Gezi Direnişi sırasında 13 yaşında olan Elif'in 'her şey' hakkında merakını gidermek ama 'her şey' hakkında gerçekten merak yaratmak amacıyla yazıldı...
CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (1)
Senin kendi seçimlerini özgür iradenle yapma hakkına sahip olduğunu ve doğru olanın da bu olduğunu biliyorum. Ancak, Gezi Direnişi ve sonrasındaki gelişmeler nedeniyle, eskilerin ‘dağarcığındaki’ birikimin yeni kuşağa aktarılması sürecinin hızlandırılması gerektiğini düşündüm.
Toplumlar gibi bireyler de tarihlerini kendileri yaparlar ama “verili koşullar altında”. Sonuç olarak hepimiz, bizi saran toplumsal koşulların ürünüyüz.
Toplumların kendi tarihlerini yazarken, geçmişe ait bilgi ve birikimleri olumlayarak/yadsıyarak, eleştirerek/değiştirerek, az/çok kullandıkları gibi sen de kendi geçmişin ile bu hesaplaşmayı yapmak durumunda kalacaksın.Bu bağlamda “Acaba,
babam bu konuda ne düşünüyordu?” cümlesini mümkün olduğunca az kullanmanı
sağlamayı umuyorum.
Eski kuşaklar, kendi
yaşadıklarının benzersiz ve asla tekrarlanamayacak ‘arkeolojik hazineler’
olduğuna inanmayı seviyorlar. Bu hazinelerden mahrum yetişen yeni kuşakların
‘eksik’ olduğunu düşünüyorlar. Oyunların, kitapların, çizgi film ve romanların,
arkadaşlıkların, komşulukların, esprilerin, fıkraların, toprağın, havanın,
suyun… hep kendi zamanlarındaki gibi olması gerektiğinden, aksi halde
‘tatsızlaşmış, bozulmuş, yozlaşmış’ olacağından eminler. Oysaki okulda/askerde
yenen dayakların sonradan gülümseyerek hatırlanması gibi, eski kuşakların
anılarının ‘çoğunun’ en iyi yanı geçmişte kalmış olmaları.
“Tarihin çöp sepetinde
taş baltanın yanında saklanması gerekenler” ile eleştirerek aşılması,
geliştirilmesi, ilerletilmesi gerekenlerin ayrımını yapacağına güvenerek,
hayata ve “aklıma gelen her şeye” ilişkin fikirlerimi aktarmaya çalışacağım.
Seçtiğimiz
ve verili her kimliğin ayrı ayrı geçerli olduğu, işe yaradığı, zorunlu olduğu
yerler ve zamanlar olmakla birlikte, (hayatımız roman yerine ‘soğan’ ise) benim
açımdan ‘sosyalistlik’ her şeyi örten, kuşatan ve belirleyen ‘kabuk’, (cinsiyet
olarak değil ama toplumsal, varoluşsal kimlik olarak) ‘erkeklik’ hem en derine,
merkeze gizlenen bela, hem de hep yeniden üreyen tohum anlamında ‘cücük’,
diğerleri ise ‘zar ve dilimler’. Bu nedenle, anlatacaklarımı belirleyen prizma
‘sosyalist sempatizanı’ kimliğim.
Solcular tarafından
(sanatçı-sanatsever ilişkisi gibi devrimci-devrimsever ilişkisinde yapmak
yerine sevmekle yetinen anlamında kullanılan) ‘sempatizan’ sözcüğü ile ima
edilen anlam bileşenleri arasında (‘biraz’ ortak parantezinde) romantizm,
tevazu, cehalet, cesaret azlığı, içe kapalılık, hırs/ihtiras/iddia eksikliği,
ortada/arkada kalma temkinliliği, toplum önünde konuşma tedirginliği, ‘görünür’
olmaktan hoşlanmama, (‘biraz’ sıfatını unutmamak kaydıyla) tembellik,
sorumsuzluk, bireycilik, bencillik vb. olduğunu; her sempatizanın (sağlıklı göz
ile seçilemeyen renk tonu farklılıklarını ‘hastalıkları nedeniyle’ fark
edebilen renk körlerinde olduğu gibi bazen avantaja dönüşebilen) bu zaaflardan
birkaçı/tümü/daha fazlası ile ‘malul’ olduğunu, bu nedenle sempatizan
tarafından söylenenlerin ayrıca doğrulanması gerektiğini unutmaman kaydıyla
yazıyorum.
Yöntem konusunda;
-“Yalnızca gerçekleri” anlattığını iddia
etmeyen, “yalnızca doğru bildiklerini” anlatan, (bildiğin, doğru sandığın, neye
inandığın, ne fark eder-Sertab Erener)
-Belirli bir kurgu ile
kendini bağlı hissetmeyen; aklına geldiği şekilde, serbest vezin, serbest
çağrışım, açık büfe, sohbet, günlük yazma, iç dökme, dertleşme derdinde olan,
-Ön hazırlık yapmayan,
kaynak taramayan, alıntıları aklında kaldığı şekilde ‘mealen’ kullanan,
-Aklına geleni yazan;
bu nedenle başka akıllar tarafından üretildiğini bilmediği ‘ürünleri’ de kendi
aklının ürünüymüş gibi yazan,
-Sade ve anlaşılır;
ancak, ilgi ve merak uyandıracak kadar da ‘terminolojik’ olmaya çalışan,
-‘Doğrularımızı’
üretme (bilim), belirleme (felsefe), paylaşma (kültür), yayma (hegemonya) ve
gerçekleştirme (devrim) süreçlerinin bireysel yaşamda ‘ölümle’, toplumsal
yaşamda ise ‘kıyametle’ biteceğini bilerek,
Ufuk
çizgisini yakalamak, gökkuşağının altındaki hazineyi bulmak için yapacağın uzun
koşuda matarana birkaç damla su eklemek istedim.
Umarım suyunu bulandırmam!
1-“Doğru/gerçek” nedir?
Akıl
yürütme, düşünme, tartışma yöntemi olan diyalektik, hareketin genel yasalarını
inceleyen bir bilimsel yöntemdir. Diyalektik, incelediğin şeyi hareket,
değişim, süreç bağlamında ele almak demektir.
Diyalektiğin
yasalarını basitçe sıralarsak;
-Her şey değişir
(değişmeyen tek şey değişimdir),
-Karşıtların birliği
(çelişki evrensel ve içseldir, yani her şey karşıtını da içinde barındırır),
-Yadsımanın yadsınması
(tez-antitez-sentez şeklindeki şematik sıralamaya göre, bir şey karşıtı ile
yaşadığı çelişkinin gelişim seyrine göre kendisinden ve karşıtından daha başka
bir şeye -ama kendisini ve karşıtını da görece içeren bir senteze- dönüşür),
-Nicel birikimler nitel
sıçramalara neden olur (suyun yüz derecede kaynaması örneği ile anlatılır. Bu
ısıya ulaşıldığında sıvı haldeki su nitelik değiştirir ve gaz formuna geçer),
Ancak, bütün
değişim/dönüşümler konusunda bu kadar kolay uzlaşılamaz. Gür saçları olan bir
insanın saç telleri dökülmeye başlar. 1-2-3…kaçıncı saç teli döküldükten sonra
gür saçlı adam ‘kel adama’ dönüşmüş sayılacaktır?
“Tartışmak için
tartışmak/bilgi severlik/sofizm” için değil de gerçekten sorun çözmek için
diyalektiği kullandığımızda;
**Her şey karşıtını da
içinde barındırdığına göre ‘mükemmeliyetçilik’ eksik bir bakış açısıdır.
Mükemmel olarak nitelediğimiz her şeyin içinde, altında (değişik oranlarda da
olsa) tersi de vardır.
**Pozitif bilimlerin
sonuçları bile tartışma yaratırken, “değerler alanına/üst yapıya” ait olan
iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin gibi karşıtlıkların ‘anlamları’ üzerinde
uzlaşma sorunu vardır.
**Görecelilik ve
Kuantum teorilerinin gösterdiği üzere, gözlemcinin konumu ile gözlemin sonucu
arasında ilişki vardır.
**Değişim yasasına göre
her şeyin “tarihsel/gelip geçici” olması nedeniyle mutlak, her durum ve zamanda
geçerli “doğru/gerçek” yoktur.
**“Her şeyin birbirine
bağlı olması, kelebek etkisi, kaos teorisi nedenleriyle incelediğimiz ‘gerçeği’
oluşturan sayısız parametreyi, unsuru, girdiyi ‘aynı anda’ analiz edemeyiz.
İncelediğimiz bölümden
‘diğer’ bölüme geçtiğimizde eski bölümün aynı kalıp kalmadığını (ya da yeni
bölümün ilk bölümü incelerken de -halihazırda- gördüğümüz şekilde olup
olmadığını) kesin olarak bilemeyeceğimiz için “her şeyin bilgisine” sahip
olmaktan söz edemeyiz (bilimde gerçek yalnızca bir an’dır -B.Russell).
**Çözümü öncelikle
basitte aramak gerekir. “Madde var mı/yok mu?” şeklindeki ağır tartışmaya
cevaben (kek’in varlığının kanıtı onu yememizdir-Engels) cümlesindeki etkili
sadeliği; “algıladıklarımızın gerçek olduğundan nasıl emin olabiliriz?”
diyenlere (analiz ettik, aynısını ürettik ve tam olarak işe yarıyor) cevabını
verenlerin gerçekten de “yeteri kadar bildiklerini” görmek gerekiyor.
**“Önce madde mi ruh
mu; gerçeği bilebilir miyiz; kuantum düzeyinde parçacıkların hızını ve konumunu
aynı anda belirleyebilir miyiz?…” benzeri tartışmalar temel alınarak “böyle
gelmiş böyle gider, sömürü engellenemez, kapitalizm tarihin sonudur, insan
doğası kötüdür, böyle yaşamak insanlığın kaderidir” sonucuna varılıyor ve
sömürü düzeninin bir de ‘bilim’ tarafından kutsanması çabaları sürüyor. Bütün
bu bilimsel çalışma ve tartışmaların sonuçlarının “insanlığın/doğanın iyiliği
için” kullanıldığı konusunda ihtiyatlı olmak gerekir.
Her
şey gibi ‘bilgi ve bilimin/doğru ve gerçeğin’ de konusu, içeriği, üretimi, sunumu,
kullanımı, vurgulanan yönü, zamanlaması… sınıfsal çıkarlara göre manipüle
edilebildiğinden “bu bilgi/bulgu/sonuçlar bu haliyle neye hizmet ediyor?”
sorusuna da tatmin edici cevaplar aramak gerekir.
|
Sonuç olarak; hayatta en gerçek yol gösterici
bilimsel yöntem “diyalektik ve tarihsel materyalizmdir”. |
Aşağıda
kullanılan sayıların hepsi ‘yaklaşık’ değerlerdir ve kabul edilen/kullanılan
rakamlar arasında bazen büyük farklar olsa da hepsi yeterince ‘astronomiktir’.
Yazının bulunmasından
önceki dönemi ‘karanlık çağlar’ olarak adlandırdığımızı, MÖ. 3-5 bin yıl
öncesine ilişkin bilgilerimizin bile yetersiz olduğunu dikkate alarak
milyon/milyar yıl kavramlarını tahayyül etmek gerekir.
13,7 milyar yıl önce
‘bingbang’ olarak adlandırılan büyük patlama ile evrenin oluşumu başladı.
Yayılan, saçılan, soğuyan madde, gaz ve toz bulutları olarak sürekli hareket
halindeyken kütle çekiminin etkisiyle bir araya gelip yoğunlaşmaya ve
galaksileri, yıldızları ve gezegenleri oluşturmaya başladı. 5 milyar yıl önce
samanyolu galaksimiz, 4,5 milyar yıl önce dünyamız oluştu.
Soğuyan,
kabuk bağlayan, volkanik faaliyetlerle çıkan gazlar ve su buharı ile atmosferi
oluşan dünyada 3 milyar yıl önce ilk tek hücreliler, 1,5 milyar yıl önce çok
hücreliler, 200 milyon yıl önce memeliler, 60 milyon yıl önce primatlar (iri
beyinli memeliler/insansılar), 6 milyon yıl önce şempanze ile insanın ortak
atalarının evrimsel ayrılışı, 2 milyon yıl önce homo erectus (ayağa kalkan
insan), 350.000 yıl önce neanderthal insan (mağara adamı-yok oldu), 200.000 yıl
önce homo sapiens (bilen/düşünen insan), 50.000 yıl önce homo sapiens sapiens
(düşündüğünü düşünen insan) evrimleşti.
|
Sonuç olarak; hepimiz çok uzun bir yolculuk
sonucunda “yıldız tozlarından” geldik. |
3-Maddeden
canlıya nasıl geçtik?
Diyalektik,
her aşamanın/değişikliğin gerçekleşmesi için koşulların/nicel birikimin uygun
hale gelmesi gerektiğini anlatıyor.
Ateş topu olan
Dünyamızın soğuması ve atmosferin oluşması sayesinde, göktaşı yağmurları ve
ultraviyole ışınların öldürücü etkileri azaldı ve gezegenin sıcaklığı görece
sabit hale geldi.
Yaklaşık 3 milyar yıl
boyunca atmosferde serbest oksijen bulunmuyordu. Soğuma sonucunda su buharının
sıvı su halinde birikmesi ile okyanuslar oluştu. Şimşek ve yıldırım gibi doğal
enerji kaynaklarının etkisiyle basit moleküllerden canlı yaşamın yapıtaşlarını
oluşturan organik bileşikler sentezlendi, okyanuslar bu ‘organik çorba’ ile
doldu, bu çorbadaki organik bileşikler milyarlarca yıl içinde daha karmaşık
yapıları oluşturdu.
1950’lerde Chicago
Üniversitesinde Nobel ödüllü fizikçi H.Urey gözetiminde yapılan deneyde, ilk
atmosferin yapısını oluşturduğu düşünülen metan, amonyak, hidrojen gazları ile
su buharını cam bir balona koyup şimşek yerine elektrik akımı geçirdiler. Sonuçta
yaşamın temel yapı taşları olan aminoasitlerin oluştuğu görüldü. Daha sonraki
çalışmalarda DNA’nın yapısını oluşturan nükleotidlerin de üretilebildiği
görüldü. Bu çalışmalar sonucunda canlı bir organizma üretilemedi ancak ilk
atmosferdeki basit moleküllerden karmaşık organik moleküllerin türeyebileceği
görüldü.
Fantastik
bir yaklaşımla, canlı yaşamın bir kuyruklu yıldız ya da meteor aracılığı ile
Dünyamıza gelmesi veya dış uzayda yaşayan başka canlılar tarafından getirilmiş
olma olasılıklarını da tartışanlar var.
Eğer evrenin oluşumunun
ilk aşamalarında, organik hiçbir canlının var olamayacağı koşulların
yaşandığını biliyorsak (büyük patlamadan sonraki ilk saniyede sıcaklık 100
milyar °C’den 10 milyar °C’ye düştü. 1,5 dakikalık zamandan sonra sıcaklık 1
milyar °C’ye düştü ve sıcaklık çok yüksek olmasına karşın birkaç basit atom
oluştu) evrenin neresinden gelirse gelsin her canlı yaşamın bir “oluş/ortaya
çıkış” öyküsü olmak zorunda. Bu nedenle uzaydan gelen yaşam teorileri canlının
oluşması sorusunu yanıtlamak yerine, çözümün aranacağı ‘mekanı’ değiştiriyor.
Ancak,
evrenin oluşumundan bu yana canlılığın varlığını imkansız kılan koşullar
nedeniyle (yaklaşık 12 milyar yıl gibi) uzun bir “can(lı)sız evren dönemi”
sonrasında yaşanan görece kısa bir “canlı barındıran evrenin” varlığını
biliyoruz.
