A.Öcalan’ın PKK’nin 12. Kongresi’nde
okunan ‘tarihi perspektif’ metnine dair düşünceler;
1- Şeyh Sait’in ve Seyit
Rıza’nın idam sehpasındaki sözleri sığındıkları ideolojilerin (Kürt aleviliği
ve nakşi sunnilik) yanılgısını, gafletini, kandırılmışlıklarını ifade ediyor.
Sonuçta iki gelenek de hem Nakşi geleneği hem Alevi geleneği ya da Sünni Alevi
geleneği; aslında her ikisi de uydurma. Bu iki ideoloji geleneksel Kürt
varlığını inkar etmek için uydurulmuştur. Ölü gerçekliklerdir.
Ümmet kardeşliği, islamın
birleştirici rolü vb. tezlerin aslında Kürt varlığını inkar etmek için
kullanılan ideolojik akımları güçlendiren niteliğine vurgu yapılıyor. ‘Barış ve
demokratik toplum çağrısı’ başlıklı ilk mektuptaki ‘kardeşlik ruhu içinde
inançları da göz ardı etmeden’ tarihsel ilişkileri yeniden düzenlemek
perspektifinin yol haritasını oluştururken ve laikliği tartışırken dikkate
alınması gereken bir bakış açısı.
Ayrıca, ‘gerici Kürt önderlerin
peşinden giden PKK’ şeklindeki propagandanın da ‘mesnedi’ ilk ağızdan
reddediliyor. Şeyh Sait ve Seyit Rıza’nın ‘ideolojilerinin’ verdiği
rahatsızlıktan önce ‘Kürt’ olmaları nedeniyle gadre uğradıkları yolundaki
iddiaya uygun bir yaklaşım.
2- Kürtler feodaliteden, yarı
burjuva yarı aristokrat kişiliklerin önderliği altında, kapitalistleşme,
burjuvalaşma süreci yaşadı. Devletleşme çabaları, PKK’ye karşı oluşumlar olarak
desteklendi. Bunlar son derece geçici yapay karşı devrim öğeleri olarak,
tasfiye aracı olarak dayatılan aygıtlar oluşumudur.
Hem
devletleşme perspektifinden kopuş vurgulanıyor hem de Barzani’nin federe
devleti ‘karşı devrim öğesi’ olarak tarifleniyor. Eşme ruhu, genişletilmiş
misakı milli, Musul’u da içeren altemperyal Türk-Kürt kardeşliği iddiaları ile
(en azından Irak özelinde) uyuşmuyor. Bu anlamda ‘gönüllülük yönü ağır basan’
Türk-Kürt ittifakının kimlerle kurulması gerektiğine ilişkin bir ‘koşul’ olarak
okunabilir.
3- ‘Apo
dönemi’ Önderliksel karakteri itibariyle çok az anlaşıldı. Halk dağılmış, felç
edilmiş, anlama gücü yok. Kadro donanımsız. Elli yıldır Kürtlerin şaşkınlığı
Mesihçiliği bu gerçeklikle bağlıdır… Apo bir önderlik inşası bir kişi kültü
inşası değil, kolektif önderlik inşasıdır… Sizi Önderlik gerçeğinin bir parçası
haline getirmek için 50 yıldır amansız bir emek ve mücadele içindeyim… Muazzam
bir söylem ve eylem gücüm var. Bunları size sunuyorum, zorla vermeye
çalışıyorum, yine almıyorsunuz… Ve geldik işte PKK’deki açmaza ve buna bir
çözüm bulmaya; yani bu fesih meselesine.
Kişi kültü eleştirisi ile
Öcalan’ın ‘ben’ dili arasında ciddi bir uyumsuzluk var. Dünya siyaset tarihinde
‘hatırı sayılır’ bir yer kaplayan Kürt Özgürlük Hareketine atfedilen
‘anlayışsızlık’ düzeyi pek adil görünmüyor. Eğer ‘bireysel’ önderlik ‘muazzam
eylem ve söylem gücünü’ aktarmakta bu denli başarısız olduysa ‘kolektif
önderlik’ inşası da başarılamamış demektir. Bu durumda tüm sorumluluğun ‘tek
taraflı’ olarak örgüte yüklenmesi de sorunludur.
4- Tuhaftır, bizim tarafımızdan
değil, bizzat benimle amansız ve her an idamım için her şeyi yapan bir Türk,
dönemin Türk duyarlılığının partileşmiş hatta proto parti devletin en yetkili
sesi ve eli olarak Devlet Bahçeli açtı bu yeni dönemi… Hem bir barış çağrısı
hem tutarlı hem de demokratik çözüm içeriği olan bir barış çağrısı. Gelişmeler
biraz bunu da gösteriyor. Ve buradan çıkartacağımız tek sonuç ancak savaşanlar
barışabilir… devlet denetiminde bu toplantımızla programını hazırlıyoruz. Nasıl
bir demokratik toplum bunun yoğun çabası içindeyiz.
‘Süreç’ önerisinin Kürtlerle
amansız savaş önderi Bahçeli’den gelmesinin ‘tuhaf’ olduğu çok doğru. Çağrının
bir ‘barış’ çağrısı olduğu (barışın içeriği, tarafların kazanımları, bahse konu
barışın paxTürk barışı olup olmadığı tartışmasıyla birlikte) ve barışın
‘düşmanlar’ arasında yapılacağı da doğru. Ancak, Devlet’in ve (sözcüsü olarak)
Bahçeli’nin barışın yanı sıra ‘demokratik toplum’ da istediğini gösteren
herhangi bir ipucu, ihtiyaç, olasılık olduğu da söylenemiyor (‘Gelişmeler biraz
bunu da gösteriyor’ cümlesindeki ‘gösteriyor’ yükleminin açıklanmaya ihtiyacı
var). Devlet’ten ve Bahçeli’den ilkesel, içten, tutarlı bir ‘demokratik toplum’
çabası beklenemeyeceğine göre, onları bu fikre ‘zorlayan’ bir mecburiyetten (iç
tahkimat) bahsediyoruz demektir. Açık kaynaklardan elde edilebilen bulgular
arasında böyle bir eğilimi ‘gösteren’ gelişmeler olmadığına göre; ya Öcalan
tarafından ‘bana göre’ diye ifade edilen bir ‘temenni’ ya da barış sürecinin
devamı için ‘şart’ olarak masaya konulan bir başlıktan bahsediyoruz demektir.
Böyle bir süreci ‘nesnel, tarihsel ve toplumsal’ gelişmelerin ‘açıklanabilir’
göstergeleri ile okumak yerine subjektif ‘niyet okumalarla’ sürdürmek de
düşünülemeyeceğine göre, ön hazırlık aşamalarında görüşülen ve uzlaşılan (aynı
zamanda ‘sahip çıkılacağı’ konusunda güvenilen) bir ‘demokratik toplum’
perspektifi olduğu yolunda Öcalan tarafından ‘ima ve ihsas’ edilen gelişmeler
olarak okumak gerekiyor. Siyasal tarih, (eğer Mesihçi bir perspektiften
bakmıyorsak) böyle bir beklentinin gerçekleşme ‘ihtimalini’ ne kadar
doğrulayabilir?
5- Bu eşikten atlamak
istiyoruz. Nedir bu, savaş ve ayrılıkçı çatışma sürecinden barış ve demokratik
bütünleşme, Türkiye Cumhuriyeti’yle özellikle. Diğer devletlerle ise Irak,
İran, Suriye devletleri içinde benzer süreçler devreye girecektir. Türkiye’nin
inisiyatifinde olması da bana göre hem aklın gereği hem gerçekliğin ifadesi
oluyor. Öyle olması gerekiyor, öyle oluyor. Dolayısıyla bu atılan adım oldukça
ciddiye alınabilecek bir adım. Her ne kadar belli bir zorlanmaya uğrasa da
doğru bir adıma benziyor. Atlanacak mı bu eşik tamamen yaratıcı çabalar bunu
mümkün kılabilecek.
Demokratik bütünleşmenin
‘motivasyonu’ Türkiye’nin ‘inisiyatifinde’ Irak, İran ve Suriye’de ‘benzer
süreçlerin’ yaşanması beklentisi midir? Örneğin Suriye’de yaşananlar
‘demokratik bütünleşme’ olarak tanımlanabilir mi? Yaşananların ya da
gelişmelerin ‘demokratik’ sıfatıyla tanımlanması için, süreçlere ev sahipliği
yapan ülkelerde yaşayan ve Kürt olmayan yurttaşlar için ne tür kazanımlar
öngörülmektedir (Bese Hozat “İstanbul'da faşizm varsa Amed'de demokrasi olmaz.
Türkiye'de faşizm varsa Kürdistan'da Kürt sorunu demokratik çözülmez”). Bu
eşiği atlamak için gereken ‘yaratıcı çabalar’ konusunda (iki taraf için de)
öngörülebilir, beklenebilir, istenebilir çabalar neler olabilir?
6- Her dönemin hakim düşüncesi,
o dönemin hakikati oluyor… Mimetik ardı sıra mitik düşünce gelişti… Mimetik
yani hayvan sezgilerini aşan bir düşüncedir mitik düşünce… İnsan hayvandan
simgesel düşünce ile ayrışır… Mitler toplumsallaşmanın gerektirdiği anlam
örüntüleridir… Büyük ekolojik döngü, yaklaşık 15 bin yıl önce sona eriyor. Orda
yeni bir iklimsel dönem başlıyor. Bu, neolitiği imkan dahiline sokuyor ve yeni
bir dönem başlıyor. İnsan varlığı da burada önce dili icad ediyor, simgesel
düşünceyi kabul ediyor. Uygarlığa, devlete sıçrama yapıyor.
‘Şüpheden uzak ve kesin’ olan her
bilim Marksisttir! Çünkü Marksizm ‘hakikatin’ yani bilimin üzerinde yükselir.
Bu nedenle, Marksizm (insanlığın geldiği aşamada açıklanabilen) ‘her şeyi’
açıklayabilen bilimsel bir yöntemin adıdır. Herhangi bir konudaki ‘gerçekten
bilimsel’ açıklama Marksizmin de açıklamasıdır.
Ancak, her konuda olduğu gibi bu
konuda da genellemeler sorunu ‘tümüyle’ çözmüyor. Fen bilimlerinde hipotez,
teori, ekol vb. düzeyinde tartışmalı alanlar; sosyal bilimlerde hemen her
disiplinde süregelen tartışmalar; bilgi ve bilimin/doğru ve gerçeğin konusu,
içeriği, üretimi, sunumu, kullanımı, vurgulanan yönü, zamanlamasının sınıfsal
çıkarlara göre manipüle edilmesi tartışmaları bitmiyor.
Felsefenin Temel İlkeleri’nde
“Marksist felsefe, gerçekten de, bilimlerden ayrılamaz, ama onlardan
ayırdedilir. Bilimlerin her biri gerçeğin tamamen belirli bir kesimine özgü
yasaları incelemeyi ister. Diyalektik materyalizme gelince, onun ikili bir
amacı vardır: diyalektik olarak, evrenin en genel yasalarını, fizik doğadan
düşünceye kadar, canlı doğaya ve topluma geçerek, gerçeğin bütün görünümleri
için ortak olan yasaları inceler… materyalizm olarak, Marksist felsefe… evrenin
maddi bir gerçek olduğunu, insanın bu gerçeğe yabancı olmadığını, bu gerçeği
bilebileceğini ve bu sayede evreni değiştirebileceğini öğretirler.”
Marks ve Engels’in diyalektik
materyalist yöntemi geliştirmelerini mümkün kılan bilimsel gelişmeler: Karmaşık
organizmaların gelişmelerinin başlangıcı olan canlı hücrenin; enerjinin dönüşümünün
(enerjinin maddi gerçeğin nitel bakımdan farklı biçimleri olduğunun); evrim
teorisinin (bütün canlı varlıkların doğal bir evrimin ürünleri olduğunun)
bulunmasıdır.
Bu bilimsel bilgilerin gelişmesi,
değişmesi, yenilenmeleri gibi süreçler hiç durmaksızın sürmekle birlikte
(hücrenin oluşumu, genetik aktarım mekanizmaları, epigenetik, enerjinin
maddeye, maddenin enerjiye dönüşümü, evrimin mekanizmaları vb.) diyalektik ve
tarihsel materyalist felsefe ve yöntem geçerliliğinden hiçbir şey kaybetmemektedir.
Çünkü çelişki ve değişimin evrenselliği bilgisiyle her şeyi hareket ve süreç
olarak inceleyen bir bilimsel yöntem ve felsefe, çelişki ve değişimin varlığı
ile doğrulanır.
Doğa yasalarını açıklamaya çalışan
teorilerin ‘değişmesi’, yasaları temel alan paradigmaların değişmesini
gerektirmez. Kütleçekim yasasının (kuvveti ileten parçacık ya da alanlar,
uzayzaman dokusunun bükülmesi…) ya da evrim yasasının işleyiş mekanizmaları
(genetik aktarım mekanizmaları, dışsal etkiler, türlerin oluşum zamanları, birikimli
ya da sıçramalı evrim…), gözlenebilir maddi evren (bigbang, genişleyen evren,
çoklu evrenler…) tartışmaları hiç bitmeyecek olsa da (insanlığın bilimsel
araştırma teknik ve teknolojilerindeki gelişmelere bağlı olarak) diyalektik
materyalizmin ‘evreni, doğayı, toplumu, insanı’ açıklama yetkinliği
tartışmasızdır. (Bilimlerin açıkladığı yasanın işleyişine ilişkin bilgilerin
değişmesine bir örnek; Öcalan’ın dilin icadını neolitik döneme tarihleyen
anlatısına aykırı olarak, yakın zamanda yapılan bir genetik analiz,
insanoğlunun dil yeteneğinin en az 135 bin yıl önce zaten mevcut olduğunu,
ancak sosyal bağlamlarda kullanımının yaklaşık 100 bin yıl önce ortaya çıkmış
olabileceğini göstermektedir. Tüm insan popülasyonları dile sahiptir ve tüm
diller birbiriyle ilişkilidir. İnsan popülasyonlarının coğrafi olarak ne zaman
ayrılmaya başladığı analiz edilebilirse, dil yeteneğinin bu dönemden önce zaten
var olduğu sonucuna varılabilir. Araştırmacılar, insanoğlunun ilk büyük
bölgesel bölünmesinin yaklaşık 135 bin yıl önce gerçekleştiğini buldular)
Bu bağlamda, E.İlyenkov’un
‘İdealin Diyalektiği, Etkinlik ve Zihnin Kuruluşu’ kitabında açıklanan yöntemi
kullanarak algı, bilinç, düşünce gibi kavramları anlamaya çalışalım:
Gelişkin, karmaşık ve somut
imgeler arasında ‘geneli aramak’ yanlıştır. Başa dönmek ve çıkarılmayı,
geliştirilmeyi, anlaşılmayı ‘bekleyen’ karmaşıklığı ‘düşüncede yeniden üretmek’
gerekir. Tarihsel ve mantıksal olarak anlamanın yolu, basitten karmaşığa,
başlangıçtan gelişmeye doğru ‘süreci’ anlamayı gerektirir.
