Ana içeriğe atla

1. MEKTUP ('HER ŞEY' HAKKINDA)


Gezi Direnişi sırasında 13 yaşında olan Elif'in 'her şey' hakkında merakını gidermek ama 'her şey' hakkında gerçekten merak yaratmak amacıyla yazıldı... 

CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (1)


            Senin kendi seçimlerini özgür iradenle yapma hakkına sahip olduğunu ve doğru olanın da bu olduğunu biliyorum. Ancak, Gezi Direnişi ve sonrasındaki gelişmeler nedeniyle, eskilerin ‘dağarcığındaki’ birikimin yeni kuşağa aktarılması sürecinin hızlandırılması gerektiğini düşündüm.

Toplumlar gibi bireyler de tarihlerini kendileri yaparlar ama “verili koşullar altında”. Sonuç olarak hepimiz, bizi saran toplumsal koşulların ürünüyüz.

            Toplumların kendi tarihlerini yazarken, geçmişe ait bilgi ve birikimleri olumlayarak/yadsıyarak, eleştirerek/değiştirerek, az/çok kullandıkları gibi sen de kendi geçmişin ile bu hesaplaşmayı yapmak durumunda kalacaksın.

Bu bağlamda “Acaba, babam bu konuda ne düşünüyordu?” cümlesini mümkün olduğunca az kullanmanı sağlamayı umuyorum.

Eski kuşaklar, kendi yaşadıklarının benzersiz ve asla tekrarlanamayacak ‘arkeolojik hazineler’ olduğuna inanmayı seviyorlar. Bu hazinelerden mahrum yetişen yeni kuşakların ‘eksik’ olduğunu düşünüyorlar. Oyunların, kitapların, çizgi film ve romanların, arkadaşlıkların, komşulukların, esprilerin, fıkraların, toprağın, havanın, suyun… hep kendi zamanlarındaki gibi olması gerektiğinden, aksi halde ‘tatsızlaşmış, bozulmuş, yozlaşmış’ olacağından eminler. Oysaki okulda/askerde yenen dayakların sonradan gülümseyerek hatırlanması gibi, eski kuşakların anılarının ‘çoğunun’ en iyi yanı geçmişte kalmış olmaları.

“Tarihin çöp sepetinde taş baltanın yanında saklanması gerekenler” ile eleştirerek aşılması, geliştirilmesi, ilerletilmesi gerekenlerin ayrımını yapacağına güvenerek, hayata ve “aklıma gelen her şeye” ilişkin fikirlerimi aktarmaya çalışacağım.

            Seçtiğimiz ve verili her kimliğin ayrı ayrı geçerli olduğu, işe yaradığı, zorunlu olduğu yerler ve zamanlar olmakla birlikte, (hayatımız roman yerine ‘soğan’ ise) benim açımdan ‘sosyalistlik’ her şeyi örten, kuşatan ve belirleyen ‘kabuk’, (cinsiyet olarak değil ama toplumsal, varoluşsal kimlik olarak) ‘erkeklik’ hem en derine, merkeze gizlenen bela, hem de hep yeniden üreyen tohum anlamında ‘cücük’, diğerleri ise ‘zar ve dilimler’. Bu nedenle, anlatacaklarımı belirleyen prizma ‘sosyalist sempatizanı’ kimliğim.

Solcular tarafından (sanatçı-sanatsever ilişkisi gibi devrimci-devrimsever ilişkisinde yapmak yerine sevmekle yetinen anlamında kullanılan) ‘sempatizan’ sözcüğü ile ima edilen anlam bileşenleri arasında (‘biraz’ ortak parantezinde) romantizm, tevazu, cehalet, cesaret azlığı, içe kapalılık, hırs/ihtiras/iddia eksikliği, ortada/arkada kalma temkinliliği, toplum önünde konuşma tedirginliği, ‘görünür’ olmaktan hoşlanmama, (‘biraz’ sıfatını unutmamak kaydıyla) tembellik, sorumsuzluk, bireycilik, bencillik vb. olduğunu; her sempatizanın (sağlıklı göz ile seçilemeyen renk tonu farklılıklarını ‘hastalıkları nedeniyle’ fark edebilen renk körlerinde olduğu gibi bazen avantaja dönüşebilen) bu zaaflardan birkaçı/tümü/daha fazlası ile ‘malul’ olduğunu, bu nedenle sempatizan tarafından söylenenlerin ayrıca doğrulanması gerektiğini unutmaman kaydıyla yazıyorum.

            Yöntem konusunda;

            -“Yalnızca gerçekleri” anlattığını iddia etmeyen, “yalnızca doğru bildiklerini” anlatan, (bildiğin, doğru sandığın, neye inandığın, ne fark eder-Sertab Erener)

-Belirli bir kurgu ile kendini bağlı hissetmeyen; aklına geldiği şekilde, serbest vezin, serbest çağrışım, açık büfe, sohbet, günlük yazma, iç dökme, dertleşme derdinde olan,

-Ön hazırlık yapmayan, kaynak taramayan, alıntıları aklında kaldığı şekilde ‘mealen’ kullanan,

-Aklına geleni yazan; bu nedenle başka akıllar tarafından üretildiğini bilmediği ‘ürünleri’ de kendi aklının ürünüymüş gibi yazan,

-Sade ve anlaşılır; ancak, ilgi ve merak uyandıracak kadar da ‘terminolojik’ olmaya çalışan,

         -‘Doğrularımızı’ üretme (bilim), belirleme (felsefe), paylaşma (kültür), yayma (hegemonya) ve gerçekleştirme (devrim) süreçlerinin bireysel yaşamda ‘ölümle’, toplumsal yaşamda ise ‘kıyametle’ biteceğini bilerek,

            Ufuk çizgisini yakalamak, gökkuşağının altındaki hazineyi bulmak için yapacağın uzun koşuda matarana birkaç damla su eklemek istedim.

Umarım suyunu bulandırmam!

1-“Doğru/gerçek” nedir?

            Akıl yürütme, düşünme, tartışma yöntemi olan diyalektik, hareketin genel yasalarını inceleyen bir bilimsel yöntemdir. Diyalektik, incelediğin şeyi hareket, değişim, süreç bağlamında ele almak demektir.

            Diyalektiğin yasalarını basitçe sıralarsak;

-Her şey değişir (değişmeyen tek şey değişimdir),

-Karşıtların birliği (çelişki evrensel ve içseldir, yani her şey karşıtını da içinde barındırır),

-Yadsımanın yadsınması (tez-antitez-sentez şeklindeki şematik sıralamaya göre, bir şey karşıtı ile yaşadığı çelişkinin gelişim seyrine göre kendisinden ve karşıtından daha başka bir şeye -ama kendisini ve karşıtını da görece içeren bir senteze- dönüşür),

-Nicel birikimler nitel sıçramalara neden olur (suyun yüz derecede kaynaması örneği ile anlatılır. Bu ısıya ulaşıldığında sıvı haldeki su nitelik değiştirir ve gaz formuna geçer),

Ancak, bütün değişim/dönüşümler konusunda bu kadar kolay uzlaşılamaz. Gür saçları olan bir insanın saç telleri dökülmeye başlar. 1-2-3…kaçıncı saç teli döküldükten sonra gür saçlı adam ‘kel adama’ dönüşmüş sayılacaktır?

“Tartışmak için tartışmak/bilgi severlik/sofizm” için değil de gerçekten sorun çözmek için diyalektiği kullandığımızda;

**Her şey karşıtını da içinde barındırdığına göre ‘mükemmeliyetçilik’ eksik bir bakış açısıdır. Mükemmel olarak nitelediğimiz her şeyin içinde, altında (değişik oranlarda da olsa) tersi de vardır.

**Pozitif bilimlerin sonuçları bile tartışma yaratırken, “değerler alanına/üst yapıya” ait olan iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin gibi karşıtlıkların ‘anlamları’ üzerinde uzlaşma sorunu vardır.

**Görecelilik ve Kuantum teorilerinin gösterdiği üzere, gözlemcinin konumu ile gözlemin sonucu arasında ilişki vardır.

**Değişim yasasına göre her şeyin “tarihsel/gelip geçici” olması nedeniyle mutlak, her durum ve zamanda geçerli “doğru/gerçek” yoktur.

**“Her şeyin birbirine bağlı olması, kelebek etkisi, kaos teorisi nedenleriyle incelediğimiz ‘gerçeği’ oluşturan sayısız parametreyi, unsuru, girdiyi ‘aynı anda’ analiz edemeyiz.

İncelediğimiz bölümden ‘diğer’ bölüme geçtiğimizde eski bölümün aynı kalıp kalmadığını (ya da yeni bölümün ilk bölümü incelerken de -halihazırda- gördüğümüz şekilde olup olmadığını) kesin olarak bilemeyeceğimiz için “her şeyin bilgisine” sahip olmaktan söz edemeyiz (bilimde gerçek yalnızca bir an’dır -B.Russell).

**Çözümü öncelikle basitte aramak gerekir. “Madde var mı/yok mu?” şeklindeki ağır tartışmaya cevaben (kek’in varlığının kanıtı onu yememizdir-Engels) cümlesindeki etkili sadeliği; “algıladıklarımızın gerçek olduğundan nasıl emin olabiliriz?” diyenlere (analiz ettik, aynısını ürettik ve tam olarak işe yarıyor) cevabını verenlerin gerçekten de “yeteri kadar bildiklerini” görmek gerekiyor.

**“Önce madde mi ruh mu; gerçeği bilebilir miyiz; kuantum düzeyinde parçacıkların hızını ve konumunu aynı anda belirleyebilir miyiz?…” benzeri tartışmalar temel alınarak “böyle gelmiş böyle gider, sömürü engellenemez, kapitalizm tarihin sonudur, insan doğası kötüdür, böyle yaşamak insanlığın kaderidir” sonucuna varılıyor ve sömürü düzeninin bir de ‘bilim’ tarafından kutsanması çabaları sürüyor. Bütün bu bilimsel çalışma ve tartışmaların sonuçlarının “insanlığın/doğanın iyiliği için” kullanıldığı konusunda ihtiyatlı olmak gerekir.

Her şey gibi ‘bilgi ve bilimin/doğru ve gerçeğin’ de konusu, içeriği, üretimi, sunumu, kullanımı, vurgulanan yönü, zamanlaması… sınıfsal çıkarlara göre manipüle edilebildiğinden “bu bilgi/bulgu/sonuçlar bu haliyle neye hizmet ediyor?” sorusuna da tatmin edici cevaplar aramak gerekir. 

Sonuç olarak; hayatta en gerçek yol gösterici bilimsel yöntem “diyalektik ve tarihsel materyalizmdir”.


2-Kimiz ve nereden geldik?

       Aşağıda kullanılan sayıların hepsi ‘yaklaşık’ değerlerdir ve kabul edilen/kullanılan rakamlar arasında bazen büyük farklar olsa da hepsi yeterince ‘astronomiktir’.

Yazının bulunmasından önceki dönemi ‘karanlık çağlar’ olarak adlandırdığımızı, MÖ. 3-5 bin yıl öncesine ilişkin bilgilerimizin bile yetersiz olduğunu dikkate alarak milyon/milyar yıl kavramlarını tahayyül etmek gerekir.

13,7 milyar yıl önce ‘bingbang’ olarak adlandırılan büyük patlama ile evrenin oluşumu başladı. Yayılan, saçılan, soğuyan madde, gaz ve toz bulutları olarak sürekli hareket halindeyken kütle çekiminin etkisiyle bir araya gelip yoğunlaşmaya ve galaksileri, yıldızları ve gezegenleri oluşturmaya başladı. 5 milyar yıl önce samanyolu galaksimiz, 4,5 milyar yıl önce dünyamız oluştu.

Soğuyan, kabuk bağlayan, volkanik faaliyetlerle çıkan gazlar ve su buharı ile atmosferi oluşan dünyada 3 milyar yıl önce ilk tek hücreliler, 1,5 milyar yıl önce çok hücreliler, 200 milyon yıl önce memeliler, 60 milyon yıl önce primatlar (iri beyinli memeliler/insansılar), 6 milyon yıl önce şempanze ile insanın ortak atalarının evrimsel ayrılışı, 2 milyon yıl önce homo erectus (ayağa kalkan insan), 350.000 yıl önce neanderthal insan (mağara adamı-yok oldu), 200.000 yıl önce homo sapiens (bilen/düşünen insan), 50.000 yıl önce homo sapiens sapiens (düşündüğünü düşünen insan) evrimleşti.

Sonuç olarak; hepimiz çok uzun bir yolculuk sonucunda “yıldız tozlarından” geldik.


  3-Maddeden canlıya nasıl geçtik?

            Diyalektik, her aşamanın/değişikliğin gerçekleşmesi için koşulların/nicel birikimin uygun hale gelmesi gerektiğini anlatıyor.

Ateş topu olan Dünyamızın soğuması ve atmosferin oluşması sayesinde, göktaşı yağmurları ve ultraviyole ışınların öldürücü etkileri azaldı ve gezegenin sıcaklığı görece sabit hale geldi.

Yaklaşık 3 milyar yıl boyunca atmosferde serbest oksijen bulunmuyordu. Soğuma sonucunda su buharının sıvı su halinde birikmesi ile okyanuslar oluştu. Şimşek ve yıldırım gibi doğal enerji kaynaklarının etkisiyle basit moleküllerden canlı yaşamın yapıtaşlarını oluşturan organik bileşikler sentezlendi, okyanuslar bu ‘organik çorba’ ile doldu, bu çorbadaki organik bileşikler milyarlarca yıl içinde daha karmaşık yapıları oluşturdu.

1950’lerde Chicago Üniversitesinde Nobel ödüllü fizikçi H.Urey gözetiminde yapılan deneyde, ilk atmosferin yapısını oluşturduğu düşünülen metan, amonyak, hidrojen gazları ile su buharını cam bir balona koyup şimşek yerine elektrik akımı geçirdiler. Sonuçta yaşamın temel yapı taşları olan aminoasitlerin oluştuğu görüldü. Daha sonraki çalışmalarda DNA’nın yapısını oluşturan nükleotidlerin de üretilebildiği görüldü. Bu çalışmalar sonucunda canlı bir organizma üretilemedi ancak ilk atmosferdeki basit moleküllerden karmaşık organik moleküllerin türeyebileceği görüldü.

            Fantastik bir yaklaşımla, canlı yaşamın bir kuyruklu yıldız ya da meteor aracılığı ile Dünyamıza gelmesi veya dış uzayda yaşayan başka canlılar tarafından getirilmiş olma olasılıklarını da tartışanlar var.

Eğer evrenin oluşumunun ilk aşamalarında, organik hiçbir canlının var olamayacağı koşulların yaşandığını biliyorsak (büyük patlamadan sonraki ilk saniyede sıcaklık 100 milyar °C’den 10 milyar °C’ye düştü. 1,5 dakikalık zamandan sonra sıcaklık 1 milyar °C’ye düştü ve sıcaklık çok yüksek olmasına karşın birkaç basit atom oluştu) evrenin neresinden gelirse gelsin her canlı yaşamın bir “oluş/ortaya çıkış” öyküsü olmak zorunda. Bu nedenle uzaydan gelen yaşam teorileri canlının oluşması sorusunu yanıtlamak yerine, çözümün aranacağı ‘mekanı’ değiştiriyor.

       Ancak, evrenin oluşumundan bu yana canlılığın varlığını imkansız kılan koşullar nedeniyle (yaklaşık 12 milyar yıl gibi) uzun bir “can(lı)sız evren dönemi” sonrasında yaşanan görece kısa bir “canlı barındıran evrenin” varlığını biliyoruz.

