığı önsözde Marks, insanlığın tarih öncesini “geniş çizgileriyle Asya Tipi, eski çağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları” şeklinde tanımlıyor. Bu taslak, feodal topluma ulaşma aşamaları konusunda çok doğrultulu bir perspektif sunuyor. (Paul Blackledge’nin Marksist Tarih Kuramı Üzerine’de anlattığına göre) Stalin’in ‘Diyalektik ve Tarihsel Maddecilik’ kitabında “ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist” şeklindeki sıralı ve tek doğrultulu toplumsal gelişim modelini ve Çin konusundaki tartışmalarda ‘feodal Çin’ tezini dayatması nedeniyle ‘Asya Tipi Üretim Tarzı’ ya da çok doğrultulu toplumsal evrim tezlerinin akademi ve Marksist kuramcılar tarafından terk edildiği söyleniyor.

Samir Amin “köylülerin fazlalık ürünlerinin sömürüsünün toprak beyleri tarafından yürütüldüğü” feodal sistemin dışında “devletin hem köylülerden hem de toprak beylerinden vergi aldığı” haraca dayalı üretim tarzı kavramını öne sürerek tartışmayı derinleştiriyor ve haraca dayalı tarzda toprak beylerinin özel çıkarları ile devletin genel çıkarları arasında ‘sınıfsal’ çelişkilerden bahsediyor.

Marks’ın Avrupa’dan daha yüksek iktisadi ve kültürel gelişim düzeylerine ulaşmış olan Çin, Hindistan ya da Ortadoğu’da kapitalizmin ortaya çıkmamasına ilişkin bir açıklama olarak ‘Asya tipi üretim tarzı’ kavramını özgül bir coğrafi referanstan çok, evrensel bir referans olarak öne sürdüğü (kavramsal olarak evrensel, ancak bazı bölgelerde görünür hale gelmiş), kavramın belirgin özelliklerinin toprakta özel mülkiyetin olmaması, kendine yeterli köy toplulukları, toplumun tümünden haraç toplayan bir devlet olduğu ileri sürülüyor.

Sonuç olarak, Asya tipi toplumsal oluşumların “özel mülkiyetin gelişmesi nedeniyle komünal ilişkilerin gerçekliklerini gitgide yitirdikleri sınıflı toplum biçimlerine doğru” kendi iç çelişkileri yoluyla gelişme eğilimi gösterdikleri, ‘antik tarz’ yoluyla köleci tarzın ortaya çıkması ya da feodalizme geçişten de söz edilebilir. Avrupa merkezli köleci tarzdan feodal tarza geçiş modelinin ‘tipik’ ve evrensel olmadığı söylenebiliyor.

Bütün bu (ve benzeri) tartışmalar, Marksizmin eksikliği ya da yetersizliğini değil, değişen ve gelişen koşullara göre ‘yine, yeni, yeniden’ ele alınması gerektiğini gösteriyor.

11- Peki insan türünde kim ondan sorumlu olur? İşte burada kadın devreye giriyor. Daha da dikkat çeken bir şey erkeklik-dişiliğin nasıl meydana geldiğidir… Bunları felsefi olarak konuşuyoruz. Böyle bir dişil eril bölünme neden oldu? Diyalektik bundan sorumlu. Her şey ikilemlidir… Dişil eril olayı da bunun bir uzantısıdır. Evrendeki gelişmeye aykırı bir şey değil. Onun bir uzantısı olarak bir dönem artık yavaş yavaş tek varlıkta ikilem yerine ayrı varlıklarda bir birleşme. Eril varlık türüyor, dişil varlık türüyor ve biri ikiye bölüyor ve ikiden tekrar bir birlik… Dolayısıyla bu katı bir şey değil, dönüşebilir, diyalektik bir gerçekliktir… Bunda dikkat çeken nokta dişi eril arası aşılmaz bir uçurum olmamasıdır… biz buna farklılaşma dedik farklılaşma olmazsa yaşam olmaz… ikisi de değerlidir.

Canlıların üremesi çok değişik yöntemlerle gerçekleşir. Amitoz (basit bölünme), mitoz (karmaşık bölünme) ve mayoz bölünme (eşeyli üreme). Basitten karmaşığa doğru gelişen bu üreme biçimleri, evrimsel seçilimin sonuçlarıdır. Mitoz bölünme basit olduğu için avantajlıdır ancak birbirinin aynısı kopyalar üreterek (evrimsel olarak avantaj oluşturan) çeşitliliğe izin vermez ve olası bir sorunun popülasyonun tümüne hızla yayılmasına neden olur. Eşeyli üreme, okaryötik (çekirdekli) hücre oluşumu ve yarı kromozomlu hücrelerin birleşimi ile (kopya üretmek yerine) çeşitliliği arttırarak doğal seçilimde avantaj kazanmıştır. Çok sayıda cinsiyete sahip canlılar olmakla birlikte, ağırlıklı olarak iki cinsiyetli paradigma yaygındır.

Cinsel yönelimlerin eşit ve özgür bir yaşama kavuşmaları mücadelesine; cinsiyetlerin diyalektik birliği, birbirlerine dönüşme potansiyelleri ve aralarındaki ‘akışkan’ ilişkiyi vurgulayarak sunulan katkı, sahip çıkılması ve geliştirilmesi gereken güçlü bir argümandır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin kadın özgürlüğü konusundaki etki ve katkıları tartışmasızdır. Cinsel yönelimler konusundaki bu bakış açısı da değerlendirilmelidir.

12- Toplumsal sorunsallık böyle başlıyor. Biri der eril üstündür diğeri der dişil… Toplumsal sorunsallık uygarlık sonrasında devletle başlıyor demiştim. Ama şimdi öyle görünüyor ki devletle değil, çok daha öncesinde, 30 bin yıl önce gelişmiş… düşünce dediğimiz şey insana özgüdür ve düşüncenin erkeği kadını yok… Feminizm kadına özgü düşünce, bunun karşıtı erkekliktir… böyle bir katılık doğada yoktur… esas sorunsallık toplumda eril dişil öğenin çatışmasıyla başlıyor… Önce bunu kadında görüyoruz. Kadın tanrıça çağı… doğum ananın etrafında bir toplumsallık gerektiriyor… Kültür insan türünde ortaya çıkan bir bilinçtir. Bu, önce kadında başlıyor, çünkü çocuğu doğuran kadındır… Doğuran kadın çocuğu büyütmek, beslemek için de toplayıcılık yapmak zorunda. O da muazzam emek ve çaba gerektiriyor… kadın da kardeş olarak, kız kardeş olarak bir iki tane dayı, teyze gibi akrabalarını tanıyordur. Bunlar bir arada bir klan oluştururlar. Klan toplumsallaşma tarihinin ilk örgütlenme formudur. Klan, ana etrafından oluşan bir kültürdür.

Engels (Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni) “Tek eşli evlilik, tarih sahnesine kadın ile erkeğin uzlaşmasının en yüksek biçimi olarak çıkmak şöyle dursun, hiçbir şekilde böylesi bir uzlaşma olarak ortaya çıkmaz. Tam tersine, bir cinsin diğerini boyunduruk altına alması, cinslerin bütün bir tarih öncesi dönemdeki, varlığından bugüne kadar haberdar olunmayan bir çatışmanın ilanı olarak ortaya çıkar. Eski, 1846’da Marks’la birlikte hazırladığımız, basılmamış bir el yazmasında şunu buluyorum: “İlk işbölümü, kadın ile erkek arasındaki, çocuk yapmaya yönelik iş bölümüdür.” Bugünse şunu ekleyebilirim: Tarih sahnesine çıkan ilk sınıf karşıtlığı, erkek-kadın karşıtlığının tek eşli evlilikteki gelişimiyle, ilk sınıfsal baskı da, kadın cinsinin erkek cinsi tarafından baskı altına alınmasıyla çakışır.”