Bu anlamda düşüncenin, bilincin
önkoşulu; organik bir gereksinimin (beslenme vb.) giderilmesi, bir ‘arzu
nesnesini’ aramak için harekete geçmektir. Organizma ile dış çevre arasındaki
etkin ‘alışveriş’ ruhsal yapının önkoşuludur. Yaşamı sürdürmek için gerekli
‘kaynaklar’ organizmadan ayrıysa, kaynaklara ulaşamayan canlı ölür. Beden ile
organik gereksinim nesnesi arasında bağlantıyı kurmak için uzamda devinme
eylemi, kişinin kendi eylemi aracılığı ile ‘engelleri aşarak’ amaca ulaşma
eylemini tamamlaması ‘imge’ olmadan olanaksızdır. Dokunma, görme vb. yollarla
elde edilen ‘duyumlar kargaşası’; gereksinim nesnesinin, dış uzamın, bu uzamı
dolduran engellerin ve bunlardan sakınmak için izlenecek yol ve sapmaların
imgesi, kısaca dışarının imgesi ve eyleme tarzı olarak belirir ve
şemalaştırılır. Koşullarda değişimler ve yeni engeller dışsal eylem şemasında
tekil düzeltmeler gerektirir ve imge bu şekilde değişir ve gelişir.
Sinek cama çarpar; içgüdü düz
çizgi boyunca devinmektir. Bilinç, bir engelin biçimini izleyerek bükülmüş bir
rota veya güzergahtır. İmge, engel oluşturan nesnenin dayattığı bükülme ve o
bükülmenin öznenin bedeninde şemalaşmasıdır. İmgenin oluştuğu mekanlar,
zamanlar, koşullar, engeller sınırsızca çoğaltılabilir. Bu sonsuz olasılıklar
arasında ‘değişen, gelişen, karmaşıklaşan’ yaşamı anlamak mümkündür. Marks’ın
meta’dan başlayıp kapitalizmin tüm karmaşıklığını; abiyogenezcilerin cansız
maddeden canlı maddeye geçişin biyokimyasal sürecini; evrimcilerin tek hücreli
ilkel canlıdan başlayıp günümüz organizmalarını, ışığa duyarlı ilk hücreden
başlayıp gözü açıkladığı gibi gereksinim karşısındaki engelin biçimini
izleyerek oluşan imge’den James Webb teleskopuna giden karmaşayı çözümlemek
mümkündür.
Engels (Maymundan İnsana Geçişte
Emeğin Rolü) “İlk çakmak taşı insan eliyle bıçak haline getirilinceye kadar
öyle dönemlerden geçilmiştir ki, bizce bilinen tarihsel dönem, onunla
karşılaştırıldığında önemsiz görünür… İnsan maymundan ayrılınca bitiş noktasına
gelmedi, değişik zamanlarda, değişik insan topluluklarında, derecesi ve yönü
değişerek, hatta orada burada yerel ya da geçici bir gerilemeyle kesintiye
uğrayarak, tüm olarak büyük ilerlemeler gösterdi… Elin, konuşma organlarının ve
beynin birlikte eylemiyle… insanlar giderek daha karmaşık işleri yapabilecek,
giderek daha yüce hedeflere yönelecek ve erişecek güce vardı... İnsan
kafasında, insani şeylerin gerçeği aşan yansımaları ortaya çıktı… İnsanlar
faaliyetlerini gereksinmeleriyle açıklamak yerine düşünceleriyle açıklamaya
alıştılar. Böylece, zamanla… idealist dünya görüşü meydana geldi”
Doğanın Diyalektiği’nde “Sadece
yalın haliyle doğa değil, insan tarafından değiştirilen doğa insan düşüncesinin
en önemli ve dolaysız temelidir ve insan aklı doğayı değiştirmeyi öğrendiği
ölçüde gelişmiştir.”
Marks (Kapital) “Bir arı,
kovanlarının yapısıyla pek çok mimarı utandırabilir. Fakat en kötü mimarı
arıların en iyisinden ayıran, mimarın yapısını inşa etmeden önce zihninde
kurmasıdır”
Ekonomi Politiğin Eleştirisine
Katkı’da “İnsanların varlıklarını belirleyen bilinçleri değil, tam tersine
onların bilincini belirleyen toplumsal varlıklarıdır.”
1844 El Yazmaları’nda “Hayvan
kendi yaşamsal etkinliğiyle dolaysız bir bütündür. O, kendisini ondan ayırmaz.
O kendi yaşamsal etkinliğidir. İnsan kendi yaşamsal etkinliğini iradesinin ve
bilincinin nesnesi kılar. O, bilinçli yaşamsal etkinliğe sahiptir.”
E.İlyenkov (İdealin Diyalektiği,
Etkinlik ve Zihnin Kuruluşu) “Düşünceyi (düşünmeyi), emeğiyle hem dış doğayı,
hem de kendisini dönüştüren toplumsal insanın gerçek etkinliğinin düşünsel
bileşeni olarak alıyoruz. Öyleyse diyalektik Mantık, sadece yaratıcı biçimde
doğayı dönüştüren öznel etkinliğin evrensel bir şeması değil, aynı zamanda bu
etkinliğin içerisinde gerçekleştirildiği herhangi bir doğal veya
toplumsal-tarihsel maddenin ve onun daima bağlı bulunduğu nesnel
zorunlulukların değişiminin evrensel bir şemasıdır.”
Bu anlamda, diyalektik ve tarihsel
materyalizm ‘insan düşüncesinin gelişimi’ konusunda en doğru açıklamayı
getirmektedir.
7- Bu dönemin düşüncesi doğayı
ifade eder mi, doğa için biçtiği anlam var mı?.. Örnek olarak İslam’ı alırsak…
Felsefe ile mitolojik düşünce arası bir düşüncedir İslam… bilime yol açan
felsefeye kapıları kapatır. Diğer yandan kelamı geliştirir… mitolojik çağı da
kapatır… önemli bir aşamadır. Fakat açmazı da kendi içinde, çünkü kendi içinde
modern felsefeye geçişin kapısını kapatmış… 9-10. yüzyıllar İslam’da bir
Rönesans dönemidir, bir rönesanstır, bütün dünyayı etkiler. Ama 15. 16.
Yüzyılların muazzam bir tutuculaşma dönemidir ve fiilen İslam biter… Bana göre
İslam 18.yüzyıllarda da bitmiştir… İngilizler bu İslamı istismar eder ve
bildiğimiz o cihan egemenliğine ulaşırlar. Bu İslam’daki tutuculukla
bağlantılıdır… Batının kavramlarıyla batıya karşı İslam’ı savunuyorlar… bunu da
dilencilik biçiminde yapıyorsun… Ya hegemona boyun eğersin ya hakiki bir savaş
yürütürsün. Bu Türkiye’de yapılmadığı için düşünceler karma karışık ve yine
sermaye vurgun yaparak kendini katlayarak, bu çatışmadan egemenliğini
güçlendiriyor.
‘Uygarlığa ve devlete sıçrama
yapılan’ dönemin düşüncesine örnek olarak İslam’ı almak, analojik bulunabilir.
Ancak, tartışılan konunun ‘yerelleştirilmesi’ ve geçmiş değerlendirilmesinden
bugüne dair de sonuçlar çıkarmak anlamında isabetli görülebilir. İslam
konusunda söylenenler (güzellemeler), doğruluğu ampirik olarak görülebilen
tespitler. Tartışmanın esas konusu, İslamın özü, 9-10 yüzyıllardaki rönesans
dönemi mi, tutucu uygulamalar mı ya da böyle bir öz var mı? Öcalan, geçmişe
ilişkin değerlendirmelerinin sonucunda 18.yüzyılda İslamın bittiğini ilan
ediyor. İslamdaki tutuculuğun ve batının kavramlarıyla İslam’ı savunan
‘dilenci’ tavrın barındırdığı ‘işbirlikçi’ varoluş tarzı ve emperyalizmin
içselleştirilmesi tespitleri, iktidarı dışarıdan içeriye değil içeriden
dışarıya yayan ‘biyoiktidar’ kavramını (ayrıca; sömürgeciliğin, halkın sadece
toprağını değil fikir ve düşüncelerini de işgal ettiği, insanların işgali
içselleştirerek uyum sağladığı; halkın bu durumdan kurtulmak ve kendini
‘psikolojik ve toplumsal’ olarak özgürleştirmesi için şiddetin meşru olduğunu
söyleyen -PKK’nin mücadelesini de etkilediği söylenen- F.Fanon’u da) akla
getiriyor.
Bu anlamda, İslam coğrafyasında
yürütülen kurtuluş mücadelelerinin verdikleri cephe savaşlarının en önemli
mevzilerinden birinin ‘siyasal islam’ olduğu teyit ediliyor.
Bölgede İsrail’in hegemon güç
oluşuna gönderme yaparak söylenen “Ya hegemona boyun eğersin ya hakiki bir
savaş yürütürsün” ifadesi, İsrail (ve ‘hamisi’ ABD) ile Arap İslamı arasındaki
ilişkilere dönük bir eleştiri olmakla birlikte bölgedeki (hatta genel ve
evrensel bir doğru olarak dünyadaki) tüm direniş hareketlerine de
uygulanmalıdır. Bu bağlamda, Kürt Özgürlük Hareketi’nin de (yerel ve
uluslararası) hegemon devletlerle ilişkisi eleştiriye tabi tutulmalıdır.
8- Bu büyük patlama nedir,
büyük patlamanın öncesi ne vardı? Büyük patlamayla evren 13 milyar yıllık bir
gelişme diyorlar. Bu pek akla yatkın gelmiyor. Giderek fizik bilimi temelinde
artalan ışıması diye bir düşünce geliştiriliyor. Patlama sırası veya patlama
öncesi… doğal olarak insanın aklına gelir, bu patlama öncesinde bir evren var
mıydı yok muydu?.. Ve bir de milyarlarca galaksi. Bunun bir iğne ucundan
doğması açıklama gerektirir. Bilim buna kuantum fiziği ile yanıt bulmaya
çalışıyor… Evren hiç de öyle söyledikleri gibi değilmiş. İşte o güneş merkezli
evren teorisi, daha sonra samanyolu, şu anda kara delik etrafında bir de kara
madde var, karanlık enerji… şimdi bu kavramlar daha da çoğalacak. Parçacıklar
işte en küçük parça atom dendi, sonra baktılar atomun birçok parçacığı var,
elektronla, protonla, nötronla izah ediliyor. Onların da parçacığın parçacığı
var. Bir tanrı parçacığı çıktı. Velhasıl bu böyle gidiyor.
Laboratuvar ortamında kontrollü
deneyler sonucunda kanıtlanabilen ve ‘yasa’ olarak bilinen bilimsel bulguların
yanında, teori/model başlığı altında tanımlanan bilimsel çalışma alanları da
var. Örneğin kuantum teorisi, evrim teorisi, bingbang teorisi gibi çok geniş
konuları irdeleyen ve laboratuvarda deney konusu yapılamayan alanlarda, önce
bir model oluşturulmakta ve modelin gereği olarak belirlenen unsurlara,
belirtilere, sonuçlara ulaşmaya çalışılmaktadır. Ulaşılan bulguların modelin
öngörülerini desteklemesi oranında teorinin bilimsellik düzeyi
belirlenmektedir.
Bigbang teorisi E.Hubble’ın
galaksilerden gelen ışık tayfındaki kırmızıya kaymanın galaksilerin
uzaklaşmasının bir sonucu olduğu (doppler etkisi; ışık fotonlar aracılığı ile
taşınır -dalga karakteri ayrı konudur. Aralarında belirli bir mesafe ile
hareket eden fotonlar, ışık kaynağının da hareket etmesi halinde görecelilik
teorisi uyarınca bu hızdan etkilenirler. Aralarındaki mesafenin artması ışık
kaynağının uzaklaştığını, azalması ise yakınlaştığını gösterir), yani evrenin
genişlemekte olduğunu bulmasından sonra “evren genişliyorsa, filmi geriye
sardığımızda daraldığını düşünmek gerekir. Bu daralmayı, evrendeki tüm maddenin
aşırı yoğun ve sıcak bir nokta olduğu aşamaya kadar getirip, sonrasında aşırı
yoğunluk ve sıcaklığın enerjisiyle patlayarak genişleyen evren modeli üzerinde
çalışabiliriz.” denilerek matematiksel modellemeler ve öngörüler oluşturulduğu
(uzmanlık gerektiren bu kısımlar konusunda “ben her şeyi kendim öğrenerek ikna
olmalıyım” diyenlerin işi çok zor. Sonuçta, en zekilerin gittiği en kaliteli
okullarda okuyanların en ilgili, bilgili olanları bu işlerle uğraşıyor. Çok
sayıda üniversite, bağımsız kuruluş, jürili bilim dergileri, araştırma
grupları; kamunun, özel şirketlerin, askeri sınai kompleksin
araştırma/geliştirme birimleri, NASA, CERN… gibi sayısız ‘bilimsel odak’
birbirlerinin hipotezlerini, araştırma yöntemlerini, sonuçlarını sorguluyorlar.
Ayrıca, hem bigbang karşıtı bilim insanları -zar evrenler, sicim teorisi,
durağan hal teorisi taraftarlarınca- hem de Vatikan Bilim Konseyi, bilimci
rahipler, akıllı tasarımcılar gibi yaratılışçılar tarafından kılı kırk yararak
inceleniyor. Günümüz teorileri konusundaki tartışmalar, Nasreddin Hoca’nın
dünyanın merkezini ‘inanmayan ölçsün’ diyerek belirlediği yöntemin
kolaycılığıyla yapılmıyor!) sonrasında kara delikler ve kozmik arka alan
ışınımının (fosil ışınım; büyük patlama sonrasında atomların bir denge
oluştururken bıraktıkları ışınımın evrenin her yanında ve eşdeğer şekilde
bulunması gerektiği hesaplanmış) varlığının tespit edilmesi üzerine büyük
patlama kuramı en yaygın kabul gören kuram haline geliyor. (Bu kurama en yeni
itiraz 2023’de geldi: Cenevre Üniversitesi teorik fizik profesörü Lombriser’in
matematiksel yorumuna göre evren genişlemiyor olabilir. Bu modele göre,
elektron, proton gibi parçacıklar uzay-zamanı dolduran bir alandan ortaya
çıkıyor. Kozmolojik sabit, alanın kütlesi tarafından belirleniyor ve bu alan
dalgalanıyor; bu nedenle ona hayat veren parçacıkların kütlesi de dalgalanmış
oluyor. Kozmolojik sabit zamanla değişiyor, ancak bu modeldeki değişim evrenin
genişlemesi değil, zaman içinde değişen parçacık kütlesine bağlı.)
Big Bang’i ‘sindirmek’ ve
anlaşılır kılmak için öncelikle yer ve zaman olarak ‘sonsuz evren’ fikrinin
içselleştirilmesi gerekir. ‘Sonsuzluk’ fikrinin soyutlama düzleminde
anlaşılması çok zor bir kavram olduğu doğrudur. Ancak ‘sonluluk’ fikrinin daha
anlaşılabilir olduğunu söylemek mümkün değildir. Zaman ve mekan açısından bir
‘son’ tahayyül eden kişinin “sonun önünü/arkasını, öncesini/sonrasını” da
tahayyül etmesi gerekir.