Öncesini tartışma dışı tutmak kaydıyla; 14 milyar yıllık evrende en ilkel canlının 3 milyar yıl, primatların 60 milyon yıllık geçmişleri olduğu dikkate alındığında “ol dedi oldu” kolaycılığı için gereksiz bir uzunluk olduğu düşünülebilir.

Nerede, nasıl, neden sorularının cevaplarını ‘tam olarak’ bulamasak da canlılığın “kudretten (başlangıçtan) değil  (çok) sonradan olma” bir oluşum/sonuç olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Sonuç olarak; insan olmak için “canlı” olmaktan da önemlisi “can” olabilmektir.


4-İnsanın/toplumun tarihi nasıl?

Tarihsel materyalizm, toplumların/insanlığın tarihini açıklamanın bilimsel yöntemidir. Gezegenin değişik yerlerine yayılan ve çok farklı koşullarda yaşayan insan toplumlarının sosyoekonomik gelişim evrelerini ‘ana hatlarıyla’ açıklar.

İnsanın ‘insanlaşması’ ve insan toplumlarının gelişimi sürecini çözümleyen temel kavramlar “emek ve üretimdir”. Maddi hayatın günlük/yeniden üretimi süreci insanın tarihini de biçimlendirmiştir.

Toplumların üretim biçimini/tarzını, üretim ilişkileri (üretim araçlarının mülkiyeti) ile üretici güçlerin (üretim araçları, fabrika, makine, alet edevat, emek, toprak) ilişkisi belirler.

Üretici güçlerle üretim biçimi arasında uyuşmazlık yaşandığı hallerde, ya da mülkiyet/üretim ilişkileri üretici güçlerin gelişimi önünde engel oluşturmaya başladığında toplumda kriz çıkar ve (başka birçok etkene de bağlı olarak) değişim/devrim süreci başlar.

Evrimsel süreç içinde ‘emeğin rolü’ ile zekası gelişen, zekası geliştikçe çevresini değiştiren, çevresini değiştirirken kendisini de değiştiren/geliştiren insanın macerası ilkel komünal toplum ile başlar. Avcılık ve toplayıcılığın yanı sıra toprağı işleme ve hayvanların evcilleştirilmesi sonunda ortaya çıkan ürünün ortaklaşa tüketime sunulduğu, üretilenin/avlananın/toplananın hemen tüketildiği; özel mülkiyetin (tarihsel maddeci anlatımda ‘özel mülkiyet’ denildiğinde “üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetten” bahsedilmektedir. Tüketime konu ürünler, silah, alet vb. kişisel sahipliğe konu olabilirler) sınıfların ve devletin olmadığı ilk sosyoekonomik yapıdır. Tarım ve hayvancılıktaki gelişmeler (birinci büyük işbölümü), zanaat ve el sanatlarındaki gelişmeler (ikinci büyük işbölümü) ve ticaretin gelişmesi (üçüncü büyük işbölümü) ihtiyaçların giderilmesi için gerekenden daha fazla ürün (artık ürün) elde edilmesini olanaklı kıldı. Artık-ürünün toplanması, ayrılması, korunması, kullanıma sunulması süreçleri sınıfları ve ilkel haliyle devleti doğurarak komünal toplumun çözülmesine neden oldu. Böylece insanın insan tarafından sömürüldüğü, bunu sürekli kılmak için de insanın insanı baskı altına aldığı toplumların tarihi başladı.

            Köleci toplum; öncelikle çoban kabilelerde sonra da tarım kabilelerinde erkek emeğinin ağırlık kazanması sonucu anaerkil toplumdan ataerkil topluma geçiş gerçekleşti. Özel mülkiyetin ve sınıfsal konumun miras yoluyla çocuklara geçmesi için ‘baba’ merkezli aile ihtiyacı nedeniyle kadın/aile sistemleri ‘erkek eksenli’ oluşturuldu. Savaş esirleri ve borçlular köleleştirildi. Böylece köle emeği bir zenginlik kaynağı haline geldi ve toplum köle sahipleri/köleler olarak sınıflaştı.

Feodal toplum; köleler zorla çalıştırılıyordu ve ürettikleri her şey -kendileriyle birlikte- köle sahibinindi. Köleler üretimin arttırılmasına (kendilerini ilgilendirmediği için) kayıtsız kalıyorlardı. Köle sahibi, köleye bakmak ve hayatta tutmak zorundaydı. Ancak, efendileri bu dertten, masraftan kurtaran bir model gelişti: toprağa bağlı kölelik. Toprak köleleri, feodal beye ait tarlalarda ürettiklerinin bir kısmı kendi geçimlerini sağlamak üzere kendilerine ait olduğundan çalışmadan yaşayamazlardı. ‘Serf’ denen toprak köleleri, kalacakları yeri sağlayan, ürettiği üründen faydalanmasına izin veren büyük toprak sahiplerine ürettiklerinin çoğunu veriyorlardı.

Kapitalist toplum; feodal sistem kendi içine kapalı derebeylikler içinde sıkışıp kalmışken, mali/teknik/fikri gelişmelerin ve coğrafi keşiflerin de etkisiyle ticaretle uğraşan bir sınıf (ticaret burjuvazisi) ortaya çıkıp güçlenmeye başladı. Feodal düzenin derebeylik yapılanmasının serbest ticaret önünde engel olması nedeniyle yeni ortaya çıkan sınıf ile feodal düzenin beyleri arasında ‘sınıf savaşı’ başladı. Sonuçta, üretici güçlerin gelişimine daha uygun olan burjuva düzeni (kapitalizm) kazandı.

Bu sistemde bir tarafta üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip sermaye sınıfı (burjuvazi) diğer tarafta ise emek gücünden başka satacak bir şeyi olmayan işçiler bulunur (köylüler ve diğer ara sınıflar da vardır. Ancak sosyoekonomik sistemler uzlaşmaz karşıtlık içindeki ana sınıflar ile tanımlanırlar).

Kapitalist, üretim esnasında işçi tarafından yaratılan değerin bir kısmını (geçimini sağlayacak kadarını) ücret olarak işçiye öder ve kalan kısmına el koyar. İşte bu el konan değere artı-değer denir. Kapitalizmin işçiyi nasıl sömürdüğü ve bunu nasıl gizlediğini Karl Marks bütün açıklığı ile ortaya koymuştur.

Sonuç olarak; başparmağı olan hayvanı “düşünen insan” yapan da emektir.

 

5-Bu “bilimsel” bilgiler neden herkesi ikna edemiyor?

            Bilim herkesi her zaman ikna edemez. Kişisel, grupsal, sınıfsal çıkarlar; algı kapasitesi; ruhsal, zihinsel, bedensel olarak sorunlu bakış açıları; ilgisizlik; ‘muhalif’ olmanın sağladığı avantajlar; ‘genel geçer’ olana karşı çıkmanın getireceği dezavantajlar gibi sayısız nedenlerle karşı çıkan birileri mutlaka olacaktır.       

“Büyük alışkanlık gücünün” ideolojisi olan muhafazakarlığın, bilimin ilerlemesine nasıl engel olduğuna dair sayısız örnek bulunabilir (Galileo’nun ‘dünyanın güneş etrafında döndüğünü’ kabul ettirmek için yaşadıkları bilinen örneklerdendir).

            Çeşitli nedenlerle bilime ‘inanmamaya’ yeminli olan “iflah olmazların” dışında kalan iyi niyetli, ön yargısız kitle için de önemli engeller vardır.

       **Öncelikle, bilimsel bulgulara ulaşma konusunda aile, eğitim sistemi, medya; kısaca sistemden beş duyumuza gelen mesajlar kolaylaştırıcı bir işlev üstlenmiyor (devletin ideolojik hegemonya aygıtları- A.Gramsci).

        **Bilimsel disiplinlerin, eskiye oranla çok daha geniş, yaygın, birleşik, karmaşık olması nedeniyle bilimsel bulguların popüler dille (ama özünü koruyarak) anlatılması zorlaşıyor.

         **Bilginin ve ‘bilmenin’ saygınlığı, cazibesi, yararlılığı azal(tıl)ıyor.

         **Kişiliğimizin oluştuğu ilk yıllarda (S. Freud’a göre 0-6 yaş aralığında) aile ve toplum tarafından verilen ‘geleneksel/bilim dışı’ kültürün baskısından kurtulmak için bireysel ve toplumsal olarak çok çaba gerekiyor. Eğitimli, aydın, modern aileler bile “çocuğun dengesini bozmamak, topluma yabancılaştırmamak” adına geleneksel kültürün yeniden üretimine katkı sunuyorlar (din güçlüdür, etkilidir, vergiden muaftır ve kendini korumaktan aciz küçük çocuklara sistematik biçimde aşılanır.-R.Dawkins).

       **Bilim “kesin, her türlü şüpheden uzak” bilgilerle işlemez. Bilimsel olabilmenin bir koşulu da ‘yanlışlanabilme’ niteliğidir. Yanlışlanan bulgular nedeniyle bilimin ‘işe yaramaz’ olmadığını anlayacak kadar ‘sabırlı’ olmak gerekir. Ayrıca, bilimin ‘her şeyi’ bulan ve açıklayan sihirli değnek olmadığını, ancak zamanı geldiğinde (gözlem ve deney olanakları geliştikçe) sonuç alabildiğini, zaman sonsuz olduğu için de bu arayışın asla bitmeyeceğini, bulunan her şeyin yeni sorular, bilinmeyenler yaratacağını, her zaman bilinmeyen bir şeylerin kalacağını kabul edecek kadar ‘anlayışlı’ olmak gerekir.

      **Laboratuvar ortamında kontrollü deneyler sonucunda kanıtlanabilen ve ‘yasa’ olarak bilinen bilimsel bulguların yanında, teori/model başlığı altında tanımlanan bilimsel çalışma alanları da vardır. Örneğin kuantum teorisi, evrim teorisi, bingbang teorisi gibi çok geniş konuları irdeleyen ve laboratuvarda deney konusu yapılamayan alanlarda, önce bir model oluşturulmakta ve modelin gereği olarak belirlenen unsurlara, belirtilere, sonuçlara ulaşılmaya çalışılmaktadır. Ulaşılan bulguların modelin öngörülerini desteklemesi oranında teorinin bilimsellik düzeyi belirlenmektedir. Örneğin;

         -Bigbang teorisi; E.Hubble’ın galaksilerden gelen ışık tayfındaki kırmızıya kaymanın (doppler etkisi; ışık fotonlar -dalga karakteri ayrı konudur- aracılığı ile taşınır. Aralarında belirli bir mesafe ile hareket eden fotonlar, ışık kaynağının da hareket etmesi halinde görecelilik teorisi uyarınca bu hızdan etkilenirler. Aralarındaki mesafenin artması ışık kaynağının uzaklaştığını, azalması ise yakınlaştığını gösterir) galaksilerin uzaklaşmasının bir sonucu olduğu, yani evrenin genişlemekte olduğunu bulmasından sonra “evren genişliyorsa, filmi geriye sardığımızda daraldığını düşünmek gerekir. Bu daralmayı, evrendeki tüm maddenin aşırı yoğun ve sıcak bir nokta olduğu aşamaya kadar getirip, sonrasında aşırı yoğunluk ve sıcaklığın enerjisiyle patlayarak genişleyen evren modeli üzerinde çalışabiliriz.” denilerek matematiksel modellemeler ve öngörüler oluşturulduğu (uzmanlık gerektiren bu kısımlar konusunda “ben her şeyi kendim öğrenerek ikna olmalıyım” diyenlerin işi çok zor. Sonuçta, en zekilerin gittiği en kaliteli okullarda okuyanların en ilgili, bilgili olanları bu işlerle uğraşıyor. Çok sayıda üniversite, bağımsız kuruluş, jürili bilim dergileri, araştırma grupları; kamunun, özel şirketlerin, askeri sınai kompleksin araştırma/geliştirme birimleri, nasa, cern… gibi sayısız ‘bilimsel odak’ birbirlerinin hipotezlerini, araştırma yöntemlerini, sonuçlarını sorguluyorlar. Ayrıca, hem bigbang karşıtı bilim insanları -zar evrenler, sicim teorisi, durağan hal teorisi taraftarlarınca- hem de Vatikan Bilim Konseyi, bilimci rahipler, akıllı tasarımcılar gibi yaratılışçılar tarafından kılı kırk yararak inceleniyor. Günümüz teorileri konusundaki tartışmalar, Nasreddin Hoca’nın dünyanın merkezini “inanmayan ölçsün” diyerek belirlediği yöntemin kolaycılığıyla yapılmıyor!) sonrasında kara delikler ve kozmik arka alan ışınımının (fosil ışınım; büyük patlama sonrasında atomların bir denge oluştururken bıraktıkları ışınımın evrenin her yanında ve eşdeğer şekilde bulunması gerektiği hesaplanmış) varlığının tespit edilmesi üzerine büyük patlama kuramının en yaygın kabul gören kuram haline gelmesi,

          -Benzer şekilde, Darwin’in Galapagos Adalarındaki gözlemlerinden yola çıkarak oluşturduğu evrim teorisinin de; sonrasında bulunan sayısız fosil, Mendel’in araştırmaları, karbon testi gibi yaş belirleme teknikleri, moleküler genetik biliminin bulguları ile sayısız kez doğrulanması,

Kasıtlı, planlı engellerin yanı sıra puzzle’ı parça parça birleştirerek büyük resmi görmek gibi, birçok bilgiyi bir araya getirerek doğruyu, gerçeği, sonucu görmek için gerekli olan istek, enerji, zaman, kaynak, imkan… bulmak konusunda aşılması gereken ciddi engeller var.

Sonuç olarak; ön yargıyı kırmak, atomu parçalamaktan zordur!

 

6-Tanrı var mı?

          Hawking, evrenle ilgili sorulara cevap vermek için “tanrıya ihtiyaç duymadığını” söylüyor. En azından kozmolojik açıdan, Tanrı ‘gereksiz’ bir kavram. Ancak gereksizlik yokluğun kanıtı değildir.

        Bir şeyin “yokluğunu kanıtlamak” bilimsel açıdan imkansızdır. Bilim ‘varlığı’ kanıtlar (Arkeolojik kazılarda belirli bir derinliğe ulaşıldığı halde herhangi bir bulguya rastlanmaması halinde ‘yok’ denmesi ya da bir maddenin bileşenleri arasında (x) elementinin olmadığının kimyasal olarak kanıtlanması gibi durumlar yokluğun değil, aranan şeyin orada olmadığının ‘bilimsel’ ifadesidir). Bu anlamda neyi, hangi nitelikleriyle, nerede arayacağını kesinleştirmeyen bilim ‘yokluğu’ kanıtlayamaz. Hele ki her karışı aranması gereken yer “üç boyutlu sonsuz evren” ise (O da şimdilik, çünkü sicim teorisine göre onbir boyutlu evreni konuşuyor olabiliriz!).