Bu paragraftan açıkça anlaşıldığı üzere; Marksizm (Engels’in katkısıyla) tarih sahnesine çıkan ilk sınıf karşıtlığının erkek-kadın karşıtlığı olduğunu; ilk sınıfsal baskının da erkeğin kadın üzerindeki baskısı olduğunu en başta ‘keşfediyor’.

İnsanlığın erken dönemlerinde anaerkil topluluklar olup olmadığı; önce anaerkil sonra ataerkil topluluklara geçiş olduğu; mülkiyet ve ataerkilliğin hayvancılıkla uğraşan topluluklarda mı yoksa tarımla uğraşanlar arasında mı çıktığı tartışmalarına ilişkin, dünyanın tümü için geçerli ‘tipik’ bir antropolojik model olmadığı kabul ediliyor.

Dünyada insan toplulukları arasında eşitsiz ilişkilerin oluşmasında coğrafi özellikler, iklim, bitki örtüsü vb. nedenler, değişik tarihsel dönemlerde avantaj veya dezavantaj haline gelebilmiştir. Tüm bu faktörleri de kapsayan ana belirleyici ise maddi hayatın üretimi ve yeniden üretimidir.

Marx ve Engels’in yazdıkları, kadın sorununu tüm boyutlarıyla çözme iddiasında olmayabilir, ancak tarihsel gelişme içinde kadın sorununun da yaşadığı aşamaları belirginleştirmesi açısından önemlidir. Bu konuda en çok başvurulan kaynak olan Engels’in ‘Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ adlı kitabında Marx’ın ‘etnoloji notları’ da kullanıldığından, kitap iki ismin ortak eseri olarak düşünülmelidir.

Antropolog L.H.Morgan’ın bulgularına dayanan kitapta Engels, uygarlık sınıflandırmalarını üç basamakta inceler: “1-Yabanıllık: Doğa ürünlerinden, onları hiç değiştirmeden yararlanmanın ağır bastığı dönem. 2-Barbarlık: Hayvan yetiştirme, tarım ve insanın faaliyeti sayesinde doğal ürünlerin üretimini arttırmayı sağlayan yöntemlerin öğrenilmesi dönemi. 3-Uygarlık: İnsanın doğal ürünleri hammadde olarak kullanmayı öğrendiği dönem”.

Bu dönemlerin de aşağı, orta ve yukarı aşamalarının bulunduğunu ve aile yapılarının da bu aşamalara uyum sağladığını belirtir.

Kadın sorunu, sosyalistler arasında, tartışmalarla şekillenen bir tarihe sahiptir. Bu nedenle ütopik sosyalistler (C.Fourier, R.Owen, Saint-Simon) döneminde başlayan, kadınların eşitliğini ve özgürlüğünü savunan olumlu; Proudhon (Erkek kadınla kıyaslandığında, aradaki oran 3’e 2’dir; erkek işçilerin işlerini ve ücretlerini tehdit ettikleri için kadınları üretimden uzaklaştırmak gerekir) gibi ayrımcı fikirlere sahip olumsuz yaklaşımların yanı sıra (R.Luxenburg, C.Zetkin, A.Kollontay) gibi kadın sorunu konusunda öncü rol oynayan kadın komünistlerin yürüttüğü bir süreç yaşanmıştır.

Marks ve Engels’in eserlerinde, kadın sorunu konusunda (başka birçok konuda olduğu gibi) tamamlanmış bir külliyat bulamazsınız. Ancak, kadın sorununun tarihsel, toplumsal, ekonomik ve ideolojik kaynakları konusundaki ‘bakış açısı’ çok belirgindir.

Marks (1844 El Yazmaları) “Erkekle kadının ilişkisi, insanla insanın en doğal ilişkisidir. Bu yüzden bu ilişki insanın doğal davranışının ne dereceye kadar insani olduğunu, ya da içindeki insani özün ne dereceye kadar doğal bir öz olduğunu, insani özelliğinin onun için ne dereceye kadar doğal bir öz olduğunu, insani özelliğinin onun için ne dereceye kadar doğal olabildiğini gösterir”

Engels (Ailenin… Kökeni) “Gerçek bir kadın ve erkek hak eşitliği, benim kanımca ancak ikisinin de sermayece sömürülmesi ortadan kaldırılır ve özel ev emeği bir kamu sanayisine dönüşürse bir gerçeklik olabilir.” diyorlar.

Konuyu ‘insan’ olmanın gerekleri açısından inceleyen bir perspektifin yanısıra ‘gerçek kurtuluşun’ sömürünün kaldırılması (sınıf savaşı) dolayımıyla mümkün olduğunu da söylüyorlar.

Sınıfların yerine kimlikleri koymaya çalışan (sınıf mücadelesinin ayrılmaz parçaları olan ‘ezilenlerin’ her türlü kimlik mücadelelerini, sınıf mücadelesinin yerine ‘ikame’ etmeye çalışan) yaklaşım, sınıftan kaçmak için, Marksizmin bu konularda ‘yapısal’ sorunları olduğunu, Marksizmi terk ederek yeni -izm’ler  bulmak gerektiğini söylüyorlar. Oysa söyledikleri tek şey “kapitalizme ve sömürüye karşı mücadelede başarılı olamıyoruz (ya da durumumuzdan memnunuz), bu yüzden ‘mücadelemizi’ daha az riskli ve daha ulaşılabilir konularla sınırlıyoruz” demekten başka bir şey değil.

12- Kadın etrafındaki toplumsal doğa Sümer toplumuna kadar hatta tarih verirsek iki bin yıl öncesine kadar egemen bir kültürdür. Egemen bir kültür olarak ana tanrıça kavramı ortaya çıkıyor… Marx sınıflarla başlatır tarihi. Oysa sorunsallığın başlangıcı sınıfla değil, kadın toplumsallığı etrafında gelişir… Uruk ilk kenttir, ilk devlettir, ilk sınıftır aslında. Gılgamış destanı bunun bütün ipuçlarını veriyor… Burada Uruk kentinin kurucu tanrıçası İnanna’dır… Tanrıça kendisiyle kutsal evliliği yapan kişinin öldürülmesini sağlıyor. Bunun da sosyolojik açıklaması şudur, tanrıça yerini erkek tanrıya bırakmak istemiyor… Gılgamış Enkidu’ya (ki büyük ihtimalle o dağlardaki proto Kürt oluyor) bir fahişeyi gönderiyor. Bir destandır ama bir fahişe üzerinden erkeği elde etme kültürü de vardır… PKK’yi bölüp parçalamak için böyle özel kadınlar yollandı… destanların içeriğini din haline getiren İbrani toplumudur…

Marks (Alman İdeolojisi) “Biz, elle tutulur canlı insana varabilmek için insanların söylediklerinden, hayal ettiklerinden hareket etmiyoruz; anlatılmış, düşünülmüş, hayal edilmiş, tasarlanmış insandan da hareket etmiyoruz. Biz, gerçek, etkin insandan hareket ediyor ve onların gerçek yaşam sürecini temel olarak ele alıp, bu yaşam sürecinin ideolojik yansılarının ve yankılarının gelişmesini açıklıyoruz” diyor.

Engels ‘Ailenin… Kökeni’ kitabını yazmaya Marks’ın Antropolog L.H.Morgan’ın ‘Eski Toplum’ kitabı üzerine yazdığı notlarla başlamış, konu hakkındaki tüm kitapları -özellikle Rus M.M.Kovalevski’yi- incelemiş; Yunan, Roma, Amerikan yerlileri, Keltler, Germenler, Hindistan, okyanus adaları vb. birçok kültürü incelemiş; Homeros dahil olmak üzere dönemin bilinen destan, mitoloji ve edebi eserlerini de kullanmıştır.