Bizim gözlenebilir evrenimiz
olağanüstü uzaklıklara yayılmış galaksilerden oluşur. Bu ‘olağanüstü’
uzaklıkları ‘idrak’ edebilmek için, önce bize en yakın Andromeda Galaksisi’ne
gitmek için 2,5 milyon yıl boyunca ışık hızıyla, yani saniyede üç yüz bin kilometre
hızla, seyahat etmek gerektiğini ‘idrakimizde somutlamalıyız’ (Altını çizelim;
365 gün süren ‘dünya’ yılı ile -saniye olarak 31 milyon 556 bin 926 saniye
sürüyor- 2,5 milyon yıl yolculuk yapacaksınız. Hızınız saniyede üç yüz bin
kilometre olacak ve en yakın galaksiye varacaksınız). Bunu başardıktan sonra,
gözlenebilir evrenimizde ‘başlangıçtan bugüne kadarki ortalama galaksi
sayısının yaklaşık 1 ila 2 trilyon olduğunu’ idrak etmeliyiz. Bir de
gözlenebilir evrenimizin, her yöne doğru ‘ışık hızından da hızlı’ şekilde
genişlediğini ‘idrakimize’ eklersek fotoğrafı tamamlamış oluruz.
‘Genişleyen evren’ teorisi, bizim
evrenimizin içine doğru genişlediği bir ‘dış’ evrenin varlığının kabulü
anlamına geliyor. Gözlenebilir evrenimizdeki madde ve enerji temel alınarak
üretilen bilimsel teorilerin, bizim evrenimiz dışındaki ‘sonsuzluk’ konusunda
(elde ‘bilimsel’ değerlendirmeye tabi tutulacak hiçbir bilgi, bulgu olmaması ve
ışık hızından da hızlı genişleyen evrenin ‘sınırlarından’ ışık aracılığı ile
gelecek bilginin bize asla ulaşamayacak olması nedeniyle) ancak spekülasyon
yapabileceği (çoklu evrenler, zar evrenler teorileri gibi) ve ‘sonsuzluğun’
spekülasyonlarının da sonsuz sayıda olabileceği dikkate alınmalıdır.
Bu bağlamda, evrenin oluşumu ile
ilgili bilimsel teorilerin de bir baş ve son öngördükleri, bu nedenle ‘sonlu’
evren fikrini savundukları akla gelebilir. Evrenin oluşumu ile ilgili teoriler
‘gözlenebilen evren’ ile sınırlı bulgulardan oluşuyor. Bu nedenle hem zaman
olarak hem mekan olarak ‘haddini’ biliyor. Zaman olarak büyük patlama anından
Planck sabiti denilen (5x10-44 saniye) süre -tekillik- içinde
olanlara ilişkin matematiksel modellemelerinin ‘anlamsız/çaresiz’ kaldığını;
mekan olarak da genişleyen evrenin dışında ne olduğuna ilişkin ‘spekülasyon
olmayan fikri’ olmadığını kabul ediyor.
Evrenimizde sürekli bir kaos
halinde oluşan, patlayan, dağılan, toplanan sayısız ‘oluşumu’ gözlediğimiz
gibi; sonsuzluğun içinde daha üst ölçekten (galaksiler yerine evrenler
ölçeğinden) bakan bir gözlemci de bizim evrenimizi ‘uzak ve yalnız’ bir köşede
sıkışan (karadelik gibi) maddenin patlayarak (süpernova/hipernova gibi)
dağıldığı ve galaksileri oluşturarak genişlemesini sürdürdüğü bir ‘oluşum’
olarak görebilir.
9- Niye bunu söylüyorum. Demek
ki materyalist açıdan da idealist açıdan da henüz katı gerçekler yok. Yüzde yüz
o doğru, yüzde yüz bu doğru yok. Belli ki insan zihninde bir gelişme var bir
patlama var. Hakikat arayışı devam edecek… Hatta böyle bir düşünce tarzı bizi
toplumsal doğanın izahına götürür… Hegel anlamı doğanın kendisinde bulur. Geist
dediği evrensel ruh, evrensel tin aslında beynin dışında bir gerçeklik. Varlık
da bir gerçekliktir. Anlam varlığın içindedir. İnsan beyni tarafından
üretilmiyor. Bir nevi idealizm de denir buna. Hegel idealizmi diyorlar. Bir
gerçeklik payı da yok değil. Marks bunun tam tersini ifade eder. Yansıma olarak
ifade eder düşünceyi. Zaman insan beyninde olup biten bir şeydir. Bunu dışa
yansıtır ve düşünce olur. Biraz buna terstir. Anlamın kendisi doğadadır. Burada
bir felsefi tartışma var devam ediyor. Bu tartışmaların devam etmesi iyi bir
şeydir. Materyalizm ya da idealizm diye dondurmak doğru değildir. Bu ikilem
yanlışa götürür, götürüyor. Dolayısıyla diyalektik düşünce bunun aslında katı
dogma haline gelmesini engelliyor.
Marks (Kapital-Önsöz) “Benim
diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam
karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam-süreci, yani düşünme süreci
-Hegel bunu ‘idea/fikir’ adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür- gerçek
dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca ideanın dışsal ve
görüngüsel biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan
aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey
değildir”
Lenin (Materyalizm ve Ampiryokritisizm)
“Bilgibilimsel olarak madde kavramı, insan bilincinden bağımsız bir varlığa
sahip olmanın ve bilincin yansıttığı nesnel gerçeklik olmanın ötesinde hiçbir
anlam taşımaz” diyor.
Bir fikrin-felsefenin pratik
tarafından doğrulanmadığı durumda (ölçüm ve gözlem hataları ve yetersizlikleri;
kuramsal, sezgisel, hayali, matematiksel, spekülatif ‘iddialar’ değil, ama
gerçekten ‘nesnel ve bilimsel’ olarak kanıtlandığı hallerde) ‘yeni’ doğrunun
peşinden gitmek gerekir. Ancak, Kopernik’in yeryüzünün Evren’in merkezi
olmadığını, Darwin’in rastlantı sonucu ortaya çıkan gelişkin memeli bir hayvan
olduğumuzu söylediğinden bu yana ‘tanrının yarattığı eşsiz bir varlık’
olmadığımız gerçeği ile kavga devam ediyor. Örneğin, modern fizikteki bazı
keşiflerin, insanın uzay ve zamandaki ihmal edilebilir varlıklar değil, kozmik
bir bilincin ayrılmaz parçaları olduğumuzu kanıtladığı söyleniyor vb. Zamanında
Rahip Berkeley’in söylediği “Dünyayı oluşturan tözlerin hiçbirinin zihin
olmadan varlığı yoktur. Benim tarafımdan algılanmadığı, benim zihnimde veya
yaratılmış başka bir ruhun zihninde var olmadığı takdirde ya bir varlığı yoktur
ya da bir Ebedi Ruhun zihninde var olmaktadır.” sözleri, materyalistler ve ‘gerçek’
bilim tarafından yerle bir edildiği için susanlar, yeni bilimsel gelişmeleri
istismar ederek akıllı tasarım, kozmik bilinç, antropik ilke vb. diyerek
yeniden ‘sahne almaya’ çalışıyorlar.
Günümüzün ‘popülerleştirilen’
bilimsel gelişmeleri (kuantum fiziği, ışığın dalga-parçacık ikiliği;
belirsizlik ilkesi, kuantum dolanıklığı…) üzerinden yaratılan toz bulutundan
çıkıldığında ilk görünen gerçek şudur ki insan bilincinin dışında makro ve
mikro düzeyde madde (ve enerji) dediğimiz somut gerçeklik vardır.
Kuramsal ve deneysel fiziğin
keşfettiği atomaltı parçacıklar da insan bilincinden bağımsız maddedirler
(E=mc² denkleminin kanıtladığı üzere madde ve enerji birbirine dönüşebilen iki
maddi formdur). Eşanlı ölçüm zorlukları nedeniyle ‘aşılamaz’ belirsizlikler olsa
da, ölçüm sonucunda ‘kesin’ sonuçların değil de ancak değişik değerlerin hangi
olasılıklarla elde edilebileceği bilgisine ulaşılabilmesi mümkün olsa da ‘insan
zihninden bağımsız’ bir maddi dünya mikro ve makro ölçekte vardır. Aralarındaki
ilişkilerin yasaları, bizim ‘ölçüm’ müdahalelerimizin bu ilişkileri etkilemesi
ve varoluşlarındaki ‘çelişkili birliğin’ bir yönünü görünür hale getirmesi
(Schrödinger’in kedisinin olası gerçekliklerden birine çökmesi), yerellik
ilkesini zorlayan ilişki geliştirme ihtimalleri bu gerçeği değiştirmez.
Pozitif bilimler, sınıfsal ya da
konjonktürel nedenlerle manipüle edilmediğinde, ‘diyalektik maddeci’ yöntemi
doğrulamaktadır. Çok disiplinli, karmaşık ve uzmanlık gerektiren bilimsel
bulguları; işin içine sezgi, matematik gibi soyutlukları monte ederek ‘yorum’
yoluyla değiştiren ‘hakikat bükücülerine’ karşı mücadele de ideolojik mücadele
cephesinin önemli bir mevzisidir.
Öcalan, aslında çok zaman önce
(Marksist açıdan) sonuçlanmış bir tartışmanın halen sürdüğünü ve sürdürülmesinin
de iyi bir şey olduğunu iddia ediyor. İdealizmin ve materyalizmin ‘antagonist’
niteliklerini göz ardı ederek ve eklektik bir ‘sentez’ oluşturarak idealizmin
materyalist paradigmaya ‘sızmasına’ neden gerek duyulduğu sorgulanmalıdır
(Örneğin; “Anlam varlığın içindedir. İnsan beyni tarafından üretilmiyor”
diyerek animist bir doğa tasarımı kabul edildiğinde, hegemonik felsefi bakış
idealizme mi materyalizme mi ‘eğilmiş’ olur?). Özellikle dinler tarihi,
‘hikayenin’ animizm ile başladığını ve geldiğimiz yerin ‘antik’ kökeninin
animizm olduğunu söylerken…
Marks’ın bilinç ve düşünceyi
‘yansıma’ olarak ifade ettiği yolundaki düşünce, ‘yansımayı’ tek taraflı olarak
düşünen ve bilinci madde karşısına koyup tek taraflı bir ‘yansıma’ ilişkisi
gören ‘kaba-mekanik materyalizm’ eleştirisidir. İnsanın varoluş etkinliğinin
sebebi olduğu kadar sonucu da olan bilinç ve bilincin etkinlik ile ilişkisinin
karşılıklılığını görmeyen bir eleştiridir.
Marks (Alman İdeolojisi)
“Fikirlerin, anlayışların ve bilincin üretimi, herşeyden önce doğrudan doğruya
insanların maddi faaliyetlerine ve karşılıklı maddi ilişkilerine… bağlıdır.
İnsanların anlayışları, düşünceleri, karşılıklı zihinsel ilişkileri, bu noktada
onların maddi davranışlarının dolaysız ürünü olarak ortaya çıkar”
E.İlyenkov (Diyalektik Mantık)
Marks ve Engels’in “Kendinde dış dünyanın bireye basitçe ve dolaysız olarak
tasavvurunda değil, yalnızca onun insan tarafından değiştirilmesi sürecinde
sunulduğunu ve hem düşünen insan hem de düşünülen dünyanın tarihin ürünü olduğunu
ortaya koymuştur” diyerek madde ve bilinç ilişkisini açıklamaktadır.
Alper Öztaş (Bookchin Kuramının
Marksist Eleştirisi) “İnsanın dışındaki maddi dünya, insana, dolaysız olarak
kendini sunan olgular ve fenomenler ile ulaşmış ve algılarımızı oluşturmuş değildir.
Algı ve ilişkili algılar olarak ifade edebileceğimiz deneyimlerimiz, bilinçli
etkinliğimiz öncesinde bilincimizde hazır bulduğumuz imgeler değildir. Aynı
şekilde bilinç de, doğa karşısında duran insanın kafatası heybesinde taşıdığı
ve maddi dünyaya karşı, onu değiştirmek için ortaya çıkarıp kullandığı bir şey
değildir. Algılarımız ve bilincimiz, toplumsal insanın yaşam etkinliğinin
içinde bulunan, bilinç bileşeni olarak görülmelidir. Bu şekilde etkinliğin bir
bileşeni olarak bilinç, hem bilinçli etkinliğin sebebi hem de bu etkinliğin bir
sonucu olarak var olmakla, diyalektik bir çelişki olarak önümüze çıkar”
Somut, maddi, bilimsel gerçeklerin
‘yoruma açık olmayan’ varlığı halinde fikir değiştirmek kaçınılmazdır. Ancak,
bu zorunluluğun olmadığı ve ‘eldeki’ paradigmanın açıklama gücünü sürdürdüğü
durumda ‘yeni’ paradigma arayışının açıklanması gerekir.
Akla gelenler; başka
paradigmaların ‘takipçisi’ olmayı sindiremeyen kibrin ve narsizmin kendi
dünyasını yaratma isteği, akademik-entelektüel rekabet ve kariyer için ‘yeni’
şeyler üretme baskısı, yaşanan sorunlar ve başarısızlıklar konusunda
uygulayıcıları ve ‘kendini’ sorgulamak yerine ‘paradigmayı’ sorgulama
kolaycılığı, ‘felsefi’ olarak kabul edildiğinde yaşamın diğer alanlarında da
sorumluluk doğuran (örneğin, Marksist felsefe ile işçi sınıfı eliyle insanlığın
kurtuluşu arasındaki bağ, sınıf savaşında saf tutma sorumluluğu) felsefelerden
kurtulma fırsatçılığı sayılabilir.
Bilim ve felsefe, insanlığın çok
erken dönemlerinden bu yana, somut ve nesnel olgular hakkındaki çok az bilgimiz
nedeniyle ‘sezgisel’ yöntemlerle üretildi ve bir nevi ‘akıl ve söz oyunları’
olarak gelişti. Üretildikleri koşullarda çok önemli ve değerliydiler, ancak
‘kaynak’ olarak insan aklını, algılarını ve sezgilerini kullandıkları için
‘insan merkezli (antroposentrik)’ bakış açısına sıkıştılar. Varlığın nedeni ve
anlamının ‘insan’ olduğu, her şeyin insan için yaratıldığı, bu gerçekleri
anlamanın tek yolunun ‘insan aklı’ olduğu, aklın da hem her şeyi araştıran
‘özne’ hem de kendisi tarafından araştırılan ‘nesne’ özelliğiyle ‘biricik’
olduğu kabul edildi.
Merkeze konulan ‘akıl’, serbest
çağrışım yoluyla gelen tüm ‘akrabalarını’ da sisteme dahil etti: Düşünce,
idrak, algı, imaj, dolayım, öz, töz, ruh, idealar evreni, ilk neden, tanrı… ‘Son
tahlilde’ iki ana felsefi akım oluştu: Metafizik ve materyalizm. Bu iki ana
akım da ‘son tahlilde’ bir sorunun yanıtına sıkıştı: Önce madde mi yoksa ‘fizik
ve doğa ötesi’ olan mı?
Materyalizm, ‘fizik ve doğa
ötesini’ reddeder. Evren insan bilincinden bağımsız ve ‘önce/birincil’ olan
madde ve enerjiden oluşur. Bu ontolojik (varlıkbilim) gerçeği epistemolojik
(bilgibilim) olarak kavramakta zorluklarımız olduğu açık. İlk filozoflar
galaksileri, ışık hızıyla ölçülen ‘akıl almaz’ mesafeleri ve zaman olarak sonsuz
akışı bilmiyorlardı. Sonrakiler insan ‘idrakinin’ yetersiz kaldığı ses
frekansları ve ışık dalga boyları olduğunu bilmiyorlardı. Diğerleri atomun
içini, enerjinin korunumunu, evrimi; şimdikiler gözlenebilir evrenin dışını,
karadeliklerin içini, bigbang anını ve öncesini… bilmiyorlar. Bilmediklerimizin
geçmişte bizi idealizme sürüklediği, ancak bilimin öncülüğünde ‘öğrendikçe’
materyalizmin her seferinde doğrulandığı bir tarihimiz var. Bu gerçeği, düşünce
ve mantık yoluyla geleceğe de uyguladığımızda, bilmediklerimizi de (deney ve
gözlem olanakları geliştikçe) bileceğimiz bir maddi dünyamız var. Bu fikri
değiştirmenin tek yolu, idealizmi ‘bilimsel, somut ve nesnel’ olarak ikna edici
şekilde kanıtlayan argümanlar ortaya koymaktır. İdealizm zaten ‘düşünce’ demektir
ve düşünce yoluyla kanıtlanır diyen totoloji ile gidilecek yol kalmamıştır.