Öncesini tartışma dışı tutmak kaydıyla; 14 milyar yıllık evrende en ilkel canlının 3 milyar yıl, primatların 60 milyon yıllık geçmişleri olduğu dikkate alındığında “ol dedi oldu” kolaycılığı için gereksiz bir uzunluk olduğu düşünülebilir.
Nerede,
nasıl, neden sorularının cevaplarını ‘tam olarak’ bulamasak da canlılığın
“kudretten (başlangıçtan) değil (çok)
sonradan olma” bir oluşum/sonuç olduğunu kabul etmek gerekiyor.
|
Sonuç olarak; insan olmak için “canlı” olmaktan
da önemlisi “can” olabilmektir. |
Tarihsel materyalizm,
toplumların/insanlığın tarihini açıklamanın bilimsel yöntemidir. Gezegenin
değişik yerlerine yayılan ve çok farklı koşullarda yaşayan insan toplumlarının
sosyoekonomik gelişim evrelerini ‘ana hatlarıyla’ açıklar.
İnsanın ‘insanlaşması’
ve insan toplumlarının gelişimi sürecini çözümleyen temel kavramlar “emek ve
üretimdir”. Maddi hayatın günlük/yeniden üretimi süreci insanın tarihini de
biçimlendirmiştir.
Toplumların üretim biçimini/tarzını,
üretim ilişkileri (üretim araçlarının mülkiyeti) ile üretici güçlerin (üretim
araçları, fabrika, makine, alet edevat, emek, toprak) ilişkisi belirler.
Üretici güçlerle üretim
biçimi arasında uyuşmazlık yaşandığı hallerde, ya da mülkiyet/üretim ilişkileri
üretici güçlerin gelişimi önünde engel oluşturmaya başladığında toplumda kriz
çıkar ve (başka birçok etkene de bağlı olarak) değişim/devrim süreci başlar.
Evrimsel süreç içinde
‘emeğin rolü’ ile zekası gelişen, zekası geliştikçe çevresini değiştiren,
çevresini değiştirirken kendisini de değiştiren/geliştiren insanın macerası ilkel komünal toplum ile başlar. Avcılık
ve toplayıcılığın yanı sıra toprağı işleme ve hayvanların evcilleştirilmesi sonunda
ortaya çıkan ürünün ortaklaşa tüketime sunulduğu,
üretilenin/avlananın/toplananın hemen tüketildiği; özel mülkiyetin (tarihsel
maddeci anlatımda ‘özel mülkiyet’ denildiğinde “üretim araçları üzerindeki özel
mülkiyetten” bahsedilmektedir. Tüketime konu ürünler, silah, alet vb. kişisel
sahipliğe konu olabilirler) sınıfların ve devletin olmadığı ilk sosyoekonomik
yapıdır. Tarım ve hayvancılıktaki gelişmeler (birinci büyük işbölümü), zanaat
ve el sanatlarındaki gelişmeler (ikinci büyük işbölümü) ve ticaretin gelişmesi
(üçüncü büyük işbölümü) ihtiyaçların giderilmesi için gerekenden daha fazla
ürün (artık ürün) elde edilmesini olanaklı kıldı. Artık-ürünün toplanması, ayrılması,
korunması, kullanıma sunulması süreçleri sınıfları ve ilkel haliyle devleti doğurarak
komünal toplumun çözülmesine neden oldu. Böylece insanın insan tarafından
sömürüldüğü, bunu sürekli kılmak için de insanın insanı baskı altına aldığı toplumların
tarihi başladı.
Köleci toplum; öncelikle çoban kabilelerde
sonra da tarım kabilelerinde erkek emeğinin ağırlık kazanması sonucu anaerkil toplumdan
ataerkil topluma geçiş gerçekleşti. Özel mülkiyetin ve sınıfsal konumun miras
yoluyla çocuklara geçmesi için ‘baba’ merkezli aile ihtiyacı nedeniyle
kadın/aile sistemleri ‘erkek eksenli’ oluşturuldu. Savaş esirleri ve borçlular
köleleştirildi. Böylece köle emeği bir zenginlik kaynağı haline geldi ve toplum
köle sahipleri/köleler olarak sınıflaştı.
Feodal
toplum; köleler zorla çalıştırılıyordu ve ürettikleri her
şey -kendileriyle birlikte- köle sahibinindi. Köleler üretimin arttırılmasına
(kendilerini ilgilendirmediği için) kayıtsız kalıyorlardı. Köle sahibi, köleye
bakmak ve hayatta tutmak zorundaydı. Ancak, efendileri bu dertten, masraftan
kurtaran bir model gelişti: toprağa bağlı kölelik. Toprak köleleri, feodal beye
ait tarlalarda ürettiklerinin bir kısmı kendi geçimlerini sağlamak üzere kendilerine
ait olduğundan çalışmadan yaşayamazlardı. ‘Serf’ denen toprak köleleri, kalacakları
yeri sağlayan, ürettiği üründen faydalanmasına izin veren büyük toprak
sahiplerine ürettiklerinin çoğunu veriyorlardı.
Kapitalist
toplum; feodal sistem kendi içine kapalı derebeylikler
içinde sıkışıp kalmışken, mali/teknik/fikri gelişmelerin ve coğrafi keşiflerin
de etkisiyle ticaretle uğraşan bir sınıf (ticaret burjuvazisi) ortaya çıkıp
güçlenmeye başladı. Feodal düzenin derebeylik yapılanmasının serbest ticaret
önünde engel olması nedeniyle yeni ortaya çıkan sınıf ile feodal düzenin
beyleri arasında ‘sınıf savaşı’ başladı. Sonuçta, üretici güçlerin gelişimine
daha uygun olan burjuva düzeni (kapitalizm) kazandı.
Bu sistemde bir tarafta
üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip sermaye sınıfı (burjuvazi) diğer
tarafta ise emek gücünden başka satacak bir şeyi olmayan işçiler bulunur
(köylüler ve diğer ara sınıflar da vardır. Ancak sosyoekonomik sistemler
uzlaşmaz karşıtlık içindeki ana sınıflar ile tanımlanırlar).
Kapitalist,
üretim esnasında işçi tarafından yaratılan değerin bir kısmını (geçimini
sağlayacak kadarını) ücret olarak işçiye öder ve kalan kısmına el koyar. İşte
bu el konan değere artı-değer denir. Kapitalizmin işçiyi nasıl sömürdüğü ve
bunu nasıl gizlediğini Karl Marks bütün açıklığı ile ortaya koymuştur.
|
Sonuç olarak; başparmağı olan hayvanı “düşünen
insan” yapan da emektir. |
5-Bu
“bilimsel” bilgiler neden herkesi ikna edemiyor?
Bilim
herkesi her zaman ikna edemez. Kişisel, grupsal, sınıfsal çıkarlar; algı
kapasitesi; ruhsal, zihinsel, bedensel olarak sorunlu bakış açıları;
ilgisizlik; ‘muhalif’ olmanın sağladığı avantajlar; ‘genel geçer’ olana karşı
çıkmanın getireceği dezavantajlar gibi sayısız nedenlerle karşı çıkan birileri
mutlaka olacaktır.
“Büyük alışkanlık
gücünün” ideolojisi olan muhafazakarlığın, bilimin ilerlemesine nasıl engel
olduğuna dair sayısız örnek bulunabilir (Galileo’nun ‘dünyanın güneş etrafında
döndüğünü’ kabul ettirmek için yaşadıkları bilinen örneklerdendir).
Çeşitli
nedenlerle bilime ‘inanmamaya’ yeminli olan “iflah olmazların” dışında kalan
iyi niyetli, ön yargısız kitle için de önemli engeller vardır.
**Öncelikle, bilimsel bulgulara ulaşma konusunda aile, eğitim sistemi, medya; kısaca sistemden beş duyumuza gelen mesajlar kolaylaştırıcı bir işlev üstlenmiyor (devletin ideolojik hegemonya aygıtları- A.Gramsci).
**Bilimsel disiplinlerin, eskiye oranla çok daha geniş, yaygın, birleşik, karmaşık olması nedeniyle bilimsel bulguların popüler dille (ama özünü koruyarak) anlatılması zorlaşıyor.
**Bilginin
ve ‘bilmenin’ saygınlığı, cazibesi, yararlılığı azal(tıl)ıyor.
**Kişiliğimizin
oluştuğu ilk yıllarda (S. Freud’a göre 0-6 yaş aralığında) aile ve toplum
tarafından verilen ‘geleneksel/bilim dışı’ kültürün baskısından kurtulmak için
bireysel ve toplumsal olarak çok çaba gerekiyor. Eğitimli, aydın, modern
aileler bile “çocuğun dengesini bozmamak, topluma yabancılaştırmamak” adına
geleneksel kültürün yeniden üretimine katkı sunuyorlar (din güçlüdür,
etkilidir, vergiden muaftır ve kendini korumaktan aciz küçük çocuklara
sistematik biçimde aşılanır.-R.Dawkins).
**Bilim “kesin, her türlü şüpheden uzak” bilgilerle işlemez. Bilimsel olabilmenin bir koşulu da ‘yanlışlanabilme’ niteliğidir. Yanlışlanan bulgular nedeniyle bilimin ‘işe yaramaz’ olmadığını anlayacak kadar ‘sabırlı’ olmak gerekir. Ayrıca, bilimin ‘her şeyi’ bulan ve açıklayan sihirli değnek olmadığını, ancak zamanı geldiğinde (gözlem ve deney olanakları geliştikçe) sonuç alabildiğini, zaman sonsuz olduğu için de bu arayışın asla bitmeyeceğini, bulunan her şeyin yeni sorular, bilinmeyenler yaratacağını, her zaman bilinmeyen bir şeylerin kalacağını kabul edecek kadar ‘anlayışlı’ olmak gerekir.
**Laboratuvar ortamında kontrollü deneyler sonucunda kanıtlanabilen ve ‘yasa’ olarak bilinen bilimsel bulguların yanında, teori/model başlığı altında tanımlanan bilimsel çalışma alanları da vardır. Örneğin kuantum teorisi, evrim teorisi, bingbang teorisi gibi çok geniş konuları irdeleyen ve laboratuvarda deney konusu yapılamayan alanlarda, önce bir model oluşturulmakta ve modelin gereği olarak belirlenen unsurlara, belirtilere, sonuçlara ulaşılmaya çalışılmaktadır. Ulaşılan bulguların modelin öngörülerini desteklemesi oranında teorinin bilimsellik düzeyi belirlenmektedir. Örneğin;
-Bigbang
teorisi; E.Hubble’ın galaksilerden gelen ışık tayfındaki kırmızıya kaymanın (doppler
etkisi; ışık fotonlar -dalga karakteri ayrı konudur- aracılığı ile taşınır.
Aralarında belirli bir mesafe ile hareket eden fotonlar, ışık kaynağının da
hareket etmesi halinde görecelilik teorisi uyarınca bu hızdan etkilenirler.
Aralarındaki mesafenin artması ışık kaynağının uzaklaştığını, azalması ise
yakınlaştığını gösterir) galaksilerin uzaklaşmasının bir sonucu olduğu, yani
evrenin genişlemekte olduğunu bulmasından sonra “evren genişliyorsa, filmi
geriye sardığımızda daraldığını düşünmek gerekir. Bu daralmayı, evrendeki tüm
maddenin aşırı yoğun ve sıcak bir nokta olduğu aşamaya kadar getirip,
sonrasında aşırı yoğunluk ve sıcaklığın enerjisiyle patlayarak genişleyen evren
modeli üzerinde çalışabiliriz.” denilerek matematiksel modellemeler ve
öngörüler oluşturulduğu (uzmanlık gerektiren bu kısımlar konusunda “ben her
şeyi kendim öğrenerek ikna olmalıyım” diyenlerin işi çok zor. Sonuçta, en
zekilerin gittiği en kaliteli okullarda okuyanların en ilgili, bilgili olanları
bu işlerle uğraşıyor. Çok sayıda üniversite, bağımsız kuruluş, jürili bilim
dergileri, araştırma grupları; kamunun, özel şirketlerin, askeri sınai
kompleksin araştırma/geliştirme birimleri, nasa, cern… gibi sayısız ‘bilimsel
odak’ birbirlerinin hipotezlerini, araştırma yöntemlerini, sonuçlarını
sorguluyorlar. Ayrıca, hem bigbang karşıtı bilim insanları -zar evrenler, sicim
teorisi, durağan hal teorisi taraftarlarınca- hem de Vatikan Bilim Konseyi,
bilimci rahipler, akıllı tasarımcılar gibi yaratılışçılar tarafından kılı kırk
yararak inceleniyor. Günümüz teorileri konusundaki tartışmalar, Nasreddin
Hoca’nın dünyanın merkezini “inanmayan ölçsün” diyerek belirlediği yöntemin
kolaycılığıyla yapılmıyor!) sonrasında kara delikler ve kozmik arka alan
ışınımının (fosil ışınım; büyük patlama sonrasında atomların bir denge
oluştururken bıraktıkları ışınımın evrenin her yanında ve eşdeğer şekilde
bulunması gerektiği hesaplanmış) varlığının tespit edilmesi üzerine büyük
patlama kuramının en yaygın kabul gören kuram haline gelmesi,
-Benzer şekilde, Darwin’in Galapagos Adalarındaki gözlemlerinden yola çıkarak oluşturduğu evrim teorisinin de; sonrasında bulunan sayısız fosil, Mendel’in araştırmaları, karbon testi gibi yaş belirleme teknikleri, moleküler genetik biliminin bulguları ile sayısız kez doğrulanması,
Kasıtlı,
planlı engellerin yanı sıra puzzle’ı parça parça birleştirerek büyük resmi
görmek gibi, birçok bilgiyi bir araya getirerek doğruyu, gerçeği, sonucu görmek
için gerekli olan istek, enerji, zaman, kaynak, imkan… bulmak konusunda
aşılması gereken ciddi engeller var.
|
Sonuç olarak; ön yargıyı kırmak, atomu parçalamaktan
zordur! |
6-Tanrı
var mı?
Hawking, evrenle
ilgili sorulara cevap vermek için “tanrıya ihtiyaç duymadığını” söylüyor. En
azından kozmolojik açıdan, Tanrı ‘gereksiz’ bir kavram. Ancak gereksizlik
yokluğun kanıtı değildir.
Bir
şeyin “yokluğunu kanıtlamak” bilimsel açıdan imkansızdır. Bilim ‘varlığı’
kanıtlar (Arkeolojik kazılarda belirli bir derinliğe ulaşıldığı halde herhangi
bir bulguya rastlanmaması halinde ‘yok’ denmesi ya da bir maddenin bileşenleri
arasında (x) elementinin olmadığının kimyasal olarak kanıtlanması gibi durumlar
yokluğun değil, aranan şeyin orada olmadığının ‘bilimsel’ ifadesidir). Bu
anlamda neyi, hangi nitelikleriyle, nerede arayacağını kesinleştirmeyen bilim
‘yokluğu’ kanıtlayamaz. Hele ki her karışı aranması gereken yer “üç boyutlu
sonsuz evren” ise (O da şimdilik, çünkü sicim teorisine göre onbir boyutlu
evreni konuşuyor olabiliriz!).
Gözle
görülmeyen şeylerin yarattığı sonuçları görmek ya da hissetmenin ‘varlığın’
kanıtı olduğu doğrudur. Bu konuda ‘rüzgar, elektrik’ gibi örnekler verilir. Bu
ve benzeri kavramlarla anlatılmak istenen ‘şeyler’ yalnızca sonuçları
hissedilen şeyler olmayıp bilimsel olarak araştırılan ve her türlü nitelikleri
bulunup varlıkları kanıtlanan şeylerdir. Yeterli araştırma teknolojisine
sahipsek, rüzgarı oluşturan taneciklerin niteliği/sayısı/doğrultusu/
yönü/hızı/ivmesi/basınç alanları/ne kadar süreceği gibi ‘varlığına’ ait tüm
bilgileri (hatta meteoroloji bilimi sayesinde bazılarını ‘önceden’) elde
edebiliriz. Elektrik ve manyetizma konusunda, kuantum düzeyinden başlayarak
“bilimsel olarak kanıtlanması” gereken bir şeyler kaldığını iddia etmek de çok
zor.