Örneğin tek bir paragrafta; “Yeni aile biçimini, bütün sertliği içinde, ilkin Yunanlılarda görürüz. Marx’ın yazmış olduğu gibi, mitolojideki tanrıçaların rolü, kadınların daha özgür, daha saygıdeğer bir duruma sahip bulundukları daha eski bir çağı betimler; ama kahramanlık çağında kadını erkeğin üstünlüğü ve kölelerin rekabeti dolayısıyla iyice aşağılanmış olarak görüyoruz. Odisseia'da Telemakhos’un… Homeros’ta… İlyada’nın… Aiskhylos’ta Agamemnon Kassandra’yı… Telamon’un töre-dışı oğlu Teukros…”

Görüldüğü üzere, Marks “Tanrıçaların rolü, kadınların daha özgür, daha saygıdeğer bir bir duruma sahip bulundukları daha eski bir çağı” anlatmıştır.

Mitoloji ve destanların, yazılı tarih öncesine ait gelişmeleri ‘simgesel’ bir dille anlattıkları ve ‘karanlık çağlara’ ait birçok bilgiyi içerdikleri bilinmektedir.

Örneğin; (Gerçekten yaşanmamış olsa da, adı geçenler hiç var olmamış olsa da) Habil ve Kabil hikayesinin tarihteki ilk cinayet olduğu; ikiz kardeşler arasında eş seçiminden çıkan cinayetin insan türünün ‘kadın ve cinsellik’ fıtratına vurgu yaptığı; çiftçi Kabil ile çoban Habil’in aslında avcı göçebelerle yerleşik düzene geçen kültürler arasındaki savaşı simgelediği yolunda değerlendirmeler yapılabilmektedir.

Hz. İbrahim’in gökyüzünde yıldızları, ayı ve güneşi gözlediği, bunların doğup batmalarından (görünüp kaybolmalarından) dolayı ilah olamayacaklarını düşünerek tek tanrı fikrine ulaşması ve ilk tek tanrılı dinin kurucusu olarak kabul edilmesinin de insanlığın dinsel gelişim aşamalarını (doğa, gök cisimleri, güneş, hepsini yaratan soyut tanrı) ve soyutlama yeteneğini sembolleştiren bir hikaye olduğu düşünülmektedir.

Mitoloji ve destanların, tarihsel ve toplumsal gelişimin düşünce ve mantık yoluyla ‘yapılandırılmasına’ yardımcı olduğu doğrudur ama Marks’ın “gerçek, etkin insandan hareket etmek ve onların gerçek yaşam sürecini temel olarak ele alıp, bu yaşam sürecinin ideolojik yansılarının ve yankılarının gelişmesini açıklamak” yöntemine uygun olarak kullanılmaları; bilimsel, maddi ve somut deliller ile desteklenen ‘yan delil’ olarak kabul edilmeleri gerekir.

Örneğin Gılgamış’ın krallık yaptığı Uruk Şehri; sokakları, meydanları, kaleleri, kuleleri, surları, depo, ağıl, tüccar, tekne, dokuma tezgahı, kumaş, tapınak, rahibe, lir ve arp vb. ile ‘şehirleşme ve medenileşme’ konusunda çok aşama kaydetmiş gibi gözüküyor. Bu nedenle, tarihteki kadın-erkek çatışmasının ‘kök nedeni’ arayışı için ‘geç’ bir örnek olabilir.

Kaleleri, kuleleri, surları yapanlar; depo, ağıl ve tekneleri dolduranlar; dokuma tezgahında kumaş üretenler; tüccarlara satacak her türlü ürünü imal edenler; kaleleri, surları koruyan askerler; tapınaklardaki rahibeler; lir ve arp çalanların olduğu bir ‘evrende’ sınıflaşmayı bulamamak mümkün değildir. Sanki tüm kadınlar tanrıça, tüm erkekler de kadınların hizmetinde ve istenildiğinde öldürülüp atılan seks köleleriymiş gibi tasavvur edilen; son tahlilde tanrı, tanrıça, olağanüstü güçlü erkekler üzerinden anlatılan bu öykünün akla getirdiği B.Brecht’in şu dizeleri oluyor: Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı/Ama pişiren kim zafer aşını?/Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam/Ama ödeyen kimler harcanan paraları?

Ayrıca, Sümerlerde her şehrin bir baştanrısı olduğu, Uruk’un baştanrısının bir tanrıça (İnanna/İştar) olmasının onu diğer şehirlerden ayırdığı; güneş tanrısı, bilgelik tanrısı, hava tanrısı, ay tanrısı gibi birçok tanrının yanı sıra Tanrıça İştar’ın babasının göktanrısı Anu olduğu; tanrılar içinde bir tanrıça olan İştar’ın tanrı babasının ‘sayesinde’ erkeklerle yaşadığı ‘özgür’ ilişkinin kendi iktidarından çok babasının iktidarını kullanan ‘egemen sınıf kadını’ portresini oluşturabileceği de düşünülebilir.

Ancak, kesin olan bir şey var ki, gerek Öcalan’ın gerekse PKK’nin “bir fahişe üzerinden erkeği elde etme kültürü” dolayımıyla yaşadıklarının nedeni ve sorumluluğu Gılgamış’da bulunamaz (Günah keçisi bu kadar uzun süre yaşayamaz!). 

13- Tarihsel materyalizm sınıf savaşı yerine ‘komünü’ ikame etmeli. Sadece gerçekçi bir yaklaşım değil, sosyoloji biliminde de özgürlük düşünce ve eylemi sosyalizme geçişin en sağlıklı yolu değil midir? Sınıf çatışmasına dayalı tarihsel materyalizm ve sosyalizm tanımı yerine, devlet ve komün ikilemine dayalı bir tarihsel materyalizm ve sosyalizm alternatifinin daha doğru olduğuna inanıyorum… Yani tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil, bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir… güncel sosyalizmi sınıf diktatörlüğüne dayalı bir komünizm değil de devlet ve komünalite ilişkilerini düzenleyen bir kavram setine dayandırmak istiyorum… Kabile bir komündür… Komün demektir aslında Sovyet. Fakat Lenin devleti tercih eder… Komünün özgürlüğünü savunacağız.

‘Komün’ sözcüğünün etimolojik ve etnoğrafik tarihini uzmanlara bırakalım. ‘Perspektif’ metninin geneline yayılan etnik ve coğrafi olarak ‘ilk’ medeniyete sahip olma çabası ile ‘ulus bilinci’ oluşturma çabası arasındaki ilişki (örneğin, Kemalizmin tarih ve dil tezleri ile benzerlikleri) de ayrı bir inceleme ve tartışma konusudur. Kendi ulusuna ‘geçmişte’ başarılar ve önderler aramak, ulus bilincini aşan ‘enternasyonel’ bir geleceğin koşulu, destekleyicisi, kolaylaştırıcısı ise; bu ‘hakkın’ tüm uluslara tanınması, ancak ‘hakkın kötüye kullanılması’ halinde eleştirilmesi gerekir. Bu anlamda, teknik ve teknolojik patentin bile kaldırılmasında (çocuk felci aşısını bulan E.Salk’ın ‘güneşi patentleyebilir misiniz?’ diyerek patent almamasının doğru tavır olduğunda) uzlaşan sosyalistlerin, insanlığın ortak kültür havuzunu dolduran katkıları için de (tarihi ve bilimsel tespitlerin ötesinde) ‘miras kavgasına’ girmemeleri gerekir.