      Gözle görülmeyen şeylerin yarattığı sonuçları görmek ya da hissetmenin ‘varlığın’ kanıtı olduğu doğrudur. Bu konuda ‘rüzgar, elektrik’ gibi örnekler verilir. Bu ve benzeri kavramlarla anlatılmak istenen ‘şeyler’ yalnızca sonuçları hissedilen şeyler olmayıp bilimsel olarak araştırılan ve her türlü nitelikleri bulunup varlıkları kanıtlanan şeylerdir. Yeterli araştırma teknolojisine sahipsek, rüzgarı oluşturan taneciklerin niteliği/sayısı/doğrultusu/ yönü/hızı/ivmesi/basınç alanları/ne kadar süreceği gibi ‘varlığına’ ait tüm bilgileri (hatta meteoroloji bilimi sayesinde bazılarını ‘önceden’) elde edebiliriz. Elektrik ve manyetizma konusunda, kuantum düzeyinden başlayarak “bilimsel olarak kanıtlanması” gereken bir şeyler kaldığını iddia etmek de çok zor.

         Astronomların kütle çekim etkilerini görerek ‘varlıklarını’ önceden belirledikleri gök cisimlerinin veya kimyacıların periyodik cetvele önceden yazdıkları elementlerin sonradan bulunması örneklerinin de gösterdiği üzere, etkileri gözlenerek aranan ve bulunan ‘varlıklar’ bilimsel anlamda maddedirler. Madde “enerjinin var olma biçimi” olduğuna göre, enerji olarak varoluşu bulmak da ‘maddeyi’ bulmaktır.

Bu nedenle “tanrının varlığını kanıtlama” sorumluluğu ‘var’ diyenlere aittir.

Fiziksel ve maddi gerçeklere dayanan pozitivist yöntemlerle ‘tanrı’ fikri tartışılamayacağına göre; akıl yürütme, postüla/aksiyom (doğru olduğu, kendiliğinden apaçık olduğu kabul edilen) düzleminde tartışılabilir.

Öncelikle ‘tanrı/din’ fikrinin, ihtiyacının nereden (tarihsel, kültürel, psikolojik, antropolojik, ekonomik, sınıfsal, mistik, metafizik…) kaynaklandığı; bilinen tarih içinde değişik toplumlara/kültürlere ait ‘tanrı/din’ anlayışları ve kronolojik gelişmeleri; insanın zihinsel yetenekleri ve soyutlama gücünün gelişmesi ile ilgisi; “kalpsiz bir dünyanın sıcaklığı, ruhsuz toplumsal koşulların ruhu, halkın afyonu” olduğu; dinsel öykülerin arkaik/mitolojik kaynakları; semavi ve diğer dinlerin kendi içlerinde ve birbirleri ile yaşadıkları çelişkiler, tutarsızlıklar konusunda sayısız kitap, kanıt, argüman var.

Bunları bir kenara bırakarak, yalnızca felsefi, düşünsel düzeyde tutarlı olmak kaydıyla ve “hikmet, insan aklının yetersizliği” gibi yaklaşımları dışlayarak ‘postülalara’ bakıldığında;

**“Bir ‘şey’ varsa, mutlaka yaratıcısı da olmalıdır”

Eğer tanrı varsa ‘bir şeydir’. ‘Bir şey’ olmadan var olmak, insanlığın soyutlama yeteneğinin geldiği düzey açısından tasavvur edilebilir değildir (Cern’deki higgs bozonu deneyinde yokluktan, hiçlikten varlığa geçiş gibi kavramlar kullanılmakla birlikte anlatılan enerji formundan madde formuna geçiştir).  Bu nedenle ‘var olan’ tanrıyı, 99 adı ve niteliği olsa da, ‘bir şey’ olarak tanımlamak zorundayız. Bu durumda, postülamız doğruysa, O’nun da bir yaratıcısı olmak zorundadır. Bu döngüyü kırmanın tek yolu “tanrı için muafiyet” uygulamak ve yaratıcısı olmayan bir ‘şeye’ inanmaktır. Bu muafiyet için ‘evreni/maddeyi’ seçmek yerine ‘tanrıyı’ seçmek tümüyle opsiyoneldir. “Tanrı yaratılmamıştır” cümlesi ile “evren yaratılmamıştır” cümlesi eşdeğerdir.

**“Yaratılmamış olmak, sonsuz olmak demektir. ‘Sonsuzluk’ inanılabilir bir fikir olmadığına göre ‘yaratılmış’ olmak zorundayız, ya da ‘yaratıldığımıza’ göre sonsuzluk olmamalı”

Öncelikle ‘tanrı fikri’ sonsuzluk anlamını içerir ve adları arasında ‘ezeli ve ebedi’ olmak vardır. Başı ve sonu olan bir tanrı anlatılmadığına ve hayal edilemeyeceğine göre ‘sonsuzluk’ kavramı ile sorunu olmaması gerekenler tanrı savunucularıdır. Kavram olarak sonsuzlukla barışık olanların yer ve zaman olarak ‘sonsuz evren’ fikriyle kavgalı olmaları çelişiktir.

‘Sonsuzluk’ fikrinin soyutlama düzleminde anlaşılması çok zor bir kavram olduğu doğrudur. Ancak ‘sonluluk’ fikrinin daha anlaşılabilir olduğunu söylemek mümkün değildir. Zaman ve mekan açısından bir ‘son’ tahayyül eden kişinin “sonun önünü/arkasını, öncesini/sonrasını” da tahayyül etmesi gerekir. Zamandan ve mekandan önce ve sonra (zaman ve mekan yokken) ‘varolan’ tanrı fikrinin, ‘sonsuzluk’ fikrinden daha inandırıcı olduğunu düşünenlerin kabul ve saygı görecekleri tek alan “düşünce ve inanç özgürlüğü” alanıdır.

Bu bağlamda, evrenin oluşumu ile ilgili bilimsel teorilerin de bir baş ve son öngördükleri, bu nedenle ‘sonlu’ evren fikrini savundukları akla gelebilir. Evrenin oluşumu ile ilgili teoriler “gözlenebilen evren/bizim evrenimiz” ile sınırlı bulgulardan oluşuyor. Bu nedenle hem zaman olarak hem mekan olarak ‘haddini’ biliyor. Zaman olarak büyük patlama anından Planck sabiti denilen (saniyenin 10-43’ü) süre içinde -tekillik- olanlara ilişkin matematiksel modellemelerinin “anlamsız/çaresiz” kaldığını; mekan olarak da genişleyen evrenimiz dışında ne olduğuna ilişkin ‘fikri’ olmadığını kabul ediyor.

Ayrıca, “evrenin sonu/kıyamet” konusunda da haddini biliyor;

-Bigcrunch; genişleyen evrende bir kritik sınırı aşan miktarda madde (anti-madde ile birlikte) varsa, bu madde yığınının oluşturduğu kütle çekiminin, bir süre sonra evrenin genişlemesini yavaşlatacağı, durduracağı, büzülmesine neden olacağı, yoğunluğun artması ile büzülmenin hızlanacağı, evrenin kendi üzerine çökeceğini öngören teori (bu haliyle, evrenin hikayesi sonsuz bir bigbang-bigcrunch döngüsü gibi görünüyor).

-Termodinamiğin ikinci yasası; yaşam ve hareket için enerji gerekir. Canlı kabul edilmek için besin girişi, atık çıkışı ve üremek vazgeçilmez koşullardır. Hepimiz ve her canlı yaşamak için ‘yakıt’ tüketiriz. Daha doğrusu bir şeyleri yakarız. Hücrelerimiz durmaksızın besinleri yakarak enerjiye çevirmektedir. ‘Yakmak’ eyleminin olmazsa olmaz koşulu sıcaklık farkıdır. “Daha sıcak/yakıcı” bir şey yoksa yakma eylemi gerçekleşemez. Eğer evren kapalı bir sistemse (başka sistemlerden, evrenlerden enerji transferi olmuyorsa) sıcak ve soğuk arasındaki ısı alışverişi bir aşamadan sonra sonlanacaktır (örneğin, sıcak su dolu kovaya soğuk su eklendiğinde, sıcaktan soğuğa doğru yaşanan ısı aktarımı, kovadaki suyun her atomunun aynı sıcaklığa ulaşması -ılıması- üzerine biter. Ya da banyodan sonra kullandığımız havlunun ıslaklığı ile vücudumuzun ıslaklığı eşit hale gelince havlu artık kurulamaz). Bu aşamada, sonsuz bir dinginlik ve hareketsizlik içinde ölü bir evren vardır (soğuk kıyamet). Bu teoride de ‘kapalı sistem’ varsayımı ile bilim haddini bilmektedir.

-Evrenin ‘kıyameti’ ile dünyanın kıyametini karıştırmamak gerekir. Güneşin sönmesi (3,5-5 milyar yıl ömür biçiliyor) gök cisimlerinin, galaksilerin çarpışması gibi ‘küçük’ kıyametler dünya ile ilgilidir ve evren ölçeğinde düşünüldüğünde ‘ihmal edilebilir’ niteliktedirler.

**“Tanrı gündüzü geceden ayırmak ve yeryüzünü aydınlatmak için yıldızları, kendisine kulluk etsin diye insanı yarattı”

Evrenin genişlemesi nedeniyle, bir cismin ışığı bize ulaşırken, aynı zamanda cisim de uzaklaşmaya devam ettiğinden (zaman olarak) 13.7 milyar yıl uzakta olarak görünen cisim, aslında (mesafe olarak) 78 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Bu rakam yarıçap olduğuna göre gözlenebilir evrenin çapı 156 milyar ışık yılıdır (ışık saniyede üçyüzbin km. hız yaptığına göre, bir ışık yılı 9,46 trilyon kilometre mesafe demektir).

Galaksiler; yıldızlar, gezegenler, süpernovalar, pulsarlar, karadelikler, göktaşlarıyla oluşmuş büyük kümelerdir. Görünür evrende 350 milyar büyük galaksi, 7 trilyon cüce galaksi ve 30 milyar kere trilyon yıldız olduğu tahmin edilmektedir. Bizim bulunduğumuz Samanyolu Galaksisinde yaklaşık 100 milyar yıldız vardır.

Bu galaksiler ve yıldızlar inanılmaz hızlarla hem kendi içlerinde hem de bağlı oldukları sistemler etrafında dönmektedirler. Örneğin;

Dünya kendi ekseni çevresinde saatte 1.670 km. hızla döner (ses hızı saatte 1.224 km.).

Dünyanın güneş etrafındaki hızı ise saatte 108.000 km (tabanca mermisinin namludan çıkış hızı saatte 3.500 km.).

Güneş sisteminin galaksi merkezi etrafındaki dönüş hızı saatte 720.000 km.

Samanyolu galaksisinin uzay içindeki hızı ise saatte 950.000 km.

Bütün bu büyüklükler ve hızlar “yeryüzünü aydınlatmak ve insanın kulluk etmesi için” israf değil mi?

**“Tanrı iyidir”

Fani dünyada, güçlü ve yeterli imkan ve kaynağa sahip patron, yönetici, babanın karşılaşılan bir sorunu, kötülüğü bertaraf etme gücü varken hareketsiz kalması durumunda neler hissederiz? Hislerimiz arasında saygı, hürmet, şükran gibi ‘olumlu’ duygular olur mu?

Her şeye gücü yeten tanrının, her gün tanık olduğumuz bütün kötülükleri önleme gücü varken hareketsiz kalması, hatta ‘sınav’ gerekçesiyle bu kötülükleri bizzat yaratması söz konusu olduğunda ‘iyilikten’ bahsedilebilir mi?

İstisnasız her biri diğer(ler)ini yiyerek yaşayan canlılar (marine edip pişirirsen uygar oluyorsun); ölü, sakat doğanlar; bebekken ölenler ile uzun yaşayanlar; köleler ile krallar; zenginler ile yoksullar; sağlıklılar ile yatalak hastalar ve ömürleri onlara bakarak geçenler; Zambia’da ortalama 38 yıl yaşayanlar ile Norveç’te ortalama 80 yıl yaşayanlar; aynı dönemde İzlanda’da 21 saat 13 dakika oruç tutanlar ile Arjantin’de 9 saat 20 dakika oruç tutanlar aynı “iyi, adil ve evrensel” düzenin parçaları olabilirler mi?

Her şeyi (geleceği de) bilen bir kural koyucunun, evrenin ve insanlığın tarihinde çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde kurallarını esaslı biçimde değiştirmesi inandırıcılığını zedelemez mi? Bir elçisi “şarap benim kanım” diyerek düğünlerde suyu şaraba çevirirken diğer elçinin “içki bütün kötülüklerin anasıdır” demesi; bir elçi “pazar günleri sıralara oturarak kadınlı erkekli ilahi söyleyerek ibadet etmeyi” yeterli görürken diğer elçinin “diğer ibadetlerin yanı sıra günde beş kez dizleri ve başı yere koyarak ibadeti” zorunlu kılması; eş sayısından kadınların nasıl giyineceğine, yenmesi uygun olmayan hayvanlardan ibadethanelerin şekline kadar birbirine ters düşen uygulamaların sahibi ‘her şeyi bilen’ bir izlenim bırakıyor mu?

Zaten sınırlı coğrafyalarda, sınırlı sayıda insana ulaşan mesajlarının kaybolması, değiştirilmesi, tartışmalı hale getirilmesi karşısında tepkisiz kalması, ‘projesinin’ gerçekleştirilmesi konusundaki ısrarı ile çelişik değil mi?

Tanrının varlığının “tartışılmaz, somut, inkara imkan tanımayan şekilde” anlaşılması ve herkes tarafından kabul edilmesi halinde kötülüklerin son bulacağı ve “iyiliklerle, rahmetlerle, nimetlerle” dolu bir dünya kurulacağı ısrarla, şiddetle, savaşla, cihatla savunulduğuna göre;

-Tanrı sonsuz gücünü kullanarak insanları ikna etmekten neden kaçınıyor?

-Ama öte yandan da, neden insanların ikna olmasını çok önemsediğini düşündürecek biçimde sürekli elçi, mesaj, kitap gönderiyor?

-Neden elçileri tarafından gösterildiği iddia edilen mucizelerle yetiniyor? (Ölüyü diriltme, hastayı iyileştirme, hayvanlarla konuşma, denizi ikiye ayırma, kırk erkeğin cinsel gücüne sahip olmak gibi doğruluğu sorgulanamayacak ‘münferit’ mucizelerin yanı sıra “gökteki ayı ikiye ayırmak” gibi bir mucizeye de inanılıyor. MÖ. 3 binli yıllarda Orion takımyıldızının izdüşümü olarak yapılan piramitlerin olduğu bir coğrafyada,  dünyanın birçok bölgesinde gözlem istasyonlarında veya bağımsız gökbilimciler tarafından kayıt tutularak gökler izlenirken ve gezegende yaşayan milyonlarca insan, en azından gökyüzüne bakan romantik sevgililer tarafından çıplak gözle görülmeden ‘ay’ ikiye ayrılacak ve mucizeyi rivayet edenlerin dışında kimsenin haberi olmayacak!)

-Beş kıtada, kutuplarda, okyanusların ücra köşelerindeki adalarda, yeryüzünün her köşesinde yaşayan bütün insanları ilgilendirdiğini (bir kısmını ilgilendiren mesajların varlığı da kabul ediliyor-Tevrat) söylediği mesajlarını, iletişimin ve ulaşımın çok yetersiz olduğu çağlarda, neden hep aynı coğrafyaya, bölgeye gönderiyor? Neden mesajını her topluluğa, dile, kültüre ayrı ayrı göndermiyor? İnsanların inanması, ikna olması bu kadar gerekli ve önemli ise neden insan ‘genomuna’ kalıcı bir şekilde nakşetmiyor?

-Engellemediğine göre; ‘kötülüğe’ neden ihtiyacı var? Kötülük olmadan iyiliğin de olmadığı bir hayattan başka bir seçenek yoksa “diyalektiğin yasaları” tanrıyı da mı bağlıyor?