Astronomların
kütle çekim etkilerini görerek ‘varlıklarını’ önceden belirledikleri gök
cisimlerinin veya kimyacıların periyodik cetvele önceden yazdıkları
elementlerin sonradan bulunması örneklerinin de gösterdiği üzere, etkileri
gözlenerek aranan ve bulunan ‘varlıklar’ bilimsel anlamda maddedirler. Madde
“enerjinin var olma biçimi” olduğuna göre, enerji olarak varoluşu bulmak da
‘maddeyi’ bulmaktır.
Bu nedenle “tanrının
varlığını kanıtlama” sorumluluğu ‘var’ diyenlere aittir.
Fiziksel ve maddi
gerçeklere dayanan pozitivist yöntemlerle ‘tanrı’ fikri tartışılamayacağına
göre; akıl yürütme, postüla/aksiyom (doğru olduğu, kendiliğinden apaçık olduğu kabul
edilen) düzleminde tartışılabilir.
Öncelikle ‘tanrı/din’
fikrinin, ihtiyacının nereden (tarihsel, kültürel, psikolojik, antropolojik,
ekonomik, sınıfsal, mistik, metafizik…) kaynaklandığı; bilinen tarih içinde
değişik toplumlara/kültürlere ait ‘tanrı/din’ anlayışları ve kronolojik
gelişmeleri; insanın zihinsel yetenekleri ve soyutlama gücünün gelişmesi ile
ilgisi; “kalpsiz bir dünyanın sıcaklığı, ruhsuz toplumsal koşulların ruhu,
halkın afyonu” olduğu; dinsel öykülerin arkaik/mitolojik kaynakları; semavi ve
diğer dinlerin kendi içlerinde ve birbirleri ile yaşadıkları çelişkiler,
tutarsızlıklar konusunda sayısız kitap, kanıt, argüman var.
Bunları bir kenara
bırakarak, yalnızca felsefi, düşünsel düzeyde tutarlı olmak kaydıyla ve
“hikmet, insan aklının yetersizliği” gibi yaklaşımları dışlayarak ‘postülalara’
bakıldığında;
**“Bir ‘şey’ varsa, mutlaka yaratıcısı da olmalıdır”
Eğer tanrı varsa ‘bir
şeydir’. ‘Bir şey’ olmadan var olmak, insanlığın soyutlama yeteneğinin geldiği
düzey açısından tasavvur edilebilir değildir (Cern’deki higgs bozonu deneyinde
yokluktan, hiçlikten varlığa geçiş gibi kavramlar kullanılmakla birlikte
anlatılan enerji formundan madde formuna geçiştir). Bu nedenle ‘var olan’ tanrıyı, 99 adı ve
niteliği olsa da, ‘bir şey’ olarak tanımlamak zorundayız. Bu durumda, postülamız
doğruysa, O’nun da bir yaratıcısı olmak zorundadır. Bu döngüyü kırmanın tek
yolu “tanrı için muafiyet” uygulamak ve yaratıcısı olmayan bir ‘şeye’
inanmaktır. Bu muafiyet için ‘evreni/maddeyi’ seçmek yerine ‘tanrıyı’ seçmek
tümüyle opsiyoneldir. “Tanrı yaratılmamıştır” cümlesi ile “evren yaratılmamıştır”
cümlesi eşdeğerdir.
**“Yaratılmamış olmak, sonsuz olmak demektir. ‘Sonsuzluk’ inanılabilir
bir fikir olmadığına göre ‘yaratılmış’ olmak zorundayız, ya da
‘yaratıldığımıza’ göre sonsuzluk olmamalı”
Öncelikle ‘tanrı fikri’
sonsuzluk anlamını içerir ve adları arasında ‘ezeli ve ebedi’ olmak vardır.
Başı ve sonu olan bir tanrı anlatılmadığına ve hayal edilemeyeceğine göre
‘sonsuzluk’ kavramı ile sorunu olmaması gerekenler tanrı savunucularıdır.
Kavram olarak sonsuzlukla barışık olanların yer ve zaman olarak ‘sonsuz evren’
fikriyle kavgalı olmaları çelişiktir.
‘Sonsuzluk’ fikrinin
soyutlama düzleminde anlaşılması çok zor bir kavram olduğu doğrudur. Ancak
‘sonluluk’ fikrinin daha anlaşılabilir olduğunu söylemek mümkün değildir. Zaman
ve mekan açısından bir ‘son’ tahayyül eden kişinin “sonun önünü/arkasını,
öncesini/sonrasını” da tahayyül etmesi gerekir. Zamandan ve mekandan önce ve
sonra (zaman ve mekan yokken) ‘varolan’ tanrı fikrinin, ‘sonsuzluk’ fikrinden
daha inandırıcı olduğunu düşünenlerin kabul ve saygı görecekleri tek alan
“düşünce ve inanç özgürlüğü” alanıdır.
Bu bağlamda, evrenin
oluşumu ile ilgili bilimsel teorilerin de bir baş ve son öngördükleri, bu
nedenle ‘sonlu’ evren fikrini savundukları akla gelebilir. Evrenin oluşumu ile
ilgili teoriler “gözlenebilen evren/bizim evrenimiz” ile sınırlı bulgulardan
oluşuyor. Bu nedenle hem zaman olarak hem mekan olarak ‘haddini’ biliyor. Zaman
olarak büyük patlama anından Planck sabiti denilen (saniyenin 10-43’ü)
süre içinde -tekillik- olanlara ilişkin matematiksel modellemelerinin
“anlamsız/çaresiz” kaldığını; mekan olarak da genişleyen evrenimiz dışında ne
olduğuna ilişkin ‘fikri’ olmadığını kabul ediyor.
Ayrıca, “evrenin
sonu/kıyamet” konusunda da haddini biliyor;
-Bigcrunch; genişleyen
evrende bir kritik sınırı aşan miktarda madde (anti-madde ile birlikte) varsa,
bu madde yığınının oluşturduğu kütle çekiminin, bir süre sonra evrenin
genişlemesini yavaşlatacağı, durduracağı, büzülmesine neden olacağı, yoğunluğun
artması ile büzülmenin hızlanacağı, evrenin kendi üzerine çökeceğini öngören
teori (bu haliyle, evrenin hikayesi sonsuz bir bigbang-bigcrunch döngüsü gibi
görünüyor).
-Termodinamiğin ikinci
yasası; yaşam ve hareket için enerji gerekir. Canlı kabul edilmek için besin
girişi, atık çıkışı ve üremek vazgeçilmez koşullardır. Hepimiz ve her canlı
yaşamak için ‘yakıt’ tüketiriz. Daha doğrusu bir şeyleri yakarız. Hücrelerimiz
durmaksızın besinleri yakarak enerjiye çevirmektedir. ‘Yakmak’ eyleminin
olmazsa olmaz koşulu sıcaklık farkıdır. “Daha sıcak/yakıcı” bir şey yoksa yakma
eylemi gerçekleşemez. Eğer evren kapalı bir sistemse (başka sistemlerden,
evrenlerden enerji transferi olmuyorsa) sıcak ve soğuk arasındaki ısı
alışverişi bir aşamadan sonra sonlanacaktır (örneğin, sıcak su dolu kovaya
soğuk su eklendiğinde, sıcaktan soğuğa doğru yaşanan ısı aktarımı, kovadaki
suyun her atomunun aynı sıcaklığa ulaşması -ılıması- üzerine biter. Ya da
banyodan sonra kullandığımız havlunun ıslaklığı ile vücudumuzun ıslaklığı eşit
hale gelince havlu artık kurulamaz). Bu aşamada, sonsuz bir dinginlik ve
hareketsizlik içinde ölü bir evren vardır (soğuk kıyamet). Bu teoride de
‘kapalı sistem’ varsayımı ile bilim haddini bilmektedir.
-Evrenin ‘kıyameti’ ile
dünyanın kıyametini karıştırmamak gerekir. Güneşin sönmesi (3,5-5 milyar yıl
ömür biçiliyor) gök cisimlerinin, galaksilerin çarpışması gibi ‘küçük’
kıyametler dünya ile ilgilidir ve evren ölçeğinde düşünüldüğünde ‘ihmal
edilebilir’ niteliktedirler.
**“Tanrı gündüzü geceden ayırmak ve yeryüzünü aydınlatmak için
yıldızları, kendisine kulluk etsin diye insanı yarattı”
Evrenin genişlemesi
nedeniyle, bir cismin ışığı bize ulaşırken, aynı zamanda cisim de uzaklaşmaya
devam ettiğinden (zaman olarak) 13.7 milyar yıl uzakta olarak görünen cisim,
aslında (mesafe olarak) 78 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Bu rakam yarıçap
olduğuna göre gözlenebilir evrenin çapı 156 milyar ışık yılıdır (ışık saniyede
üçyüzbin km. hız yaptığına göre, bir ışık yılı 9,46 trilyon kilometre mesafe
demektir).
Galaksiler; yıldızlar,
gezegenler, süpernovalar, pulsarlar, karadelikler, göktaşlarıyla oluşmuş büyük
kümelerdir. Görünür evrende 350 milyar büyük galaksi, 7 trilyon cüce galaksi ve
30 milyar kere trilyon yıldız olduğu tahmin edilmektedir. Bizim bulunduğumuz
Samanyolu Galaksisinde yaklaşık 100 milyar yıldız vardır.
Bu galaksiler ve
yıldızlar inanılmaz hızlarla hem kendi içlerinde hem de bağlı oldukları
sistemler etrafında dönmektedirler. Örneğin;
Dünya kendi ekseni
çevresinde saatte 1.670 km. hızla döner (ses hızı saatte 1.224 km.).
Dünyanın güneş etrafındaki
hızı ise saatte 108.000 km (tabanca mermisinin namludan çıkış hızı saatte 3.500
km.).
Güneş sisteminin
galaksi merkezi etrafındaki dönüş hızı saatte 720.000 km.
Samanyolu galaksisinin
uzay içindeki hızı ise saatte 950.000 km.
Bütün bu büyüklükler ve
hızlar “yeryüzünü aydınlatmak ve insanın kulluk etmesi için” israf değil mi?
**“Tanrı iyidir”
Fani dünyada, güçlü ve
yeterli imkan ve kaynağa sahip patron, yönetici, babanın karşılaşılan bir
sorunu, kötülüğü bertaraf etme gücü varken hareketsiz kalması durumunda neler
hissederiz? Hislerimiz arasında saygı, hürmet, şükran gibi ‘olumlu’ duygular
olur mu?
Her şeye gücü yeten
tanrının, her gün tanık olduğumuz bütün kötülükleri önleme gücü varken
hareketsiz kalması, hatta ‘sınav’ gerekçesiyle bu kötülükleri bizzat yaratması
söz konusu olduğunda ‘iyilikten’ bahsedilebilir mi?
İstisnasız her biri
diğer(ler)ini yiyerek yaşayan canlılar (marine edip pişirirsen uygar
oluyorsun); ölü, sakat doğanlar; bebekken ölenler ile uzun yaşayanlar; köleler
ile krallar; zenginler ile yoksullar; sağlıklılar ile yatalak hastalar ve
ömürleri onlara bakarak geçenler; Zambia’da ortalama 38 yıl yaşayanlar ile
Norveç’te ortalama 80 yıl yaşayanlar; aynı dönemde İzlanda’da 21 saat 13 dakika
oruç tutanlar ile Arjantin’de 9 saat 20 dakika oruç tutanlar aynı “iyi, adil ve
evrensel” düzenin parçaları olabilirler mi?
Her şeyi (geleceği de)
bilen bir kural koyucunun, evrenin ve insanlığın tarihinde çok kısa
sayılabilecek bir zaman diliminde kurallarını esaslı biçimde değiştirmesi
inandırıcılığını zedelemez mi? Bir elçisi “şarap benim kanım” diyerek
düğünlerde suyu şaraba çevirirken diğer elçinin “içki bütün kötülüklerin
anasıdır” demesi; bir elçi “pazar günleri sıralara oturarak kadınlı erkekli
ilahi söyleyerek ibadet etmeyi” yeterli görürken diğer elçinin “diğer
ibadetlerin yanı sıra günde beş kez dizleri ve başı yere koyarak ibadeti”
zorunlu kılması; eş sayısından kadınların nasıl giyineceğine, yenmesi uygun
olmayan hayvanlardan ibadethanelerin şekline kadar birbirine ters düşen
uygulamaların sahibi ‘her şeyi bilen’ bir izlenim bırakıyor mu?
Zaten sınırlı
coğrafyalarda, sınırlı sayıda insana ulaşan mesajlarının kaybolması,
değiştirilmesi, tartışmalı hale getirilmesi karşısında tepkisiz kalması,
‘projesinin’ gerçekleştirilmesi konusundaki ısrarı ile çelişik değil mi?
Tanrının varlığının
“tartışılmaz, somut, inkara imkan tanımayan şekilde” anlaşılması ve herkes
tarafından kabul edilmesi halinde kötülüklerin son bulacağı ve “iyiliklerle,
rahmetlerle, nimetlerle” dolu bir dünya kurulacağı ısrarla, şiddetle, savaşla,
cihatla savunulduğuna göre;
-Tanrı sonsuz gücünü
kullanarak insanları ikna etmekten neden kaçınıyor?
-Ama öte yandan da,
neden insanların ikna olmasını çok önemsediğini düşündürecek biçimde sürekli
elçi, mesaj, kitap gönderiyor?
-Neden elçileri
tarafından gösterildiği iddia edilen mucizelerle yetiniyor? (Ölüyü diriltme,
hastayı iyileştirme, hayvanlarla konuşma, denizi ikiye ayırma, kırk erkeğin
cinsel gücüne sahip olmak gibi doğruluğu sorgulanamayacak ‘münferit’
mucizelerin yanı sıra “gökteki ayı ikiye ayırmak” gibi bir mucizeye de
inanılıyor. MÖ. 3 binli yıllarda Orion takımyıldızının izdüşümü olarak yapılan
piramitlerin olduğu bir coğrafyada,
dünyanın birçok bölgesinde gözlem istasyonlarında veya bağımsız
gökbilimciler tarafından kayıt tutularak gökler izlenirken ve gezegende yaşayan
milyonlarca insan, en azından gökyüzüne bakan romantik sevgililer tarafından
çıplak gözle görülmeden ‘ay’ ikiye ayrılacak ve mucizeyi rivayet edenlerin
dışında kimsenin haberi olmayacak!)
-Beş kıtada, kutuplarda,
okyanusların ücra köşelerindeki adalarda, yeryüzünün her köşesinde yaşayan
bütün insanları ilgilendirdiğini (bir kısmını ilgilendiren mesajların varlığı
da kabul ediliyor-Tevrat) söylediği mesajlarını, iletişimin ve ulaşımın çok
yetersiz olduğu çağlarda, neden hep aynı coğrafyaya, bölgeye gönderiyor? Neden
mesajını her topluluğa, dile, kültüre ayrı ayrı göndermiyor? İnsanların
inanması, ikna olması bu kadar gerekli ve önemli ise neden insan ‘genomuna’
kalıcı bir şekilde nakşetmiyor?
-Engellemediğine göre; ‘kötülüğe’ neden ihtiyacı var? Kötülük olmadan iyiliğin de olmadığı bir hayattan başka bir seçenek yoksa “diyalektiğin yasaları” tanrıyı da mı bağlıyor?