Konunun aslını oluşturan 1871 Paris Komünü konusunda; Bonapart Prusya’ya yenildi. Paris’e dönük saldırı karşısında Fransız burjuvazisinde iki eğilim oluştu: Teslimiyetçiler ve direnişçiler. Teslimiyetçileri temsilen başbakan Thiers pazarlık masasına oturdu. Paris proletaryanın da merkeziydi. Direnişçilerin hakimiyetindeki Paris’in silahsızlandırılması istendi. Thiers’in bu talebi gerçekleştirmek üzere harekete geçmesi üzerine iç savaş başladı. Burjuvazinin iki kanadı arasında başlayan iç savaş, hükümet kuvvetleri karşısındaki tarafın dayanacağı tek kuvvet silahlı işçiler olduğundan, bir aşamadan sonra silahlanmış proletaryayla karşı devrimci burjuva hükümeti arasında bir çatışmaya dönüştü. Hükümet güçlerini yenen Paris proletaryası, Paris’in nasıl yönetileceği sorusuyla karşı karşıya kaldı. Sosyalistler açısından ‘öğretici’ kısım bundan sonra başlıyor: İktidarı eline alan işçiler, bu iktidarı nasıl hayata geçireceklerini değişik deneyimlerden de beslenerek uygulamaya başlıyorlar.

Komün’ün asıl önemi silahlı işçilerin iktidarı almasıdır. Paris Ulusal Muhafız Merkez Komitesi Bildirisinde “Paris proleterleri, egemen sınıfların ihanet ve beceriksizlikleri karşısında kamu işlerinin idaresini kendi ellerine almak suretiyle durumu kurtarma saatinin gelip çattığını anlamış bulunuyorlar… Anladılar ki, devlet iktidarını ele geçirerek kendilerini kendi kaderlerinin efendisi kılmak, zorunlu görevleri ve mutlak haklarıdır.” deniliyor.

1871 Paris Komünü ‘sosyalist’ bir komün değildi; Komün yalnızca bir başlangıçtı. Seçilen delegelerin (doksan delegenin yetmiş ikisi) işçilerden oluşması ve silahlı korumanın işçiler tarafından yapılması nedeniyle, pratikte bir ‘işçi iktidarına’ dönüşmüştür.

Komün’ün ilk işi Ulusal Muhafızların yeniden örgütlenmesi ve seçimle komutan atama ve geri alınabilmesi oldu. Dini okulları, ölüm cezasını kaldırdı; şovenizmin anıtlarını yıktı; resmi görevlilerin maaşlarını bir işçinin ücretini geçmeyecek düzeyde tuttu; seçilenlerin geri çağrılmasını kurala bağladı; kapatılan fabrika ve imalathanelerin sayımını başlatarak ekonomik yaşamı örgütlemeye başladı. P.Lavrov’un sözleriyle “henüz soluk olsa da, proleter cumhuriyetin ilk şafağı” olarak kabul edildi.

Marks ‘Fransa’da İç Savaş’ adlı kitabında (ve Engels bu kitaba yazdığı ‘giriş’ yazısında) Komünü incelemişlerdir.

“Üyelerinin çoğunluğu doğal olarak işçilerdi ya da işçi sınıfının temsilcileriydi. Komün, parlamenter değil, aynı zamanda çalışan bir yürütme ve yasama organı olacaktı. Komün, kısa vadede geri dönülebilir ve sorumluluk sahibi, şehrin çeşitli bölgelerinde genel oy hakkı tarafından seçilmiş belediye meclis üyeleri tarafından oluşturuldu.”

“İşçi sınıfı hazır durumdaki devlet makinesini basit bir şekilde ele geçiremez ve kendi amaçları için kullanamaz… Paris ordudan kurtulmuştu ve işçilerden meydana gelen bir kitle olan Ulusal Muhafızlar ile yer değiştirdi. Komün’ün ilk kararı böylece sürekli ordunun lağvedilmesi ve yerine silahlandırılmış halkın geçmesiydi. Polis anında politik niteliklerinden ayrıldı ve Komün'ün sorumlu ve her zaman geri çağrılabilir temsilcisi haline geldi”

Engels “Proletarya Diktatörlüğü. Peki, beyler, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz? Paris'e bakın. Komün. Proletarya Diktatörlüğü buydu.”

Lenin (Avrupa ve Amerika Yoldaşlarına Mektuplar) “Tarihsel ve evrensel planda, ‘Sovyetler iktidarı’ proletarya diktatörlüğünün gelişmesinin ikinci adımı, ya da ikinci evresidir. Paris Komünü, onun ilk adımı idi.”

Açıkça anlaşılacağı üzere, Komün sosyalist devletin bir ön örneğiydi ve (tartışmasız biçimde) sınıf savaşının içinde şekillenmişti. Komünle bir kez daha kanıtlandı ki “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi (yani yazılı tarih), sınıf savaşımları tarihidir”. Sınıf savaşının ‘dışına’ çıkmak mümkün değildir. Görmezden gelmek, ilgi alanına dahil etmemek gibi ‘öznel’ seçimler, ‘esas’ nedenlerle ilgilenmeden, seçilen ‘mikro’ konularda ‘yerel’ aktivistliğin öne çıkarılmasıdır.

Lenin ‘demokrasi’ kavramının son tahlilde sınıfsal bir içeriği olduğunu; demokrasi ile düzenlenen sistemin mutlaka bir sınıfın diğer sınıflar üstündeki konumunu korumak, güçlendirmek için işlediğini; bu anlamıyla her demokrasinin aslında “bir sınıfın (ya da oligarşinin) diğer sınıflar üstündeki diktatörlüğü” olduğunu; burjuva demokrasisinin bir avuç sömürücünün büyük emekçi çoğunluğu üstündeki hegemonyası olduğunu ve ‘sosyalist demokrasinin’ büyük emekçi çoğunluğun bir avuç sömürücü üstündeki hegemonyası/ diktatörlüğü anlamında “bin kat daha demokratik” olduğunu söylüyor.

Sosyalist düzen, siyasal ve toplumsal olarak ‘geri dönüş’ ihtimali oranında ‘kendini koruma önlemleri’ geliştirecek ve uygulayacaktır. Bunun adı “proletaryanın devrimci demokrasisidir”. İsteyen buna ‘devrimci diktatörlük’ diyebilir. Sınıflı toplumlarda her demokrasinin ‘son tahlilde’ bir sınıfın diktatörlüğü olduğunu bilenler için bu fark ‘retoriktir’.

Komün’den Sovyet’e giden yolu anlamak için Lenin’in ‘Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi’nde söylediklerine bakmak gerekir: “İşçi vekilleri Sovyetlerinin mümkün olan biricik devrimci hükümet olabileceğini yığınlara anlatmak… Bir parlamenter cumhuriyet değil -çünkü işçi vekilleri sovyetlerinden sonra, buna dönmek, geriye bir adım olurdu- temelden doruğa kadar bütün ülkedeki işçiler, tarım ücretlileri ve köylü temsilcileri Sovyetlerinin bir cumhuriyeti. Polisin, ordunun ve memurların kaldırılması. Bütün memurlar seçimle gelmeli ve gerektiğinde her zaman halkoyuyla görevlerinden geri alınabilmelidir; memurların maaşları iyi bir işçinin ortalama ücretinden yüksek olamaz… Partinin görevleri:… (2) devlete karşı tutum ve bir “Devlet-Komün”ü (Lenin buraya koyduğu dipnotta ‘Yani Paris Komünü örneğinde bir devlet’ yazıyor)… Yazdım, açıklıyorum, yineliyorum: “İşçi vekilleri Sovyetlerinin mümkün olan biricik devrimci hükümet olabileceğini… Petrograd ve başka yerlerdeki işçi ve asker vekilleri Sovyetlerinin temsil ettikleri diktatörlük (yani yasaya değil, ama silahlı yığınların doğrudan gücüne dayanan iktidar), bu sınıfların diktatörlüğü olan bir diktatörlüktür işte… Bir devlette iki iktidar olamaz. İkisinden biri yok olacaktır.”