           Anlatıldığı, düşünüldüğü, tanımlandığı şekliyle bir tanrı yoktur. Yalnız ‘kozmolojik’ açıdan değil, bu dünyada insana yakışır bir yaşam kurmak için de tanrının varlığı ‘gereksizdir’.

Sonuç olarak; doğru ve gerçek anlamına gelen “hak” insandır (en-el hak).

 

7-Tanrısız ahlak/iyilik olur mu?

            Tarihsel materyalizme/maddeciliğe göre; üretim sürecinde insanlar iradelerine bağlı olmayan, zorunlu ilişkiler kurarlar. Bu ilişkiler ve mülkiyet biçimi toplumun ekonomik yapısını (altyapı) oluşturur. Bu altyapı da hukuki, siyasi, dinsel, ahlaki, ideolojik, felsefi, sanatsal bilinç şekillerini içeren üstyapıyı şekillendirir (altyapı-üstyapı ilişkileri, altyapının belirleyiciliği, bir aşamadan sonra üstyapının alt yapıyı etkilemesi, üstyapının altyapıyı gecikmeli olarak izlemesi ya da öncelemesi gibi tartışmalarla birlikte).

Bu bağlamda ‘ahlak’ bir üstyapı kurumudur ve ilişkili olduğu altyapıyı (düzeni) korumak isteyenlerin ve değiştirmeye, yıkmaya çalışanların ahlakı da farklılaşır (ahlak da tarihsel ve sınıfsaldır).

Doğru ve yanlışa ilişkin ilkeler, değerler sistemi olarak ‘ahlak’ doğru ve yanlış kadar görecelidir. Tek eşli evliliklerde sadakatsizliği ahlaksızlık sayan/çok eşli evlilikleri meşru sayan; misafirlerine eşlerini, kızlarını ikram eden ve kabul edilmemesini hakaret sayan (Eskimolar)/eşine, kızına baktı diye insan öldüren; ihtiyarları belirli bir yaşta öldüren (Kafkas halkları)/yaşlıya saygıyı vazgeçilmez gören; devletin bekası için kardeşini boğduran/sokak köpeklerine zarar verenleri bile cezalandıran toplumlar farklı yer ve zamanlarda yaşadılar, yaşıyorlar.

Evrim teorisi ‘doğal seçilim’ denilen bir sürecin işleyişi gereğince çevresine uyum sağlayan türlerin hayatta kalacağını ve çoğalacağını söyler. Genellikle biyolojik argümanlarla (gen, mutasyon, organların evrimi…) tartışılan evrimsel süreçte nüfus, sürü halinde yaşama, avlanma/savunmada işbirliği gibi sosyal özellikler de avantaj sağlar.

            İnsanlar toplum olarak (sürü halinde) yaşayarak türlerini bu güne taşımayı başarmışlardır. Toplum olarak yaşamak ‘kuralları’ zorunlu kılar. Zeka sahibi olmayan türlerin kuralları içgüdüleridir. İnsan, zekasının gelişme düzeyine göre oluşturduğu ‘toplum sözleşmesi’ ile kurallar koyar.

            Toplum sözleşmesini oluşturan kuralların uygulanmasını sağlamak üzere yaptırımların olması gerekir. Bu nedenle ceza, tazminat, ayıplama, dışlama, sürgün benzeri yaptırımlar oluşturulmuş ve devlet, yasa, mahkeme, hapishane (devletin zor aygıtları) gibi aygıtlarla bireyler kurallara uymaya zorlanmışlardır.

            Dinler ise yaptırımlarını öte dünyaya aktarmışlardır (devletleşen dinlerin ayrıca bu dünyada da uyguladıkları yaptırımlar vardır). Bu yaptırımlar ödül, ceza bağlamında cennet ve cehennemdir.

            Cennet bahsinde ödül olarak anlatılanların neredeyse hepsi “yeme, içme, cinsellik, huzur, yan gelip yatmak” gibi ‘dünyevi’ zevklerden ibaret. Ölümsüzlük fikrinin edebiyat ve sinemada “insanın başına gelebilecek en büyük kabus” olarak işlenmesinin nedeni, eldeki olanaklar ne kadar geniş olursa olsun sınırlı sayıdaki ‘zevki/meşgaleyi’ biteviye tekrarlamak zorunluluğudur. “Her gün bal kaymak bile adamı bıktırır” sözü bu duyguyu anlatır. Bu duyguyu, tespiti kolektif hafızasında yaşatan insanların ‘sonsuza kadar’ vadedilen (cennette ahlaksızlık olmayacağına göre, sınırlı sayıda ‘çeşitlendirilebilecek’) ödülleri, en azından bilinçaltlarında çok da “şevkle, coşkuyla, sabırsızlıkla” tahayyül ettiklerini sanmıyorum.

            Cehennem bahsinde de “beden olacak mı, dünyadaki bedenler gözümüzün önünde çürüdüğüne göre yenisi nasıl olacak; kimler sonsuza dek nasıl yanacak; ‘hep’ yanılır mı, ‘hep’ acı çekilir mi; her şey bitmiş, insanları ıslah etmeyi gerektiren bir yaşam kalmamışken tanrı kullarını, evlatlarını neden yakar; sonunda cennete gidilecekse ve cennette ‘yanık izi’ ve kötü anılar olmayacaksa yaşanıp bitmeyecek mi?” sorularının, anlatılan cehennemin yaptırım gücünü (yine en azından toplumsal bilinçaltında) azalttığını düşünebiliriz.

            Bu ödül/ceza sisteminin yeterince inandırıcı, korkutucu, özendirici olmadığını anlamak için tarihe ve çevremize bakmak yetiyor. İnananların (ve inanmayanların) arasında suç, günah, ahlaksızlık oranının ciddi düzeyde olduğu açık. Günlük, sıradan ahlaksızlıkların yanı sıra (inananlar tarafından) inanmayanlara, kitaba göre inanmayanlara, kitabın son baskısına göre inanmayanlara, belirli bir yoruma göre inanmayanlara, inandığı halde gereğini yapmayanlara uygulananlar bile din adına yapılabilecek ‘kötülüklere’  yeterli örnek oluşturur.

            İyi/kötü tanrıların mücadelesini kabul eden ve insanlara yalnızca ‘iyi’ tanrının tarafını tutup kötülüklerle savaşmayı öneren düalist (ikici) inanç sistemleri, en azından kötülüğü öteki/düşman haline dönüştürüyor. Ancak, tek tanrıyı zorunlu kılan sistemler kötüyü de ‘tanrısallaştırarak’ içselleştiriyor ve kanıksanmasına neden oluyorlar.

            Her şeyin maddi bir karşılığı olması gerektiği düşünülen, her şeyin metalaştırıldığı ve pazar(lık) konusu yapıldığı sistemler, ödül/cezaya dayalı yaptırım yöntemleri dışında çözüm üretemiyorlar. Ödül/cezaya dayalı ‘dışsal yaptırımlarla’ oluşturulan ahlak sistemleri  (hem din/tanrı referanslı hem de dünyevi/seküler orijinli olanlar) iyiliği, ahlakı garanti altına alamıyorlar. Başarıları, uyguladıkları denetim, disiplin, baskı ile doğru orantılı olarak artıyor. Yani, “ne kadar baskı, o kadar ahlak” denklemine sıkışmış bir hayat öneriyorlar.

            Her toplumda ve her sistemde dışsal yaptırımlara dayalı ahlak kurallarının (baskının) varlığı kaçınılmazdır. ‘Toplum sözleşmesi’ yapmadan, ödül/cezaya dayalı bir düzen kurmadan toplum halinde yaşamak olanaksızdır. Bu nedenle, baskı ile ahlak arasındaki ilişkiyi ‘ters orantı’ haline getirmek, baskı azalırken ahlakı arttırmak için iyiliği ‘içsel/özsel’ dinamiklerle bağlantılı hale getirmek gerekir.

            İnsan davranışlarını ahlaken yargılayabilmenin olmazsa olmaz koşulu ‘seçmek’ imkanı, fırsatı, yeteneğinin varlığıdır. Başka türlü yapılması mümkün olmayan eylemler ahlaken yargılanamaz. Ahlaktan söz edebilmek için iyi/kötü, doğru/yanlış ikilemlerine ilişkin ‘değerler evreni’ ile ‘seçme imkanının’ varlığı zorunludur.

            “Özgürlük zorunluluğun bilincine varmaktır”. Öncelikle, ahlakın tarihsel olduğunu, ‘başka türlü’ bir ahlak anlayışının mümkün olduğunu, her durumda değişimin kaçınılmaz olduğunu kabul etmek ve bu değişimi ‘kendi değerler sistemimize’ göre nasıl etkileriz diye düşünmek gerekir.

            Değişmez bir ‘insan doğasının’ olduğu ve bunun da kötü olduğu yolunda yaygın bir kanı vardır. Oysaki içgüdülerimiz tarafından belirlendiği düşünülen alanlarda bile tartışmaya açık istisnalar vardır. Örneğin, üremenin kaçınılmaz bir içgüdü olduğu söylenir ama üremeye karşı heteroseksüeller ve üremeye kayıtsız homoseksüeller az değildir (durumu kurtarmak için üreme değil ‘cinsellik içgüdüsü’ denebilir ama cinsellikten kaçınma konusunda da örnek bulmak zor değildir). Beslenmek kaçınılmazdır ama aşırı zayıflama tutkunlarında ‘anoreksiya’ görülür. Bunların ‘hastalık, arıza’ olduğunu söyleyenler, özellikle psikolojik (bu anlamda toplumsal koşulların etkisine açık) nedenlerle içgüdülerin ‘geçersiz’ hale gelmesini açıklamak durumundadır.

            Bu bağlamda ‘insan doğası’ potansiyel olarak olası bütün seçenekleri içeren yapısı ile “içine konulduğu kabın şeklini ve rengini alan” su gibidir. Bütün renk ve şekilleri alabilir ama ‘kendi başına’ bir rengi ve şekli yoktur. Bu nedenle ‘potansiyel olarak’ her şeydir ama içinde bulunduğu kabın şekline (toplumsal koşullara) göre ‘görünür’ hale gelir. İnsan doğasının kötü olduğunu söyleyenler, aslında insanın içindeki ‘potansiyel kötüyü’ görünür hale getirecek şekilde işleyen toplumsal dinamiklerden söz etmektedirler.

            Dünyada her türlü insanın yaşadığını, insanın ‘aklına gelen’ ve İngilizcedeki ‘can’ anlamında ‘yapılabilir’ olan her şeyin bir yerlerde birileri tarafından yapıldığını ya da yapılmak istendiğini biliyoruz. Marazi, irade dışı durumlar haricinde, değişen koşullara göre “geciken ya da önde gidenlerin” geçmişin ya da geleceğin normalleri ama bu günün ‘aykırılıkları’ sayılan davranışları da daima olacaktır.

Ancak, bir genelleme olarak (bütün genellemeler ‘karşıtını da içinde barındıran’ eksik doğrulardır. Ama insanın meramını anlatmasını sağlarlar. “Anlattığın karşıdakinin anladığı kadardır” sözüne göre ‘anlayışlı’ bir dinleyen de gerekir) toplumu oluşturan bireylerin çoğunluğunun davranış kalıplarının çoğu “yerleşik değerlerin ortalaması” etrafında şekillenir. Kötülüğün maddi ya da manevi olarak kazandırmadığı, kötülük yapanın kabul görmediği; aksine “saygı, itibar, onur, şeref” açısından eksikli kabul edildiği ve “makam, mevki, unvan, gelir, yaşam koşulları” açısından kısıtlandığı bir toplumda insanlar (hastalık, uçukluk gibi durumlar dışında) neden ‘kötü’ olsunlar?

Görmedikleri bir yaratıcının varlığının ahlakın temelini oluşturduğunu iddia edenler, aynı tanrı tarafından yaratılan insan (özellikle kadın, hatta çocuk) vücudunun varlığının ve görünürlüğünün ahlakı bozduğunu iddia ediyorlar. Her dem “kendi nefislerinin terbiyesinden” söz edenler, “ancak sen örtünürsen ben ahlaklı olurum yoksa içimdeki tacizciyi durduramam” diyerek ahlaklı kalmalarının ‘karşıdakinin’ sorumluluğuna/görünümüne bağlı olduğunu, kendi iradelerine güvenilemeyeceğini söylüyorlar.  

Bu durumda, bikini/mayo/şort ile deniz kenarında bulunanlar arasında yaşanan ya da gerilimi hissedilen taciz miktarı ile çoğunluğun örtülü olduğu bir ortamda yaşanan, hissedilen taciz miktarı arasında nasıl bir ilişki var? Binlerce insanın denize girdiği, güneşlendiği plajlar neden kendine mukayyet olamayanların çıplakları kovaladığı ‘günah yuvalarına’ dönüşmüyorlar.

Oysa ki kendi özgür iradeleri ile “Emeğin, özgürlüğün, barışın, kardeşliğin, adaletin, dürüstlüğün, içtenliğin, katılımcılığın, savaş karşıtlığının, doğruluğun, dayanışmanın, inadın, eşitliğin, kadınların, hoşgörünün, paylaşmanın, çeşitliliğin, farklılığın, üretkenliğinin, sözünde durmanın, aklın, çok sesliliğin, beraberliğin, düşünenlerin, direnmenin, dostluğun, mücadelenin, sivil itaatsizliğin, yaratıcılığın, aşkın ve devrimin, tartışmanın, yeşilin, kendini iyi hissetmenin, çok kültürlülüğün, bireyselleşmenin, beraber olmanın, hayal gücünün, umudun, özgüvenin, şeffaflığın, çözüm üretmenin, ferahlığın, vefanın, alçak gönüllülüğün, ezilen halkların, söz ve karar hakkının, eylemliliğin, diyaloğun, renklerin, şiirin, bağımsızlığın, laikliğin, cinsiyetçi olmayanların, arkadaşına dokundurtmayanların, çocukların, iş ve ekmeğin, fabrikaların, demokrasinin, yarının, vicdan özgürlüğünün, evrenselliğin, basın özgürlüğünün, yaşama hakkının, vicdani red talebinin, örgütlenmenin, mor kurdela takanların, sosyalistlerin, insanların, hayvan dostlarının, antişovenizmin, bilimin, sevincin, sözü kesilmiş olanların, sokağın, dışlanmışların, cesaretin, gençlerin, muhalif olmanın, bilginin, pes etmemenin, şiddet karşıtlarının, yakınları kaybedilenlerin, unutulmayanların, sanatın, tembellik hakkının, mizahın, mazlumların, parasızların, çoğulculuğun” tarafını (hem de ‘kazandırmadığı’ bir dönemde) seçenlerin ‘özsel/içsel’ ahlakları neden insanlığın ahlakı olmasın?

Sonuç olarak; insan onuruna yaraşır bir ahlak anlayışının varlığı için tanrının değil “insanın” varlığı zorunludur.

 

8-Neden “sol”?