Anlatıldığı,
düşünüldüğü, tanımlandığı şekliyle bir tanrı yoktur. Yalnız ‘kozmolojik’ açıdan
değil, bu dünyada insana yakışır bir yaşam kurmak için de tanrının varlığı ‘gereksizdir’.
|
Sonuç olarak; doğru ve gerçek anlamına gelen
“hak” insandır (en-el hak). |
7-Tanrısız
ahlak/iyilik olur mu?
Tarihsel
materyalizme/maddeciliğe göre; üretim sürecinde insanlar iradelerine bağlı
olmayan, zorunlu ilişkiler kurarlar. Bu ilişkiler ve mülkiyet biçimi toplumun
ekonomik yapısını (altyapı) oluşturur. Bu altyapı da hukuki, siyasi, dinsel,
ahlaki, ideolojik, felsefi, sanatsal bilinç şekillerini içeren üstyapıyı şekillendirir
(altyapı-üstyapı ilişkileri, altyapının belirleyiciliği, bir aşamadan sonra
üstyapının alt yapıyı etkilemesi, üstyapının altyapıyı gecikmeli olarak
izlemesi ya da öncelemesi gibi tartışmalarla birlikte).
Bu bağlamda ‘ahlak’ bir
üstyapı kurumudur ve ilişkili olduğu altyapıyı (düzeni) korumak isteyenlerin ve
değiştirmeye, yıkmaya çalışanların ahlakı da farklılaşır (ahlak da tarihsel ve
sınıfsaldır).
Doğru ve yanlışa
ilişkin ilkeler, değerler sistemi olarak ‘ahlak’ doğru ve yanlış kadar
görecelidir. Tek eşli evliliklerde sadakatsizliği ahlaksızlık sayan/çok eşli
evlilikleri meşru sayan; misafirlerine eşlerini, kızlarını ikram eden ve kabul
edilmemesini hakaret sayan (Eskimolar)/eşine, kızına baktı diye insan öldüren;
ihtiyarları belirli bir yaşta öldüren (Kafkas halkları)/yaşlıya saygıyı
vazgeçilmez gören; devletin bekası için kardeşini boğduran/sokak köpeklerine
zarar verenleri bile cezalandıran toplumlar farklı yer ve zamanlarda yaşadılar,
yaşıyorlar.
Evrim teorisi ‘doğal
seçilim’ denilen bir sürecin işleyişi gereğince çevresine uyum sağlayan
türlerin hayatta kalacağını ve çoğalacağını söyler. Genellikle biyolojik
argümanlarla (gen, mutasyon, organların evrimi…) tartışılan evrimsel süreçte
nüfus, sürü halinde yaşama, avlanma/savunmada işbirliği gibi sosyal özellikler
de avantaj sağlar.
İnsanlar
toplum olarak (sürü halinde) yaşayarak türlerini bu güne taşımayı
başarmışlardır. Toplum olarak yaşamak ‘kuralları’ zorunlu kılar. Zeka sahibi
olmayan türlerin kuralları içgüdüleridir. İnsan, zekasının gelişme düzeyine
göre oluşturduğu ‘toplum sözleşmesi’ ile kurallar koyar.
Toplum
sözleşmesini oluşturan kuralların uygulanmasını sağlamak üzere yaptırımların
olması gerekir. Bu nedenle ceza, tazminat, ayıplama, dışlama, sürgün benzeri
yaptırımlar oluşturulmuş ve devlet, yasa, mahkeme, hapishane (devletin zor
aygıtları) gibi aygıtlarla bireyler kurallara uymaya zorlanmışlardır.
Dinler
ise yaptırımlarını öte dünyaya aktarmışlardır (devletleşen dinlerin ayrıca bu
dünyada da uyguladıkları yaptırımlar vardır). Bu yaptırımlar ödül, ceza
bağlamında cennet ve cehennemdir.
Cennet
bahsinde ödül olarak anlatılanların neredeyse hepsi “yeme, içme, cinsellik,
huzur, yan gelip yatmak” gibi ‘dünyevi’ zevklerden ibaret. Ölümsüzlük fikrinin
edebiyat ve sinemada “insanın başına gelebilecek en büyük kabus” olarak
işlenmesinin nedeni, eldeki olanaklar ne kadar geniş olursa olsun sınırlı
sayıdaki ‘zevki/meşgaleyi’ biteviye tekrarlamak zorunluluğudur. “Her gün bal
kaymak bile adamı bıktırır” sözü bu duyguyu anlatır. Bu duyguyu, tespiti
kolektif hafızasında yaşatan insanların ‘sonsuza kadar’ vadedilen (cennette
ahlaksızlık olmayacağına göre, sınırlı sayıda ‘çeşitlendirilebilecek’)
ödülleri, en azından bilinçaltlarında çok da “şevkle, coşkuyla, sabırsızlıkla”
tahayyül ettiklerini sanmıyorum.
Cehennem
bahsinde de “beden olacak mı, dünyadaki bedenler gözümüzün önünde çürüdüğüne
göre yenisi nasıl olacak; kimler sonsuza dek nasıl yanacak; ‘hep’ yanılır mı,
‘hep’ acı çekilir mi; her şey bitmiş, insanları ıslah etmeyi gerektiren bir
yaşam kalmamışken tanrı kullarını, evlatlarını neden yakar; sonunda cennete
gidilecekse ve cennette ‘yanık izi’ ve kötü anılar olmayacaksa yaşanıp
bitmeyecek mi?” sorularının, anlatılan cehennemin yaptırım gücünü (yine en
azından toplumsal bilinçaltında) azalttığını düşünebiliriz.
Bu
ödül/ceza sisteminin yeterince inandırıcı, korkutucu, özendirici olmadığını
anlamak için tarihe ve çevremize bakmak yetiyor. İnananların (ve
inanmayanların) arasında suç, günah, ahlaksızlık oranının ciddi düzeyde olduğu
açık. Günlük, sıradan ahlaksızlıkların yanı sıra (inananlar tarafından)
inanmayanlara, kitaba göre inanmayanlara, kitabın son baskısına göre
inanmayanlara, belirli bir yoruma göre inanmayanlara, inandığı halde gereğini
yapmayanlara uygulananlar bile din adına yapılabilecek ‘kötülüklere’ yeterli örnek oluşturur.
İyi/kötü
tanrıların mücadelesini kabul eden ve insanlara yalnızca ‘iyi’ tanrının
tarafını tutup kötülüklerle savaşmayı öneren düalist (ikici) inanç sistemleri,
en azından kötülüğü öteki/düşman haline dönüştürüyor. Ancak, tek tanrıyı
zorunlu kılan sistemler kötüyü de ‘tanrısallaştırarak’ içselleştiriyor ve
kanıksanmasına neden oluyorlar.
Her
şeyin maddi bir karşılığı olması gerektiği düşünülen, her şeyin
metalaştırıldığı ve pazar(lık) konusu yapıldığı sistemler, ödül/cezaya dayalı
yaptırım yöntemleri dışında çözüm üretemiyorlar. Ödül/cezaya dayalı ‘dışsal
yaptırımlarla’ oluşturulan ahlak sistemleri
(hem din/tanrı referanslı hem de dünyevi/seküler orijinli olanlar)
iyiliği, ahlakı garanti altına alamıyorlar. Başarıları, uyguladıkları denetim,
disiplin, baskı ile doğru orantılı olarak artıyor. Yani, “ne kadar baskı, o
kadar ahlak” denklemine sıkışmış bir hayat öneriyorlar.
Her
toplumda ve her sistemde dışsal yaptırımlara dayalı ahlak kurallarının
(baskının) varlığı kaçınılmazdır. ‘Toplum sözleşmesi’ yapmadan, ödül/cezaya
dayalı bir düzen kurmadan toplum halinde yaşamak olanaksızdır. Bu nedenle,
baskı ile ahlak arasındaki ilişkiyi ‘ters orantı’ haline getirmek, baskı
azalırken ahlakı arttırmak için iyiliği ‘içsel/özsel’ dinamiklerle bağlantılı
hale getirmek gerekir.
İnsan
davranışlarını ahlaken yargılayabilmenin olmazsa olmaz koşulu ‘seçmek’ imkanı,
fırsatı, yeteneğinin varlığıdır. Başka türlü yapılması mümkün olmayan eylemler
ahlaken yargılanamaz. Ahlaktan söz edebilmek için iyi/kötü, doğru/yanlış
ikilemlerine ilişkin ‘değerler evreni’ ile ‘seçme imkanının’ varlığı
zorunludur.
“Özgürlük
zorunluluğun bilincine varmaktır”. Öncelikle, ahlakın tarihsel olduğunu, ‘başka
türlü’ bir ahlak anlayışının mümkün olduğunu, her durumda değişimin kaçınılmaz
olduğunu kabul etmek ve bu değişimi ‘kendi değerler sistemimize’ göre nasıl
etkileriz diye düşünmek gerekir.
Değişmez
bir ‘insan doğasının’ olduğu ve bunun da kötü olduğu yolunda yaygın bir kanı
vardır. Oysaki içgüdülerimiz tarafından belirlendiği düşünülen alanlarda bile
tartışmaya açık istisnalar vardır. Örneğin, üremenin kaçınılmaz bir içgüdü
olduğu söylenir ama üremeye karşı heteroseksüeller ve üremeye kayıtsız
homoseksüeller az değildir (durumu kurtarmak için üreme değil ‘cinsellik
içgüdüsü’ denebilir ama cinsellikten kaçınma konusunda da örnek bulmak zor
değildir). Beslenmek kaçınılmazdır ama aşırı zayıflama tutkunlarında
‘anoreksiya’ görülür. Bunların ‘hastalık, arıza’ olduğunu söyleyenler,
özellikle psikolojik (bu anlamda toplumsal koşulların etkisine açık) nedenlerle
içgüdülerin ‘geçersiz’ hale gelmesini açıklamak durumundadır.
Bu
bağlamda ‘insan doğası’ potansiyel olarak olası bütün seçenekleri içeren yapısı
ile “içine konulduğu kabın şeklini ve rengini alan” su gibidir. Bütün renk ve
şekilleri alabilir ama ‘kendi başına’ bir rengi ve şekli yoktur. Bu nedenle
‘potansiyel olarak’ her şeydir ama içinde bulunduğu kabın şekline (toplumsal
koşullara) göre ‘görünür’ hale gelir. İnsan doğasının kötü olduğunu
söyleyenler, aslında insanın içindeki ‘potansiyel kötüyü’ görünür hale
getirecek şekilde işleyen toplumsal dinamiklerden söz etmektedirler.
Dünyada
her türlü insanın yaşadığını, insanın ‘aklına gelen’ ve İngilizcedeki ‘can’
anlamında ‘yapılabilir’ olan her şeyin bir yerlerde birileri tarafından
yapıldığını ya da yapılmak istendiğini biliyoruz. Marazi, irade dışı durumlar
haricinde, değişen koşullara göre “geciken ya da önde gidenlerin” geçmişin ya
da geleceğin normalleri ama bu günün ‘aykırılıkları’ sayılan davranışları da
daima olacaktır.
Ancak, bir genelleme
olarak (bütün genellemeler ‘karşıtını da içinde barındıran’ eksik doğrulardır.
Ama insanın meramını anlatmasını sağlarlar. “Anlattığın karşıdakinin anladığı
kadardır” sözüne göre ‘anlayışlı’ bir dinleyen de gerekir) toplumu oluşturan
bireylerin çoğunluğunun davranış kalıplarının çoğu “yerleşik değerlerin
ortalaması” etrafında şekillenir. Kötülüğün maddi ya da manevi olarak
kazandırmadığı, kötülük yapanın kabul görmediği; aksine “saygı, itibar, onur,
şeref” açısından eksikli kabul edildiği ve “makam, mevki, unvan, gelir, yaşam
koşulları” açısından kısıtlandığı bir toplumda insanlar (hastalık, uçukluk gibi
durumlar dışında) neden ‘kötü’ olsunlar?
Görmedikleri bir
yaratıcının varlığının ahlakın temelini oluşturduğunu iddia edenler, aynı tanrı
tarafından yaratılan insan (özellikle kadın, hatta çocuk) vücudunun varlığının
ve görünürlüğünün ahlakı bozduğunu iddia ediyorlar. Her dem “kendi nefislerinin
terbiyesinden” söz edenler, “ancak sen örtünürsen ben ahlaklı olurum yoksa içimdeki
tacizciyi durduramam” diyerek ahlaklı kalmalarının ‘karşıdakinin’
sorumluluğuna/görünümüne bağlı olduğunu, kendi iradelerine güvenilemeyeceğini
söylüyorlar.
Bu durumda,
bikini/mayo/şort ile deniz kenarında bulunanlar arasında yaşanan ya da gerilimi
hissedilen taciz miktarı ile çoğunluğun örtülü olduğu bir ortamda yaşanan,
hissedilen taciz miktarı arasında nasıl bir ilişki var? Binlerce insanın denize
girdiği, güneşlendiği plajlar neden kendine mukayyet olamayanların çıplakları
kovaladığı ‘günah yuvalarına’ dönüşmüyorlar.
Oysa
ki kendi özgür iradeleri ile “Emeğin,
özgürlüğün, barışın, kardeşliğin, adaletin, dürüstlüğün, içtenliğin,
katılımcılığın, savaş karşıtlığının, doğruluğun, dayanışmanın, inadın,
eşitliğin, kadınların, hoşgörünün, paylaşmanın, çeşitliliğin, farklılığın,
üretkenliğinin, sözünde durmanın, aklın, çok sesliliğin, beraberliğin,
düşünenlerin, direnmenin, dostluğun, mücadelenin, sivil itaatsizliğin,
yaratıcılığın, aşkın ve devrimin, tartışmanın, yeşilin, kendini iyi
hissetmenin, çok kültürlülüğün, bireyselleşmenin, beraber olmanın, hayal
gücünün, umudun, özgüvenin, şeffaflığın, çözüm üretmenin, ferahlığın, vefanın,
alçak gönüllülüğün, ezilen halkların, söz ve karar hakkının, eylemliliğin,
diyaloğun, renklerin, şiirin, bağımsızlığın, laikliğin, cinsiyetçi
olmayanların, arkadaşına dokundurtmayanların, çocukların, iş ve ekmeğin,
fabrikaların, demokrasinin, yarının, vicdan özgürlüğünün, evrenselliğin, basın
özgürlüğünün, yaşama hakkının, vicdani red talebinin, örgütlenmenin, mor
kurdela takanların, sosyalistlerin, insanların, hayvan dostlarının,
antişovenizmin, bilimin, sevincin, sözü kesilmiş olanların, sokağın,
dışlanmışların, cesaretin, gençlerin, muhalif olmanın, bilginin, pes etmemenin,
şiddet karşıtlarının, yakınları kaybedilenlerin, unutulmayanların, sanatın,
tembellik hakkının, mizahın, mazlumların, parasızların, çoğulculuğun”
tarafını (hem de ‘kazandırmadığı’ bir dönemde) seçenlerin ‘özsel/içsel’
ahlakları neden insanlığın ahlakı olmasın?
|
Sonuç olarak; insan onuruna yaraşır bir ahlak
anlayışının varlığı için tanrının değil “insanın” varlığı zorunludur. |
8-Neden
“sol”?