Paris Komünü, silahlı işçilerin iktidarı ele geçirdikleri ve kendi ‘üzerlerinde’ başka bir iktidarı tanımadıkları, yani iktidarı paylaşmadıkları bir deneyimdir. Komün tüm Fransa’da iktidarı alamadığı, kendini Fransız Hükümeti gibi gösteremediği ya da bunu istemediği için de başarıya ulaşamadı. Lenin’in vurguladığı gibi, ikili iktidar ancak ‘geçici’ bir durum olabilir. Bir aşamada ‘müesses nizamın’ baskı aygıtları ile ‘karşılaşmadan’ iktidar olunamaz.

Bu anlamda, sovyetler (yerel meclisler) yeni bir devlet tipinin organları olarak sosyalist demokrasinin kurucu unsurlarıdır. ‘Marksist teoride’ doğruluğu ve gerekliliği tartışılmayan sovyetler (komün devleti); iç savaş, savaş komünizmi, NEP, kırın kollektifleştirilmesi ve Dünya Savaşı tehdidi gibi nedenlerle ‘geçici’ olarak sönümlenmiş, ancak sayılan nesnel nedenlerin yanı sıra (her türlü eleştiriyi hak eden) öznel nedenlerle de ‘geçici’ olması gereken önlemler kalıcılaşmıştır.

Sosyalizmin yıkılmasının nedenleri sayılırken; yetmiş yıl boyunca emperyalist kuşatma altında yaşaması, İkinci Dünya Savaşında Hitler’in ordularının Moskova’ya kadar gelmesi ve toplam olarak 22 milyon Sovyet askerinin (büyük bir çoğunluğu inançlı komünistlerden oluşuyor) ölmesi, konutların 1/3'ünün, sanayinin %50'sinin, hayvanların 2/3'ünün yok olması, devrimin önderi ve teorisyeni Lenin’in 1923 yılında erken ölümü, çok büyük ve etnik olarak karmaşık yapısıyla ülkenin yönetilmesi zor bir büyüklüğe ulaşması, Dünyada ilk kez kurulan bir sistemin deneyimsizliği ve birçok sorunun ‘el yordamı ile’ çözülmeye çalışılması, sonrasında gerçekleşen devrimlerle büyüyen uluslararası sosyalist bloğun bölünmesi ve enternasyonalist dayanışmanın işlememesi gibi nedenlerin yanı sıra ‘içeride’ piyasacılığın etkisinde kalınarak ‘emeğin metalaşması’ ve emekçi kitlelerin ‘katılım’ kanallarının işlevsizleşmesi yani sovyetlerin etkisizleştirilmesi de sayılmaktadır.

Günümüzde, Marksist geleneğin içinde politika yapan bir çok devrimci akım ‘Paris Komünü ve Sovyetler’ çizgisini temel alan ve yaşanan ‘hatalardan’ ders çıkartarak ‘gerçekten’ demokratik (tabiki aynı zamanda ekolojik, feminist…) bir sosyalizmi kurmayı hedeflemektedir. Hatta geçmişin en etkili ve kitlesel hareketi olan Devrimci Yol’un alamet-i farikası sayılan ‘Direniş Komiteleri’ devrimden önce de sosyalist kültürün nüvelerinin yeşertileceği bir içerikle devrimin ve sosyalist demokrasinin organları olarak kabul edilmektedir.

Ayrıca, proletarya demokrasisinde çok partililik ve parti içi demokrasi tartışmaları da Marksist gelenek içinde kalarak derinleştirilmektedir.

Bolşevik Parti’de tanınan ‘hizip örgütleme hakkı’ -parti içinde, parti çizgisi ile aynı fikirde olmayan veya liderlik değişimi isteyen grup kurma hakkı- 1921’de iç savaş nedeniyle kaldırıldı. Geçici olması düşünülen önlem kalıcılaştı ve Lenin “Bu kararı almakla çok büyük bir hata yaptık”; Troçki ise “Hizipleri yasaklamak Bolşevizmin destansı tarihinin sonunu getirdi ve bürokratik yozlaşmanın taşlarını döşedi” dediler.

Ezcümle, Marksizm adına geçmişte yapılan hataları düzeltmek için tek yol ‘Marksizmin dışına çıkmak’ değildir. Marksizm, diyalektik materyalist yöntemi ve ‘somut koşulların nesnel tahlili’ ilkesini uygulayarak ‘değişen koşullara’ uyan bir ideolojidir.

Yaşandığı dönemde çok ciddi ve derin ayrılıkların, tasfiyelerin konusu olan olaylar; bugünden bakınca ‘öğrenme sürecinin’ bir parçası haline gelebiliyor. ‘Suç’ dediğinizde yaptırımın konusu olan anlaşmazlıklar, ‘hata’ dediğinizde öğrenmenin konusu oluyor. Devrimci tarihin pratiğinde ortaya çıkan hatalar ve zaaflardan tecrübe ve ders çıkararak ‘öğrenmek’ yerine,  çözümü Marksizmin dışında arayan ‘eski’ Marksistlerin, önemsedikleri konularda (örneğin; ekoloji, kadın, demokrasi vb.) Marksizmin nasıl bir yapısal ve ‘onulmaz’ çözümsüzlük içinde olduğunu anlatmaları gerekir.

Yapılan tek şey, “Marks’ın dönemindeki proletarya yok (elbette ücretli işçilik ve patron sınıfı var demeyi de ihmal etmeden) öyleyse sınıf savaşı yapılamaz, ücretli işçi-patron ilişkisinin neden olduğu sömürü konusunda bir şey yapamayız, sömürü ve kapitalizme (ve bunu mümkün kılan merkezi iktidara) dokunmadan ‘çokluğun’ kültür ve kimlik sorunları ile uğraşalım” demekten ibaret.

14- Avrupa’da yeni çağın adı modernitedir. Biz moderniteyi Mahşerin Üç Atlısı üzerinden tanımlıyoruz: Kapitalizm, ulus devlet ve endüstriyalizm. Modernite bu çağın gerçekliğini ifade ediyor. Onun kapitalizmle özdeşleştirilmemesi gerekiyor. Modernite kapitalizm, ulus devlet ve endüstriyalizm üçlüsünden oluşur… Sosyalizm modernite üçlüsünün alternatifi olarak ortaya çıkmalıydı. Fakat sadece kapitalizme karşı sosyalist analiz ve mücadele gündeme alındı. O da geliştirilemedi… Endüstriyalizm olduğu gibi benimsendi… Kapitalist sömürünün şu anda vardığı düzey vahşet sınırlarındadır… Ulus devlet ise onun vurucu gücüdür… Modernite durdurulamaz böyle devam ederse gezegenin 50 yıllık bir ömrü kalmış… Marx bu tehlikeyi sezdi ve antisini koydu. Ama geliştiremedi… Biz moderniteyi ve ona hizmet eden reel sosyalizmi aşmak için yeni bir analiz alternatif sosyalist teori geliştirmeye çalıştık.

Marksizm, yalnızca Marks’ın yazdıklarından ibaret bir ideoloji değildir. Marks’ın oluşturduğu paradigma/perspektif doğrultusunda teori ve pratik alanında, yaşamın ‘tüm’ soru ve sorunları konusunda üretilen tüm bilgileri içerir. Evrene, doğaya, topluma, insana ait herhangi bir konu, soru ya da sorun Marksizmin ilgi alanı dışında kalamaz. Eksiklik, yanlışlık, yüzeysellik benzeri eleştiriler mümkündür, ancak yaşamın tümünü kapsayan bir ideoloji olarak Marksizmin ‘dışı’ yoktur.

Her konuda ‘yeni ve özgün’ fikir geliştirmek de zorunlu değildir. Konunun uzmanları ya da muhatapları tarafından geliştirilen fikirler arasında ‘seçim’ yapmak ve ideolojisine/işçi sınıfı bilimine uygun olanı ‘almak, kabul etmek, içermek, kapsamak, geliştirmek, uyarlamak’ da mümkündür.