Kavram olarak solculuğun, Fransız Devriminden sonra parlamentoda değişim yanlısı ilerici kesimler sol tarafta yerini alırken sağ tarafta mevcut düzeni savunan, kraldan ve aristokratlardan yana olanların oturmasından kaynaklandığı söylenir. Bu öykü bile solcu olmak için yeterlidir. Bir yanda, doğuştan tüm insanlardan üstün olduğunu ve tanrı adına yönettiğini söyleyen bir kral ve diğer insanlardan ‘daha soylu’ oldukları iddia edilen aristokratlar, diğer tarafta ‘insanlar’ var. Kral, soylu ve zenginlerin kendi çıkarlarını maksimize eden bu düzeni savunmalarında anlaşılmaz bir taraf yok, hatta sınıfsal tutarlılık var. Sorun kral, soylu ya da zengin olmayanların sağcılığı. Açıkça ‘başkalarının’ çıkarlarını gözeten bir sisteme gönüllü ve iradi olarak destek vermenin, seçkinlerin/zenginlerin sofrasından dökülen kırıntılarla yaşamayı yeterli görmenin “ezik, yancı, yağcı, yalaka” karakteri insanı rahatsız etmez mi?

Bu nedenle, işin aslının “üretilen pastanın paylaşımı” yani ekonomi, üretim araçlarının mülkiyeti ve sömürü olduğunun; bu özü, gündemi, konuyu örtmek için kullanılan bütün tartışmaların ‘cambaza bak’ numarası olduğunun; (kendi bağlamları içinde tabi ki çok önemli tartışma konuları olan) etnik köken, dinsel inanç, cinsel seçim, ekolojik duyarlılık, takım taraftarlığı gibi ayrımların kimseyi sömürüden muaf tutmadığının iyi anlaşılması ve anlatılması önemli görünüyor.

Milyonlarca emekçiyi (net 773 TL) asgari ücretle çalıştırırken evlilik programı sunucusuna aylık 140 bin, milli takım teknik direktörüne aylık 110 bin, dizi oyuncularına bölüm başına 45 bin TL, futbolculara yıllık 1 milyon avro veren; bir kişinin (Dünyada 67 milyar dolarla C.Slim, Türkiye’de 4 milyar dolarla M.E.Karamehmet) milyarlarca dolar servete sahip olabildiği ama dünya nüfusunun yarısına yakınını oluşturan 3 milyar kişinin yoksulluk sınırı olan günlük 2 dolar gelirin altında, 1,5 milyara yakın insanın ise günlük 1 dolar olan açlık sınırının altında gelirle yaşamaya çalıştığı, yılda yaklaşık 20 milyon insanın (toplam ölümlerin üçte biri) yoksulluğa ve açlığa bağlı nedenlerle öldüğü bir düzenden söz ediyoruz.

İnsanların çoğunun “düşük, başarısız, kalitesiz, ancak hayatta kalacak kadar ‘nimet’ hak eden ve kendi ürettiğini bile tüketemeyen” konumlarını kabullenmesini bekleyenler aslında emeğiyle geçinenleri aşağılıyorlar ve kendilerinin ‘yeni soylular’ emekçilerin de ‘yeni köleler’ olduklarını söylüyorlar. Kayıt dışı olarak asgari ücretin altında ücretle çalıştırılanlar, çocuk işçiler vb. dışında günlük ihtiyaçlarımızın çoğunu üreten asgari ücretli emekçilerin “değeri” (773 TL=1) ise, üniversite bitirip kamuda memuriyet yapanın (1,500 TL=2), bir holding CEO’sunun (15.000 dolar=50), bir büyük patronun (750.000 dolar=2.000) olabildiği bir düzende ‘birilerinin’ hakkının ‘diğerlerinden’ iki bin kez fazla olduğu kabul edilmektedir (Örnekler ortalamayı temsil ediyor. Çok daha ‘uçuk’ örnekler bulunabilir).

Ne yaparsa yapsın, ne üretirse üretsin, insanlığa hangi hizmeti yaparsa yapsın bir insanın değerinin, onurunun, hakkının, ihtiyacının diğerinden binlerce kat fazla olduğu söylenebilir mi? Asgari ücret ‘çalışanların temel ihtiyaçlarını karşılayarak insanca yaşamalarını sağlayacak ücret’ şeklinde tanımlanıyorsa, bunun iki katının “fena değil”, 3 katının “iyi”, 4 katının “harika”, beş katının “hadi canım sen de!” düzeyi olması gerekmez mi? Buna rağmen, neden bazı insanlar “binlerce kez insanca yaşayacak” geliri hak ediyorlar.

Bu kadar mantıksız, irrasyonel gelirler nedeniyle aşırı lüks, gerçek ihtiyaçlarla ilgisi olmayan, çevreyi ve doğal yaşamı tehdit eden, insan ve toplumun ahlakını bozan tüketim çılgınlıkları ortaya çıkıyor. Yasal hız sınırı en fazla 130 km/s olmasına rağmen saatte 350 km. hız yapan arabalara 1,6 milyon avro, özel jetlere 5 milyon avro, bir şişe şaraba 168 bin dolar, bir gecelik otel odasına 10 bin avro verilebiliyor; çekirdek aile bile olmayanlar 103 odalı ‘evde’ yaşayabiliyor; 316 bin TL’lik parfümlerle ozon tabakasını delebiliyorlar.

Bu kadar mantıksız, anlamsız, gereksiz, sorun çözmekten aciz, yaygın sefalet üreten,  çoğu zaman ölümcül bir sistemin bu kadar uzun yaşamasındaki ‘kabahatin’ çoğu olmasa da önemli bir kısmı olayın özünü oluşturan sömürü düzeni yerine sık sık ‘cambaza bakma’ tuzağına düşen solculara ait.

            Cambaz’ın ipine sıklıkla çıkarılan başlıklar;

**Özgürlükçülük;

Öncelikle, ‘sömürme ve suç işleme’ özgürlüğü dışındaki her özgürlüğün savunucusu olmak gerekir. Suç kavramının ihtiyaca göre veya siyaseten esnetilmeyeceğini, evrensel anlamda kabul görmüş (dinlerin de emri olan) “öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin; taciz, tecavüz etmeyeceksin; ayrımcılık, ırkçılık, nefret suçu işlemeyeceksin…” gibi uygulamaların dışında mümkün olduğunca “yasaklamanın yasaklanacağı”; başkasını rahatsız etmeyen her durumun özgürlükçü bir anlayışla ele alınacağı (ancak bakmamak, açmamak, almamak, gitmemek gibi ‘rahatsızlığı’ engelleme şansı olanların da bu şansı kullanmak sorumluluğu olduğu); insanların inancı, dili, giyimi, görünümü, eğlence anlayışları, cinsel tercihleri, hobileri vb. kişisel tercihlerinin saygı göreceği ve korunacağı konusunda (önce kendimizi) ikna edici bir duruş sergilemek gerekir.

**Laiklik;

Herkesin aynı inanca sahip olmadığı toplumlarda, bir arada yaşayabilmenin ‘olmazsa olmaz koşulu’ laikliktir. Sekülerlik, laiklik, Amerikan/Fransız modelleri ile kafa karıştırmaya gerek yok. Laiklik, dinlerin kamusal alanı düzenleme konusundaki etkilerinin sınırlandırılması için verilen dinamik bir mücadeledir. ‘Herkes’ tarafından paylaşılmayan inançların ‘herkesin’ yaşamını düzenleme, şekillendirme iddiasının kabul edilmemesidir. Birlikte yaşamanın kurallarla mümkün olduğu açıktır. Ancak, kurallar ‘ikna gücünü’ dünyadan, bilimden, deneyimden, ihtiyaçtan almalı ve olabildiğince kaçınılmaz olmalıdır. Toplum yaşamı, özgür seçimler alanı ile kurallar alanının bileşkesinden oluşuyor ise, özgür seçimler alanını genişlettiğimiz oranda uygar oluruz. Dinler hayatın her alanını ve herkes için düzenleme konusunda ısrarlı olmaları ve kurallarının (insanlar tarafından) değiştirilemez olması nedeniyle kamusal alanda ‘kural kaynağı’ olmamalıdır.

Ayrıca, dinin siyasallaşması dini; siyasetin dinselleşmesi siyaseti bozar. Siyaset “değişen, azalan, artan” kurallar gerektirir. Aksi durumda seçim, demokrasi, parti, özgürlük yani siyasete ihtiyaç kalmaz. Değiştirilemez ilahi kuralları “yorumlama ve güncelleme” yetkisine sahip dinsel otoriteler tarafından yönetilmek kaçınılmaz olur. Demokrasiden bahseden siyasal dinciler, hangi konularda kural konulabileceğini, ‘kitapta’ düzenlenmeyen ve insanların seçimine bırakılan alanlar olup olmadığını, dinsel kurallara uymamanın ‘dünyevi’ yaptırımı olup olmayacağını, insanların talebi ile ilahi kuralların uyuşmaması durumunda çözümün nasıl bulunacağını anlatmalılar.

İnanç sistemleri, her hangi bir konuda başka inanç sistemlerinin “hakemliğini, bilirkişiliğini, danışmanlığını” gönüllü olarak kabul edemez. Aksi takdirde ‘akıl aldığı’ sistemin daha iyi olduğunu kabul etmek zorundadır. Bu nedenle farklı inanç sistemlerinin birlikte yaşamak zorunda oldukları yerlerde ‘inanç alanı’ dışında kurulan bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bu otorite de ancak inanç sistemlerinin tümünün dışında, hepsine eşit mesafede, hiç birinden etkilenmeyen laik devlet olabilir. Bu anlamıyla laik devlet, yalnızca egemen, çoğunluk olan inanç sisteminin değil tüm inançların yaşa(n)masının güvencesidir.

Materyalist felsefeye sahip ateistlerin inanç ve seçimlerinin de ‘birey ve cemaat’ olarak istediği gibi yaşama hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği; inancını ifade etme, savunma ve ‘dinlemek isteyene’ anlatma özgürlüğü dışında hiçbir inancın başkasına dayatılmasının kabul edilemez olduğu; ‘allahsız’ patronların emek sömürüsü ile ‘abdestli kapitalistin’ sömürüsü arasında fark olmadığı; sömürü düzeninin sürmesini sağlayanlar, savunanlar haricindeki her türlü inancın birey veya cemaat düzleminde yaşanmasının hiçbir sakıncası olmadığı ve ‘solun’ koruması altında olacağı anlatılmalıdır.

            **Milliyetçilik;

Tarihsel bir kavram olan ‘milleti’ temel alan ve milleti yaşatma ve ilerletme ülküsünün toplumların ve insanlığın gelişmesi için vazgeçilmez olduğunu iddia eden görüştür. Herkesi severken milletini de sevmek, millet herkese dahil olduğuna göre olağan bir sonuçtur. Ancak, milliyetçiliğin asıl dinamiği “ötekini aşağılamak, her fırsatta elindekileri almak, kendini büyük, üstün görmek” kibridir.

Yurtseverlik, Dünya solunun defalarca kanıtladığı bir özelliğidir. Ülkesine saldıran sömürgecilere, emperyalistlere karşı istisnasız her ülkenin solcularının destansı direnişleri vardır. Enternasyonalist bir perspektifleri olmakla (herkesi sevmekle) birlikte, işin doğası gereği solcular ülkelerinin, halklarının, ulaşabildiği yakın/uzak çevrelerinin sorunlarını çözmeye çalışırlar. Zihniyet ve amaç olarak sınırsız, ayrımsız bir dünya tasavvur etmelerine karşın, sorumluluk alanlarının öncelikle kendi ülkeleri olduğunu bilirler (kısa vadede ülke, orta vadede bölge, uzun vadede dünya). Bu anlamda, ülkesinin ve halkının iyiliğini istemek ve çıkarlarını savunmak konusu kimsenin tekelinde değildir. Vurgulanması gereken husus, solcuların kendi ülkelerini sevmek için başkalarını aşağılamak ya da üstünlük taslamak gereği duymadıkları ve ‘milletin çıkarı’ örtüsü altında sömürücülerin çıkarlarının bekçiliğini yapmadıklarıdır.

**Ulusalcılık;

Tarihte yer alan ilerici akımları ya da akımların ilerici yanlarını tespit ve takdir etmek solun görevi ve sorumluluğudur. Örneğin; tüm dünyada yazılmış en etkili ‘kapitalizm güzellemesi’ Komünist Manifesto’dur. İnsanlığın tarihsel yolculuğunda ileri bir aşama olduğunu tespit ettiğiniz akımın destekçisi, taraftarı, savunucusu olmak zorunluluğu yoktur. Aksi durumda, Manifesto’nun yazarları kapitalizm savunucusu olurdu. Oysaki Marks ve Engels’in yaptığı, kapitalizmin, feodal dünyadan bakıldığında görülen ‘ilerici’ yanlarını sakınmadan söylemek, ama aynı zamanda sosyalist dünyadan bakıldığında görülen ‘gerici’ yanlarını ortaya çıkararak kapitalizmin yıkılmasını örgütlemektir.

Fransız Devrimi, kapitalizmin önünü açan, en devrimci evlatlarının başını yiyen, kurduğu düzenle (yüz yıl sonra da olsa) Paris Komününü ezen bir tarihe sahip olmasına karşın “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” şiarları nedeniyle sahiplenilir.

Sovyet Devrimini gerçekleştiren Lenin, çökmekte olan ekonomiyi kurtarmak amacıyla Yeni Ekonomik Politika (nep) adıyla kapitalizmi kısmen ‘ihya’ etse de tartışmasız bir devrimci deha ve komünizmin ustalarından biridir.

Latin Amerika’daki devrimci hareketler, kıta tarihinde bağımsızlık mücadelesinde yer alan Bolivar, Zapata, Sandino, Jose Marti gibi liberal, ulusal kurtuluşçu önderlerin anısına saygıyı görünür kılmak için bu isimleri örgüt isimlerine kadar taşımışlardır.

Örneklerle anlatılmak istenen, diyalektiğin ve koşulların gereği olarak eksikler, yanlışlar içerse de tarihsel olayları, akımları değerlendirirken, bardağın yalnızca boş ya da yalnızca dolu tarafına odaklanmadan nesnel davranmak gerektiğidir.

Kemalizm, bir yanıyla (masa başında, kağıt üzerinde sürdürülen paylaşım kavgasında aralarındaki çelişkileri çözemeyen ve halklarını savaşı sürdürmeye ikna etmekte zorlanan) emperyalistler tarafından taşeron olarak görevlendirilen Yunanistan ve işbirlikçisi padişah ile saltanat, hilafet destekçilerine karşı yürütülen ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesidir. Bu yanıyla antiemperyalisttir.

Savaşa ilişkin verilen ölü, yaralı sayıları; 2. İnönü Savaşı gibi bazı muharebelerin resmi tarihte anlatıldığı gibi olmadığı; ‘yedi düvele’ karşı değil yalnızca Yunanistan’a karşı savaşıldığı; Çerkez Ethem/Yeşil Ordunun başarısının sahiplenildiği; Chester Projesi örneğinde olduğu gibi emperyalizme mavi boncuk dağıtma politikasının Milli Mücadele sırasında başlatıldığı; İzmir İktisat Kongresinde alınan kararların kapitalizmin, emperyalizmin çıkarlarına uygun olduğu (hatta padişahın milli mücadeleciler hakkında idam fermanları çıkartması ve İngiliz savaş gemisi ile kaçmasının aslında taktik olduğu ve gizlice mücadeleye destek verdiği) tartışmalarında şu ya da bu oranda doğruluk payı olsa dahi, Anadolu direnişi, Komintern tarafından emperyalizme karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelesi olarak desteklenen, Lenin’in önderliğindeki Sovyetler tarafından para ve silah yardımı yapılan, İngiliz emperyalizminin sömürgesi Hindistan’daki Müslümanların yardım ettiği ve bütün ezilen halkların desteğini kazanan (İngilizlerin, halifenin ülkesine karşı savaşa devam etmeleri halinde Hintli Müslümanların ayaklanma olasılığı nedeniyle Anadolu’daki savaştan çekildiği söylenir) bir ulusal kurtuluş savaşıdır.