Kavram olarak solculuğun,
Fransız Devriminden sonra parlamentoda değişim yanlısı ilerici kesimler sol
tarafta yerini alırken sağ tarafta mevcut düzeni savunan, kraldan ve aristokratlardan
yana olanların oturmasından kaynaklandığı söylenir. Bu öykü bile solcu olmak
için yeterlidir. Bir yanda, doğuştan tüm insanlardan üstün olduğunu ve tanrı
adına yönettiğini söyleyen bir kral ve diğer insanlardan ‘daha soylu’ oldukları
iddia edilen aristokratlar, diğer tarafta ‘insanlar’ var. Kral, soylu ve
zenginlerin kendi çıkarlarını maksimize eden bu düzeni savunmalarında
anlaşılmaz bir taraf yok, hatta sınıfsal tutarlılık var. Sorun kral, soylu ya
da zengin olmayanların sağcılığı. Açıkça ‘başkalarının’ çıkarlarını gözeten bir
sisteme gönüllü ve iradi olarak destek vermenin, seçkinlerin/zenginlerin
sofrasından dökülen kırıntılarla yaşamayı yeterli görmenin “ezik, yancı, yağcı,
yalaka” karakteri insanı rahatsız etmez mi?
Bu nedenle, işin
aslının “üretilen pastanın paylaşımı” yani ekonomi, üretim araçlarının
mülkiyeti ve sömürü olduğunun; bu özü, gündemi, konuyu örtmek için kullanılan
bütün tartışmaların ‘cambaza bak’ numarası olduğunun; (kendi bağlamları içinde
tabi ki çok önemli tartışma konuları olan) etnik köken, dinsel inanç, cinsel
seçim, ekolojik duyarlılık, takım taraftarlığı gibi ayrımların kimseyi
sömürüden muaf tutmadığının iyi anlaşılması ve anlatılması önemli görünüyor.
Milyonlarca emekçiyi
(net 773 TL) asgari ücretle çalıştırırken evlilik programı sunucusuna aylık 140
bin, milli takım teknik direktörüne aylık 110 bin, dizi oyuncularına bölüm
başına 45 bin TL, futbolculara yıllık 1 milyon avro veren; bir kişinin (Dünyada
67 milyar dolarla C.Slim, Türkiye’de 4 milyar dolarla M.E.Karamehmet)
milyarlarca dolar servete sahip olabildiği ama dünya nüfusunun yarısına
yakınını oluşturan 3 milyar kişinin yoksulluk sınırı olan günlük 2 dolar
gelirin altında, 1,5 milyara yakın insanın ise günlük 1 dolar olan açlık
sınırının altında gelirle yaşamaya çalıştığı, yılda yaklaşık 20 milyon insanın
(toplam ölümlerin üçte biri) yoksulluğa ve açlığa bağlı nedenlerle öldüğü bir
düzenden söz ediyoruz.
İnsanların çoğunun
“düşük, başarısız, kalitesiz, ancak hayatta kalacak kadar ‘nimet’ hak eden ve
kendi ürettiğini bile tüketemeyen” konumlarını kabullenmesini bekleyenler
aslında emeğiyle geçinenleri aşağılıyorlar ve kendilerinin ‘yeni soylular’
emekçilerin de ‘yeni köleler’ olduklarını söylüyorlar. Kayıt dışı olarak asgari
ücretin altında ücretle çalıştırılanlar, çocuk işçiler vb. dışında günlük
ihtiyaçlarımızın çoğunu üreten asgari ücretli emekçilerin “değeri” (773 TL=1)
ise, üniversite bitirip kamuda memuriyet yapanın (1,500 TL=2), bir holding
CEO’sunun (15.000 dolar=50), bir büyük patronun (750.000 dolar=2.000)
olabildiği bir düzende ‘birilerinin’ hakkının ‘diğerlerinden’ iki bin kez fazla
olduğu kabul edilmektedir (Örnekler ortalamayı temsil ediyor. Çok daha ‘uçuk’
örnekler bulunabilir).
Ne yaparsa yapsın, ne
üretirse üretsin, insanlığa hangi hizmeti yaparsa yapsın bir insanın değerinin,
onurunun, hakkının, ihtiyacının diğerinden binlerce kat fazla olduğu
söylenebilir mi? Asgari ücret ‘çalışanların temel ihtiyaçlarını karşılayarak
insanca yaşamalarını sağlayacak ücret’ şeklinde tanımlanıyorsa, bunun iki
katının “fena değil”, 3 katının “iyi”, 4 katının “harika”, beş katının “hadi
canım sen de!” düzeyi olması gerekmez mi? Buna rağmen, neden bazı insanlar
“binlerce kez insanca yaşayacak” geliri hak ediyorlar.
Bu kadar mantıksız,
irrasyonel gelirler nedeniyle aşırı lüks, gerçek ihtiyaçlarla ilgisi olmayan,
çevreyi ve doğal yaşamı tehdit eden, insan ve toplumun ahlakını bozan tüketim
çılgınlıkları ortaya çıkıyor. Yasal hız sınırı en fazla 130 km/s olmasına
rağmen saatte 350 km. hız yapan arabalara 1,6 milyon avro, özel jetlere 5
milyon avro, bir şişe şaraba 168 bin dolar, bir gecelik otel odasına 10 bin
avro verilebiliyor; çekirdek aile bile olmayanlar 103 odalı ‘evde’
yaşayabiliyor; 316 bin TL’lik parfümlerle ozon tabakasını delebiliyorlar.
Bu kadar mantıksız,
anlamsız, gereksiz, sorun çözmekten aciz, yaygın sefalet üreten, çoğu zaman ölümcül bir sistemin bu kadar uzun
yaşamasındaki ‘kabahatin’ çoğu olmasa da önemli bir kısmı olayın özünü
oluşturan sömürü düzeni yerine sık sık ‘cambaza bakma’ tuzağına düşen solculara
ait.
Cambaz’ın ipine sıklıkla çıkarılan
başlıklar;
**Özgürlükçülük;
Öncelikle,
‘sömürme ve suç işleme’ özgürlüğü dışındaki her özgürlüğün savunucusu olmak
gerekir. Suç kavramının ihtiyaca göre veya siyaseten esnetilmeyeceğini, evrensel
anlamda kabul görmüş (dinlerin de emri olan) “öldürmeyeceksin, çalmayacaksın,
yalan söylemeyeceksin; taciz, tecavüz etmeyeceksin; ayrımcılık, ırkçılık,
nefret suçu işlemeyeceksin…” gibi uygulamaların dışında mümkün olduğunca
“yasaklamanın yasaklanacağı”; başkasını rahatsız etmeyen her durumun özgürlükçü
bir anlayışla ele alınacağı (ancak bakmamak, açmamak, almamak, gitmemek gibi
‘rahatsızlığı’ engelleme şansı olanların da bu şansı kullanmak sorumluluğu
olduğu); insanların inancı, dili, giyimi, görünümü, eğlence anlayışları, cinsel
tercihleri, hobileri vb. kişisel tercihlerinin saygı göreceği ve korunacağı
konusunda (önce kendimizi) ikna edici bir duruş sergilemek gerekir.
**Laiklik;
Herkesin aynı inanca
sahip olmadığı toplumlarda, bir arada yaşayabilmenin ‘olmazsa olmaz koşulu’
laikliktir. Sekülerlik, laiklik, Amerikan/Fransız modelleri ile kafa
karıştırmaya gerek yok. Laiklik, dinlerin kamusal alanı düzenleme konusundaki
etkilerinin sınırlandırılması için verilen dinamik bir mücadeledir. ‘Herkes’ tarafından
paylaşılmayan inançların ‘herkesin’ yaşamını düzenleme, şekillendirme
iddiasının kabul edilmemesidir. Birlikte yaşamanın kurallarla mümkün olduğu
açıktır. Ancak, kurallar ‘ikna gücünü’ dünyadan, bilimden, deneyimden,
ihtiyaçtan almalı ve olabildiğince kaçınılmaz olmalıdır. Toplum yaşamı, özgür
seçimler alanı ile kurallar alanının bileşkesinden oluşuyor ise, özgür seçimler
alanını genişlettiğimiz oranda uygar oluruz. Dinler hayatın her alanını ve
herkes için düzenleme konusunda ısrarlı olmaları ve kurallarının (insanlar
tarafından) değiştirilemez olması nedeniyle kamusal alanda ‘kural kaynağı’
olmamalıdır.
Ayrıca, dinin
siyasallaşması dini; siyasetin dinselleşmesi siyaseti bozar. Siyaset “değişen,
azalan, artan” kurallar gerektirir. Aksi durumda seçim, demokrasi, parti,
özgürlük yani siyasete ihtiyaç kalmaz. Değiştirilemez ilahi kuralları
“yorumlama ve güncelleme” yetkisine sahip dinsel otoriteler tarafından
yönetilmek kaçınılmaz olur. Demokrasiden bahseden siyasal dinciler, hangi
konularda kural konulabileceğini, ‘kitapta’ düzenlenmeyen ve insanların
seçimine bırakılan alanlar olup olmadığını, dinsel kurallara uymamanın
‘dünyevi’ yaptırımı olup olmayacağını, insanların talebi ile ilahi kuralların
uyuşmaması durumunda çözümün nasıl bulunacağını anlatmalılar.
İnanç sistemleri, her
hangi bir konuda başka inanç sistemlerinin “hakemliğini, bilirkişiliğini,
danışmanlığını” gönüllü olarak kabul edemez. Aksi takdirde ‘akıl aldığı’
sistemin daha iyi olduğunu kabul etmek zorundadır. Bu nedenle farklı inanç
sistemlerinin birlikte yaşamak zorunda oldukları yerlerde ‘inanç alanı’ dışında
kurulan bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bu otorite de ancak inanç sistemlerinin
tümünün dışında, hepsine eşit mesafede, hiç birinden etkilenmeyen laik devlet
olabilir. Bu anlamıyla laik devlet, yalnızca egemen, çoğunluk olan inanç
sisteminin değil tüm inançların yaşa(n)masının güvencesidir.
Materyalist
felsefeye sahip ateistlerin inanç ve seçimlerinin de ‘birey ve cemaat’ olarak
istediği gibi yaşama hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği; inancını
ifade etme, savunma ve ‘dinlemek isteyene’ anlatma özgürlüğü dışında hiçbir
inancın başkasına dayatılmasının kabul edilemez olduğu; ‘allahsız’ patronların
emek sömürüsü ile ‘abdestli kapitalistin’ sömürüsü arasında fark olmadığı;
sömürü düzeninin sürmesini sağlayanlar, savunanlar haricindeki her türlü
inancın birey veya cemaat düzleminde yaşanmasının hiçbir sakıncası olmadığı ve
‘solun’ koruması altında olacağı anlatılmalıdır.
**Milliyetçilik;
Tarihsel bir kavram
olan ‘milleti’ temel alan ve milleti yaşatma ve ilerletme ülküsünün toplumların
ve insanlığın gelişmesi için vazgeçilmez olduğunu iddia eden görüştür. Herkesi
severken milletini de sevmek, millet herkese dahil olduğuna göre olağan bir
sonuçtur. Ancak, milliyetçiliğin asıl dinamiği “ötekini aşağılamak, her
fırsatta elindekileri almak, kendini büyük, üstün görmek” kibridir.
Yurtseverlik,
Dünya solunun defalarca kanıtladığı bir özelliğidir. Ülkesine saldıran
sömürgecilere, emperyalistlere karşı istisnasız her ülkenin solcularının destansı
direnişleri vardır. Enternasyonalist bir perspektifleri olmakla (herkesi
sevmekle) birlikte, işin doğası gereği solcular ülkelerinin, halklarının,
ulaşabildiği yakın/uzak çevrelerinin sorunlarını çözmeye çalışırlar. Zihniyet
ve amaç olarak sınırsız, ayrımsız bir dünya tasavvur etmelerine karşın,
sorumluluk alanlarının öncelikle kendi ülkeleri olduğunu bilirler (kısa vadede
ülke, orta vadede bölge, uzun vadede dünya). Bu anlamda, ülkesinin ve halkının
iyiliğini istemek ve çıkarlarını savunmak konusu kimsenin tekelinde değildir.
Vurgulanması gereken husus, solcuların kendi ülkelerini sevmek için başkalarını
aşağılamak ya da üstünlük taslamak gereği duymadıkları ve ‘milletin çıkarı’
örtüsü altında sömürücülerin çıkarlarının bekçiliğini yapmadıklarıdır.
**Ulusalcılık;
Tarihte yer alan
ilerici akımları ya da akımların ilerici yanlarını tespit ve takdir etmek solun
görevi ve sorumluluğudur. Örneğin; tüm dünyada yazılmış en etkili ‘kapitalizm
güzellemesi’ Komünist Manifesto’dur. İnsanlığın tarihsel yolculuğunda ileri bir
aşama olduğunu tespit ettiğiniz akımın destekçisi, taraftarı, savunucusu olmak
zorunluluğu yoktur. Aksi durumda, Manifesto’nun yazarları kapitalizm savunucusu
olurdu. Oysaki Marks ve Engels’in yaptığı, kapitalizmin, feodal dünyadan
bakıldığında görülen ‘ilerici’ yanlarını sakınmadan söylemek, ama aynı zamanda
sosyalist dünyadan bakıldığında görülen ‘gerici’ yanlarını ortaya çıkararak
kapitalizmin yıkılmasını örgütlemektir.
Fransız Devrimi,
kapitalizmin önünü açan, en devrimci evlatlarının başını yiyen, kurduğu düzenle
(yüz yıl sonra da olsa) Paris Komününü ezen bir tarihe sahip olmasına karşın
“eşitlik, özgürlük, kardeşlik” şiarları nedeniyle sahiplenilir.
Sovyet Devrimini
gerçekleştiren Lenin, çökmekte olan ekonomiyi kurtarmak amacıyla Yeni Ekonomik
Politika (nep) adıyla kapitalizmi kısmen ‘ihya’ etse de tartışmasız bir
devrimci deha ve komünizmin ustalarından biridir.
Latin Amerika’daki
devrimci hareketler, kıta tarihinde bağımsızlık mücadelesinde yer alan Bolivar,
Zapata, Sandino, Jose Marti gibi liberal, ulusal kurtuluşçu önderlerin anısına
saygıyı görünür kılmak için bu isimleri örgüt isimlerine kadar taşımışlardır.
Örneklerle anlatılmak
istenen, diyalektiğin ve koşulların gereği olarak eksikler, yanlışlar içerse de
tarihsel olayları, akımları değerlendirirken, bardağın yalnızca boş ya da
yalnızca dolu tarafına odaklanmadan nesnel davranmak gerektiğidir.
Kemalizm, bir yanıyla
(masa başında, kağıt üzerinde sürdürülen paylaşım kavgasında aralarındaki
çelişkileri çözemeyen ve halklarını savaşı sürdürmeye ikna etmekte zorlanan)
emperyalistler tarafından taşeron olarak görevlendirilen Yunanistan ve
işbirlikçisi padişah ile saltanat, hilafet destekçilerine karşı yürütülen
ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesidir. Bu yanıyla antiemperyalisttir.
Savaşa ilişkin verilen
ölü, yaralı sayıları; 2. İnönü Savaşı gibi bazı muharebelerin resmi tarihte
anlatıldığı gibi olmadığı; ‘yedi düvele’ karşı değil yalnızca Yunanistan’a
karşı savaşıldığı; Çerkez Ethem/Yeşil Ordunun başarısının sahiplenildiği;
Chester Projesi örneğinde olduğu gibi emperyalizme mavi boncuk dağıtma
politikasının Milli Mücadele sırasında başlatıldığı; İzmir İktisat Kongresinde
alınan kararların kapitalizmin, emperyalizmin çıkarlarına uygun olduğu (hatta
padişahın milli mücadeleciler hakkında idam fermanları çıkartması ve İngiliz
savaş gemisi ile kaçmasının aslında taktik olduğu ve gizlice mücadeleye destek
verdiği) tartışmalarında şu ya da bu oranda doğruluk payı olsa dahi, Anadolu
direnişi, Komintern tarafından emperyalizme karşı verilen ulusal kurtuluş
mücadelesi olarak desteklenen, Lenin’in önderliğindeki Sovyetler tarafından
para ve silah yardımı yapılan, İngiliz emperyalizminin sömürgesi Hindistan’daki
Müslümanların yardım ettiği ve bütün ezilen halkların desteğini kazanan
(İngilizlerin, halifenin ülkesine karşı savaşa devam etmeleri halinde Hintli
Müslümanların ayaklanma olasılığı nedeniyle Anadolu’daki savaştan çekildiği
söylenir) bir ulusal kurtuluş savaşıdır.