Beynimizin üretimi olan düşünce
ile tüm vücudumuzun yaşamsal işlev ve aktivitelerinin ‘dışavurumu/göstergesi’
olan ruh (tin, zihin) kavramlarını, maddi varoluşumuz dışında (varolmak için
bir bedene ve beyne ihtiyaç duymayan, bedensiz de bir yerlerde ve bir şekilde
var olan) öz ve töz halinde düşünebilmenin adı metafiziktir.
Bu nedenle, idealizm ve
materyalizmi ‘birlikte’ düşünmek ve eklektik bir felsefi yapı oluşturmak mümkün
değildir. Öncesi ve sonrası tartışma dışı olmakla birlikte, bilinen evrenin
yaklaşık on dört milyar yıllık tarihinde (sonsuz bir döngüde sürekli değişen
evrende) insandan bağımsız olarak varlık gösteren bir ‘fikir-idea’ olarak
anlamın varlığına, gerekliliğine, açıklayıcılığına ikna olmak, bir yandan
insan-merkezli bir bakış gibi görünürken, bir yandan da insanın anlam üretme
kapasitesini sorgulayan ve özne-insanı reddeden bir tutumdur.
10- Toplum da bir doğadır. Ama
buna ikinci doğa diyorlar. Doğrudur. Bana göre de toplumsal doğa ile büyük
farklılaşma var. En temel özelliği düşünce esnekliğidir. Doğadaki düşünselliği
tartışmıyorum. Ama toplumsal doğa düşünce ile örülen bizzat insanın önce
simgesel sonra bilimsel, felsefi, dini bütün düşüncelerini temeline
yerleştirdiği bir doğadır… Toplum dedin mi hemen akla düşünce gelir… Bir de
toplumsallık işte ilk çağ toplumu dediğimiz Marksizm’deki ‘toplumun barbarlık
aşaması veya ilkel dönem’ denilen dönem ve ardı sıra kölelik kurumu gelişiyor…
Nihayetinde bu toplumsal doğayı insan oluşturuyor. Toplumsal doğa insan türünün
etrafında oluşan bir gerçekliktir. İçgüdülerle, taklitle oluşan bir şey…
Hepsi iç içe.
Murray Bookchin (Özgürlüğün
Ekolojisi) “Doğa’nın tanımlanırken birinci ve ikinci doğa şeklinde ikiye
ayrılmasının, bu kitapta yapmaya çalıştığım en önemli ayrımlardan biri olduğunu
ne kadar vurgulasam azdır. Kendi kendini yaratan doğa ile insanın yarattığı
doğayı genel anlamda birbirinden ayırmamız gerekir” diyor ve diyalektik
doğalcılık yoluyla Marksizmi aştığını ve özgürlükçü sosyalist bir temel
oluşturduğunu söylüyor.
Devam ediyor: “Atomdan küçük
zerrecikleri evrim sürecinde bizim insanlar adını verdiğimiz, şu bilinçli,
kendi üzerine düşünen yaşam formlarına yükselten, giderek artan karmaşıklık ve
çeşitlilikten yola çıktığımızda; tözün kendi içinde, geniş biçimde kavranan bir
telos’un ve sonunda aklı ve zekayı oluşturan gizli bir öznelliğin olduğu
konusunda spekülasyonlar yapmaktan kendimizi alamayız”
Bu spekülasyon nasıl yapılabilir:
Öncelikle insanı doğal öznellikten ve dolayısıyla doğal evrimden koparan süreci
sonlandırarak doğaya ve doğal evrime dönmeliyiz. “Doğa incelememiz… özevrimci
bir model, deyim yerindeyse örtük olarak etik olan bir ‘çekirdek’ sergiler. Karşılıkçılık,
özgürlük ve öznellik tamamen insan değerleri ya da kaygıları değildir, tohum
halinde de olsa, kendilerini harekete geçirmesi için Aristotelesçi bir Tanrıya
ya da kendilerine hayat vermesi için Hegelci bir Tin’e gerek duymayan daha
geniş kozmik ve organik süreçlerde de görülür”
Peki, ne yapmalı: İnsan toplumunun
teknik gelişimini “Ekolojik bir etiğin ışığında tamamen yeniden
biçimlendirmeliyiz”
Böylece, insan doğasına uygun bu
ekolojik toplumda “Hiyerarşinin yerine karşılıklı bağımlılık geçecek ve
birliktelik, önemseme, işbirliği, güvenlik ve sevgi gibi derinden hissedilen
biyolojik ihtiyaçları karşılayan organik bir özün varlığını ifade edecektir”
Alper Öztaş’ın (Bookchin Kuramının
Marksist Eleştirisi) yaptığı ‘özet’ çok açıklayıcıdır: “Bookchin ise sunduğu
değerler sistemine, etik belirleyicilere ikna etmek için Tanrıyı sunmasına
gerek olmadığını, bunun yerine aşkın bir söylem olarak ‘kozmik ve organik’
demenin yeterli olacağını düşünmektedir. Bu, tanrı inancını aşamamış küçük
burjuva bir entelektüelin, tanrıdan emin olamaması sebebiyle, çözümü evrende
var olan mistik bir enerjiye havale etmesinden hiçbir fark göstermez”
C.Caudwell (Ölen Bir Kültür
Üzerine İncelemeler) “Animizm, ilkel insandaki, istemin özgürce belirleyen bir
kendinde-neden olduğuna ve isteme eylemi sırasında kendisinin de
belirlenmediğine ilişkin yanılsamadan ötürü, insan istemlerinin, tüm
görüngülerin yeterli nedeni olarak doğaya mal edilmesinden başka bir şey
değildir”
“Burjuva zihinde her zaman bir
altın çağın, kurumların yoldan çıkardığı tümüyle kusursuz insan efsanesi
vardır. Ne yazık ki insan kurumlar yokken iyi olmak bir yana, kötü bile
değildir. Artık insan değildir, iyi ya da kötü değil bilinçsiz bir hayvandır”
Bu durumda, hedeflenen doğal ve
organik topluma ulaşmak için önerilen yol ‘yeniden inşa edilmiş bir animizm’
olmaktadır.
Engels “Bizim maymunsu atalarımız
sürü halindeydiler; bütün hayvanların en toplumsalı olan insanın, toplumcul
olmayan atadan türemiş olması elbette olanaklı değildir.”
E.İlyenkov (İdealin Diyalektiği,
Etkinlik ve Zihnin Kuruluşu) “Bilinç, yalnızca birey… bireysel edimlerini başka
kişilerin edimleriyle bağdaştırmak zorunda kaldığında… yalnızca kolektif olarak
gerçekleştirilen yaşam etkinliği bağlamında ortaya çıkar”
Marx, Kapital’de (Burjuva iktisatçıları
tarafından örnek olarak kullanılan Robinson Crusoe’yu) “üretim sürecinin gerçek
temsilcisi olmayan bir münzevi” diye tanımlayarak ‘insana’ ait her arayışın
‘toplum içinde’ olması gerektiğini vurgular. Bunun anlamı da (hangi anlamda
kullanırsak kullanalım) insan doğasının da ‘toplumsal doğa’ olmasıdır (Marks, Feuerbach
üzerine 6. Tez’de “İnsan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir
soyutlama değildir. Bu öz aslında, toplumsal ilişkiler bütünüdür”).
Öncelikle, ‘insan doğası’
potansiyel olarak olası bütün seçenekleri içeren yapısı ile “içine konulduğu
kabın şeklini ve rengini alan” su gibidir. Bütün renk ve şekilleri alabilir ama
‘kendi başına’ bir rengi ve şekli yoktur. Bu nedenle ‘potansiyel olarak’ her
şeydir ama içinde bulunduğu kabın şekline (toplumsal koşullara) göre ‘görünür’
hale gelir. İnsan doğasının kötü olduğunu söyleyenler, aslında insanın içindeki
‘potansiyel kötüyü’ görünür hale getirecek şekilde işleyen toplumsal
dinamiklerden söz etmektedirler (Tabiki bomboş bir ‘tabula rasa’dan söz
etmiyoruz. Bir dizi sınırlamalar, genetik aktarımlar, başlangıç maddilikleri ve
çevresel etkilerle biçimlenen bir plastisitesi var). Ancak, konu düşünce ve
davranış olduğunda, tarihsel ve toplumsal koşulların ürünü bir sonuçtan söz
ediyoruz demektir.
İnsanın içinde şekillendiği
toplumsal koşullar (en genel anlamda) nasıl şekillendi? Tarihsel materyalizm,
toplumların/insanlığın tarihini açıklamanın bilimsel yöntemidir. Gezegenin
değişik yerlerine yayılan ve çok farklı zamanlarda ve koşullarda yaşayan insan
toplumlarının sosyoekonomik gelişim evrelerini ‘ana hatlarıyla’ açıklar.
İnsanın ‘insanlaşması’ ve insan
toplumlarının gelişimi sürecini çözümleyen temel kavramlar “emek ve üretimdir”.
Maddi hayatın günlük/yeniden üretimi süreci insanın tarihini de
biçimlendirmiştir.
Evrimsel süreç içinde ‘emeğin
rolü’ ile zekası gelişen, zekası geliştikçe çevresini değiştiren, çevresini
değiştirirken kendisini de değiştiren/geliştiren insanın macerası ilkel
komünal toplum ile başlar. Avcılık ve toplayıcılığın yanı sıra toprağı
işleme ve hayvanların evcilleştirilmesi sonunda ortaya çıkan ürünün ortaklaşa
tüketime sunulduğu, üretilenin/avlananın/toplananın hemen tüketildiği; özel
mülkiyetin (tarihsel maddeci anlatımda ‘üretim araçları üzerindeki özel
mülkiyetten’ bahsedilmektedir. Tüketime konu ürünler, silah, alet vb. kişisel
sahipliğe konu olabilirler) sınıfların ve devletin olmadığı ilk sosyoekonomik
yapıdır. Tarım ve hayvancılıktaki gelişmeler (birinci büyük işbölümü), zanaat
ve el sanatlarındaki gelişmeler (ikinci büyük işbölümü) ve ticaretin gelişmesi
(üçüncü büyük işbölümü) ihtiyaçların giderilmesi için gerekenden daha fazla
ürün (artık ürün) elde edilmesini olanaklı kıldı. Artık-ürünün toplanması,
ayrılması, korunması, kullanıma sunulması süreçleri sınıfları ve ilkel haliyle
devleti doğurarak komünal toplumun çözülmesine neden oldu. Böylece insanın
insan tarafından sömürüldüğü, bunu sürekli kılmak için de insanın insanı baskı
altına aldığı toplumların tarihi başladı.
Köleci toplum; öncelikle çoban kabilelerde sonra da tarım kabilelerinde erkek
emeğinin ağırlık kazanması sonucu ataerkil topluma geçiş gerçekleşti. Özel
mülkiyetin ve sınıfsal konumun miras yoluyla çocuklara geçmesi için ‘baba’
merkezli aile ihtiyacı nedeniyle kadın/aile sistemleri ‘erkek eksenli’
oluşturuldu. Savaş esirleri ve borçlular köleleştirildi. Böylece köle emeği bir
zenginlik kaynağı haline geldi ve toplum köle sahipleri/köleler olarak
sınıflaştı.
Feodal toplum; köleler zorla çalıştırılıyordu ve ürettikleri her şey
-kendileriyle birlikte- köle sahibinindi. Köleler üretimin arttırılmasına
(kendilerini ilgilendirmediği için) kayıtsız kalıyorlardı. Köle sahibi, köleye
bakmak ve hayatta tutmak zorundaydı. Ancak, efendileri bu dertten, masraftan
kurtaran bir model gelişti: toprağa bağlı kölelik. Toprak köleleri, feodal beye
ait tarlalarda ürettiklerinin bir kısmı kendi geçimlerini sağlamak üzere
kendilerine ait olduğundan çalışmadan yaşayamazlardı. ‘Serf’ denen toprak
köleleri, kalacakları yeri sağlayan, ürettiği üründen faydalanmasına izin veren
büyük toprak sahiplerine ürettiklerinin çoğunu veriyorlardı.
Kapitalist toplum; feodal sistem kendi içine kapalı derebeylikler içinde sıkışıp
kalmışken, mali/teknik/fikri gelişmelerin ve coğrafi keşiflerin de etkisiyle
ticaretle uğraşan bir sınıf (ticaret burjuvazisi) ortaya çıkıp güçlenmeye
başladı. Feodal düzenin derebeylik yapılanmasının serbest ticaret önünde engel
olması nedeniyle yeni ortaya çıkan sınıf ile feodal düzenin beyleri arasında
‘sınıf savaşı’ başladı. Sonuçta, üretici güçlerin gelişimine daha uygun olan
burjuva düzeni (kapitalizm) kazandı.
Marks’ın “İnsan anatomisi de
maymun anatomisinin bir anahtarıdır” sözü, bir şeyi anlamak için ‘en gelişmiş’
biçimine bakmanın doğru olduğunu, çünkü ‘şeyin’ bütün geçmişinin ve basit
hallerinin de ‘gelişmiş’ halinde içerildiğini anlatıyor. Günümüzün gelişkin ve
karmaşık toplum yapısından başa dönmek ve çıkarılmayı, geliştirilmeyi,
anlaşılmayı ‘bekleyen’ karmaşıklığı ‘düşüncede yeniden üretmek’ gerekir.
Tarihsel ve mantıksal olarak anlamanın yolu, basitten karmaşığa, başlangıçtan
gelişmeye doğru ‘süreci’ anlamayı gerektirir. Bu anlamda antropoloji,
arkeoloji, paleontoloji, evrimbilim, genetik vb.nin keşfettiği gerçeklerin
arasındaki boşluğu ‘düşüncede yeniden üreterek’ doldurmak ve tartışmaya/yoruma
açık fikir üretmek kaçınılmaz oluyor. Bu tartışmaları derinleştirmek ve
güncelleştirmek entelektüel ve toplumsal bir görevdir; ancak, tartışmaya açık
alanların varlığını ‘paradigmayı’ terketmek için kullanmak sorunludur. Bütün postmarksizmler,
Frankfurt okulu ve komünalizm akımları bu mantıkla değerlendirilmelidir.
Örneğin; Ekonomi Politiğin
Eleştirisine Katkı’ya yazdığı önsözde Marks, insanlığın tarih öncesini “geniş
çizgileriyle Asya Tipi, eski çağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları”
şeklinde tanımlıyor. Bu taslak, feodal topluma ulaşma aşamaları konusunda çok
doğrultulu bir perspektif sunuyor. (Paul Blackledge’nin Marksist Tarih Kuramı
Üzerine’de anlattığına göre) Stalin’in ‘Diyalektik ve Tarihsel Maddecilik’
kitabında “ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist” şeklindeki sıralı ve tek
doğrultulu toplumsal gelişim modelini ve Çin konusundaki tartışmalarda ‘feodal
Çin’ tezini dayatması nedeniyle ‘Asya Tipi Üretim Tarzı’ ya da çok doğrultulu
toplumsal evrim tezlerinin akademi ve Marksist kuramcılar tarafından terk
edildiği söyleniyor.