Politik olarak Kemalizm, ‘burjuva devriminin’ ve uluslaşma/devletleşme sürecinin sivil-asker bürokrasi eliyle hayata geçirilmeye çalışıldığı, ancak yarım kalan bir küçük burjuva devrimidir (Bonapartizm, Bismarkçılık, Jakobenizm tartışmaları da konunun değişik yönlerini anlamaya yardımcı olur). Burjuvazinin ilerici olduğu dönemlerde görevleri arasında sayılan (burjuva demokratik devriminin içeriğini oluşturan) toprak reformu, ulusal sorunun çözümü gibi konularda başarısızlığı açık olmakla birlikte laiklik, uluslaşma, bağımsızlık, aydınlanma konularında kısmi de olsa adımlar atılmıştır.

Gecikmiş ve yapay bir uluslaşma süreci yaşamanın sonucunda Türk Tarih Tezi ve Türk Dil Tezi (Güneş Dil Teorisi) gibi aşırılıkların yanı sıra; Dersim katliamı, Türkiye Komünist Partisinin kurucusu Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının Karadeniz’de öldürülmesi, Kürtlere yönelik inkar, imha, asimilasyon politikaları gibi ‘günahları’ bilinmektedir.

Tarihe bakarken analoji/benzeşimden kaçınmak gerekir. Bu günün bakış açısıyla dünü değerlendirmeye çalışmak sorunlu bir yaklaşımdır. Örneğin, Kemalizm ‘sosyalist’ değildir. Sola sıcak bakan kanatları olabilir, ama sonuçta Kemalizm bir burjuva ideolojisidir.

Sosyal demokrasi, komünist ideolojiyi orijin olarak kabul eden, ancak süreç içinde sınıfların bir arada yaşayabileceği ve paylaşım/dağıtım ilişkilerinin parlamenter yolla ve sosyal devletçi politikalarla emekçilerden yana düzenlenebileceğini öne süren görüştür. Gelişmiş ülkelerde, emperyalist politikalarla ya da katma değeri yüksek ürünlerde uzmanlaşarak biriktirilen sermayenin sağladığı olanaklarla (tabi ki işçi sınıfının mücadelesi sonucunda kazanılan mevziler sayesinde) refah toplumları oluşturulabilmiştir. Ancak, sosyal demokrasinin, az gelişmiş, gelişmemiş ülkelerde, toplumsal/ekonomik kriz anlarında çıkış yolu bulamayan sistemin ‘yedek tekerleği’ olarak işe yaradığı düşünülür.

Kemalizm ise “imtiyazsız sınıfsız bir toplum” teziyle ideolojik olarak, devlet kuran asker/sivil bürokrat önderliğiyle de kadro olarak ‘batılı anlamda’ sosyal demokrat olmaktan uzaktır. Yine de küçük burjuva karakterine uygun olarak seksen yıllık tarihsel süreç içindeki gelişmelerden etkilenerek sağa/sola yalpalayan içeriği ile anlaşılmaya çalışılmalıdır.

Ayrıca 1920’lerin genel politik iklimi içinde, otoriter/totaliter yönetim modellerinin tüm dünyada yaygınlaşmaya başladığı bir dönemde, ‘demokrasi’ kavram ve uygulamalarının henüz çok belirsiz olduğu bir ortamda, ardı ardına savaşlar içinde (Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı) yorgun, bitkin, tükenmiş haldeki bir halk ile kurucu unsurları arasında ciddi iç çelişkiler yaşayarak (son ana kadar saltanatı ve hilafeti kurtarmak için savaştığını sanan mücadelenin önemli kurmayları) ve hem meclisi her koşulda açık tutarak, hem istiklal mahkemeleri ve takriri sükun gibi olağanüstü yönetim modellerini kullanarak, hem Topal Osman gibi ‘derin devlet’ yöntemleri ile bir ulus ve devlet yaratma çabalarının yanı sıra ‘burjuva ideolojisi’ ile yol almaya çalışmanın kaçınılmaz yalpalamaları içinde irdelemek gerekir. 

Kendi öz gücü dışında ittifak, işbirliği gibi politikalara ihtiyaç duyulmayan dönemlerde geçerli olmayabilir; ancak sosyalistler (en azından bir süre daha) tüm toplumsal sınıf ve katmanların sınıf savaşının değişik evrelerindeki (olası) konumlarını değerlendirmek zorundadır. Kemalizm, her durumda belirli bir kitleyi etkileyen ve yönlendiren gücüyle bu değerlendirmenin dışında kalamaz. Kemalizm (bütün eksikliklerine rağmen) antiemperyalist, laik ve aydınlanmacı yönleri ile gerici, saltanatçı ve hilafetçi akımlara karşı mücadelede gücü oranında ‘olumlu’ olarak; sosyalizm mücadelesini sekteye uğratan ulusalcı, kapitalist, devletçi, elitist, bürokratik yönleri oranında ‘olumsuz’ olarak değerlendirilmelidir. 

Sosyalist olmak,  Kemalizm’in kurduğu ve savunduğu sistemi (kapitalizmi) yıkarak yerine yeni bir düzen kurmak demektir. Bu nedenle sosyalist kimliğin seçimi Kemalizm’den kopuş demektir.

**Kürt sorunu;

Cumhuriyetin ‘Kürt sorunu’ konusundaki karnesi çok ciddi ‘zayıflarla’ doludur. Bir burjuva hak olan “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” konusunda üzerine düşeni yapmadığı, birlikte verilen milli mücadelenin başlangıcında (Kürtlerin hukukunu savunmak için kurulan Doğu Vilayetlerini Müdafaa Cemiyeti, Sivas ve Erzurum Kongre kararları, Amasya Protokolü gibi belgelerde) “Türk ve Kürt halklarından” bahsedilirken sonrasında Türkçülüğe dönülerek “inkar, imha ve asimilasyon” politikalarına başvurulduğu bilinmektedir.

Sosyalistler “ulusların kendi kaderini tayin hakkını (ukth)” kendi müktesebatlarına eklemiş ve savunmuşlardır. Bu konuda Lenin’in görüşü (ukth antiemperyalist içeriği nedeniyle savunulmalıdır) ve R.Lüksemburg’un görüşüne (ukth milliyetçi bir içeriğe sahiptir ve sosyalistler tarafından savunulmamalıdır) atfen konu zaman zaman tartışmaya açılsa da ukth’nın Leninist yorumu savunulmaktadır. Bu yoruma göre “ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı” dahil olmak üzere, ezilen ulus kaderini kendisi tayin eder.

Ancak, Lenin’in örneğine göre, ayrılma hakkını savunmak boşanma hakkını savunmak gibidir. Hiç kimsenin boşanması arzu edilmez, ancak birlikte yaşama olanağı kalmadıysa boşanmak bir haktır. Bu nedenle, sosyalist praksiste (teori-pratik birlikteliği) “ezen ulus devrimcisi ayrılmayı, ezilen ulus devrimcisi birliği savunur” kuralı uygulanmıştır (devrimci centilmenlik).

Ülkemizdeki mücadelede Kürt hareketinin birlikte sınıfsal mücadeleden ayrılıp ‘ayrılıkçı-ulusal’ bir çizgi izlemeye başlamasının, öncelikle ‘devrimci centilmenlik’ uzlaşmasına aykırı olarak değerlendirilmesi; “sömürgenin sömürgesi olur mu?” tartışmaları; Kürt sorununun çözümünün ancak devrimle mümkün olduğu ve Kürt mücadelesinin enerjisinin devrim mücadelesine ‘katılması’ gerektiğinin savunulması; “ayrı mücadele ve örgütlenme” konusunun bölünmelere neden olması; sınıf temelli mücadele veren sosyalist yapıların dominant hale gelen Kürt mücadelesi karşısında politik ve örgütsel bağımsızlığını koruması gerektiğinin vurgulanması; Kürtlerin Türkiye geneline yayılmış durumda olmaları nedeniyle ‘coğrafi temelli’ bir ayrılığın mümkün olmadığının (ya da çok kanlı olabileceğinin) dillendirilmesi; silahlı Kürt mücadelesinin en büyük örgütü olan pkk’nın mücadele ve eylem anlayışına ilişkin eleştirel yaklaşımları olan sosyalistler ‘ulusalcı’ olarak etiketlendi.

Akp hükümeti, mit, genelkurmay ile çözüm görüşmelerini sürdürmek için elinden gelen “samimiyeti, iyi niyeti, toleransı” gösteren Kürt hareketinin, sosyalist ‘Türk’ soluna karşı daha dayanışmacı davranması yolundaki beklenti haksız değildir. Ancak, uzun yıllar boyunca ‘ölçüsüz’ acılar yaşayan Kürt halkının her türlü çözüm olasılığını sonuna kadar zorlamasını anlamak da hiç zor olmamalıdır.

**Çevre;

Hızla artan nüfus, plansız sanayileşme, sağlıksız kentleşme, nükleer denemeler, savaşlar, tarım ilaçları, her alanda artan kimyasal madde kullanımı gezegendeki yaşamı tehdit eden bir boyuta ulaştı. Birleşmiş Milletlere göre; 2100'e kadar sıcaklık 2-4 derece artacak, uzun süreli ve yoğun sıcak hava dalgalarıyla daha sık karşılaşacağız, küresel ısınma ve deniz seviyesinin yükselmesi asırlarca sürecek ve okyanuslardaki su seviyesi 20-60 santimetre yükselecek, çok şiddetli fırtınalar görülecek, kutup buzulları eriyecek, Bangladeş'ten Hollanda'ya pek çok kıyı ülkesi sular altında kalacak (Bu senaryonun dahi çok iyimser olduğuna inananlar var).

Çinlilerin tümü Amerikalıların tüketim standartlarına sahip olmak isteseler, gezegenin kaynakları yetersiz kalıyor. Bu nedenle büyümeci, kalkınmacı sistemler yerine ekolojik duyarlılığı olan yaklaşımlar gerekiyor. “İnsan her şeyin iyisine layıktır ve Komünist metinler bolluk toplumu müjdeliyorlar” diyerek ‘yediğin önünde yemediğin ardında’ bir dünya tasavvuru hem mümkün görünmüyor hem de gerekli değil.

1,4 milyar insanın elektriğinin olmadığı, 2,7 milyar insanın yemek pişirmek için çalı çırpı topladığı Dünyada, enerji sorunu daha çok enerji/nükleer enerji üretilerek çözülemez. Yapılması gereken enerji ihtiyacını azaltmak ve kayıp/kaçağı önleyerek etkin kullanım sağlamaktır.

Bunu mümkün kılmak için az emekle çok üretim sağlayan (doğa ile uyumlu) teknolojik gelişme gerekir. Ama bir yandan da tüketim kalıplarımızı normalleştirmek gerekir. Kapitalizmin kar hırsı (üretim biçimi) insanın gerçek ihtiyaçları temel alınarak üretim yapılmasını (üretim araçlarının gelişimini) engelliyor. Tedavisi olan hastalıklar nedeniyle insanlar ölüyor, fiyat ayarlaması yapmak için (insanlar açlık çekerken) üretim fazlaları denize dökülüyor, silahlanmaya ayrılan kaynakların çok küçük bir bölümü ile insanlığın birçok sorunu çözülüyor.

Eğitim alanında çocuklarımızı ‘yarış atına’ döndürmekten haklı olarak bahsederken, kendimizin yarış atı bir yana ‘dolap beygirine’ dönüştürüldüğümüzü göremiyoruz. “Emek en yüce değerdir” derken kastettiğimiz her koşulda durmaksızın çalışmak değildir. Yaşamın devamı ve maddi hayatın yeniden üretiminin emek sayesinde olduğu vurgulanmaktadır. Komünizmin asıl amacı, insanın gerçek insani yeteneklerini, potansiyelini açığa çıkartabileceği ve doyasıya yaşayabileceği boş zamanı arttırmaktır (çalışma süresini kısaltmaktır). Hatta, çalışmanın gönüllü olduğu ve isteyenin ‘tembellik hakkını’ kullanabildiği bir düzen hedeflenmektedir.

Öncelikle büyüme/kalkınma perspektifinden sıyrılmalı; hız tuzağından kurtulup sakinleşmeli ve yaşam alanlarımızı ‘yavaş şehirlere’ dönüştürmeli; ‘asillerin’ kendilerini yoksullardan ayırmak için kullandıkları ama hiçbir işe yaramayan birçok lüksten kurtulmalı; beton bloklar içinde kullanmadığımız birçok alanı kullanmadığımız eşyalarla doldurup birbirimizin tepesinde hacet gidererek yaşamayı ‘uygarlık’ olarak tanımlamaktan vazgeçmeli; bahçelerin sadece seyretmek için değil kullanmak, basmak, ekmek için olduğunu hatırlamalıyız.

“Sosyalizm dahil bütün sistemler çevreyi kirletiyor” diyenlere; sorunun kontrolsüz büyüme, kalkınma mantığından kaynaklandığı, geçmiş sosyalizm uygulamalarının da iç ve dış dinamikler tarafından ‘hızlı ve çok’ büyümek zorunda bırakılmaları nedeniyle çevre konusunda iyi sınav veremedikleri anlatılmalıdır.

Sosyalizm uygulamaları tartışmalı olabilir, ama ‘tartışmasız’ olan bir şey var ki kapitalizm her şeyi metalaştıran mantığı ve aşırı kar hırsı nedeniyle ‘yapısal olarak’ çevreye karşı duyarlı bir sistem oluşturamaz.

**Sosyalizm denendi ama işe yaramadı;

1917 yılında Rusya’da başarılan devrim iki önemli ‘teorik handikapla’ yüz yüzeydi. Birincisi, Marksist teoriye göre devrim gelişmiş (üretim araçlarının sonuna kadar geliştiği) bir/birkaç kapitalist ülkede yapılacaktı. Rusya bu şablona hiç uymayan feodal ve az gelişmiş (aynı zamanda çok büyük) bir ülkeydi. Lenin’in “emperyalizm döneminde devrimci durumun tespiti ülke değil dünya ölçeğinde yapılır” tespiti doğrultusunda devrim yapıldı.

İkinci handikap, devrimin tek ülkede sıkışıp kalması halinde yaşayamayacağı ve en azından gelişmiş bir/birkaç ülkede kurulacak sosyalizmlerle dayanışma içine girmesi gerekliliğiydi. Ancak büyük umutlarla beklenen Alman devriminin başarısız olması üzerine “tek ülkede devrim” tezleri geliştirilerek yola devam edildi.

Bunların yanında, 1920 yılına kadar iç savaşın sürmesi, 70 yıl boyunca emperyalist kuşatma altında yaşanması, İkinci Dünya Savaşında Hitler’in ordularının Moskova’ya kadar gelmesi ve toplam olarak 22 milyon Sovyet askerinin (büyük bir çoğunluğu inançlı komünistlerden oluşuyor) ölmesi, devrimin önderi ve teorisyeni Lenin’in 1923 yılında erken ölümü, çok büyük ve etnik olarak karmaşık yapısıyla ülkenin yönetilmesi zor bir büyüklüğe ulaşması, Dünyada ilk kez kurulan bir sistemin deneyimsizliği ve birçok sorunun ‘el yordamı ile’ çözülmeye çalışılması, sonrasında gerçekleşen devrimlerle büyüyen uluslararası sosyalist bloğun bölünmesi ve enternasyonalist dayanışmanın işlememesi nedenleriyle 70 yıllık denemede başarısız olan sistemin ‘ebediyen’ tarih sahnesinden silindiği ve tarihin sonunun geldiği söyleniyor.