Politik olarak
Kemalizm, ‘burjuva devriminin’ ve uluslaşma/devletleşme sürecinin sivil-asker
bürokrasi eliyle hayata geçirilmeye çalışıldığı, ancak yarım kalan bir küçük
burjuva devrimidir (Bonapartizm, Bismarkçılık, Jakobenizm tartışmaları da
konunun değişik yönlerini anlamaya yardımcı olur). Burjuvazinin ilerici olduğu
dönemlerde görevleri arasında sayılan (burjuva demokratik devriminin içeriğini
oluşturan) toprak reformu, ulusal sorunun çözümü gibi konularda başarısızlığı
açık olmakla birlikte laiklik, uluslaşma, bağımsızlık, aydınlanma konularında
kısmi de olsa adımlar atılmıştır.
Gecikmiş ve yapay bir
uluslaşma süreci yaşamanın sonucunda Türk Tarih Tezi ve Türk Dil Tezi (Güneş
Dil Teorisi) gibi aşırılıkların yanı sıra; Dersim katliamı, Türkiye Komünist
Partisinin kurucusu Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının Karadeniz’de öldürülmesi,
Kürtlere yönelik inkar, imha, asimilasyon politikaları gibi ‘günahları’
bilinmektedir.
Tarihe bakarken
analoji/benzeşimden kaçınmak gerekir. Bu günün bakış açısıyla dünü
değerlendirmeye çalışmak sorunlu bir yaklaşımdır. Örneğin, Kemalizm ‘sosyalist’
değildir. Sola sıcak bakan kanatları olabilir, ama sonuçta Kemalizm bir burjuva
ideolojisidir.
Sosyal demokrasi,
komünist ideolojiyi orijin olarak kabul eden, ancak süreç içinde sınıfların bir
arada yaşayabileceği ve paylaşım/dağıtım ilişkilerinin parlamenter yolla ve
sosyal devletçi politikalarla emekçilerden yana düzenlenebileceğini öne süren
görüştür. Gelişmiş ülkelerde, emperyalist politikalarla ya da katma değeri
yüksek ürünlerde uzmanlaşarak biriktirilen sermayenin sağladığı olanaklarla
(tabi ki işçi sınıfının mücadelesi sonucunda kazanılan mevziler sayesinde)
refah toplumları oluşturulabilmiştir. Ancak, sosyal demokrasinin, az gelişmiş,
gelişmemiş ülkelerde, toplumsal/ekonomik kriz anlarında çıkış yolu bulamayan
sistemin ‘yedek tekerleği’ olarak işe yaradığı düşünülür.
Kemalizm ise
“imtiyazsız sınıfsız bir toplum” teziyle ideolojik olarak, devlet kuran
asker/sivil bürokrat önderliğiyle de kadro olarak ‘batılı anlamda’ sosyal
demokrat olmaktan uzaktır. Yine de küçük burjuva karakterine uygun olarak
seksen yıllık tarihsel süreç içindeki gelişmelerden etkilenerek sağa/sola
yalpalayan içeriği ile anlaşılmaya çalışılmalıdır.
Ayrıca 1920’lerin genel
politik iklimi içinde, otoriter/totaliter yönetim modellerinin tüm dünyada
yaygınlaşmaya başladığı bir dönemde, ‘demokrasi’ kavram ve uygulamalarının
henüz çok belirsiz olduğu bir ortamda, ardı ardına savaşlar içinde (Balkan
Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı) yorgun, bitkin, tükenmiş haldeki
bir halk ile kurucu unsurları arasında ciddi iç çelişkiler yaşayarak (son ana
kadar saltanatı ve hilafeti kurtarmak için savaştığını sanan mücadelenin önemli
kurmayları) ve hem meclisi her koşulda açık tutarak, hem istiklal mahkemeleri
ve takriri sükun gibi olağanüstü yönetim modellerini kullanarak, hem Topal
Osman gibi ‘derin devlet’ yöntemleri ile bir ulus ve devlet yaratma çabalarının
yanı sıra ‘burjuva ideolojisi’ ile yol almaya çalışmanın kaçınılmaz
yalpalamaları içinde irdelemek gerekir.
Kendi öz gücü dışında
ittifak, işbirliği gibi politikalara ihtiyaç duyulmayan dönemlerde geçerli
olmayabilir; ancak sosyalistler (en azından bir süre daha) tüm toplumsal sınıf
ve katmanların sınıf savaşının değişik evrelerindeki (olası) konumlarını
değerlendirmek zorundadır. Kemalizm, her durumda belirli bir kitleyi etkileyen
ve yönlendiren gücüyle bu değerlendirmenin dışında kalamaz. Kemalizm (bütün
eksikliklerine rağmen) antiemperyalist, laik ve aydınlanmacı yönleri ile
gerici, saltanatçı ve hilafetçi akımlara karşı mücadelede gücü oranında
‘olumlu’ olarak; sosyalizm mücadelesini sekteye uğratan ulusalcı, kapitalist,
devletçi, elitist, bürokratik yönleri oranında ‘olumsuz’ olarak
değerlendirilmelidir.
Sosyalist
olmak, Kemalizm’in kurduğu ve savunduğu
sistemi (kapitalizmi) yıkarak yerine yeni bir düzen kurmak demektir. Bu nedenle
sosyalist kimliğin seçimi Kemalizm’den kopuş demektir.
**Kürt sorunu;
Cumhuriyetin ‘Kürt
sorunu’ konusundaki karnesi çok ciddi ‘zayıflarla’ doludur. Bir burjuva hak
olan “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” konusunda üzerine düşeni yapmadığı,
birlikte verilen milli mücadelenin başlangıcında (Kürtlerin hukukunu savunmak
için kurulan Doğu Vilayetlerini Müdafaa Cemiyeti, Sivas ve Erzurum Kongre
kararları, Amasya Protokolü gibi belgelerde) “Türk ve Kürt halklarından”
bahsedilirken sonrasında Türkçülüğe dönülerek “inkar, imha ve asimilasyon”
politikalarına başvurulduğu bilinmektedir.
Sosyalistler “ulusların
kendi kaderini tayin hakkını (ukth)” kendi müktesebatlarına eklemiş ve
savunmuşlardır. Bu konuda Lenin’in görüşü (ukth antiemperyalist içeriği
nedeniyle savunulmalıdır) ve R.Lüksemburg’un görüşüne (ukth milliyetçi bir
içeriğe sahiptir ve sosyalistler tarafından savunulmamalıdır) atfen konu zaman
zaman tartışmaya açılsa da ukth’nın Leninist yorumu savunulmaktadır. Bu yoruma
göre “ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı” dahil olmak üzere, ezilen ulus
kaderini kendisi tayin eder.
Ancak, Lenin’in
örneğine göre, ayrılma hakkını savunmak boşanma hakkını savunmak gibidir. Hiç
kimsenin boşanması arzu edilmez, ancak birlikte yaşama olanağı kalmadıysa
boşanmak bir haktır. Bu nedenle, sosyalist praksiste (teori-pratik
birlikteliği) “ezen ulus devrimcisi ayrılmayı, ezilen ulus devrimcisi birliği
savunur” kuralı uygulanmıştır (devrimci centilmenlik).
Ülkemizdeki mücadelede
Kürt hareketinin birlikte sınıfsal mücadeleden ayrılıp ‘ayrılıkçı-ulusal’ bir
çizgi izlemeye başlamasının, öncelikle ‘devrimci centilmenlik’ uzlaşmasına
aykırı olarak değerlendirilmesi; “sömürgenin sömürgesi olur mu?” tartışmaları;
Kürt sorununun çözümünün ancak devrimle mümkün olduğu ve Kürt mücadelesinin
enerjisinin devrim mücadelesine ‘katılması’ gerektiğinin savunulması; “ayrı
mücadele ve örgütlenme” konusunun bölünmelere neden olması; sınıf temelli
mücadele veren sosyalist yapıların dominant hale gelen Kürt mücadelesi
karşısında politik ve örgütsel bağımsızlığını koruması gerektiğinin
vurgulanması; Kürtlerin Türkiye geneline yayılmış durumda olmaları nedeniyle
‘coğrafi temelli’ bir ayrılığın mümkün olmadığının (ya da çok kanlı
olabileceğinin) dillendirilmesi; silahlı Kürt mücadelesinin en büyük örgütü
olan pkk’nın mücadele ve eylem anlayışına ilişkin eleştirel yaklaşımları olan
sosyalistler ‘ulusalcı’ olarak etiketlendi.
Akp
hükümeti, mit, genelkurmay ile çözüm görüşmelerini sürdürmek için elinden gelen
“samimiyeti, iyi niyeti, toleransı” gösteren Kürt hareketinin, sosyalist ‘Türk’
soluna karşı daha dayanışmacı davranması yolundaki beklenti haksız değildir.
Ancak, uzun yıllar boyunca ‘ölçüsüz’ acılar yaşayan Kürt halkının her türlü
çözüm olasılığını sonuna kadar zorlamasını anlamak da hiç zor olmamalıdır.
**Çevre;
Hızla artan nüfus,
plansız sanayileşme, sağlıksız kentleşme, nükleer denemeler, savaşlar, tarım
ilaçları, her alanda artan kimyasal madde kullanımı gezegendeki yaşamı tehdit
eden bir boyuta ulaştı. Birleşmiş Milletlere göre; 2100'e kadar sıcaklık 2-4
derece artacak, uzun süreli ve yoğun sıcak hava dalgalarıyla daha sık
karşılaşacağız, küresel ısınma ve deniz seviyesinin yükselmesi asırlarca
sürecek ve okyanuslardaki su seviyesi 20-60 santimetre yükselecek, çok şiddetli
fırtınalar görülecek, kutup buzulları eriyecek, Bangladeş'ten Hollanda'ya pek
çok kıyı ülkesi sular altında kalacak (Bu senaryonun dahi çok iyimser olduğuna
inananlar var).
Çinlilerin tümü
Amerikalıların tüketim standartlarına sahip olmak isteseler, gezegenin
kaynakları yetersiz kalıyor. Bu nedenle büyümeci, kalkınmacı sistemler yerine
ekolojik duyarlılığı olan yaklaşımlar gerekiyor. “İnsan her şeyin iyisine
layıktır ve Komünist metinler bolluk toplumu müjdeliyorlar” diyerek ‘yediğin
önünde yemediğin ardında’ bir dünya tasavvuru hem mümkün görünmüyor hem de
gerekli değil.
1,4 milyar insanın elektriğinin olmadığı, 2,7 milyar insanın yemek
pişirmek için çalı çırpı topladığı Dünyada, enerji sorunu daha çok
enerji/nükleer enerji üretilerek çözülemez. Yapılması gereken enerji ihtiyacını
azaltmak ve kayıp/kaçağı önleyerek etkin kullanım sağlamaktır.
Bunu mümkün kılmak için
az emekle çok üretim sağlayan (doğa ile uyumlu) teknolojik gelişme gerekir. Ama
bir yandan da tüketim kalıplarımızı normalleştirmek gerekir. Kapitalizmin kar
hırsı (üretim biçimi) insanın gerçek ihtiyaçları temel alınarak üretim
yapılmasını (üretim araçlarının gelişimini) engelliyor. Tedavisi olan
hastalıklar nedeniyle insanlar ölüyor, fiyat ayarlaması yapmak için (insanlar
açlık çekerken) üretim fazlaları denize dökülüyor, silahlanmaya ayrılan
kaynakların çok küçük bir bölümü ile insanlığın birçok sorunu çözülüyor.
Eğitim alanında
çocuklarımızı ‘yarış atına’ döndürmekten haklı olarak bahsederken, kendimizin
yarış atı bir yana ‘dolap beygirine’ dönüştürüldüğümüzü göremiyoruz. “Emek en
yüce değerdir” derken kastettiğimiz her koşulda durmaksızın çalışmak değildir.
Yaşamın devamı ve maddi hayatın yeniden üretiminin emek sayesinde olduğu
vurgulanmaktadır. Komünizmin asıl amacı, insanın gerçek insani yeteneklerini,
potansiyelini açığa çıkartabileceği ve doyasıya yaşayabileceği boş zamanı
arttırmaktır (çalışma süresini kısaltmaktır). Hatta, çalışmanın gönüllü olduğu
ve isteyenin ‘tembellik hakkını’ kullanabildiği bir düzen hedeflenmektedir.
Öncelikle
büyüme/kalkınma perspektifinden sıyrılmalı; hız tuzağından kurtulup
sakinleşmeli ve yaşam alanlarımızı ‘yavaş şehirlere’ dönüştürmeli; ‘asillerin’
kendilerini yoksullardan ayırmak için kullandıkları ama hiçbir işe yaramayan
birçok lüksten kurtulmalı; beton bloklar içinde kullanmadığımız birçok alanı
kullanmadığımız eşyalarla doldurup birbirimizin tepesinde hacet gidererek
yaşamayı ‘uygarlık’ olarak tanımlamaktan vazgeçmeli; bahçelerin sadece
seyretmek için değil kullanmak, basmak, ekmek için olduğunu hatırlamalıyız.
“Sosyalizm dahil bütün
sistemler çevreyi kirletiyor” diyenlere; sorunun kontrolsüz büyüme, kalkınma
mantığından kaynaklandığı, geçmiş sosyalizm uygulamalarının da iç ve dış
dinamikler tarafından ‘hızlı ve çok’ büyümek zorunda bırakılmaları nedeniyle
çevre konusunda iyi sınav veremedikleri anlatılmalıdır.
Sosyalizm
uygulamaları tartışmalı olabilir, ama ‘tartışmasız’ olan bir şey var ki
kapitalizm her şeyi metalaştıran mantığı ve aşırı kar hırsı nedeniyle ‘yapısal
olarak’ çevreye karşı duyarlı bir sistem oluşturamaz.
**Sosyalizm denendi ama işe yaramadı;
1917 yılında Rusya’da
başarılan devrim iki önemli ‘teorik handikapla’ yüz yüzeydi. Birincisi,
Marksist teoriye göre devrim gelişmiş (üretim araçlarının sonuna kadar
geliştiği) bir/birkaç kapitalist ülkede yapılacaktı. Rusya bu şablona hiç
uymayan feodal ve az gelişmiş (aynı zamanda çok büyük) bir ülkeydi. Lenin’in
“emperyalizm döneminde devrimci durumun tespiti ülke değil dünya ölçeğinde
yapılır” tespiti doğrultusunda devrim yapıldı.
İkinci handikap,
devrimin tek ülkede sıkışıp kalması halinde yaşayamayacağı ve en azından
gelişmiş bir/birkaç ülkede kurulacak sosyalizmlerle dayanışma içine girmesi
gerekliliğiydi. Ancak büyük umutlarla beklenen Alman devriminin başarısız
olması üzerine “tek ülkede devrim” tezleri geliştirilerek yola devam edildi.
Bunların yanında, 1920
yılına kadar iç savaşın sürmesi, 70 yıl boyunca emperyalist kuşatma altında
yaşanması, İkinci Dünya Savaşında Hitler’in ordularının Moskova’ya kadar
gelmesi ve toplam olarak 22 milyon Sovyet askerinin (büyük bir çoğunluğu
inançlı komünistlerden oluşuyor) ölmesi, devrimin önderi ve teorisyeni Lenin’in
1923 yılında erken ölümü, çok büyük ve etnik olarak karmaşık yapısıyla ülkenin
yönetilmesi zor bir büyüklüğe ulaşması, Dünyada ilk kez kurulan bir sistemin
deneyimsizliği ve birçok sorunun ‘el yordamı ile’ çözülmeye çalışılması,
sonrasında gerçekleşen devrimlerle büyüyen uluslararası sosyalist bloğun
bölünmesi ve enternasyonalist dayanışmanın işlememesi nedenleriyle 70 yıllık
denemede başarısız olan sistemin ‘ebediyen’ tarih sahnesinden silindiği ve
tarihin sonunun geldiği söyleniyor.