Bu bağlamda, ‘sadece kapitalizme karşı sosyalist analizle yetinildi’ ifadesi doğru değildir. Öncelikle, ulus devlet ve endüstriyalizmden ‘azade’ bir kapitalizm mümkün değildir. Tarihsel materyalizm, ulus devletin kuruluşu ile kapitalizmin ilişkisini insanlığa ilk anlatan bilimdir.

‘Dünyanın bütün işçileri, birleşin’ diyerek işe koyulan, Komünist Manifesto’da “İşçilerin vatanı yoktur” diyen Marksistlerin, ulus devlet perspektifini aşan enternasyonal devrimcilikleri tartışmasızdır (proletaryanın, öncelikle, kendi ülkesinde devrim yapmak, kendisini ‘ulusu temsil eden sınıf’, hatta ‘ulusun kendisi’ haline getirmek zorunda olduğunun söylenmesi, ulus devlet güzellemesi değil, ancak tüm sınırların kaldırılacağı bir dünyada kurtuluşları mümkün olan işçilerin, bu hedefe ulaşabilmek için, öncelikle ulus ölçeğinde egemenleri alt ederek iktidara gelmek zorunda oldukları yolundaki vurgudur).

Enternasyonalizmden hiç vazgeçmeyen, emperyalistlerin paylaşım savaşını desteklemenin ‘yurtseverlik ve anayurdun savunusu kisvesi altında burjuva şovenizmini’ desteklemek olduğunu söyleyerek savaşa karşı çıkan komünistlerin, emperyalizme karşı mücadeledeki ‘yurtseverlikleri’, ‘verili siyasal koşullarda’ kendi ulusal sınırları içinde devrim yapmak zorunda olmaları nedeniyle ‘ulusu’ tanıma ve anlama çabalarının ‘yoğunluğu’ değişse de modern zamanlarda ulus devlet paradigmasını aşan tek ideoloji Marksizmdir. 

Endüstriyalizm konusunda ise; Marksizmin ‘bolluk toplumunu’ müjdelemesi, Malthusçulukla yürütülen polemik, üretim araçlarının sonuna kadar geliştirilmesi perspektifi, insan ihtiyaçlarının giderilmesi ve doğanın ‘insanileştirilmesi’ konusunda bilimin etkinliğinin aşırı vurgulanması, Sovyetlerde Trafim Lysenko gibi ‘sahte bilim’ kazaları vb. nedeniyle, Marksizmin sanayici, büyümeci ve kalkınmacı bir perspektife sahip olduğu söylenebiliyor.

Ancak, sanayi ve teknolojinin sınıfsallığı, Fordizm-Taylorizm tartışmaları, yabancılaşmanın ve meta fetişizminin sonlandırılması gibi örneklerin yanı sıra süreç içinde gelişen çevre bilinci konusunda en üretken ve samimi çabalar da Marksistlerden gelmektedir.

Endüstriyalizmin, aşırı üretim ve büyümenin, gezegenin kaynaklarının ölçüsüz kullanımının engellenmesinin ve ekolojik olarak gelmekte olan ‘küresel kıyamet’ senaryolarının önlenmesi konusunda da ‘en umut veren’ ideoloji Marksizmdir.

15- Kürt gerçekliği modernite ile birlikte bitmiş bir gerçeklikti… PKK’nin en önemli başarısı bu realiteyi yeniden canlandırmak oldu. PKK Kürt ve Kürdistan gerçekliğinin varlığını hem kanıtladı hem de yenilmez kıldı… Özgürlük çözümü başarıldı mı? Hayır. Kürt varlığı kanıtlandı, ideolojik örgütsel bilince kavuştu fakat özgürleşme adımında tıkanma yaşandı… Reel sosyalizm çöktü biz ayakta kaldık ama büyük bir bunalım da yaşadık… Sosyalizme inancımı, bağlılığımı korudum ve bunu bir bilince dönüştürme mücadelesine girdim… sınıfa karşı sınıf mücadelesi de yanlıştır. Sadece sınıfa dayalı toplumsal bölünmeyi derinleştirir. Sınıfa karşı sınıf savaşımı yerine devlete karşı komün ikilemini ikame ettik… Bizim yeni dönem perspektifimiz demokratik ulus, eko-ekonomi ve komünalizm temelinde toplumun yeniden inşasıdır… Ulus devlet nasıl kapitalizm silahı ise halkların kurucu ilkesi ve silahı da komündür. Belediyeler üzerinden de bu komünal toplum örgütlenebilir.

Bahse konu ideolojik çizgi, kamuoyunda da bilindiği üzere, Murray Bookchin tarafından geliştirilen ‘Komünalizm’dir. Bookchin’in 2001’de yazdığı  ‘Komünalist Karar Anı’ adlı makalesinde en özet haliyle açıkladığı ‘komünalizmi’ anlamaya çalışalım.

“Bir ideoloji olarak Komünalizm… Marksizm’den felsefe, tarih, ekonomi ve politikayı bütünleştiren, rasyonel olarak sistematik ve tutarlı bir sosyalizm oluşturmaya ilişkin temel projeyi alır. Diyalektik olduğunu deklare ederek teoriyi pratikle aşılamaya çalışır. Anarşizmden hiyerarşinin yalnızca özgürlükçü sosyalist bir toplumda üstesinden gelinebilecek temel bir problem olarak kabul edilmesinin yanısıra onun devlet karşıtlığını ve konfederalizme olan bağlılığını alır”

Yüz elli yıldır tartışılan, aralarındaki ‘uyuşmazlıklar’ ve polemikler konusunda külliyatlar oluşturulan Marksizmi ve anarşizmi harmanlayarak ‘özgürlükçü sosyalizm’ adında ‘özgün ve tüm sorunları çözen’ yeni bir ideoloji ürettiğini iddia eden bir eklektisizmi ‘tam olarak düşünülmüş ve sistematik’ bir ideoloji olarak sunmak ikna edici bir başlangıç oluşturmuyor. Hele ki aynı metin içinde “Geçmişin iddia edilen antikapitalist ideolojilerinin hiçbiri (ne Marksizm, ne anarşizm, ne sendikalizm veya hatta ne de daha genel bir sosyalizm formu)... bunların hiçbirisinin kapitalizmin zaman içinde sürekli olarak yarattığı çok sayıdaki yeni sorunu, olanağı, problemi ve çıkarı içerme umudu olamaz.” denilmişken…

“Komünalizm, Fransa başkentinin silahlanmış insanlarının yalnızca Paris şehir kurulunu ve onun altyapılarını korumak amacıyla değil aynı zamanda şehirlerin ve kasabaların cumhuriyetçi ulus-devletin yerini alacak ulusal düzeydeki bir konfederasyonu düşüncesini de savunmak amacıyla barikatları yükselttiklerinde yaratıldı. Bir ideoloji olarak Komünalizm, bireyci ve anti-rasyonalist anarşizm tarafından kirlenmemiştir; ne de Bolşevizm’de vücut bulan Marxizmin tarihsel otoriteryanizminin sıkıntısını taşımaktadır. Çalışma alanı olarak fabrika sistemine, tarihsel öznesi olarak endüstri proleteryasına odaklanmaz... büyük oranda otonom olan yerel toplumların gevşek olarak birbirlerine bağlandıkları bir federasyondaki yönetim teorisi veya sistemidir”

Bir kez daha, ‘kurucu bileşenleri’ bireyci ve antirasyonalist anarşizm ile tarihsel otoriteryanizmi temsil eden Marksizm olan ‘komünalizmin’ fabrika sistemine ve endüstri proletaryasına odaklanmadığı için kurtuluş ideolojisi olarak kabulü isteniyor. Çünkü ismi Paris Komününden geliyor. Oysaki Komünü ‘tarihsel’ yapan ve ‘kurtuluş’ ideolojilerine esin kaynağı olan asıl özelliği ‘silahlı işçilerin iktidarı almalarıdır”. Bu ‘devrimlerini’ verili devleti ele geçirerek değil,  kendi kurumlarını ve kurallarını yaratarak (Paris ordudan kurtulmuştu ve işçilerden meydana gelen bir kitle olan Ulusal Muhafızlar ile yer değiştirdi) yapmaya çalışmalarıdır. Kendi üzerlerinde (kurumsal ve kural koyma yetkisi olarak) başka bir iktidarı kabul etmeyen, ‘yeni’ iktidarlarını Fransa’nın tümüne yaymak için uğraşmaktan vaz geçmeyen ancak bunu başaracak kadar ayakta kalamayan, merkezi iktidarın ‘yanı sıra’ yerel bir iktidar kurmayı bir yana bırakın, ‘ikili iktidarın’ bile geçici bir durum olduğunu, bir aşamada ‘müesses nizamın’ baskı aygıtları ile ‘karşılaşmadan’ iktidar olunamadığını bilen bir deneyimdi.