Samir Amin “köylülerin fazlalık
ürünlerinin sömürüsünün toprak beyleri tarafından yürütüldüğü” feodal sistemin
dışında “devletin hem köylülerden hem de toprak beylerinden vergi aldığı”
haraca dayalı üretim tarzı kavramını öne sürerek tartışmayı derinleştiriyor ve
haraca dayalı tarzda toprak beylerinin özel çıkarları ile devletin genel
çıkarları arasında ‘sınıfsal’ çelişkilerden bahsediyor.
Marks’ın Avrupa’dan daha yüksek
iktisadi ve kültürel gelişim düzeylerine ulaşmış olan Çin, Hindistan ya da
Ortadoğu’da kapitalizmin ortaya çıkmamasına ilişkin bir açıklama olarak ‘Asya
tipi üretim tarzı’ kavramını özgül bir coğrafi referanstan çok, evrensel bir
referans olarak öne sürdüğü (kavramsal olarak evrensel, ancak bazı bölgelerde
görünür hale gelmiş), kavramın belirgin özelliklerinin toprakta özel mülkiyetin
olmaması, kendine yeterli köy toplulukları, toplumun tümünden haraç toplayan
bir devlet olduğu ileri sürülüyor.
Sonuç olarak, Asya tipi toplumsal
oluşumların “özel mülkiyetin gelişmesi nedeniyle komünal ilişkilerin
gerçekliklerini gitgide yitirdikleri sınıflı toplum biçimlerine doğru” kendi iç
çelişkileri yoluyla gelişme eğilimi gösterdikleri, ‘antik tarz’ yoluyla köleci
tarzın ortaya çıkması ya da feodalizme geçişten de söz edilebilir. Avrupa
merkezli köleci tarzdan feodal tarza geçiş modelinin ‘tipik’ ve evrensel
olmadığı söylenebiliyor.
Bütün bu (ve benzeri) tartışmalar,
Marksizmin eksikliği ya da yetersizliğini değil, değişen ve gelişen koşullara göre
‘yine, yeni, yeniden’ ele alınması gerektiğini gösteriyor.
11- Peki insan türünde kim
ondan sorumlu olur? İşte burada kadın devreye giriyor. Daha da dikkat çeken bir
şey erkeklik-dişiliğin nasıl meydana geldiğidir… Bunları felsefi olarak
konuşuyoruz. Böyle bir dişil eril bölünme neden oldu? Diyalektik bundan
sorumlu. Her şey ikilemlidir… Dişil eril olayı da bunun bir uzantısıdır.
Evrendeki gelişmeye aykırı bir şey değil. Onun bir uzantısı olarak bir dönem
artık yavaş yavaş tek varlıkta ikilem yerine ayrı varlıklarda bir birleşme.
Eril varlık türüyor, dişil varlık türüyor ve biri ikiye bölüyor ve ikiden
tekrar bir birlik… Dolayısıyla bu katı bir şey değil, dönüşebilir, diyalektik
bir gerçekliktir… Bunda dikkat çeken nokta dişi eril arası aşılmaz bir uçurum
olmamasıdır… biz buna farklılaşma dedik farklılaşma olmazsa yaşam olmaz… ikisi
de değerlidir.
Canlıların üremesi çok değişik
yöntemlerle gerçekleşir. Amitoz (basit bölünme), mitoz (karmaşık bölünme) ve
mayoz bölünme (eşeyli üreme). Basitten karmaşığa doğru gelişen bu üreme
biçimleri, evrimsel seçilimin sonuçlarıdır. Mitoz bölünme basit olduğu için
avantajlıdır ancak birbirinin aynısı kopyalar üreterek (evrimsel olarak avantaj
oluşturan) çeşitliliğe izin vermez ve olası bir sorunun popülasyonun tümüne hızla
yayılmasına neden olur. Eşeyli üreme, okaryötik (çekirdekli) hücre oluşumu ve
yarı kromozomlu hücrelerin birleşimi ile (kopya üretmek yerine) çeşitliliği
arttırarak doğal seçilimde avantaj kazanmıştır. Çok sayıda cinsiyete sahip
canlılar olmakla birlikte, ağırlıklı olarak iki cinsiyetli paradigma yaygındır.
Cinsel yönelimlerin eşit ve özgür
bir yaşama kavuşmaları mücadelesine; cinsiyetlerin diyalektik birliği,
birbirlerine dönüşme potansiyelleri ve aralarındaki ‘akışkan’ ilişkiyi
vurgulayarak sunulan katkı, sahip çıkılması ve geliştirilmesi gereken güçlü bir
argümandır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin kadın özgürlüğü konusundaki etki ve
katkıları tartışmasızdır. Cinsel yönelimler konusundaki bu bakış açısı da
değerlendirilmelidir.
12- Toplumsal sorunsallık böyle
başlıyor. Biri der eril üstündür diğeri der dişil… Toplumsal sorunsallık
uygarlık sonrasında devletle başlıyor demiştim. Ama şimdi öyle görünüyor ki
devletle değil, çok daha öncesinde, 30 bin yıl önce gelişmiş… düşünce dediğimiz
şey insana özgüdür ve düşüncenin erkeği kadını yok… Feminizm kadına özgü
düşünce, bunun karşıtı erkekliktir… böyle bir katılık doğada yoktur… esas
sorunsallık toplumda eril dişil öğenin çatışmasıyla başlıyor… Önce bunu kadında
görüyoruz. Kadın tanrıça çağı… doğum ananın etrafında bir toplumsallık
gerektiriyor… Kültür insan türünde ortaya çıkan bir bilinçtir. Bu, önce kadında
başlıyor, çünkü çocuğu doğuran kadındır… Doğuran kadın çocuğu büyütmek,
beslemek için de toplayıcılık yapmak zorunda. O da muazzam emek ve çaba
gerektiriyor… kadın da kardeş olarak, kız kardeş olarak bir iki tane dayı,
teyze gibi akrabalarını tanıyordur. Bunlar bir arada bir klan oluştururlar.
Klan toplumsallaşma tarihinin ilk örgütlenme formudur. Klan, ana etrafından
oluşan bir kültürdür.
Engels (Ailenin, Devletin ve Özel
Mülkiyetin Kökeni) “Tek eşli evlilik, tarih sahnesine kadın ile erkeğin
uzlaşmasının en yüksek biçimi olarak çıkmak şöyle dursun, hiçbir şekilde
böylesi bir uzlaşma olarak ortaya çıkmaz. Tam tersine, bir cinsin diğerini
boyunduruk altına alması, cinslerin bütün bir tarih öncesi dönemdeki,
varlığından bugüne kadar haberdar olunmayan bir çatışmanın ilanı olarak ortaya
çıkar. Eski, 1846’da Marks’la birlikte hazırladığımız, basılmamış bir el
yazmasında şunu buluyorum: “İlk işbölümü, kadın ile erkek arasındaki, çocuk
yapmaya yönelik iş bölümüdür.” Bugünse şunu ekleyebilirim: Tarih sahnesine
çıkan ilk sınıf karşıtlığı, erkek-kadın karşıtlığının tek eşli evlilikteki
gelişimiyle, ilk sınıfsal baskı da, kadın cinsinin erkek cinsi tarafından baskı
altına alınmasıyla çakışır.”
Bu paragraftan açıkça anlaşıldığı
üzere; Marksizm (Engels’in katkısıyla) tarih sahnesine çıkan ilk sınıf
karşıtlığının erkek-kadın karşıtlığı olduğunu; ilk sınıfsal baskının da erkeğin
kadın üzerindeki baskısı olduğunu en başta ‘keşfediyor’.
İnsanlığın erken dönemlerinde
anaerkil topluluklar olup olmadığı; önce anaerkil sonra ataerkil topluluklara
geçiş olduğu; mülkiyet ve ataerkilliğin hayvancılıkla uğraşan topluluklarda mı
yoksa tarımla uğraşanlar arasında mı çıktığı tartışmalarına ilişkin, dünyanın
tümü için geçerli ‘tipik’ bir antropolojik model olmadığı kabul ediliyor.
Dünyada insan toplulukları
arasında eşitsiz ilişkilerin oluşmasında coğrafi özellikler, iklim, bitki
örtüsü vb. nedenler, değişik tarihsel dönemlerde avantaj veya dezavantaj haline
gelebilmiştir. Tüm bu faktörleri de kapsayan ana belirleyici ise maddi hayatın
üretimi ve yeniden üretimidir.
Marx ve Engels’in yazdıkları,
kadın sorununu tüm boyutlarıyla çözme iddiasında olmayabilir, ancak tarihsel
gelişme içinde kadın sorununun da yaşadığı aşamaları belirginleştirmesi
açısından önemlidir. Bu konuda en çok başvurulan kaynak olan Engels’in ‘Ailenin
Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ adlı kitabında Marx’ın ‘etnoloji notları’
da kullanıldığından, kitap iki ismin ortak eseri olarak düşünülmelidir.
Antropolog L.H.Morgan’ın
bulgularına dayanan kitapta Engels, uygarlık sınıflandırmalarını üç basamakta
inceler: “1-Yabanıllık: Doğa ürünlerinden, onları hiç değiştirmeden
yararlanmanın ağır bastığı dönem. 2-Barbarlık: Hayvan yetiştirme, tarım ve
insanın faaliyeti sayesinde doğal ürünlerin üretimini arttırmayı sağlayan
yöntemlerin öğrenilmesi dönemi. 3-Uygarlık: İnsanın doğal ürünleri hammadde
olarak kullanmayı öğrendiği dönem”.
Bu dönemlerin de aşağı, orta ve yukarı
aşamalarının bulunduğunu ve aile yapılarının da bu aşamalara uyum sağladığını
belirtir.
Kadın sorunu, sosyalistler
arasında, tartışmalarla şekillenen bir tarihe sahiptir. Bu nedenle ütopik
sosyalistler (C.Fourier, R.Owen, Saint-Simon) döneminde başlayan, kadınların
eşitliğini ve özgürlüğünü savunan olumlu; Proudhon (Erkek kadınla
kıyaslandığında, aradaki oran 3’e 2’dir; erkek işçilerin işlerini ve
ücretlerini tehdit ettikleri için kadınları üretimden uzaklaştırmak gerekir)
gibi ayrımcı fikirlere sahip olumsuz yaklaşımların yanı sıra (R.Luxenburg,
C.Zetkin, A.Kollontay) gibi kadın sorunu konusunda öncü rol oynayan kadın
komünistlerin yürüttüğü bir süreç yaşanmıştır.
Marks ve Engels’in eserlerinde,
kadın sorunu konusunda (başka birçok konuda olduğu gibi) tamamlanmış bir
külliyat bulamazsınız. Ancak, kadın sorununun tarihsel, toplumsal, ekonomik ve
ideolojik kaynakları konusundaki ‘bakış açısı’ çok belirgindir.
Marks (1844 El Yazmaları) “Erkekle
kadının ilişkisi, insanla insanın en doğal ilişkisidir. Bu yüzden bu ilişki
insanın doğal davranışının ne dereceye kadar insani olduğunu, ya da içindeki
insani özün ne dereceye kadar doğal bir öz olduğunu, insani özelliğinin onun
için ne dereceye kadar doğal bir öz olduğunu, insani özelliğinin onun için ne
dereceye kadar doğal olabildiğini gösterir”
Engels (Ailenin… Kökeni) “Gerçek
bir kadın ve erkek hak eşitliği, benim kanımca ancak ikisinin de sermayece
sömürülmesi ortadan kaldırılır ve özel ev emeği bir kamu sanayisine dönüşürse
bir gerçeklik olabilir.” diyorlar.
Konuyu ‘insan’ olmanın gerekleri
açısından inceleyen bir perspektifin yanısıra ‘gerçek kurtuluşun’ sömürünün
kaldırılması (sınıf savaşı) dolayımıyla mümkün olduğunu da söylüyorlar.
Sınıfların yerine kimlikleri
koymaya çalışan (sınıf mücadelesinin ayrılmaz parçaları olan ‘ezilenlerin’ her
türlü kimlik mücadelelerini, sınıf mücadelesinin yerine ‘ikame’ etmeye çalışan)
yaklaşım, sınıftan kaçmak için, Marksizmin bu konularda ‘yapısal’ sorunları
olduğunu, Marksizmi terk ederek yeni -izm’ler bulmak gerektiğini söylüyorlar.
Oysa söyledikleri tek şey “kapitalizme ve sömürüye karşı mücadelede başarılı
olamıyoruz (ya da durumumuzdan memnunuz), bu yüzden ‘mücadelemizi’ daha az
riskli ve daha ulaşılabilir konularla sınırlıyoruz” demekten başka bir şey
değil.
12- Kadın etrafındaki toplumsal
doğa Sümer toplumuna kadar hatta tarih verirsek iki bin yıl öncesine kadar
egemen bir kültürdür. Egemen bir kültür olarak ana tanrıça kavramı ortaya
çıkıyor… Marx sınıflarla başlatır tarihi. Oysa sorunsallığın başlangıcı sınıfla
değil, kadın toplumsallığı etrafında gelişir… Uruk ilk kenttir, ilk devlettir,
ilk sınıftır aslında. Gılgamış destanı bunun bütün ipuçlarını veriyor… Burada
Uruk kentinin kurucu tanrıçası İnanna’dır… Tanrıça kendisiyle kutsal evliliği
yapan kişinin öldürülmesini sağlıyor. Bunun da sosyolojik açıklaması şudur,
tanrıça yerini erkek tanrıya bırakmak istemiyor… Gılgamış Enkidu’ya (ki büyük
ihtimalle o dağlardaki proto Kürt oluyor) bir fahişeyi gönderiyor. Bir
destandır ama bir fahişe üzerinden erkeği elde etme kültürü de vardır… PKK’yi
bölüp parçalamak için böyle özel kadınlar yollandı… destanların içeriğini din
haline getiren İbrani toplumudur…
Marks (Alman İdeolojisi) “Biz,
elle tutulur canlı insana varabilmek için insanların söylediklerinden, hayal
ettiklerinden hareket etmiyoruz; anlatılmış, düşünülmüş, hayal edilmiş,
tasarlanmış insandan da hareket etmiyoruz. Biz, gerçek, etkin insandan hareket
ediyor ve onların gerçek yaşam sürecini temel olarak ele alıp, bu yaşam
sürecinin ideolojik yansılarının ve yankılarının gelişmesini açıklıyoruz”
diyor.
Engels ‘Ailenin… Kökeni’ kitabını
yazmaya Marks’ın Antropolog L.H.Morgan’ın ‘Eski Toplum’ kitabı üzerine yazdığı
notlarla başlamış, konu hakkındaki tüm kitapları -özellikle Rus
M.M.Kovalevski’yi- incelemiş; Yunan, Roma, Amerikan yerlileri, Keltler,
Germenler, Hindistan, okyanus adaları vb. birçok kültürü incelemiş; Homeros
dahil olmak üzere dönemin bilinen destan, mitoloji ve edebi eserlerini de
kullanmıştır.