Ama
500 yıllık kapitalizm sorunsuz, krizsiz çalışıyormuş ve irrasyonelliklerle dolu
değilmiş, karşılaştığı sorunları ‘şıpın işi’ çözüyormuş gibi kabul ediliyor.
Kapitalizmin 500 yıldır engelsiz egemen olduğu dünyayı nasıl mahvettiğini gören
her adil ve vicdanlı insan, bütün zaaflarına rağmen sosyalizm deneyiminin 60
yılda dünyanın ikinci süper gücünü yaratması, uzaya ilk insanı göndermesi,
halkın eğitim, sağlık, barınma, iş gibi asli ihtiyaçları konusunda yaptığı
atılımları göz önüne alarak her şeye rağmen sosyalizmin ‘bu haliyle bile’ daha
umut verici olduğunu kabul edecektir.
**Sosyalist ekonomi mümkün değildir;
Sosyalist ekonomi
denildiğinde akla gelmesi gereken şey ‘üretim araçlarının mülkiyetidir’.
Devletleştirme, kamulaştırma, toplumsallaştırma, öz yönetimcilik,
kooperatifçilik, kolhoz/solhoz uygulamaları, sosyalist piyasa modeli gibi çok
değişik seçenekler tartışılabilir.
“Mümkün değildir”
diyenler aslında ne söylemektedirler? Her hangi bir işletme, fabrika, atölye
vb.’de nitelikli, eğitimli, işinin uzmanı ve deneyimli insanlar çalışıyor. Ama
bu işletmeyi “gözünü kar hırsı bürümüş” bir patron yönetmezse işletmenin başarı
şansı yoktur. Patronun eğitimli, uzman, hatta zeki olmasına bile gerek yoktur.
Deli şehzadelerin padişah olması ama devleti akıllı sadrazamların yönetmesi
gibi, ‘gerzek’ bir patron da babadan miras kalan işletmeyi akıllı
profesyoneller aracılığı ile yönetebilir. Ancak yine de vazgeçilmezdir. Çoğu
işletmede patronun tek özelliği işletmenin sermayesine sahip olmasıdır. İşte
kapitalizmin savunduğu ama bin bir yalanla gizlemeye çalıştığı şey budur:
‘sermaye sahipleri’ üretime hiçbir katkı sunmadan, purolarını tüttürüp
viskilerini yudumlarken, saray yavrusu evlerinde sanat koleksiyonları için
tarihi eser kaçakçılığı yaparken, aşırı lüks ve ölçüsüz bir hedonizm içinde
yaşarken bile sistemin işlemesi için ‘kaçınılmazdır’.
“ODTÜ mezunu bir
mimarın projesini, İTÜ mezunu bir inşaat mühendisinin uygulamaya geçirmesinin
‘olmazsa olmaz’ koşulu ilkokulu bitirmemiş bile olsa para sahibi bir
müteahhidin varlığıdır” diyen zihniyetin anlatmaya çalıştığı şey nedir?
Kapitalist sistemlerde
‘patronsuz ve öz yönetimci’ işletmelere fırsat verilmemekte, var olanlara karşı
da sistemli ve örgütlü bir kampanya uygulanarak yok edilmeye çalışılmaktadır.
Karma/devletçi ekonomi dönemlerinde denenen kamu iktisadi kuruluşları, ülkenin
kalkınmasına sağladıkları tartışmasız yararlardan sonra, özelleştirme kararı
alındıktan sonra kendi yöneticileri eliyle ve kasıtlı olarak rekabet edemez
hale getirildiler. Kamuya ait işletmeler konusunda yapılan araştırmalarda, eğer
kasıtlı olarak engellenmiyorlarsa, kapitalizm koşullarında işletmenin mülkiyet
yapısı ile ‘başarısı’ arasında ilişki olmadığı anlaşılmıştır.
Piyasa
koşulları altında insanları bencil, sosyal sorumluluğu olmayan bireyler olarak
yetiştiren sistem, sonrasında “kar hırsı ile yanan müteşebbis” olmadan üretim
olmuyor diye propaganda yapıyor.
**Planlama;
“Merkezi planlama
yoluyla bütün hayatımızı, ihtiyaçlarımızı planlayabiliriz” düşüncesinin ilk
dillendirildiği dönemlerde, üretim ve tüketime konu olan hammadde ve ürünlerin
sayı ve çeşidi bu günle karşılaştırılamayacak kadar azdı. O koşullarda bile
başarılamayan planlamanın, bu günün karmaşıklığında başarılmasının çok zor
olduğu düşünülebilir.
Bu bakış açısının iki
önemli yanılgısı var: Bahsedilen dönemlerde bilgisayar, internet, neredeyse
sınırsız işlem kapasitesi, iletişim teknolojileri, uydu, sosyal medya vb.
yoktu. İkincisi, halihazırdaki ürün karmaşasının çok önemli bir kısmı gerçek
ihtiyaçların karşılanmasına yönelik olmayan ve vazgeçilebilir ürünlerden
kaynaklanıyor.
Klasik İktisat
kuramında “üretim olanakları eğrisi” diye bir grafik var. Koordinat sisteminin
bir yanında tereyağı üretimi, bir yanında tank üretimi grafikleştiriliyor.
Kaynakların sabit olduğu varsayımı ile “ürünlerden birinin üretimini artırmanın
koşulu, diğerinin üretimini azaltmaktır” deniyor. Yani yaptığımız seçimler
“seçime konu etmediğimizi düşündüğümüz alanları” da etkiliyor. Kısıtlı
kaynakları bir yere özgülediğimizde, başka alanlarda kaynak ve üretim sıkıntısı
yaratıyoruz.
Ülke ve Dünya
insanlarının çok önemli bir bölümünün zaten ve hiçbir koşulda ulaşamadığı her
hangi bir ürün için (çikolatadan naylon çoraba, çikletten cep telefonlarına
kadar) sayısız marka, model, çeşit üretemiyorsak “yaşamanın ne anlamı var” diye
hayıflananlar var. Öncelikle ülke ve dünya insanlığının en temel ihtiyaçları
olan beslenme, barınma, eğitim, sağlık, güvenlik, kendini gerçekleştirme
konularında ‘tatmin edici’ ilerlemeler sağlanana kadar kaynakların temel
ihtiyaçlara yoğunlaştırılması “kardeşliğin ve vicdanın” gereğidir. Bu
gerekliliğe (kaynakların öncelikle temel ihtiyaçlara ayrılması) karşı çıkanlar,
görece lüks ihtiyaçları için başkalarının ‘temel insani ihtiyaçlarının’ göz
ardı edilmesini açıkça, alenen, bilinçli ve kasten önerdiklerinin farkında
olmalıdır. Planlamanın gerekliliği teknik, ekonomik, istatistik vb. değil
öncelikle “vicdani ve insani” bir konudur.
Nasıl
ve hangi oranda planlama yapılabileceği tartışmaya açıktır. İhtiyaç ve
imkanların tespitinin mümkün olduğunca yerel ve mikro birimler üzerinden
yapılması, kaynak ve ürün tespit ve dağılımının merkezi ve makro ölçekte
yapılması uygun görünüyor. Bilgisayar teknolojisinin gelişkinlik düzeyi, veri
toplama ve işleme kolaylığı, modelleme ve simülasyonlarla olası risklerin ve
hataların ‘erken teşhisi’ gibi olanaklar yerel, bölgesel ve merkezi planlamayı
rasyonel ve rantabl bir yöntem haline getiriyor.
**Sosyalizm demokratik değil;
Lenin ‘demokrasi’
kavramının son tahlilde sınıfsal bir içeriği olduğunu; demokrasi ile düzenlenen
sistemin mutlaka bir sınıfın diğer sınıflar üstündeki konumunu korumak,
güçlendirmek için işlediğini; bu anlamıyla her demokrasinin aslında “bir
sınıfın (ya da oligarşinin) diğer sınıflar üstündeki diktatörlüğü” olduğunu;
burjuva demokrasisinin bir avuç sömürücünün büyük emekçi çoğunluğu üstündeki
hegemonyası olduğunu ve ‘sosyalist demokrasinin’ büyük emekçi çoğunluğun bir
avuç sömürücü üstündeki hegemonyası/ diktatörlüğü anlamında “bin kat daha
demokratik” olduğunu söylüyor.
Sonuçta, her düzen
değişikliği, birilerinin avantajlarını azaltıp diğerlerininkini artırıyor
(üretim olanakları eğrisi). Sosyalizmin, istisnasız herkesin yüzünü güldürmek
gibi bir amacı ve taahhüdü yok. Kurulu düzenin avantajlarından sonuna kadar
yararlanan bir ‘azınlığın’ menfaatlerinin zarar göreceği ve “yeni duruma uyum
sağlayamayanların” üzüleceği çok açık. Bu küçük ve üzgün azınlığın mağduriyeti
üzerinden okunduğunda gerçekten birilerini bir şeylere ‘zorlayan’ bir süreçten
söz ediyoruz.
Bu bakış açısının iki
gerçeği açıkça görmesi gerekiyor: Birincisi, ‘mağduriyet’ dedikleri (yani
sınıfsal avantajları ellerinden alındığında ortaya çıkan) durum kendileri
dışındaki büyük çoğunluğun ‘hayatının ta kendisi’. Büyük çoğunluğa “siz
mağduriyet koşullarında yaşayın, çünkü biz avantajlarımızı kaybetmek
istemiyoruz” demenin nasıl bir demokrasi olduğu iyi düşünülmeli. İkincisi,
büyük çoğunluğun ‘mağduriyet koşullarının’ varlığının ve ağırlığının doğrudan
nedeni ‘azınlığın avantajları’. Bu durumda, büyük çoğunluğun ‘hastalığının’
sebebi olan mikrobun etkisiz hale getirilmesi ve hastanın (çoğunluğun) tedavi
edilerek “daha sağlıklı yaşaması” imkanını kullanmak ve tedavinin şiddetini
‘mikrobun’ direncine göre ayarlamak neden “demokratik” olmuyor?
Tedavinin ‘şiddeti’
konusunda; düzen değiştirmek ciddi bir iştir ama yine de her fırsatta “gülmeyen
ve dans etmeyen” devrim, cazip bir devrim değildir. Eğer “devrim yapılmaz,
devrim olunur” ise, şen ve mutlu bir dünyanın
müjdecileri olan devrimcilerin de gülmeyi, dans etmeyi (yalnız ‘halay’ eksik
kalır) bilmeleri, teori/pratik birliği uyarınca da hayata geçirmeleri gerekir.
Bertolt Brecht “Kitapların
her sayfasında bir zafer yazılı/Ama pişiren kim zafer aşını/Her adımda fırt
demiş fırlamış bir büyük adam/ama ödeyen kimler harcanan paraları” derken,
tarihlerinde yalnızca krallar ve imparatorlara yer verenleri sorguluyor.
Tarihsel maddecilik, tarihte ‘büyük adamların’ hakkını veren, ama aslında
tarihi sınıfların/kitlelerin yaptığını söyleyen bir bakış açısıdır. “Büyük
adamların ve önderlerin” kurduğu düzene biat etmeyi değil, kitlelerin öz gücü
(önderlere hakkını vermek kaydıyla) ile kurdukları ‘kendi’ düzenlerini
sahiplenmeyi öneren felsefesi ile sosyalizm ‘yapısal’ olarak demokratiktir.
İhtiyaçları giderilen insanlar mantıksızca ve
anlamsızca hep daha fazlasını neden isterler? Bireysel, ailevi, çevresel
ihtiyaçları için harcayamayacağı kesin olan paraları kazanmak neden
vazgeçilmezdir? Kazanılan bu paralar ne olmaktadır? Günlük hayatın çevrimi,
yatırım ve tasarruf için gerekli olanın üstündeki gelir “imaj, karizma,
iktidar” olarak biriktirilerek hem iktidar alanı hem servet büyütülmektedir.
İktidar ‘yoğunlaşması’ sınırsız olduğu için de ‘biriktirme ihtiyacı’ hiç
bitmiyor. Yaşadığımız bunca acının ve kaosun nedeni hırslı, ihtiraslı,
kompleksli, “orayı/burayı ben yöneteceğim” diyen bir avuç insanın doymak
bilmeyen servet ve iktidar bağımlılığı.
Bu sorunun gerçek
çözümü, servet ve iktidar yoğunlaşmasının ‘imaj ve karizma’ için işe yaramaz
hale getirilmesidir. Üretim araçlarının özel mülkiyetinin kaldırılması ‘servet
yoğunlaşması’ sorununu çözer.
Bilinen
anlamı ile insanları yöneten devlet ‘insanlar üzerinde’ iktidar sağlar. Bu
iktidar olanağı da ‘kendi hayatı’ ve boş zaman geçirme kültürü olmayan; eşit ve
eşdeğer ilişkiler kurup bizzat kendi ‘öz’ yetenekleri ile (bilgi, görgü,
yetenek, cazibe, humor…) saygınlık oluşturamayan bireylerin ilgisini çeker.
Sosyalizmin bir diğer amacı da “üretenlerin yöneten olması” ya da yöneten/yönetilen
ayrımının (devletin) sönümlenmesidir. Yani, yönetme eyleminin insanları değil
“şeyleri ve süreçleri” yönetme işine dönüştürülmesidir. Örneğin, Apartman
Yöneticileri sizi yönetmez; yasalarla ya da apartman yönetim kurulunun
kararları ile belirlenen ‘işleri’ yapar. Hatta bu işin profesyonellere
yaptırılması yaygınlaşmaktadır. Bu nedenle ‘aidat muafiyetini’ önemseyenler ile
mesleki deformasyona uğramış emekliler dışında kimse bu yöneticilik için
gönüllü olmadığı gibi mümkün olduğunca kaçınmaya çalışmaktadır. Çünkü “imaj,
karizma ve menfaat” getirmemektedir. İnsanların kendi yeteneklerini sonuna
kadar geliştirebildikleri ve gerçekten yaşamaya başladıkları toplumlarda,
yönetmek imrenilecek, arzulanacak bir eylem değil, dönüşümlü/nöbetleşe
üstlenilecek bir ‘angarya’ olacaktır.
**Solcular birleşemezler;
B. Russell “Dünyanın en
büyük problemi, akılsız ve fanatik kişilerin kendilerinden son derece emin
olması, buna karşılık zeki insanların sürekli şüpheler içinde olmasıdır” demiş.
Feodal, dinsel, hiyerarşik, militer bağlarla bir araya gelen grup ve cemaatler
düşünmek, sorgulamak, eleştirmek, irdelemek gibi zihinsel eylemlere fazlaca yüz
vermedikleri için ‘mermer’ gibi yekpare bir görüntü verirler.
Ancak, solcular bu
zihinsel eylemleri “bazen aşırıya kaçarak” kullanmaktan kaçınamadıkları için;
“ideolojileri ve yaşam biçimleri” sürekli araştırmayı, sorgulamayı, analiz
etmeyi teşvik ettiği için bir arada durmakta çok zorlanıyorlar.