“Daha geniş bir açıdan, Komünalizm politikayı onun en geniş, en özgürlükçü anlamında geriye kazanma ve belediyenin potansiyelini aklı ve diyaloğu geliştiren bir arena olarak gerçekleştirme çabasıdır. Belediyeyi, en azından potansiyel olarak, organik evrimin ötesinde toplumsal evrim alanına doğru dönüştüren bir ilerleme olarak kavramlaştırır. Şehir, bir zamanlar yabancıları dışarıda bırakan dar görüşlü bir şekilde aileleri ve kabileleri birleştiren arkaik kan bağının hukuksal olarak ortadan kaldırıldığı yerdir. Akrabalık, cinsiyet, yaş ve diğer şeyler üzerine dayalı hiyerarşilerin potansiyel olarak ortadan kaldırılabildiği ve genel olarak paylaşılan bir insanlık temeline dayalı özgür toplumla değiştirilebildiği bir alandır.”

Komünalizmin iktidar, demokrasi, katılım, fikirlerin özgür değişimi vb. kavramsallaştırmalarının ölçeği ve mekanı belediyedir. Eski Atina’daki ‘site devletleri’ gibi ‘bağımsız’ idari yapıları düşünmeye davet ediliyoruz. Günümüz ‘ulus devletleri’ içinde, hangi anayasal sistemlerde bu ‘tahayyülü’ doğrulayacak belediyeler var? Merkez-yerel ilişkileri, ademimerkeziyetçilik, federasyon vb. hangi yapılar ‘siyasal’ olarak bu fikrin mümkünlüğünü gösterebilir? Büyük yapılar içinde ‘genel’ siyasal ilişkileri sarsmayan (Hindistan Batı Bengal’de ve Kerala’da, İspanya’da Marinaleda’da komünist belediye iktidarları) ya da ‘geçici’ olarak katlanılan (tasfiyesi için uygun zamanın beklendiği) Fatsa gibi örnekler istisnaidir. 

Sosyolojik olarak da feodal akrabalık bağlarının (aşiret ve klan üzerinden politika üretiminin) sona erdiği ‘şehir kültürü’ üzerinden belediyeleri kazanma ihtimali (özellikle Ortadoğu’da ve Kürdistan’da) çok düşüktür.

Bunların da ötesinde, merkezi iktidarların bürokratikleşme, militerleşme ve merkezileşme çabaları; bu çabaları çok kolaylaştıran iletişim, ulaşım, silah ve gözetleme teknikleri göz önüne alındığında, ‘genel olarak paylaşılan bir insanlık temeline dayalı özgür toplum’ olarak belediye, siyasi bir hedefin ‘yeter koşulu’ olamaz. Merkezi iktidarı hedefleyen bir siyasi stratejinin ‘gerek koşulu’ olarak düşünülebilir; ancak bu durumda da varlığı ya da ayakta kalma şansı, merkezi iktidarı hedefleyen mücadelenin etki düzeyine bağlıdır. Örneğin; Fatsa örneği, tüm ülkede etkinlik kazanan Devrimci Yol ‘gerçeğinden’ bağımsız olarak düşünülemez. 

“Hiyerarşik baskıdan ve maddi sömürüden kurtarılmış olarak –şüphesiz tüm yaşam kürelerindeki insan yaratıcılığının rasyonel bir alanı olarak yaratılmış– belediye yaşamın iyiliği için etik bir alandır. Komünalizm bu nedenle yaratıcı bir fantazinin uyduruk bir ürünü değildir: toplumsal gelişmenin bir diyalektiği ve akıl tarafından biçimlendirilen politik yaşam ve pratik fikrininin sürekli bir ifade edilişidir.”

Siyaset bilimi ve tarih konusunda ‘asgari’ düzeyde bilgisi olan biri için “Hiyerarşik baskıdan ve maddi sömürüden kurtarılmış belediye” anlamında komünalizmin ‘yaratıcı bir fantazinin uyduruk bir ürünü’ olmadığını düşünmek için çok çaba sarfetmek gerekiyor. Gezegen ölçeğinde kendini güvende hissedinceye kadar (dünya devrimi) ulusal ölçekte bile (tek ülkede sosyalizm) sürdürülemeyeceği iddia edilen ‘hiyerarşik baskı ve sömürüden kurtulmuş dünya’ fantazisini ‘belediye’ ölçeğinde düşünmek gerçekten kolay değil.

“Komünalizmin belediyeyi bugün olduğu yapısıyla kabul ettiği anlamına gelmez. Tam tersine, modern belediye birçok devlet-benzeri özelliklerle aşılanmış ve genellikle ulus-devletin ve kapitalizmin bir aracı olarak işlemektedir. Ulus-devletin hala üstün görüldüğü bugün, modern belediyelerin sahip oldukları her ne varsa bunlar “burjuva demokrasisi”nin ayrıcalıklarını– ki bu ayrıcalıklar, aslında, tarihsel süreçte yönetici sınıfların saldırılarına karşı kendilerini zorlu bir şekilde savunmuş olan yurttaşların zor kazanılmış kazanımlarıdır– yansıtan nitelikler olarak basitçe reddedilemez.”

Sorun da buradadır: Ulus devletin ve kapitalizmin aracı olarak işleyen belediyeler, ulus devletleri kapitalistler yönetirken, nasıl özgürlükçü belediyeler haline getirilecektir? Merkezi iktidarın kural koyma ve yaptırım uygulama yetkileri (özellikle ‘olağanüstü’nü belirleme yetkileri) duruyorken…

“Komünalizm kararlı bir şekilde devletçi belediye yapılarını ortadan kaldırmaya ve bunları özgürlükçü bir yönetim sisteminin kurumlarıyla yer değiştirmeye çalışır. Radikal bir şekilde kentlerin yönetici kurumlarını mahallelere, kasabalara ve köylere dayalı popüler demokratik meclislere dönüştürmeye çalışır. Bu popüler meclislerde, yurttaşlar –hem orta sınıflar hem çalışan sınıflar– doğrudan demokrasi içinde politik kararları alarak ve insani, rasyonel bir toplum idealini yaşama geçirerek, toplum sorunlarını yüz-yüze ilişkiler temelinde ele alacaklardır.”

Bu cümleler de anlatılanların ‘fantazi’ olmaktan çıkacağı ‘nesnel, somut, siyaseten mümkün, yolu ve yöntemi anlaşılabilir’ rasyonel hedefler olduğu bir aşamaya gelmemize yardımcı olamıyor. ‘Değiştirmeye, dönüştürmeye çalışır’ kalıbıyla anlatılan ‘gelecek’ perspektifini inandırıcı kılan hiçbir ‘olasılık’ üretilemiyor.