Ama 500 yıllık kapitalizm sorunsuz, krizsiz çalışıyormuş ve irrasyonelliklerle dolu değilmiş, karşılaştığı sorunları ‘şıpın işi’ çözüyormuş gibi kabul ediliyor. Kapitalizmin 500 yıldır engelsiz egemen olduğu dünyayı nasıl mahvettiğini gören her adil ve vicdanlı insan, bütün zaaflarına rağmen sosyalizm deneyiminin 60 yılda dünyanın ikinci süper gücünü yaratması, uzaya ilk insanı göndermesi, halkın eğitim, sağlık, barınma, iş gibi asli ihtiyaçları konusunda yaptığı atılımları göz önüne alarak her şeye rağmen sosyalizmin ‘bu haliyle bile’ daha umut verici olduğunu kabul edecektir.

**Sosyalist ekonomi mümkün değildir;

Sosyalist ekonomi denildiğinde akla gelmesi gereken şey ‘üretim araçlarının mülkiyetidir’. Devletleştirme, kamulaştırma, toplumsallaştırma, öz yönetimcilik, kooperatifçilik, kolhoz/solhoz uygulamaları, sosyalist piyasa modeli gibi çok değişik seçenekler tartışılabilir.

“Mümkün değildir” diyenler aslında ne söylemektedirler? Her hangi bir işletme, fabrika, atölye vb.’de nitelikli, eğitimli, işinin uzmanı ve deneyimli insanlar çalışıyor. Ama bu işletmeyi “gözünü kar hırsı bürümüş” bir patron yönetmezse işletmenin başarı şansı yoktur. Patronun eğitimli, uzman, hatta zeki olmasına bile gerek yoktur. Deli şehzadelerin padişah olması ama devleti akıllı sadrazamların yönetmesi gibi, ‘gerzek’ bir patron da babadan miras kalan işletmeyi akıllı profesyoneller aracılığı ile yönetebilir. Ancak yine de vazgeçilmezdir. Çoğu işletmede patronun tek özelliği işletmenin sermayesine sahip olmasıdır. İşte kapitalizmin savunduğu ama bin bir yalanla gizlemeye çalıştığı şey budur: ‘sermaye sahipleri’ üretime hiçbir katkı sunmadan, purolarını tüttürüp viskilerini yudumlarken, saray yavrusu evlerinde sanat koleksiyonları için tarihi eser kaçakçılığı yaparken, aşırı lüks ve ölçüsüz bir hedonizm içinde yaşarken bile sistemin işlemesi için ‘kaçınılmazdır’.

“ODTÜ mezunu bir mimarın projesini, İTÜ mezunu bir inşaat mühendisinin uygulamaya geçirmesinin ‘olmazsa olmaz’ koşulu ilkokulu bitirmemiş bile olsa para sahibi bir müteahhidin varlığıdır” diyen zihniyetin anlatmaya çalıştığı şey nedir?

Kapitalist sistemlerde ‘patronsuz ve öz yönetimci’ işletmelere fırsat verilmemekte, var olanlara karşı da sistemli ve örgütlü bir kampanya uygulanarak yok edilmeye çalışılmaktadır. Karma/devletçi ekonomi dönemlerinde denenen kamu iktisadi kuruluşları, ülkenin kalkınmasına sağladıkları tartışmasız yararlardan sonra, özelleştirme kararı alındıktan sonra kendi yöneticileri eliyle ve kasıtlı olarak rekabet edemez hale getirildiler. Kamuya ait işletmeler konusunda yapılan araştırmalarda, eğer kasıtlı olarak engellenmiyorlarsa, kapitalizm koşullarında işletmenin mülkiyet yapısı ile ‘başarısı’ arasında ilişki olmadığı anlaşılmıştır.

Piyasa koşulları altında insanları bencil, sosyal sorumluluğu olmayan bireyler olarak yetiştiren sistem, sonrasında “kar hırsı ile yanan müteşebbis” olmadan üretim olmuyor diye propaganda yapıyor.

**Planlama;

“Merkezi planlama yoluyla bütün hayatımızı, ihtiyaçlarımızı planlayabiliriz” düşüncesinin ilk dillendirildiği dönemlerde, üretim ve tüketime konu olan hammadde ve ürünlerin sayı ve çeşidi bu günle karşılaştırılamayacak kadar azdı. O koşullarda bile başarılamayan planlamanın, bu günün karmaşıklığında başarılmasının çok zor olduğu düşünülebilir.

Bu bakış açısının iki önemli yanılgısı var: Bahsedilen dönemlerde bilgisayar, internet, neredeyse sınırsız işlem kapasitesi, iletişim teknolojileri, uydu, sosyal medya vb. yoktu. İkincisi, halihazırdaki ürün karmaşasının çok önemli bir kısmı gerçek ihtiyaçların karşılanmasına yönelik olmayan ve vazgeçilebilir ürünlerden kaynaklanıyor.

Klasik İktisat kuramında “üretim olanakları eğrisi” diye bir grafik var. Koordinat sisteminin bir yanında tereyağı üretimi, bir yanında tank üretimi grafikleştiriliyor. Kaynakların sabit olduğu varsayımı ile “ürünlerden birinin üretimini artırmanın koşulu, diğerinin üretimini azaltmaktır” deniyor. Yani yaptığımız seçimler “seçime konu etmediğimizi düşündüğümüz alanları” da etkiliyor. Kısıtlı kaynakları bir yere özgülediğimizde, başka alanlarda kaynak ve üretim sıkıntısı yaratıyoruz.

Ülke ve Dünya insanlarının çok önemli bir bölümünün zaten ve hiçbir koşulda ulaşamadığı her hangi bir ürün için (çikolatadan naylon çoraba, çikletten cep telefonlarına kadar) sayısız marka, model, çeşit üretemiyorsak “yaşamanın ne anlamı var” diye hayıflananlar var. Öncelikle ülke ve dünya insanlığının en temel ihtiyaçları olan beslenme, barınma, eğitim, sağlık, güvenlik, kendini gerçekleştirme konularında ‘tatmin edici’ ilerlemeler sağlanana kadar kaynakların temel ihtiyaçlara yoğunlaştırılması “kardeşliğin ve vicdanın” gereğidir. Bu gerekliliğe (kaynakların öncelikle temel ihtiyaçlara ayrılması) karşı çıkanlar, görece lüks ihtiyaçları için başkalarının ‘temel insani ihtiyaçlarının’ göz ardı edilmesini açıkça, alenen, bilinçli ve kasten önerdiklerinin farkında olmalıdır. Planlamanın gerekliliği teknik, ekonomik, istatistik vb. değil öncelikle “vicdani ve insani” bir konudur.

Nasıl ve hangi oranda planlama yapılabileceği tartışmaya açıktır. İhtiyaç ve imkanların tespitinin mümkün olduğunca yerel ve mikro birimler üzerinden yapılması, kaynak ve ürün tespit ve dağılımının merkezi ve makro ölçekte yapılması uygun görünüyor. Bilgisayar teknolojisinin gelişkinlik düzeyi, veri toplama ve işleme kolaylığı, modelleme ve simülasyonlarla olası risklerin ve hataların ‘erken teşhisi’ gibi olanaklar yerel, bölgesel ve merkezi planlamayı rasyonel ve rantabl bir yöntem haline getiriyor.  

**Sosyalizm demokratik değil;

Lenin ‘demokrasi’ kavramının son tahlilde sınıfsal bir içeriği olduğunu; demokrasi ile düzenlenen sistemin mutlaka bir sınıfın diğer sınıflar üstündeki konumunu korumak, güçlendirmek için işlediğini; bu anlamıyla her demokrasinin aslında “bir sınıfın (ya da oligarşinin) diğer sınıflar üstündeki diktatörlüğü” olduğunu; burjuva demokrasisinin bir avuç sömürücünün büyük emekçi çoğunluğu üstündeki hegemonyası olduğunu ve ‘sosyalist demokrasinin’ büyük emekçi çoğunluğun bir avuç sömürücü üstündeki hegemonyası/ diktatörlüğü anlamında “bin kat daha demokratik” olduğunu söylüyor.

Sonuçta, her düzen değişikliği, birilerinin avantajlarını azaltıp diğerlerininkini artırıyor (üretim olanakları eğrisi). Sosyalizmin, istisnasız herkesin yüzünü güldürmek gibi bir amacı ve taahhüdü yok. Kurulu düzenin avantajlarından sonuna kadar yararlanan bir ‘azınlığın’ menfaatlerinin zarar göreceği ve “yeni duruma uyum sağlayamayanların” üzüleceği çok açık. Bu küçük ve üzgün azınlığın mağduriyeti üzerinden okunduğunda gerçekten birilerini bir şeylere ‘zorlayan’ bir süreçten söz ediyoruz.

Bu bakış açısının iki gerçeği açıkça görmesi gerekiyor: Birincisi, ‘mağduriyet’ dedikleri (yani sınıfsal avantajları ellerinden alındığında ortaya çıkan) durum kendileri dışındaki büyük çoğunluğun ‘hayatının ta kendisi’. Büyük çoğunluğa “siz mağduriyet koşullarında yaşayın, çünkü biz avantajlarımızı kaybetmek istemiyoruz” demenin nasıl bir demokrasi olduğu iyi düşünülmeli. İkincisi, büyük çoğunluğun ‘mağduriyet koşullarının’ varlığının ve ağırlığının doğrudan nedeni ‘azınlığın avantajları’. Bu durumda, büyük çoğunluğun ‘hastalığının’ sebebi olan mikrobun etkisiz hale getirilmesi ve hastanın (çoğunluğun) tedavi edilerek “daha sağlıklı yaşaması” imkanını kullanmak ve tedavinin şiddetini ‘mikrobun’ direncine göre ayarlamak neden “demokratik” olmuyor?     

Tedavinin ‘şiddeti’ konusunda; düzen değiştirmek ciddi bir iştir ama yine de her fırsatta “gülmeyen ve dans etmeyen” devrim, cazip bir devrim değildir. Eğer “devrim yapılmaz, devrim olunur” ise,  şen ve mutlu bir dünyanın müjdecileri olan devrimcilerin de gülmeyi, dans etmeyi (yalnız ‘halay’ eksik kalır) bilmeleri, teori/pratik birliği uyarınca da hayata geçirmeleri gerekir.

Bertolt Brecht “Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı/Ama pişiren kim zafer aşını/Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam/ama ödeyen kimler harcanan paraları” derken, tarihlerinde yalnızca krallar ve imparatorlara yer verenleri sorguluyor. Tarihsel maddecilik, tarihte ‘büyük adamların’ hakkını veren, ama aslında tarihi sınıfların/kitlelerin yaptığını söyleyen bir bakış açısıdır. “Büyük adamların ve önderlerin” kurduğu düzene biat etmeyi değil, kitlelerin öz gücü (önderlere hakkını vermek kaydıyla) ile kurdukları ‘kendi’ düzenlerini sahiplenmeyi öneren felsefesi ile sosyalizm ‘yapısal’ olarak demokratiktir.

 İhtiyaçları giderilen insanlar mantıksızca ve anlamsızca hep daha fazlasını neden isterler? Bireysel, ailevi, çevresel ihtiyaçları için harcayamayacağı kesin olan paraları kazanmak neden vazgeçilmezdir? Kazanılan bu paralar ne olmaktadır? Günlük hayatın çevrimi, yatırım ve tasarruf için gerekli olanın üstündeki gelir “imaj, karizma, iktidar” olarak biriktirilerek hem iktidar alanı hem servet büyütülmektedir. İktidar ‘yoğunlaşması’ sınırsız olduğu için de ‘biriktirme ihtiyacı’ hiç bitmiyor. Yaşadığımız bunca acının ve kaosun nedeni hırslı, ihtiraslı, kompleksli, “orayı/burayı ben yöneteceğim” diyen bir avuç insanın doymak bilmeyen servet ve iktidar bağımlılığı.

Bu sorunun gerçek çözümü, servet ve iktidar yoğunlaşmasının ‘imaj ve karizma’ için işe yaramaz hale getirilmesidir. Üretim araçlarının özel mülkiyetinin kaldırılması ‘servet yoğunlaşması’ sorununu çözer.

Bilinen anlamı ile insanları yöneten devlet ‘insanlar üzerinde’ iktidar sağlar. Bu iktidar olanağı da ‘kendi hayatı’ ve boş zaman geçirme kültürü olmayan; eşit ve eşdeğer ilişkiler kurup bizzat kendi ‘öz’ yetenekleri ile (bilgi, görgü, yetenek, cazibe, humor…) saygınlık oluşturamayan bireylerin ilgisini çeker. Sosyalizmin bir diğer amacı da “üretenlerin yöneten olması” ya da yöneten/yönetilen ayrımının (devletin) sönümlenmesidir. Yani, yönetme eyleminin insanları değil “şeyleri ve süreçleri” yönetme işine dönüştürülmesidir. Örneğin, Apartman Yöneticileri sizi yönetmez; yasalarla ya da apartman yönetim kurulunun kararları ile belirlenen ‘işleri’ yapar. Hatta bu işin profesyonellere yaptırılması yaygınlaşmaktadır. Bu nedenle ‘aidat muafiyetini’ önemseyenler ile mesleki deformasyona uğramış emekliler dışında kimse bu yöneticilik için gönüllü olmadığı gibi mümkün olduğunca kaçınmaya çalışmaktadır. Çünkü “imaj, karizma ve menfaat” getirmemektedir. İnsanların kendi yeteneklerini sonuna kadar geliştirebildikleri ve gerçekten yaşamaya başladıkları toplumlarda, yönetmek imrenilecek, arzulanacak bir eylem değil, dönüşümlü/nöbetleşe üstlenilecek bir ‘angarya’ olacaktır.

**Solcular birleşemezler;

B. Russell “Dünyanın en büyük problemi, akılsız ve fanatik kişilerin kendilerinden son derece emin olması, buna karşılık zeki insanların sürekli şüpheler içinde olmasıdır” demiş. Feodal, dinsel, hiyerarşik, militer bağlarla bir araya gelen grup ve cemaatler düşünmek, sorgulamak, eleştirmek, irdelemek gibi zihinsel eylemlere fazlaca yüz vermedikleri için ‘mermer’ gibi yekpare bir görüntü verirler.

Ancak, solcular bu zihinsel eylemleri “bazen aşırıya kaçarak” kullanmaktan kaçınamadıkları için; “ideolojileri ve yaşam biçimleri” sürekli araştırmayı, sorgulamayı, analiz etmeyi teşvik ettiği için bir arada durmakta çok zorlanıyorlar.

Zamanında bölünme için anlaşılabilir gerekçeleri oluşturan Rus, Çin,  Arnavutluk, Yugoslavya, Küba taraftarlığı; Türkiye’de hakim üretim tarzı feodal, yarı feodal, feodal kalıntılı, kapitalist, nevi şahsına münhasır vb.dir; Kemalizm nasıl değerlendirilmelidir; devrimin yöntemi halk savaşı, kitlesel kalkışma, parlamenter yol, milli demokratik devrim, sosyalist devrim mi olacak; direniş komiteleri mi, suni denge mi; faşizm zaten var mı, geliyor mu; sömürge tipi faşizm, açık faşizmle mücadele yöntemleri; silahlı propaganda, kitle çalışması; açık/gizli parti kurma, partileşme süreci benzeri bölünme sebepleri ortadan kalktığı halde bölünmenin sürmesini açıklamak zor.