Örneğin tek bir paragrafta; “Yeni
aile biçimini, bütün sertliği içinde, ilkin Yunanlılarda görürüz. Marx’ın
yazmış olduğu gibi, mitolojideki tanrıçaların rolü, kadınların daha özgür, daha
saygıdeğer bir duruma sahip bulundukları daha eski bir çağı betimler; ama
kahramanlık çağında kadını erkeğin üstünlüğü ve kölelerin rekabeti dolayısıyla
iyice aşağılanmış olarak görüyoruz. Odisseia'da Telemakhos’un… Homeros’ta…
İlyada’nın… Aiskhylos’ta Agamemnon Kassandra’yı… Telamon’un töre-dışı oğlu
Teukros…”
Görüldüğü üzere, Marks
“Tanrıçaların rolü, kadınların daha özgür, daha saygıdeğer bir bir duruma sahip
bulundukları daha eski bir çağı” anlatmıştır.
Mitoloji ve destanların, yazılı
tarih öncesine ait gelişmeleri ‘simgesel’ bir dille anlattıkları ve ‘karanlık
çağlara’ ait birçok bilgiyi içerdikleri bilinmektedir.
Örneğin; (Gerçekten yaşanmamış
olsa da, adı geçenler hiç var olmamış olsa da) Habil ve Kabil hikayesinin
tarihteki ilk cinayet olduğu; ikiz kardeşler arasında eş seçiminden çıkan
cinayetin insan türünün ‘kadın ve cinsellik’ fıtratına vurgu yaptığı; çiftçi
Kabil ile çoban Habil’in aslında avcı göçebelerle yerleşik düzene geçen
kültürler arasındaki savaşı simgelediği yolunda değerlendirmeler
yapılabilmektedir.
Hz. İbrahim’in gökyüzünde
yıldızları, ayı ve güneşi gözlediği, bunların doğup batmalarından (görünüp
kaybolmalarından) dolayı ilah olamayacaklarını düşünerek tek tanrı fikrine
ulaşması ve ilk tek tanrılı dinin kurucusu olarak kabul edilmesinin de
insanlığın dinsel gelişim aşamalarını (doğa, gök cisimleri, güneş, hepsini
yaratan soyut tanrı) ve soyutlama yeteneğini sembolleştiren bir hikaye olduğu
düşünülmektedir.
Mitoloji ve destanların, tarihsel
ve toplumsal gelişimin düşünce ve mantık yoluyla ‘yapılandırılmasına’ yardımcı
olduğu doğrudur ama Marks’ın “gerçek, etkin insandan hareket etmek ve onların
gerçek yaşam sürecini temel olarak ele alıp, bu yaşam sürecinin ideolojik
yansılarının ve yankılarının gelişmesini açıklamak” yöntemine uygun olarak
kullanılmaları; bilimsel, maddi ve somut deliller ile desteklenen ‘yan delil’
olarak kabul edilmeleri gerekir.
Örneğin Gılgamış’ın krallık
yaptığı Uruk Şehri; sokakları, meydanları, kaleleri, kuleleri, surları, depo,
ağıl, tüccar, tekne, dokuma tezgahı, kumaş, tapınak, rahibe, lir ve arp vb. ile
‘şehirleşme ve medenileşme’ konusunda çok aşama kaydetmiş gibi gözüküyor. Bu
nedenle, tarihteki kadın-erkek çatışmasının ‘kök nedeni’ arayışı için ‘geç’ bir
örnek olabilir.
Kaleleri, kuleleri, surları
yapanlar; depo, ağıl ve tekneleri dolduranlar; dokuma tezgahında kumaş
üretenler; tüccarlara satacak her türlü ürünü imal edenler; kaleleri, surları
koruyan askerler; tapınaklardaki rahibeler; lir ve arp çalanların olduğu bir
‘evrende’ sınıflaşmayı bulamamak mümkün değildir. Sanki tüm kadınlar tanrıça,
tüm erkekler de kadınların hizmetinde ve istenildiğinde öldürülüp atılan seks
köleleriymiş gibi tasavvur edilen; son tahlilde tanrı, tanrıça, olağanüstü
güçlü erkekler üzerinden anlatılan bu öykünün akla getirdiği B.Brecht’in şu
dizeleri oluyor: Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı/Ama pişiren kim
zafer aşını?/Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam/Ama ödeyen kimler
harcanan paraları?
Ayrıca, Sümerlerde her şehrin bir
baştanrısı olduğu, Uruk’un baştanrısının bir tanrıça (İnanna/İştar) olmasının
onu diğer şehirlerden ayırdığı; güneş tanrısı, bilgelik tanrısı, hava tanrısı,
ay tanrısı gibi birçok tanrının yanı sıra Tanrıça İştar’ın babasının göktanrısı
Anu olduğu; tanrılar içinde bir tanrıça olan İştar’ın tanrı babasının
‘sayesinde’ erkeklerle yaşadığı ‘özgür’ ilişkinin kendi iktidarından çok
babasının iktidarını kullanan ‘egemen sınıf kadını’ portresini oluşturabileceği
de düşünülebilir.
Ancak, kesin olan bir şey var ki,
gerek Öcalan’ın gerekse PKK’nin “bir fahişe üzerinden erkeği elde etme kültürü”
dolayımıyla yaşadıklarının nedeni ve sorumluluğu Gılgamış’da bulunamaz (Günah
keçisi bu kadar uzun süre yaşayamaz!).
13- Tarihsel materyalizm sınıf
savaşı yerine ‘komünü’ ikame etmeli. Sadece gerçekçi bir yaklaşım değil,
sosyoloji biliminde de özgürlük düşünce ve eylemi sosyalizme geçişin en
sağlıklı yolu değil midir? Sınıf çatışmasına dayalı tarihsel materyalizm ve
sosyalizm tanımı yerine, devlet ve komün ikilemine dayalı bir tarihsel
materyalizm ve sosyalizm alternatifinin daha doğru olduğuna inanıyorum… Yani
tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil, bir devlet ve komün çatışmasından
ibarettir… güncel sosyalizmi sınıf diktatörlüğüne dayalı bir komünizm değil de
devlet ve komünalite ilişkilerini düzenleyen bir kavram setine dayandırmak
istiyorum… Kabile bir komündür… Komün demektir aslında Sovyet. Fakat Lenin
devleti tercih eder… Komünün özgürlüğünü savunacağız.
‘Komün’ sözcüğünün etimolojik ve
etnoğrafik tarihini uzmanlara bırakalım. ‘Perspektif’ metninin geneline yayılan
etnik ve coğrafi olarak ‘ilk’ medeniyete sahip olma çabası ile ‘ulus bilinci’
oluşturma çabası arasındaki ilişki (örneğin, Kemalizmin tarih ve dil tezleri
ile benzerlikleri) de ayrı bir inceleme ve tartışma konusudur. Kendi ulusuna
‘geçmişte’ başarılar ve önderler aramak, ulus bilincini aşan ‘enternasyonel’
bir geleceğin koşulu, destekleyicisi, kolaylaştırıcısı ise; bu ‘hakkın’ tüm
uluslara tanınması, ancak ‘hakkın kötüye kullanılması’ halinde eleştirilmesi
gerekir. Bu anlamda, teknik ve teknolojik patentin bile kaldırılmasında (çocuk
felci aşısını bulan E.Salk’ın ‘güneşi patentleyebilir misiniz?’ diyerek patent
almamasının doğru tavır olduğunda) uzlaşan sosyalistlerin, insanlığın ortak
kültür havuzunu dolduran katkıları için de (tarihi ve bilimsel tespitlerin
ötesinde) ‘miras kavgasına’ girmemeleri gerekir.
Konunun aslını oluşturan 1871
Paris Komünü konusunda; Bonapart Prusya’ya yenildi. Paris’e dönük saldırı
karşısında Fransız burjuvazisinde iki eğilim oluştu: Teslimiyetçiler ve
direnişçiler. Teslimiyetçileri temsilen başbakan Thiers pazarlık masasına oturdu.
Paris proletaryanın da merkeziydi. Direnişçilerin hakimiyetindeki Paris’in
silahsızlandırılması istendi. Thiers’in bu talebi gerçekleştirmek üzere
harekete geçmesi üzerine iç savaş başladı. Burjuvazinin iki kanadı arasında
başlayan iç savaş, hükümet kuvvetleri karşısındaki tarafın dayanacağı tek
kuvvet silahlı işçiler olduğundan, bir aşamadan sonra silahlanmış proletaryayla
karşı devrimci burjuva hükümeti arasında bir çatışmaya dönüştü. Hükümet
güçlerini yenen Paris proletaryası, Paris’in nasıl yönetileceği sorusuyla karşı
karşıya kaldı. Sosyalistler açısından ‘öğretici’ kısım bundan sonra başlıyor:
İktidarı eline alan işçiler, bu iktidarı nasıl hayata geçireceklerini değişik
deneyimlerden de beslenerek uygulamaya başlıyorlar.
Komün’ün asıl önemi silahlı işçilerin
iktidarı almasıdır. Paris Ulusal Muhafız Merkez Komitesi Bildirisinde “Paris
proleterleri, egemen sınıfların ihanet ve beceriksizlikleri karşısında kamu
işlerinin idaresini kendi ellerine almak suretiyle durumu kurtarma saatinin
gelip çattığını anlamış bulunuyorlar… Anladılar ki, devlet iktidarını ele
geçirerek kendilerini kendi kaderlerinin efendisi kılmak, zorunlu görevleri ve
mutlak haklarıdır.” deniliyor.
1871 Paris Komünü ‘sosyalist’ bir
komün değildi; Komün yalnızca bir başlangıçtı. Seçilen delegelerin (doksan
delegenin yetmiş ikisi) işçilerden oluşması ve silahlı korumanın işçiler
tarafından yapılması nedeniyle, pratikte bir ‘işçi iktidarına’ dönüşmüştür.
Komün’ün ilk işi Ulusal
Muhafızların yeniden örgütlenmesi ve seçimle komutan atama ve geri alınabilmesi
oldu. Dini okulları, ölüm cezasını kaldırdı; şovenizmin anıtlarını yıktı; resmi
görevlilerin maaşlarını bir işçinin ücretini geçmeyecek düzeyde tuttu;
seçilenlerin geri çağrılmasını kurala bağladı; kapatılan fabrika ve
imalathanelerin sayımını başlatarak ekonomik yaşamı örgütlemeye başladı.
P.Lavrov’un sözleriyle “henüz soluk olsa da, proleter cumhuriyetin ilk şafağı”
olarak kabul edildi.
Marks ‘Fransa’da İç Savaş’ adlı
kitabında (ve Engels bu kitaba yazdığı ‘giriş’ yazısında) Komünü incelemişlerdir.
“Üyelerinin çoğunluğu doğal olarak
işçilerdi ya da işçi sınıfının temsilcileriydi. Komün, parlamenter değil, aynı
zamanda çalışan bir yürütme ve yasama organı olacaktı. Komün, kısa vadede geri
dönülebilir ve sorumluluk sahibi, şehrin çeşitli bölgelerinde genel oy hakkı
tarafından seçilmiş belediye meclis üyeleri tarafından oluşturuldu.”
“İşçi sınıfı hazır durumdaki
devlet makinesini basit bir şekilde ele geçiremez ve kendi amaçları için
kullanamaz… Paris ordudan kurtulmuştu ve işçilerden meydana gelen bir kitle
olan Ulusal Muhafızlar ile yer değiştirdi. Komün’ün ilk kararı böylece sürekli
ordunun lağvedilmesi ve yerine silahlandırılmış halkın geçmesiydi. Polis anında
politik niteliklerinden ayrıldı ve Komün'ün sorumlu ve her zaman geri
çağrılabilir temsilcisi haline geldi”
Engels “Proletarya Diktatörlüğü.
Peki, beyler, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz? Paris'e
bakın. Komün. Proletarya Diktatörlüğü buydu.”
Lenin (Avrupa ve Amerika
Yoldaşlarına Mektuplar) “Tarihsel ve evrensel planda, ‘Sovyetler iktidarı’
proletarya diktatörlüğünün gelişmesinin ikinci adımı, ya da ikinci evresidir.
Paris Komünü, onun ilk adımı idi.”
Açıkça anlaşılacağı üzere, Komün
sosyalist devletin bir ön örneğiydi ve (tartışmasız biçimde) sınıf savaşının
içinde şekillenmişti. Komünle bir kez daha kanıtlandı ki “Şimdiye kadarki bütün
toplumların tarihi (yani yazılı tarih), sınıf savaşımları tarihidir”. Sınıf
savaşının ‘dışına’ çıkmak mümkün değildir. Görmezden gelmek, ilgi alanına dahil
etmemek gibi ‘öznel’ seçimler, ‘esas’ nedenlerle ilgilenmeden, seçilen ‘mikro’
konularda ‘yerel’ aktivistliğin öne çıkarılmasıdır.
Lenin ‘demokrasi’ kavramının son
tahlilde sınıfsal bir içeriği olduğunu; demokrasi ile düzenlenen sistemin
mutlaka bir sınıfın diğer sınıflar üstündeki konumunu korumak, güçlendirmek
için işlediğini; bu anlamıyla her demokrasinin aslında “bir sınıfın (ya da
oligarşinin) diğer sınıflar üstündeki diktatörlüğü” olduğunu; burjuva
demokrasisinin bir avuç sömürücünün büyük emekçi çoğunluğu üstündeki hegemonyası
olduğunu ve ‘sosyalist demokrasinin’ büyük emekçi çoğunluğun bir avuç sömürücü
üstündeki hegemonyası/ diktatörlüğü anlamında “bin kat daha demokratik”
olduğunu söylüyor.
Sosyalist düzen, siyasal ve
toplumsal olarak ‘geri dönüş’ ihtimali oranında ‘kendini koruma önlemleri’
geliştirecek ve uygulayacaktır. Bunun adı “proletaryanın devrimci
demokrasisidir”. İsteyen buna ‘devrimci diktatörlük’ diyebilir. Sınıflı
toplumlarda her demokrasinin ‘son tahlilde’ bir sınıfın diktatörlüğü olduğunu
bilenler için bu fark ‘retoriktir’.
Komün’den Sovyet’e giden yolu
anlamak için Lenin’in ‘Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi’nde söylediklerine bakmak
gerekir: “İşçi vekilleri Sovyetlerinin mümkün olan biricik devrimci hükümet
olabileceğini yığınlara anlatmak… Bir parlamenter cumhuriyet değil -çünkü işçi
vekilleri sovyetlerinden sonra, buna dönmek, geriye bir adım olurdu- temelden
doruğa kadar bütün ülkedeki işçiler, tarım ücretlileri ve köylü temsilcileri
Sovyetlerinin bir cumhuriyeti. Polisin, ordunun ve memurların kaldırılması. Bütün
memurlar seçimle gelmeli ve gerektiğinde her zaman halkoyuyla görevlerinden
geri alınabilmelidir; memurların maaşları iyi bir işçinin ortalama ücretinden
yüksek olamaz… Partinin görevleri:… (2) devlete karşı tutum ve bir
“Devlet-Komün”ü (Lenin buraya koyduğu dipnotta ‘Yani Paris Komünü örneğinde bir
devlet’ yazıyor)… Yazdım, açıklıyorum, yineliyorum: “İşçi vekilleri
Sovyetlerinin mümkün olan biricik devrimci hükümet olabileceğini… Petrograd ve
başka yerlerdeki işçi ve asker vekilleri Sovyetlerinin temsil ettikleri
diktatörlük (yani yasaya değil, ama silahlı yığınların doğrudan gücüne dayanan
iktidar), bu sınıfların diktatörlüğü olan bir diktatörlüktür işte… Bir devlette
iki iktidar olamaz. İkisinden biri yok olacaktır.”