“Tek bir belediyenin sınırlarını aşan problemler ve konulara yönelmek sonuç olarak demokratikleştirilmiş belediyelerin daha geniş bir konfederasyon formunda bir araya gelme arayışını gerektirir. Bu meclisler ve konfederasyonlar, en derin doğaları gereği, devletin ve gücün devletçi biçimlerinin meşruluğuna meydan okur. Açık bir şekilde devlet gücü ve devlet yönetimi yerine halk gücünü ve toplumsal olarak rasyonel dönüştürücü bir politikayı getirmeye yönlendirilirler. Ve onlar sınıf çatışmalarının ortaya çıkacağı fakat sonuç olarak sınıfların ortadan kaldırılacağı alanlardır.”

Geldik konunun ‘özüne’; gerçekten yerel olan, sistemin işleyişini etkilemeyen (yani ulus devlet ve kapitalizmin işleyişine dokunmayan) ve diğer yerellere dışsal etki yaratmayan konularda ‘yerel yönetim özerkliği’ örneklerine rastlayabiliriz. Ancak daha geniş ölçekte (belediye sınırlarını aşan) sorunlara yönelmek, devlete ‘meydan okumak’ anlamına gelecektir. Bu konuda sorun yaşayan devletin karşısında, ‘en derin doğaları gereği’ devletin meşruluğuna meydan okuyan konfederasyonların ‘dönüştürücü’ bir politika geliştirecekleri söyleniyor. Bahse konu devlet hakkında hiçbir şey söylenmemekle birlikte; anlaşıldığı kadarıyla ordusu, polisi, sistemi koruyan yargısı, olağanüstü hali, sıkıyönetimi, ulusal muhafızları, gerektiğinde sokağa sürdüğü çeteleri, milisleri, mafyaları, derin devleti, kontrgerillası vb. olmayan bir ‘cici’ devletten bahsediyoruz demektir. Eğer muhatabınız olan devlet buysa, komünalizm bir fantazi olmaktan çıkar ama ‘Devlet’ literatürüne yeni bir kavram eklemek gerekir: ‘fantazi devlet’.      

“Özgürlükçü belediyeciliği savunanlar, devletin gücünü popüler güçle değiştirme girişimlerine devletin soğukkanlılıkla bakacağı konusunda kendilerini kandırmazlar. Onlar, komünalist bir hareketin devletin kasabalar ve kentler üzerindeki egemenliğini bozacak haklar istemelerine, yönetici sınıfların kayıtsızlıkla izin vereceği hayalini görmezler… Devlete karşı ikili iktidarı somutlaştıracak halk meclislerini savunan yeni belediye konfederasyonlarının artan bir politik gerilim kaynağı haline geleceği açıktır. Ya Komünalist hareket bu gerilim sonucu radikalleştirilecek ve kararlı bir şekilde onun tüm sonuçlarını karşılayacak veya onu değiştirmeye çalıştıkları toplumsal düzenin içine geriye doğru yutan bir uzlaşmalar bataklığına batacaktır. Hareketin bu meydan okumayı karşılaması için varolan politik sistemin değiştirilmesi arayışındaki ciddiyeti açık bir ölçü oluşturacaktır.”

Marksistlerin söyledikleri ile Marksizme karşı ‘fikri mücadele’ vermek de başka bir ‘fantazi’ konusu olabilir. Lenin’in Nisan Tezlerinde söylediği “Bir devlette iki iktidar olamaz. İkisinden biri yok olacaktır” sözünü kabul edenler, ‘kaçınılmaz’ olarak gelecek bu günlere ilişkin de söz üretmek zorundadırlar. 

“Biz ayrıca dargörüşlülükten ve nihayetinde… mülkiyet arzularından kaçınmak zorundayız… En önemlisi, Komünalist politik yaşamda, farklı mesleklerdeki işçiler halk meclislerindeki koltuklarına işçiler -mesleki çıkarlarını geliştirme amacında olan matbaacı, tesisatçı, dökümhane işçisi ve benzeri- olarak değil, asıl ilgileri yaşadıkları toplumun genel çıkarı olan yurttaşlar olarak oturmalarıdır.”

Marksizmin gözünden kaçan ‘mülkiyet arzularından kaçınmak’ ve proletaryanın ‘bir sınıf olarak’ kendisiyle beraber tüm sınıfları (sınıflı düzeni) yok ederek tüm halkın demokratik yönetimini kuracakları bir ideolojiyi insanlığın hizmetine ‘ilk kez’ sunmak gerçekten çok yaratıcı bir çaba olmuş! 

“Herşeyden önce Komünalizm güç problemi ile ilgilenir… Komünalizmin yandaşları kendilerini bir güç merkezine –belediye meclisine– seçimlerle girmek için seferber olur ve onu hukuki olarak mahalle meclisleri yaratmaya mecbur kılmak için çabalar… Belli sayıdaki belediyeler bir kez demokratikleştirildiklerinde ulus-devletin rolüne meydan okuyan belediye birlikleri içinde istikrarlı bir şekilde konfedere olurlar ve halk meclisleri ve konfederal kurullar yoluyla ekonomik ve politik yaşam üzerinde kontrolü üstlenirler… Komünalist bir toplum, herşeyden önce, dünyayı değiştirmek için amaçlarını açıklayacak yeni bir politik sözlüğe, yeni bir programa ve bu amaçları tutarlı kılmak için yeni bir teorik çerçeveye sahip olan yeni bir radikal organizasyon oluşturma çabalarına bağlı olacaktır. Herşeyden önce eğitim ve, evet, liderlik sorumluluğunu üzerine almaya gönüllü, kendini adamış bireylere ihtiyacı olacaktır.” 

Anlatılanların nasıl gerçekleştirileceği de açıklanıyor: Güç oluşturmak, güç merkezlerini (iktidarı) ele geçirmek, elde edilen gücü mahalle meclislerine dağıtarak devletçi organların meşruiyetini ortadan kaldırmak, yeterli sayıda belediye birlik oluşturduğunda konfederal kurumlar aracılığı ile ekonomik ve politik yaşamı kontrol etmek; bunları başarmak için de yeni bir politik sözlük, program ve örgüt (ama adı ‘radikal organizasyon’ olacak) oluşturmak; bunu başarmak için de etkin bir liderlik (“Liderliğe ciddi bir özgürlükçü yaklaşım, gerçeği ve liderlerin hayati önemini… kabul edecektir”) ve eğitim (“Rasyonel olarak özgür Komünalist bir toplumu yaratma süreci yerli masumiyeti ve mutluluğu fikrinden çok daha fazla düşünme ve çalışma gerektirecektir”).

Bir kez daha, Marksizmi ‘yetersiz’ olarak tanımlamak ve Marksizmin dışında, daha önce düşünülmemiş şeyler söylendiği ‘fantazisi’ ile karşı karşıyayız.

Yine de olumlu olarak karşılanması gereken bakış açısı, PKK’nin fesih kongresinin sonuç bildirgesininin son cümlesindedir “İnsanlıkta ısrar, sosyalizmde ısrardır!”

 

 

 

 

 

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. MEKTUP ('HER ŞEY' HAKKINDA)

Gezi Direnişi sırasında 13 yaşında olan Elif'in 'her şey' hakkında merakını gidermek ama 'her şey' hakkında gerçekten merak yaratmak amacıyla yazıldı...  

16. MEKTUP (GERÇEK ALİ)

    Din ve inanç konusuna genel bir bakışı netleştirmek için yazıldı...

5. MEKTUP (DİYALEKTİK)

En başta ve en fazla anlaşılması gereken 'diyalektiği' anlamak için yazıldı...

18. MEKTUP (ÜTOPYALAR GERÇEK Mİ?)

                                                         Anlatılanların 'makul, meşru ve mümkün' olduğunu somutlamak için yazıldı...