 Akla gelenler, sözüne, geçmişine, kimliğine sahip çıkmak; mücadele sırasında (politik ya da insani nedenlerle) yaşanan kişisel kopuşlar; bireysel duygu ve ihtiyaçlar ile mücadelenin gereklerinin karıştırılması; dünyayı değiştirmeyi tasarlayan ama alışkanlıklarını değiştiremeyen ‘öğrenilmiş çaresizlik’; bildiği, tanıdığı, yönettiği, desteğini arkasında hissettiği ‘cemaat’ duygusunun sıcaklığı…

            Öncelikle tespit edilmesi gereken durum, bölünmenin varlığının/olasılığının/ potansiyelinin tüm toplumsal yapılar için kaçınılmaz olduğudur. Belirli tarihsel uğraklarda değişmekle birlikte “birlik ve bölünme” paranın iki yüzüdür. “Yalnız biz bölünüyoruz, karşı taraf bu sorunu yaşamıyor” denemez. Misyon sahibi küçük yapılar görece birlik görüntüsü sergilese de büyüdükçe birliği tehdit eden riskler çoğalır.

            Siyaset, önderlik, ideolojik netlik, örgüt ruhu/disiplini, gönüllülük gibi kavramlar bu süreci yönetmek için doğru kullanılmalıdır. İşe yarayıp yaramayacakları, herkesin kendi üzerine düşeni eksiksiz ve samimiyetle yaptıktan sonra ‘başkalarından’ beklemeye hakkı olduğuna inanmasıdır. Bu sürecin adım adım örülmesi gereken dinamik bir süreç olacağı, “mutlak ve herkesle birlik” gibi imkansız ve gereksiz ütopyalara kapılmadan “damlaya damlaya göl olur” mantığıyla yürütülmesi gerektiği unutulmamalıdır. İlla birleşelim, şimdi birleşelim, yalnız birleşmeye yoğunlaşalım ve çözmeden hiçbir şey yapmayalım diyerek bu sorun aşılamaz. Nasıl kitleler inandırıcı, yeterince güçlü, başarı şansı olan yapı ve önderliklerin etki alanına girerse, sol içindeki parçalı yapılar da mücadelenin gelişmesi, büyümesi, başarı şansının artmasından etkilenirler. Tepede, yöneticiler katında birlik olmasa da aşağıda, kitlede başarılı yapıya doğru meyil başlayacaktır.

Başarı ortaya koyabilmek için de ‘dışarıda kalanların’ beklentilerini de içeren çalışma tarzı oluşturmak gerekir. Kitaba uymuyor diyerek her ‘yeniye’ karşı olmak, reçetenin dışındaki her öneriye kategorik olarak kapalı olmak işe yaramıyor. Bütün seçenekleri masaya koyabilen, hem bu, hem şu; bir bu, bir şu; önce bu, sonra şu; bu olmazsa şu; sen bunu yap, ben şunu yapayım ve sonuçları konsolide edelim gibi esnek yaklaşımlar hem birlik hem başarı için gerekli görünüyor.

Mücadelenin çok değişik alanlarda, boyutlarda, yoğunlukta, ölçekte katılıma açık olması ve herkesin kendi çapı, yeteneği, imkanı ve cesareti oranında gönüllü olarak varlığına olanak tanıması gerekir. Tarihi yalnızca ‘önderlerin ve profesyonellerin’ yapmadığı bilinci ile her ‘hizmetin’ hakkının verilmesi birlik için gerekli görünüyor.

Sonuç olarak; ya sosyalizm ya barbarlık!

 

9-Ne/nasıl yapmalı?

Bu sorular, Lenin’in okuduğu (N.Çernişevski) ve yazdığı en devrimci iki kitabın adı olarak çok iddialı çağrışımlara sahip. Ancak, bizim başlığımız hayatın sade, sıradan, olağan ve bireysel taraflarını kolaylaştırdığını düşündüğüm öneriler;

**Sorun alanını belirle. Başucu kitabı yapmanı önereceğim bir kitapta (Anne Bak Kral Çıplak-M. Pekdemir) adlandırılmış bir öneri. Diyalektikte ‘asli-tali çelişki’ olarak tanımlanan ve matematikteki ‘bağımsız-bağımlı değişkenle’ örnekleyebileceğimiz ikiliklerde, sorunun gerçek çözümü için öncelikle ele alınması gereken yönünü belirlemek çok önemli. Günlük hayatımızda da ‘sorun’ olarak nitelediğimiz şeylerin gerçekten sorun olup olmadıkları bazen karışabiliyor. “Olaya/eyleme” kızdığımızı düşünürken aslında ‘faile’ kızdığımız durumlar, faili sevdiğimiz için eylemi hafifseyebildiğimiz durumlar…

Gerçekten neye kızdığını (neden etkilendiğini) anlamak için “fail sevdiğim insan olsaydı ne yapardım” sorusunu sor. İçinden gelen cevap, senin için ‘sorun alanını’ belirleyecektir.

**İyilik, tek taraflı bir eylem ve hal’dir. Karşındaki hak ettiği için yaptığın şey iyilik değil hakkını teslim etmektir. İyilik, sen iyi bir insan olduğun için yapmak zorunda olduğun, başka türlüsünü yapamadığın bir ‘eylem ve hal’ ise gerçekten ve özsel olarak iyiliktir. Çünkü iyilik yapmak öncelikle kendin olmak, kendini iyi hissetmek demektir.

Tabi ki ‘eziklik’ derekesine varmadan, adalet ve hakkaniyet duygularını zedelemeden, onurlu bir iyilik durumundan söz ediyoruz. Duygu dünyamız ‘bileşik kaplara’ benzetilirse; ne kadar kin, nefret, intikam koyarsak sevgi, şefkat, vicdan ve iyiliğe o kadar az yer kalır. İnsanları “sevdiklerin ve haklarında hiçbir şey hissetmediklerin” şeklinde tanımlamak yeterli olabilir. Çünkü birine sevgini vermemek de yeterince etkili bir cezadır (Sosyalizm sadece doğru fikirlerin egemen olduğu bir uzmanlar sistemi değil, iyi kalplerin nefes aldığı bir dünya olarak tasarlandığı ölçüde, insanlığın kayıp rüyasını yeniden var edebilecektir.-O. Müftüoğlu).

**Dünyayı omuzlarında taşımak; duyduğun, gördüğün her sorunu mutlaka çözmek zorunda değilsin. Dünyada “ne kadar uğraşırsan uğraş çözülemeyen” sorunlar var. Her şey yolunda gitse bile, marazi (hastalıklı) nedenlerle sorun üreten ve ‘tıp-psikiyatri bilimine’ emanet edilmesi gerekenlerin oluşturduğu bir kota var. Sorunu olanın “gerçekten yarasına merhem olacak” her şeyi yapmak iyi insanın sorumluluğudur ama ‘manyaklarla’ uğraşmak zorunda da değilsin.

**İnsanları ‘iradi seçimleri’ ile yargıla. Meşru müdafaa veya zaruret hali diye adlandırılan kaçınılmaz ve orantılı tepkilerin hukuk tarafından dahi cezalandırılmadığını unutma. Seçmediğimiz ve değiştirme şansı olmayan özelliklerle ilgili olarak ‘değer yargısı’ belirtme. İnsani özellikleri alt/üst, değerli/değersiz, iyi/kötü ikilemleri içinde değerlendirmek yerine ‘farklı’ olarak değerlendir. Yukarıdan aşağıya sıralanan bir hiyerarşi kurmak yerine, yatay düzlemde yayılan ‘eşdeğer farklılıklar’ olarak algıla. Ayakkabı numarası küçük olanlara, boyu uzun olanlara, gözü yeşil olanlara ‘farklı’ diyebilen bakış açısının; deri rengine, etnik kökene ve her türlü fiziksel özelliğe de ‘değer’ atfetmeden farklı demesi zor olmasa gerek.

**“En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir”. Kuantum teorisine göre, verdiğimiz her kararın ve oluşun, başka türlü olma seçeneği de paralel bir evren oluşturur. Bir yerlerde yaşanan farklı bir evrenin ‘somut’ varlığından değil de teorik olarak olma olasılığından söz edilmektedir. Buradan çıkan sonuç, bütün kararlarımızın ‘aslında’ başka türlü de olabileceği ve hangi seçimin en iyi sonucu vereceğini bilemeyeceğimizdir. Çünkü verdiğimiz her karar, o anda verilebilecek diğer karar seçeneklerini sonsuza kadar ulaşamayacağımız ‘paralel evrenler’ olarak teorik bir dünyada saklar.

Ak/kara yönleri belirgin olan ya da (zaman var ise) araştırarak netleştirilebilecek durumlarda karar vermek kolaydır. Ancak, yoğun bir belirsizlik halindeysen ve zamanın yoksa yalnızca ‘karar ver’. Bazen ‘o’ anı atlatmak ve sonrasını ‘sonra’ düşünmekten başka bir yol yoktur. Durumun bu olduğunu hissettiğinde ‘kanırtma’, karar ver ve sonuçlarına katlan. 

**İnsanlarla ilişki kurmak ‘tamamlamaktır’. Arkadaşlık, kankalık, sevgililik, kardeşlik bir şeyleri tamamlıyorsa sürdürülür. Birlikte yaşadıklarınla bir şeyler yapmak gerektiğinde; ya aynı şeyleri ister ve yaparsınız, ya birinizin istediğini yaparsınız, ya da ‘ortaya karışık’ üçüncü bir yol bulursunuz. Olabildiğince üçüncü yolu kullan. Herkesin, çoğunluğun katılabileceği dili, şarkıyı, oyunu, konuyu seçmeye çalış. Ev sahibinin ‘hukukuna’ uy. Seni ve değerlerini aşağılamadığı sürece mekanın, olayın, durumun hukukuna, göreneğine saygı göster. Örneğin, cenazedeki ritüelleri ‘dini ibadet’ olarak değil, ölene veda etmenin, kalanları teselli etmenin toplumsal yöntemi, seremonisi olarak değerlendir. Sevinci ve acıyı paylaştığını göstermek için muhatabının anlayacağı dili kullanmak gerektiğinden, ortamın dilini kullanmaktan kaçınma. “Allah rahmet eylesin, Allah kavuştursun vb.” demek, inançlarına aykırı davranmak değil, ‘muhatabının’ dilini kullanmaktır.

**Entelektüel, “her konunun birazını, bir konunun hepsini bilen” olarak tanımlanırdı. Bir şeyin hepsini bilmek çok zorlaştı ise de ilgini çeken ve ihtiyaç duyduğun her şeyi olabildiğince öğren.

-Kapital, Kuran ve Nutuk okumadan (politik tartışmaların ‘ana akımlarını’ bilmeden) aydın olmaya çalışma; (edebi ve siyasi) klasiklerin ve nobelli kitapların yanı sıra çizgi roman, fantastik seriler, best seller kitaplara da zaman ayır; klasik ve oscarlı filmlerin yanı sıra bilim kurgu, fantastik, korku, aksiyon filmleri de izle

-Gündemi izle, kendine yakın bulduğun medyanın yanı sıra ana akım medyanın gündeminden ve bakış açısından haberdar ol. İnternetinin ‘sık kullanılanlar’ kısmında muhalefet.org, sendika.org, sol.org vb. olsun.

-Geyik muhabbetinin kıymetini bil ve içindeki geyiği mizah dergileri (leman, uykusuz, penguen) ve magazin ile beslemeyi ihmal etme.

-Sporun endüstrileşmesinin sonuçlarını bilmek kaydıyla, her spor dalıyla ilgilen. Muhabbete ‘fransız’ kalmayacak kadar kuralları ve gelişmeleri izle. Piknikte, plajda, okul bahçesinde zaman geçirmeyi sağlayacak kadar voleybol, basketbol, futbolla ilgilen.

-Kareyi tamamlayacak ve oyunun düzeyini düşürmeyecek kadar okey, iskambil; iki kişiyken durumu kurtaracak kadar satranç, dama, tavla, bilardo, masa tenisi öğren.

-Rakı masasında mola verip ‘muhabbeti dinlendirecek’ kadar sanat müziği (Münir Nurettin Selçuk şarkıları); bu toprakların yüreğinin sesini duyacak kadar türkü (Neşet Ertaş, Erkan Oğur, Kardeş Türküler); bu toprakların ciğerinin sesini duyacak kadar arabesk (Orhan Gencebay, Müslüm Gürses); inadın ve isyanın öyküsünü öğrenmek için protest müzik (Mamak Türküsü, Cemo, Bekle Bizi İstanbul); “pankartlı yürüyüşlerde ve halaylı grevlerde” yetecek kadar marş (1 mayıs, venceremos); Çin işkencesindeki su damlalarının masumiyeti gibi notalarla da ‘zulüm’ yapılamayacağını anlayacak kadar klasik müzik (4 mevsim, 9.senfoni, bolero); düğün yapmaya yetecek kadar halay, çiftetelli, dans öğren.

-Daha iyi bir gelecek için yapılabilecek en güzel şeylerden biri (zorla olmaz) çocuk sevmektir. Sevgi ile yetişen bir çocuğun geleceği daha iyi yapma kapasitesi, başka hiçbir yerde bulunamaz. Hem kendi hayatını daha güzel ve anlamlı yapmak, hem de dünya ve insanlık için daha güzel bir geleceği hazırlamak adına ‘çocuk sevmek’ en devrimci eylemdir. Bu nedenle çocukların mızmızlanma, yaramazlık yapma, bunaltacak kadar ısrarcı olma, “uyumsuz, rahatsız ve şoke edici” davranışlarda bulunmalarının ‘çocuk’ olmalarının olağan sonucu olduğunu; senin de çocukken farklı olmadığını (farklı olman için baskı uygulayanların hiç de iyi yapmadıklarını) unutma. Çocuklarla iyi zaman geçirmeni sağlayacak donanımını (oyun, bilmece, bilgisayar, konsol, psp, fıkra, masal vb.) güncellemeyi unutma.

-Hayatının her alanının ‘kaliteli’ olması çok önemli. Ancak ‘asli hayat’ konusunda karar vermelisin. Asli hayatını sürdürmek için gerekli olan lojistik, catering gibi destek hizmetlerine hak ettiklerinden fazla değer verme. İş, kariyer, eşya, kıyafet, yemek, marka, moda… hayatını sürdürmek için kullanmak ve tüketmek zorunda olduğun şeyler. Gerçek bir hayatı olmayanların, abartarak hayat yerine ikame etmeye çalıştıkları ‘enstrümanlara’ kullanım değerleri kadar değer vermek ‘adil’ bir hayat yaşamaktır. Hayat yeni, parlak, pahalı enstrümanlara sahip olmakla değil; enstrümanlardan çıkan seslerin uyumlu ve kaliteli bir beste olmasıyla güzelleşir. (Eylül 2013)

Sonuç olarak; yumruğunu yıldızlara uzatman dileğiyle “yolun” açık olsun.

 

 

**********

 

 

 


Bu blogdaki popüler yayınlar

16. MEKTUP (GERÇEK ALİ)

    Din ve inanç konusuna genel bir bakışı netleştirmek için yazıldı...

5. MEKTUP (DİYALEKTİK)

En başta ve en fazla anlaşılması gereken 'diyalektiği' anlamak için yazıldı...

18. MEKTUP (ÜTOPYALAR GERÇEK Mİ?)

                                                         Anlatılanların 'makul, meşru ve mümkün' olduğunu somutlamak için yazıldı...