Paris Komünü, silahlı işçilerin iktidarı
ele geçirdikleri ve kendi ‘üzerlerinde’ başka bir iktidarı tanımadıkları, yani
iktidarı paylaşmadıkları bir deneyimdir. Komün tüm Fransa’da iktidarı
alamadığı, kendini Fransız Hükümeti gibi gösteremediği ya da bunu istemediği
için de başarıya ulaşamadı. Lenin’in vurguladığı gibi, ikili iktidar ancak
‘geçici’ bir durum olabilir. Bir aşamada ‘müesses nizamın’ baskı aygıtları ile
‘karşılaşmadan’ iktidar olunamaz.
Bu anlamda, sovyetler (yerel
meclisler) yeni bir devlet tipinin organları olarak sosyalist demokrasinin
kurucu unsurlarıdır. ‘Marksist teoride’ doğruluğu ve gerekliliği tartışılmayan
sovyetler (komün devleti); iç savaş, savaş komünizmi, NEP, kırın
kollektifleştirilmesi ve Dünya Savaşı tehdidi gibi nedenlerle ‘geçici’ olarak
sönümlenmiş, ancak sayılan nesnel nedenlerin yanı sıra (her türlü eleştiriyi
hak eden) öznel nedenlerle de ‘geçici’ olması gereken önlemler kalıcılaşmıştır.
Sosyalizmin yıkılmasının nedenleri
sayılırken; yetmiş yıl boyunca emperyalist kuşatma altında yaşaması, İkinci
Dünya Savaşında Hitler’in ordularının Moskova’ya kadar gelmesi ve toplam olarak
22 milyon Sovyet askerinin (büyük bir çoğunluğu inançlı komünistlerden
oluşuyor) ölmesi, konutların 1/3'ünün, sanayinin %50'sinin, hayvanların
2/3'ünün yok olması, devrimin önderi ve teorisyeni Lenin’in 1923 yılında erken
ölümü, çok büyük ve etnik olarak karmaşık yapısıyla ülkenin yönetilmesi zor bir
büyüklüğe ulaşması, Dünyada ilk kez kurulan bir sistemin deneyimsizliği ve
birçok sorunun ‘el yordamı ile’ çözülmeye çalışılması, sonrasında gerçekleşen
devrimlerle büyüyen uluslararası sosyalist bloğun bölünmesi ve enternasyonalist
dayanışmanın işlememesi gibi nedenlerin yanı sıra ‘içeride’ piyasacılığın
etkisinde kalınarak ‘emeğin metalaşması’ ve emekçi kitlelerin ‘katılım’
kanallarının işlevsizleşmesi yani sovyetlerin etkisizleştirilmesi de
sayılmaktadır.
Günümüzde, Marksist geleneğin
içinde politika yapan bir çok devrimci akım ‘Paris Komünü ve Sovyetler’
çizgisini temel alan ve yaşanan ‘hatalardan’ ders çıkartarak ‘gerçekten’
demokratik (tabiki aynı zamanda ekolojik, feminist…) bir sosyalizmi kurmayı
hedeflemektedir. Hatta geçmişin en etkili ve kitlesel hareketi olan Devrimci
Yol’un alamet-i farikası sayılan ‘Direniş Komiteleri’ devrimden önce de
sosyalist kültürün nüvelerinin yeşertileceği bir içerikle devrimin ve sosyalist
demokrasinin organları olarak kabul edilmektedir.
Ayrıca, proletarya demokrasisinde
çok partililik ve parti içi demokrasi tartışmaları da Marksist gelenek içinde
kalarak derinleştirilmektedir.
Bolşevik Parti’de tanınan ‘hizip
örgütleme hakkı’ -parti içinde, parti çizgisi ile aynı fikirde olmayan veya
liderlik değişimi isteyen grup kurma hakkı- 1921’de iç savaş nedeniyle
kaldırıldı. Geçici olması düşünülen önlem kalıcılaştı ve Lenin “Bu kararı
almakla çok büyük bir hata yaptık”; Troçki ise “Hizipleri yasaklamak
Bolşevizmin destansı tarihinin sonunu getirdi ve bürokratik yozlaşmanın
taşlarını döşedi” dediler.
Ezcümle, Marksizm adına geçmişte
yapılan hataları düzeltmek için tek yol ‘Marksizmin dışına çıkmak’ değildir.
Marksizm, diyalektik materyalist yöntemi ve ‘somut koşulların nesnel tahlili’
ilkesini uygulayarak ‘değişen koşullara’ uyan bir ideolojidir.
Yaşandığı dönemde çok ciddi ve
derin ayrılıkların, tasfiyelerin konusu olan olaylar; bugünden bakınca ‘öğrenme
sürecinin’ bir parçası haline gelebiliyor. ‘Suç’ dediğinizde yaptırımın konusu
olan anlaşmazlıklar, ‘hata’ dediğinizde öğrenmenin konusu oluyor. Devrimci
tarihin pratiğinde ortaya çıkan hatalar ve zaaflardan tecrübe ve ders çıkararak
‘öğrenmek’ yerine, çözümü Marksizmin dışında arayan ‘eski’ Marksistlerin,
önemsedikleri konularda (örneğin; ekoloji, kadın, demokrasi vb.) Marksizmin
nasıl bir yapısal ve ‘onulmaz’ çözümsüzlük içinde olduğunu anlatmaları gerekir.
Yapılan tek şey, “Marks’ın
dönemindeki proletarya yok (elbette ücretli işçilik ve patron sınıfı var demeyi
de ihmal etmeden) öyleyse sınıf savaşı yapılamaz, ücretli işçi-patron
ilişkisinin neden olduğu sömürü konusunda bir şey yapamayız, sömürü ve
kapitalizme (ve bunu mümkün kılan merkezi iktidara) dokunmadan ‘çokluğun’
kültür ve kimlik sorunları ile uğraşalım” demekten ibaret.
14- Avrupa’da yeni çağın adı
modernitedir. Biz moderniteyi Mahşerin Üç Atlısı üzerinden tanımlıyoruz:
Kapitalizm, ulus devlet ve endüstriyalizm. Modernite bu çağın gerçekliğini
ifade ediyor. Onun kapitalizmle özdeşleştirilmemesi gerekiyor. Modernite
kapitalizm, ulus devlet ve endüstriyalizm üçlüsünden oluşur… Sosyalizm
modernite üçlüsünün alternatifi olarak ortaya çıkmalıydı. Fakat sadece
kapitalizme karşı sosyalist analiz ve mücadele gündeme alındı. O da
geliştirilemedi… Endüstriyalizm olduğu gibi benimsendi… Kapitalist sömürünün şu
anda vardığı düzey vahşet sınırlarındadır… Ulus devlet ise onun vurucu gücüdür…
Modernite durdurulamaz böyle devam ederse gezegenin 50 yıllık bir ömrü kalmış… Marx
bu tehlikeyi sezdi ve antisini koydu. Ama geliştiremedi… Biz moderniteyi ve ona
hizmet eden reel sosyalizmi aşmak için yeni bir analiz alternatif sosyalist
teori geliştirmeye çalıştık.
Marksizm, yalnızca Marks’ın
yazdıklarından ibaret bir ideoloji değildir. Marks’ın oluşturduğu
paradigma/perspektif doğrultusunda teori ve pratik alanında, yaşamın ‘tüm’ soru
ve sorunları konusunda üretilen tüm bilgileri içerir. Evrene, doğaya, topluma,
insana ait herhangi bir konu, soru ya da sorun Marksizmin ilgi alanı dışında
kalamaz. Eksiklik, yanlışlık, yüzeysellik benzeri eleştiriler mümkündür, ancak
yaşamın tümünü kapsayan bir ideoloji olarak Marksizmin ‘dışı’ yoktur.
Her konuda ‘yeni ve özgün’ fikir geliştirmek
de zorunlu değildir. Konunun uzmanları ya da muhatapları tarafından
geliştirilen fikirler arasında ‘seçim’ yapmak ve ideolojisine/işçi sınıfı
bilimine uygun olanı ‘almak, kabul etmek, içermek, kapsamak, geliştirmek,
uyarlamak’ da mümkündür.
Bu bağlamda, ‘sadece kapitalizme
karşı sosyalist analizle yetinildi’ ifadesi doğru değildir. Öncelikle, ulus
devlet ve endüstriyalizmden ‘azade’ bir kapitalizm mümkün değildir. Tarihsel
materyalizm, ulus devletin kuruluşu ile kapitalizmin ilişkisini insanlığa ilk
anlatan bilimdir.
‘Dünyanın bütün işçileri,
birleşin’ diyerek işe koyulan, Komünist Manifesto’da “İşçilerin vatanı yoktur”
diyen Marksistlerin, ulus devlet perspektifini aşan enternasyonal
devrimcilikleri tartışmasızdır (proletaryanın, öncelikle, kendi ülkesinde
devrim yapmak, kendisini ‘ulusu temsil eden sınıf’, hatta ‘ulusun kendisi’
haline getirmek zorunda olduğunun söylenmesi, ulus devlet güzellemesi değil,
ancak tüm sınırların kaldırılacağı bir dünyada kurtuluşları mümkün olan
işçilerin, bu hedefe ulaşabilmek için, öncelikle ulus ölçeğinde egemenleri alt
ederek iktidara gelmek zorunda oldukları yolundaki vurgudur).
Enternasyonalizmden hiç
vazgeçmeyen, emperyalistlerin paylaşım savaşını desteklemenin ‘yurtseverlik ve
anayurdun savunusu kisvesi altında burjuva şovenizmini’ desteklemek olduğunu
söyleyerek savaşa karşı çıkan komünistlerin, emperyalizme karşı mücadeledeki
‘yurtseverlikleri’, ‘verili siyasal koşullarda’ kendi ulusal sınırları içinde
devrim yapmak zorunda olmaları nedeniyle ‘ulusu’ tanıma ve anlama çabalarının
‘yoğunluğu’ değişse de modern zamanlarda ulus devlet paradigmasını aşan tek
ideoloji Marksizmdir.
Endüstriyalizm konusunda ise;
Marksizmin ‘bolluk toplumunu’ müjdelemesi, Malthusçulukla yürütülen polemik,
üretim araçlarının sonuna kadar geliştirilmesi perspektifi, insan
ihtiyaçlarının giderilmesi ve doğanın ‘insanileştirilmesi’ konusunda bilimin
etkinliğinin aşırı vurgulanması, Sovyetlerde Trafim Lysenko gibi ‘sahte bilim’
kazaları vb. nedeniyle, Marksizmin sanayici, büyümeci ve kalkınmacı bir
perspektife sahip olduğu söylenebiliyor.
Ancak, sanayi ve teknolojinin
sınıfsallığı, Fordizm-Taylorizm tartışmaları, yabancılaşmanın ve meta
fetişizminin sonlandırılması gibi örneklerin yanı sıra süreç içinde gelişen
çevre bilinci konusunda en üretken ve samimi çabalar da Marksistlerden
gelmektedir.
Endüstriyalizmin, aşırı üretim ve
büyümenin, gezegenin kaynaklarının ölçüsüz kullanımının engellenmesinin ve
ekolojik olarak gelmekte olan ‘küresel kıyamet’ senaryolarının önlenmesi
konusunda da ‘en umut veren’ ideoloji Marksizmdir.
15- Kürt gerçekliği modernite
ile birlikte bitmiş bir gerçeklikti… PKK’nin en önemli başarısı bu realiteyi
yeniden canlandırmak oldu. PKK Kürt ve Kürdistan gerçekliğinin varlığını hem
kanıtladı hem de yenilmez kıldı… Özgürlük çözümü başarıldı mı? Hayır. Kürt
varlığı kanıtlandı, ideolojik örgütsel bilince kavuştu fakat özgürleşme
adımında tıkanma yaşandı… Reel sosyalizm çöktü biz ayakta kaldık ama büyük bir
bunalım da yaşadık… Sosyalizme inancımı, bağlılığımı korudum ve bunu bir
bilince dönüştürme mücadelesine girdim… sınıfa karşı sınıf mücadelesi de
yanlıştır. Sadece sınıfa dayalı toplumsal bölünmeyi derinleştirir. Sınıfa karşı
sınıf savaşımı yerine devlete karşı komün ikilemini ikame ettik… Bizim yeni
dönem perspektifimiz demokratik ulus, eko-ekonomi ve komünalizm temelinde
toplumun yeniden inşasıdır… Ulus devlet nasıl kapitalizm silahı ise halkların
kurucu ilkesi ve silahı da komündür. Belediyeler üzerinden de bu komünal toplum
örgütlenebilir.
Bahse konu ideolojik çizgi, kamuoyunda
da bilindiği üzere, Murray Bookchin tarafından geliştirilen ‘Komünalizm’dir.
Bookchin’in 2001’de yazdığı ‘Komünalist Karar Anı’ adlı makalesinde en
özet haliyle açıkladığı ‘komünalizmi’ anlamaya çalışalım.
“Bir ideoloji olarak Komünalizm…
Marksizm’den felsefe, tarih, ekonomi ve politikayı bütünleştiren, rasyonel
olarak sistematik ve tutarlı bir sosyalizm oluşturmaya ilişkin temel projeyi
alır. Diyalektik olduğunu deklare ederek teoriyi pratikle aşılamaya çalışır.
Anarşizmden hiyerarşinin yalnızca özgürlükçü sosyalist bir toplumda üstesinden
gelinebilecek temel bir problem olarak kabul edilmesinin yanısıra onun devlet
karşıtlığını ve konfederalizme olan bağlılığını alır”
Yüz elli yıldır tartışılan,
aralarındaki ‘uyuşmazlıklar’ ve polemikler konusunda külliyatlar oluşturulan
Marksizmi ve anarşizmi harmanlayarak ‘özgürlükçü sosyalizm’ adında ‘özgün ve
tüm sorunları çözen’ yeni bir ideoloji ürettiğini iddia eden bir eklektisizmi
‘tam olarak düşünülmüş ve sistematik’ bir ideoloji olarak sunmak ikna edici bir
başlangıç oluşturmuyor. Hele ki aynı metin içinde “Geçmişin iddia edilen
antikapitalist ideolojilerinin hiçbiri (ne Marksizm, ne anarşizm, ne
sendikalizm veya hatta ne de daha genel bir sosyalizm formu)... bunların
hiçbirisinin kapitalizmin zaman içinde sürekli olarak yarattığı çok sayıdaki
yeni sorunu, olanağı, problemi ve çıkarı içerme umudu olamaz.” denilmişken…
“Komünalizm, Fransa başkentinin
silahlanmış insanlarının yalnızca Paris şehir kurulunu ve onun altyapılarını
korumak amacıyla değil aynı zamanda şehirlerin ve kasabaların cumhuriyetçi
ulus-devletin yerini alacak ulusal düzeydeki bir konfederasyonu düşüncesini de
savunmak amacıyla barikatları yükselttiklerinde yaratıldı. Bir ideoloji olarak
Komünalizm, bireyci ve anti-rasyonalist anarşizm tarafından kirlenmemiştir; ne
de Bolşevizm’de vücut bulan Marxizmin tarihsel otoriteryanizminin sıkıntısını
taşımaktadır. Çalışma alanı olarak fabrika sistemine, tarihsel öznesi olarak
endüstri proleteryasına odaklanmaz... büyük oranda otonom olan yerel toplumların
gevşek olarak birbirlerine bağlandıkları bir federasyondaki yönetim teorisi
veya sistemidir”
Bir kez daha, ‘kurucu bileşenleri’
bireyci ve antirasyonalist anarşizm ile tarihsel otoriteryanizmi temsil eden
Marksizm olan ‘komünalizmin’ fabrika sistemine ve endüstri proletaryasına
odaklanmadığı için kurtuluş ideolojisi olarak kabulü isteniyor. Çünkü ismi
Paris Komününden geliyor. Oysaki Komünü ‘tarihsel’ yapan ve ‘kurtuluş’
ideolojilerine esin kaynağı olan asıl özelliği ‘silahlı işçilerin iktidarı
almalarıdır”. Bu ‘devrimlerini’ verili devleti ele geçirerek değil, kendi
kurumlarını ve kurallarını yaratarak (Paris ordudan kurtulmuştu ve işçilerden
meydana gelen bir kitle olan Ulusal Muhafızlar ile yer değiştirdi) yapmaya
çalışmalarıdır. Kendi üzerlerinde (kurumsal ve kural koyma yetkisi olarak)
başka bir iktidarı kabul etmeyen, ‘yeni’ iktidarlarını Fransa’nın tümüne yaymak
için uğraşmaktan vaz geçmeyen ancak bunu başaracak kadar ayakta kalamayan,
merkezi iktidarın ‘yanı sıra’ yerel bir iktidar kurmayı bir yana bırakın,
‘ikili iktidarın’ bile geçici bir durum olduğunu, bir aşamada ‘müesses nizamın’
baskı aygıtları ile ‘karşılaşmadan’ iktidar olunamadığını bilen bir deneyimdi.