Zamanında bölünme için
anlaşılabilir gerekçeleri oluşturan Rus, Çin,
Arnavutluk, Yugoslavya, Küba taraftarlığı; Türkiye’de hakim üretim tarzı
feodal, yarı feodal, feodal kalıntılı, kapitalist, nevi şahsına münhasır
vb.dir; Kemalizm nasıl değerlendirilmelidir; devrimin yöntemi halk savaşı,
kitlesel kalkışma, parlamenter yol, milli demokratik devrim, sosyalist devrim
mi olacak; direniş komiteleri mi, suni denge mi; faşizm zaten var mı, geliyor
mu; sömürge tipi faşizm, açık faşizmle mücadele yöntemleri; silahlı propaganda,
kitle çalışması; açık/gizli parti kurma, partileşme süreci benzeri bölünme
sebepleri ortadan kalktığı halde bölünmenin sürmesini açıklamak zor.
Akla gelenler, sözüne, geçmişine, kimliğine
sahip çıkmak; mücadele sırasında (politik ya da insani nedenlerle) yaşanan
kişisel kopuşlar; bireysel duygu ve ihtiyaçlar ile mücadelenin gereklerinin
karıştırılması; dünyayı değiştirmeyi tasarlayan ama alışkanlıklarını
değiştiremeyen ‘öğrenilmiş çaresizlik’; bildiği, tanıdığı, yönettiği, desteğini
arkasında hissettiği ‘cemaat’ duygusunun sıcaklığı…
Öncelikle
tespit edilmesi gereken durum, bölünmenin varlığının/olasılığının/
potansiyelinin tüm toplumsal yapılar için kaçınılmaz olduğudur. Belirli
tarihsel uğraklarda değişmekle birlikte “birlik ve bölünme” paranın iki
yüzüdür. “Yalnız biz bölünüyoruz, karşı taraf bu sorunu yaşamıyor” denemez.
Misyon sahibi küçük yapılar görece birlik görüntüsü sergilese de büyüdükçe
birliği tehdit eden riskler çoğalır.
Siyaset,
önderlik, ideolojik netlik, örgüt ruhu/disiplini, gönüllülük gibi kavramlar bu
süreci yönetmek için doğru kullanılmalıdır. İşe yarayıp yaramayacakları,
herkesin kendi üzerine düşeni eksiksiz ve samimiyetle yaptıktan sonra
‘başkalarından’ beklemeye hakkı olduğuna inanmasıdır. Bu sürecin adım adım
örülmesi gereken dinamik bir süreç olacağı, “mutlak ve herkesle birlik” gibi
imkansız ve gereksiz ütopyalara kapılmadan “damlaya damlaya göl olur”
mantığıyla yürütülmesi gerektiği unutulmamalıdır. İlla birleşelim, şimdi
birleşelim, yalnız birleşmeye yoğunlaşalım ve çözmeden hiçbir şey yapmayalım
diyerek bu sorun aşılamaz. Nasıl kitleler inandırıcı, yeterince güçlü, başarı
şansı olan yapı ve önderliklerin etki alanına girerse, sol içindeki parçalı
yapılar da mücadelenin gelişmesi, büyümesi, başarı şansının artmasından
etkilenirler. Tepede, yöneticiler katında birlik olmasa da aşağıda, kitlede başarılı
yapıya doğru meyil başlayacaktır.
Başarı ortaya
koyabilmek için de ‘dışarıda kalanların’ beklentilerini de içeren çalışma tarzı
oluşturmak gerekir. Kitaba uymuyor diyerek her ‘yeniye’ karşı olmak, reçetenin
dışındaki her öneriye kategorik olarak kapalı olmak işe yaramıyor. Bütün
seçenekleri masaya koyabilen, hem bu, hem şu; bir bu, bir şu; önce bu, sonra
şu; bu olmazsa şu; sen bunu yap, ben şunu yapayım ve sonuçları konsolide edelim
gibi esnek yaklaşımlar hem birlik hem başarı için gerekli görünüyor.
Mücadelenin
çok değişik alanlarda, boyutlarda, yoğunlukta, ölçekte katılıma açık olması ve
herkesin kendi çapı, yeteneği, imkanı ve cesareti oranında gönüllü olarak
varlığına olanak tanıması gerekir. Tarihi yalnızca ‘önderlerin ve
profesyonellerin’ yapmadığı bilinci ile her ‘hizmetin’ hakkının verilmesi
birlik için gerekli görünüyor.
|
Sonuç olarak; ya sosyalizm ya barbarlık! |
9-Ne/nasıl
yapmalı?
Bu
sorular, Lenin’in okuduğu (N.Çernişevski) ve yazdığı en devrimci iki kitabın
adı olarak çok iddialı çağrışımlara sahip. Ancak, bizim başlığımız hayatın
sade, sıradan, olağan ve bireysel taraflarını kolaylaştırdığını düşündüğüm
öneriler;
**Sorun alanını
belirle. Başucu kitabı yapmanı önereceğim bir kitapta (Anne Bak Kral Çıplak-M.
Pekdemir) adlandırılmış bir öneri. Diyalektikte ‘asli-tali çelişki’ olarak
tanımlanan ve matematikteki ‘bağımsız-bağımlı değişkenle’ örnekleyebileceğimiz
ikiliklerde, sorunun gerçek çözümü için öncelikle ele alınması gereken yönünü
belirlemek çok önemli. Günlük hayatımızda da ‘sorun’ olarak nitelediğimiz
şeylerin gerçekten sorun olup olmadıkları bazen karışabiliyor. “Olaya/eyleme”
kızdığımızı düşünürken aslında ‘faile’ kızdığımız durumlar, faili sevdiğimiz
için eylemi hafifseyebildiğimiz durumlar…
Gerçekten
neye kızdığını (neden etkilendiğini) anlamak için “fail sevdiğim insan olsaydı
ne yapardım” sorusunu sor. İçinden gelen cevap, senin için ‘sorun alanını’
belirleyecektir.
**İyilik, tek taraflı
bir eylem ve hal’dir. Karşındaki hak ettiği için yaptığın şey iyilik değil
hakkını teslim etmektir. İyilik, sen iyi bir insan olduğun için yapmak zorunda
olduğun, başka türlüsünü yapamadığın bir ‘eylem ve hal’ ise gerçekten ve özsel
olarak iyiliktir. Çünkü iyilik yapmak öncelikle kendin olmak, kendini iyi
hissetmek demektir.
Tabi
ki ‘eziklik’ derekesine varmadan, adalet ve hakkaniyet duygularını zedelemeden,
onurlu bir iyilik durumundan söz ediyoruz. Duygu dünyamız ‘bileşik kaplara’
benzetilirse; ne kadar kin, nefret, intikam koyarsak sevgi, şefkat, vicdan ve
iyiliğe o kadar az yer kalır. İnsanları “sevdiklerin ve haklarında hiçbir şey
hissetmediklerin” şeklinde tanımlamak yeterli olabilir. Çünkü birine sevgini
vermemek de yeterince etkili bir cezadır (Sosyalizm sadece doğru fikirlerin
egemen olduğu bir uzmanlar sistemi değil, iyi kalplerin nefes aldığı bir dünya
olarak tasarlandığı ölçüde, insanlığın kayıp rüyasını yeniden var
edebilecektir.-O. Müftüoğlu).
**Dünyayı
omuzlarında taşımak; duyduğun, gördüğün her sorunu mutlaka çözmek zorunda
değilsin. Dünyada “ne kadar uğraşırsan uğraş çözülemeyen” sorunlar var. Her şey
yolunda gitse bile, marazi (hastalıklı) nedenlerle sorun üreten ve
‘tıp-psikiyatri bilimine’ emanet edilmesi gerekenlerin oluşturduğu bir kota
var. Sorunu olanın “gerçekten yarasına merhem olacak” her şeyi yapmak iyi
insanın sorumluluğudur ama ‘manyaklarla’ uğraşmak zorunda da değilsin.
**İnsanları
‘iradi seçimleri’ ile yargıla. Meşru müdafaa veya zaruret hali diye
adlandırılan kaçınılmaz ve orantılı tepkilerin hukuk tarafından dahi
cezalandırılmadığını unutma. Seçmediğimiz ve değiştirme şansı olmayan
özelliklerle ilgili olarak ‘değer yargısı’ belirtme. İnsani özellikleri
alt/üst, değerli/değersiz, iyi/kötü ikilemleri içinde değerlendirmek yerine
‘farklı’ olarak değerlendir. Yukarıdan aşağıya sıralanan bir hiyerarşi kurmak
yerine, yatay düzlemde yayılan ‘eşdeğer farklılıklar’ olarak algıla. Ayakkabı
numarası küçük olanlara, boyu uzun olanlara, gözü yeşil olanlara ‘farklı’
diyebilen bakış açısının; deri rengine, etnik kökene ve her türlü fiziksel
özelliğe de ‘değer’ atfetmeden farklı demesi zor olmasa gerek.
**“En kötü karar bile
kararsızlıktan iyidir”. Kuantum teorisine göre, verdiğimiz her kararın ve
oluşun, başka türlü olma seçeneği de paralel bir evren oluşturur. Bir yerlerde
yaşanan farklı bir evrenin ‘somut’ varlığından değil de teorik olarak olma
olasılığından söz edilmektedir. Buradan çıkan sonuç, bütün kararlarımızın
‘aslında’ başka türlü de olabileceği ve hangi seçimin en iyi sonucu vereceğini
bilemeyeceğimizdir. Çünkü verdiğimiz her karar, o anda verilebilecek diğer
karar seçeneklerini sonsuza kadar ulaşamayacağımız ‘paralel evrenler’ olarak
teorik bir dünyada saklar.
Ak/kara
yönleri belirgin olan ya da (zaman var ise) araştırarak netleştirilebilecek
durumlarda karar vermek kolaydır. Ancak, yoğun bir belirsizlik halindeysen ve
zamanın yoksa yalnızca ‘karar ver’. Bazen ‘o’ anı atlatmak ve sonrasını ‘sonra’
düşünmekten başka bir yol yoktur. Durumun bu olduğunu hissettiğinde ‘kanırtma’,
karar ver ve sonuçlarına katlan.
**İnsanlarla
ilişki kurmak ‘tamamlamaktır’. Arkadaşlık, kankalık, sevgililik, kardeşlik bir
şeyleri tamamlıyorsa sürdürülür. Birlikte yaşadıklarınla bir şeyler yapmak
gerektiğinde; ya aynı şeyleri ister ve yaparsınız, ya birinizin istediğini
yaparsınız, ya da ‘ortaya karışık’ üçüncü bir yol bulursunuz. Olabildiğince üçüncü
yolu kullan. Herkesin, çoğunluğun katılabileceği dili, şarkıyı, oyunu, konuyu
seçmeye çalış. Ev sahibinin ‘hukukuna’ uy. Seni ve değerlerini aşağılamadığı
sürece mekanın, olayın, durumun hukukuna, göreneğine saygı göster. Örneğin,
cenazedeki ritüelleri ‘dini ibadet’ olarak değil, ölene veda etmenin, kalanları
teselli etmenin toplumsal yöntemi, seremonisi olarak değerlendir. Sevinci ve
acıyı paylaştığını göstermek için muhatabının anlayacağı dili kullanmak
gerektiğinden, ortamın dilini kullanmaktan kaçınma. “Allah rahmet eylesin,
Allah kavuştursun vb.” demek, inançlarına aykırı davranmak değil, ‘muhatabının’
dilini kullanmaktır.
**Entelektüel, “her
konunun birazını, bir konunun hepsini bilen” olarak tanımlanırdı. Bir şeyin
hepsini bilmek çok zorlaştı ise de ilgini çeken ve ihtiyaç duyduğun her şeyi
olabildiğince öğren.
-Kapital, Kuran ve
Nutuk okumadan (politik tartışmaların ‘ana akımlarını’ bilmeden) aydın olmaya
çalışma; (edebi ve siyasi) klasiklerin ve nobelli kitapların yanı sıra çizgi
roman, fantastik seriler, best seller kitaplara da zaman ayır; klasik ve
oscarlı filmlerin yanı sıra bilim kurgu, fantastik, korku, aksiyon filmleri de
izle
-Gündemi izle, kendine
yakın bulduğun medyanın yanı sıra ana akım medyanın gündeminden ve bakış
açısından haberdar ol. İnternetinin ‘sık kullanılanlar’ kısmında muhalefet.org,
sendika.org, sol.org vb. olsun.
-Geyik muhabbetinin
kıymetini bil ve içindeki geyiği mizah dergileri (leman, uykusuz, penguen) ve
magazin ile beslemeyi ihmal etme.
-Sporun
endüstrileşmesinin sonuçlarını bilmek kaydıyla, her spor dalıyla ilgilen.
Muhabbete ‘fransız’ kalmayacak kadar kuralları ve gelişmeleri izle. Piknikte,
plajda, okul bahçesinde zaman geçirmeyi sağlayacak kadar voleybol, basketbol,
futbolla ilgilen.
-Kareyi tamamlayacak ve
oyunun düzeyini düşürmeyecek kadar okey, iskambil; iki kişiyken durumu
kurtaracak kadar satranç, dama, tavla, bilardo, masa tenisi öğren.
-Rakı masasında mola
verip ‘muhabbeti dinlendirecek’ kadar sanat müziği (Münir Nurettin Selçuk
şarkıları); bu toprakların yüreğinin sesini duyacak kadar türkü (Neşet Ertaş,
Erkan Oğur, Kardeş Türküler); bu toprakların ciğerinin sesini duyacak kadar
arabesk (Orhan Gencebay, Müslüm Gürses); inadın ve isyanın öyküsünü öğrenmek
için protest müzik (Mamak Türküsü, Cemo, Bekle Bizi İstanbul); “pankartlı
yürüyüşlerde ve halaylı grevlerde” yetecek kadar marş (1 mayıs, venceremos);
Çin işkencesindeki su damlalarının masumiyeti gibi notalarla da ‘zulüm’
yapılamayacağını anlayacak kadar klasik müzik (4 mevsim, 9.senfoni, bolero);
düğün yapmaya yetecek kadar halay, çiftetelli, dans öğren.
-Daha iyi bir gelecek
için yapılabilecek en güzel şeylerden biri (zorla olmaz) çocuk sevmektir. Sevgi
ile yetişen bir çocuğun geleceği daha iyi yapma kapasitesi, başka hiçbir yerde
bulunamaz. Hem kendi hayatını daha güzel ve anlamlı yapmak, hem de dünya ve
insanlık için daha güzel bir geleceği hazırlamak adına ‘çocuk sevmek’ en
devrimci eylemdir. Bu nedenle çocukların mızmızlanma, yaramazlık yapma,
bunaltacak kadar ısrarcı olma, “uyumsuz, rahatsız ve şoke edici” davranışlarda
bulunmalarının ‘çocuk’ olmalarının olağan sonucu olduğunu; senin de çocukken
farklı olmadığını (farklı olman için baskı uygulayanların hiç de iyi
yapmadıklarını) unutma. Çocuklarla iyi zaman geçirmeni sağlayacak donanımını
(oyun, bilmece, bilgisayar, konsol, psp, fıkra, masal vb.) güncellemeyi unutma.
-Hayatının
her alanının ‘kaliteli’ olması çok önemli. Ancak ‘asli hayat’ konusunda karar
vermelisin. Asli hayatını sürdürmek için gerekli olan lojistik, catering gibi
destek hizmetlerine hak ettiklerinden fazla değer verme. İş, kariyer, eşya,
kıyafet, yemek, marka, moda… hayatını sürdürmek için kullanmak ve tüketmek
zorunda olduğun şeyler. Gerçek bir hayatı olmayanların, abartarak hayat yerine
ikame etmeye çalıştıkları ‘enstrümanlara’ kullanım değerleri kadar değer vermek
‘adil’ bir hayat yaşamaktır. Hayat yeni, parlak, pahalı enstrümanlara sahip
olmakla değil; enstrümanlardan çıkan seslerin uyumlu ve kaliteli bir beste
olmasıyla güzelleşir. (Eylül 2013)
|
Sonuç olarak; yumruğunu yıldızlara uzatman
dileğiyle “yolun” açık olsun. |
**********