“Daha geniş bir açıdan, Komünalizm
politikayı onun en geniş, en özgürlükçü anlamında geriye kazanma ve belediyenin
potansiyelini aklı ve diyaloğu geliştiren bir arena olarak gerçekleştirme
çabasıdır. Belediyeyi, en azından potansiyel olarak, organik evrimin ötesinde
toplumsal evrim alanına doğru dönüştüren bir ilerleme olarak kavramlaştırır.
Şehir, bir zamanlar yabancıları dışarıda bırakan dar görüşlü bir şekilde
aileleri ve kabileleri birleştiren arkaik kan bağının hukuksal olarak ortadan
kaldırıldığı yerdir. Akrabalık, cinsiyet, yaş ve diğer şeyler üzerine dayalı
hiyerarşilerin potansiyel olarak ortadan kaldırılabildiği ve genel olarak
paylaşılan bir insanlık temeline dayalı özgür toplumla değiştirilebildiği bir
alandır.”
Komünalizmin iktidar, demokrasi,
katılım, fikirlerin özgür değişimi vb. kavramsallaştırmalarının ölçeği ve
mekanı belediyedir. Eski Atina’daki ‘site devletleri’ gibi ‘bağımsız’ idari
yapıları düşünmeye davet ediliyoruz. Günümüz ‘ulus devletleri’ içinde, hangi
anayasal sistemlerde bu ‘tahayyülü’ doğrulayacak belediyeler var? Merkez-yerel
ilişkileri, ademimerkeziyetçilik, federasyon vb. hangi yapılar ‘siyasal’ olarak
bu fikrin mümkünlüğünü gösterebilir? Büyük yapılar içinde ‘genel’ siyasal
ilişkileri sarsmayan (Hindistan Batı Bengal’de ve Kerala’da, İspanya’da
Marinaleda’da komünist belediye iktidarları) ya da ‘geçici’ olarak katlanılan
(tasfiyesi için uygun zamanın beklendiği) Fatsa gibi örnekler
istisnaidir.
Sosyolojik olarak da feodal
akrabalık bağlarının (aşiret ve klan üzerinden politika üretiminin) sona erdiği
‘şehir kültürü’ üzerinden belediyeleri kazanma ihtimali (özellikle Ortadoğu’da
ve Kürdistan’da) çok düşüktür.
Bunların da ötesinde, merkezi
iktidarların bürokratikleşme, militerleşme ve merkezileşme çabaları; bu
çabaları çok kolaylaştıran iletişim, ulaşım, silah ve gözetleme teknikleri göz
önüne alındığında, ‘genel olarak paylaşılan bir insanlık temeline dayalı
özgür toplum’ olarak belediye, siyasi bir hedefin ‘yeter koşulu’ olamaz.
Merkezi iktidarı hedefleyen bir siyasi stratejinin ‘gerek koşulu’ olarak
düşünülebilir; ancak bu durumda da varlığı ya da ayakta kalma şansı, merkezi
iktidarı hedefleyen mücadelenin etki düzeyine bağlıdır. Örneğin; Fatsa örneği,
tüm ülkede etkinlik kazanan Devrimci Yol ‘gerçeğinden’ bağımsız olarak
düşünülemez.
“Hiyerarşik baskıdan ve maddi
sömürüden kurtarılmış olarak –şüphesiz tüm yaşam kürelerindeki insan
yaratıcılığının rasyonel bir alanı olarak yaratılmış– belediye yaşamın iyiliği
için etik bir alandır. Komünalizm bu nedenle yaratıcı bir fantazinin uyduruk
bir ürünü değildir: toplumsal gelişmenin bir diyalektiği ve akıl tarafından
biçimlendirilen politik yaşam ve pratik fikrininin sürekli bir ifade
edilişidir.”
Siyaset bilimi ve tarih konusunda
‘asgari’ düzeyde bilgisi olan biri için “Hiyerarşik baskıdan ve maddi sömürüden
kurtarılmış belediye” anlamında komünalizmin ‘yaratıcı bir fantazinin uyduruk
bir ürünü’ olmadığını düşünmek için çok çaba sarfetmek gerekiyor. Gezegen
ölçeğinde kendini güvende hissedinceye kadar (dünya devrimi) ulusal ölçekte
bile (tek ülkede sosyalizm) sürdürülemeyeceği iddia edilen ‘hiyerarşik baskı ve
sömürüden kurtulmuş dünya’ fantazisini ‘belediye’ ölçeğinde düşünmek gerçekten
kolay değil.
“Komünalizmin belediyeyi bugün
olduğu yapısıyla kabul ettiği anlamına gelmez. Tam tersine, modern belediye
birçok devlet-benzeri özelliklerle aşılanmış ve genellikle ulus-devletin ve
kapitalizmin bir aracı olarak işlemektedir. Ulus-devletin hala üstün görüldüğü
bugün, modern belediyelerin sahip oldukları her ne varsa bunlar “burjuva
demokrasisi”nin ayrıcalıklarını– ki bu ayrıcalıklar, aslında, tarihsel süreçte
yönetici sınıfların saldırılarına karşı kendilerini zorlu bir şekilde savunmuş
olan yurttaşların zor kazanılmış kazanımlarıdır– yansıtan nitelikler olarak
basitçe reddedilemez.”
Sorun da buradadır: Ulus devletin
ve kapitalizmin aracı olarak işleyen belediyeler, ulus devletleri kapitalistler
yönetirken, nasıl özgürlükçü belediyeler haline getirilecektir? Merkezi
iktidarın kural koyma ve yaptırım uygulama yetkileri (özellikle ‘olağanüstü’nü
belirleme yetkileri) duruyorken…
“Komünalizm kararlı bir şekilde
devletçi belediye yapılarını ortadan kaldırmaya ve bunları özgürlükçü bir
yönetim sisteminin kurumlarıyla yer değiştirmeye çalışır. Radikal bir şekilde
kentlerin yönetici kurumlarını mahallelere, kasabalara ve köylere dayalı
popüler demokratik meclislere dönüştürmeye çalışır. Bu popüler meclislerde,
yurttaşlar –hem orta sınıflar hem çalışan sınıflar– doğrudan demokrasi içinde
politik kararları alarak ve insani, rasyonel bir toplum idealini yaşama
geçirerek, toplum sorunlarını yüz-yüze ilişkiler temelinde ele alacaklardır.”
Bu cümleler de anlatılanların
‘fantazi’ olmaktan çıkacağı ‘nesnel, somut, siyaseten mümkün, yolu ve yöntemi
anlaşılabilir’ rasyonel hedefler olduğu bir aşamaya gelmemize yardımcı olamıyor.
‘Değiştirmeye, dönüştürmeye çalışır’ kalıbıyla anlatılan ‘gelecek’
perspektifini inandırıcı kılan hiçbir ‘olasılık’ üretilemiyor.
“Tek bir belediyenin sınırlarını
aşan problemler ve konulara yönelmek sonuç olarak demokratikleştirilmiş
belediyelerin daha geniş bir konfederasyon formunda bir araya gelme arayışını
gerektirir. Bu meclisler ve konfederasyonlar, en derin doğaları gereği,
devletin ve gücün devletçi biçimlerinin meşruluğuna meydan okur. Açık bir
şekilde devlet gücü ve devlet yönetimi yerine halk gücünü ve toplumsal olarak
rasyonel dönüştürücü bir politikayı getirmeye yönlendirilirler. Ve onlar sınıf
çatışmalarının ortaya çıkacağı fakat sonuç olarak sınıfların ortadan
kaldırılacağı alanlardır.”
Geldik konunun ‘özüne’; gerçekten
yerel olan, sistemin işleyişini etkilemeyen (yani ulus devlet ve kapitalizmin
işleyişine dokunmayan) ve diğer yerellere dışsal etki yaratmayan konularda
‘yerel yönetim özerkliği’ örneklerine rastlayabiliriz. Ancak daha geniş ölçekte
(belediye sınırlarını aşan) sorunlara yönelmek, devlete ‘meydan okumak’
anlamına gelecektir. Bu konuda sorun yaşayan devletin karşısında, ‘en derin
doğaları gereği’ devletin meşruluğuna meydan okuyan konfederasyonların
‘dönüştürücü’ bir politika geliştirecekleri söyleniyor. Bahse konu devlet
hakkında hiçbir şey söylenmemekle birlikte; anlaşıldığı kadarıyla ordusu,
polisi, sistemi koruyan yargısı, olağanüstü hali, sıkıyönetimi, ulusal
muhafızları, gerektiğinde sokağa sürdüğü çeteleri, milisleri, mafyaları, derin
devleti, kontrgerillası vb. olmayan bir ‘cici’ devletten bahsediyoruz demektir.
Eğer muhatabınız olan devlet buysa, komünalizm bir fantazi olmaktan çıkar ama
‘Devlet’ literatürüne yeni bir kavram eklemek gerekir: ‘fantazi
devlet’.
“Özgürlükçü belediyeciliği
savunanlar, devletin gücünü popüler güçle değiştirme girişimlerine devletin
soğukkanlılıkla bakacağı konusunda kendilerini kandırmazlar. Onlar, komünalist
bir hareketin devletin kasabalar ve kentler üzerindeki egemenliğini bozacak
haklar istemelerine, yönetici sınıfların kayıtsızlıkla izin vereceği hayalini
görmezler… Devlete karşı ikili iktidarı somutlaştıracak halk meclislerini
savunan yeni belediye konfederasyonlarının artan bir politik gerilim kaynağı
haline geleceği açıktır. Ya Komünalist hareket bu gerilim sonucu
radikalleştirilecek ve kararlı bir şekilde onun tüm sonuçlarını karşılayacak veya
onu değiştirmeye çalıştıkları toplumsal düzenin içine geriye doğru yutan bir
uzlaşmalar bataklığına batacaktır. Hareketin bu meydan okumayı karşılaması için
varolan politik sistemin değiştirilmesi arayışındaki ciddiyeti açık bir ölçü
oluşturacaktır.”
Marksistlerin söyledikleri ile
Marksizme karşı ‘fikri mücadele’ vermek de başka bir ‘fantazi’ konusu olabilir.
Lenin’in Nisan Tezlerinde söylediği “Bir devlette iki iktidar olamaz. İkisinden
biri yok olacaktır” sözünü kabul edenler, ‘kaçınılmaz’ olarak gelecek bu
günlere ilişkin de söz üretmek zorundadırlar.
“Biz ayrıca dargörüşlülükten ve
nihayetinde… mülkiyet arzularından kaçınmak zorundayız… En önemlisi, Komünalist
politik yaşamda, farklı mesleklerdeki işçiler halk meclislerindeki koltuklarına
işçiler -mesleki çıkarlarını geliştirme amacında olan matbaacı, tesisatçı,
dökümhane işçisi ve benzeri- olarak değil, asıl ilgileri yaşadıkları toplumun
genel çıkarı olan yurttaşlar olarak oturmalarıdır.”
Marksizmin gözünden kaçan ‘mülkiyet
arzularından kaçınmak’ ve proletaryanın ‘bir sınıf olarak’ kendisiyle beraber
tüm sınıfları (sınıflı düzeni) yok ederek tüm halkın demokratik yönetimini
kuracakları bir ideolojiyi insanlığın hizmetine ‘ilk kez’ sunmak gerçekten çok
yaratıcı bir çaba olmuş!
“Herşeyden önce Komünalizm güç
problemi ile ilgilenir… Komünalizmin yandaşları kendilerini bir güç merkezine
–belediye meclisine– seçimlerle girmek için seferber olur ve onu hukuki olarak
mahalle meclisleri yaratmaya mecbur kılmak için çabalar… Belli sayıdaki
belediyeler bir kez demokratikleştirildiklerinde ulus-devletin rolüne meydan
okuyan belediye birlikleri içinde istikrarlı bir şekilde konfedere olurlar ve
halk meclisleri ve konfederal kurullar yoluyla ekonomik ve politik yaşam
üzerinde kontrolü üstlenirler… Komünalist bir toplum, herşeyden önce, dünyayı
değiştirmek için amaçlarını açıklayacak yeni bir politik sözlüğe, yeni bir
programa ve bu amaçları tutarlı kılmak için yeni bir teorik çerçeveye sahip
olan yeni bir radikal organizasyon oluşturma çabalarına bağlı olacaktır.
Herşeyden önce eğitim ve, evet, liderlik sorumluluğunu üzerine almaya gönüllü,
kendini adamış bireylere ihtiyacı olacaktır.”
Anlatılanların nasıl
gerçekleştirileceği de açıklanıyor: Güç oluşturmak, güç merkezlerini (iktidarı)
ele geçirmek, elde edilen gücü mahalle meclislerine dağıtarak devletçi
organların meşruiyetini ortadan kaldırmak, yeterli sayıda belediye birlik
oluşturduğunda konfederal kurumlar aracılığı ile ekonomik ve politik yaşamı
kontrol etmek; bunları başarmak için de yeni bir politik sözlük, program ve
örgüt (ama adı ‘radikal organizasyon’ olacak) oluşturmak; bunu başarmak için de
etkin bir liderlik (“Liderliğe ciddi bir özgürlükçü yaklaşım, gerçeği ve
liderlerin hayati önemini… kabul edecektir”) ve eğitim (“Rasyonel olarak özgür
Komünalist bir toplumu yaratma süreci yerli masumiyeti ve mutluluğu fikrinden
çok daha fazla düşünme ve çalışma gerektirecektir”).
Bir kez daha, Marksizmi ‘yetersiz’
olarak tanımlamak ve Marksizmin dışında, daha önce düşünülmemiş şeyler
söylendiği ‘fantazisi’ ile karşı karşıyayız.
Yine de olumlu olarak karşılanması
gereken bakış açısı, PKK’nin fesih kongresinin sonuç bildirgesininin son
cümlesindedir “İnsanlıkta ısrar, sosyalizmde ısrardır!”