Geçmiş Rusya'dan yola çıkarak bu günkü Türkiye'ye bakmak için yazıldı...
CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (15)
Danny Katch’in ‘Ciddi Ciddi Sosyalizm’ kitabında “Kapitalizmin insanlığa hizmet için uygun olmadığını söylemek, doğrudan başka bir seçeneğin daha iyi olduğu anlamına gelmiyor. Gerçekten de genel kabul, sosyalizmin geçen yüzyıl içinde başarısızlığa uğradığı yönünde… Sonuç olarak, kapitalizme sırt çeviren pek çok insan sosyalizmin de çıkmaz sokak olduğu varsayımı ile hareket ediyor.” cümleleri, yeni mektubun konusunu belirledi: Sosyalizm çıkmaz sokak mı?
Aslında
önceki mektuplarda kısmen incelediğimiz bir konu: ‘Teorik handikap’ (devrim
gelişmiş kapitalist ülkelerde olacaktı), tek ülkede sosyalizm, iç savaş, emperyalist
kuşatma, İkinci Dünya Savaşında 22 milyon Sovyet askerinin (büyük bir çoğunluğu
inançlı komünistler) ölmesi, Lenin’in erken ölümü, ülkenin yönetilmesi zor bir
büyüklüğe ulaşması, deneyimsizlik, sosyalist bloğun bölünmesi, enternasyonalist
dayanışmanın işlememesi…
Sıraladığımız
başlıkların çoğu dışsal etkenlerle ilişkili. İç ve dış’ın diyalektik olarak
içiçe geçtiği bir süreci konuştuğumuzun farkındayız. Ama ‘içeride’ gerçekten
neler oldu? Sovyetler Birliği’nde kuruluş döneminde neler yaşandı? Çöküş
kaçınılmaz bir ‘kader’ miydi? ‘Başka türlü’ olabilir miydi, şimdi ‘başka türlü’
olabilir mi?
Tarihi
gerçeklerin tümüne ulaşılamıyor. Çoğu olayın belgesi yok. İtiraf ve iftiralardan
oluşan ifadeler, (başka kaynaklardan teyit edilemeyen, öznel) anılar ya da
(yazanın amacına bağlı) biyografiler üzerinden tarih yazılıyor. Bu nedenle,
tartışmaların aktörleri üzerinden değil, konular üzerinden gitmek yararlı olabilir.
Tartışmaların
aktörlerinin rollerini ve etki düzeylerini küçümsemek gibi bir niyetimiz asla
olamaz. Sanırım I. Deutscher’in sözüydü (mealen) “Devrimi
yapan önder Bolşeviklerin çoğu, ilgilendikleri konuyla ilgili olarak
Avrupa’daki en yetkin akademisyenlerle aşık atacak düzeydeydiler”. Ancak, önder
isimlerin belirli ve kalıcı safları yoktu. Gelişmelere göre konum
alabiliyorlardı. Lenin’in ölümüne (Ocak 1924) kadar, fikir ve kuram bazında
tartışmalar yaşansa da son sözü söyleme yetkisi Lenin’deydi. Sonrasında
Lenin’in yerini alacak bir isim ortaya çıkamadı. Troçki’nin Menşevik geçmişi
vardı ve partiye yeni katılmıştı. Zinovyev ve Kamenev Ekim ayaklanmasına karşı
çıkmış ve ‘ihbarcılık’ yapmışlardı. Stalin’in kuramsal yönü güçlü değildi.
Buharin çok gençti…
Bu nedenle kolektif
yönetim modeli denendi. Lenin’in felç nedeniyle istirahate çekildiği 1922-24
döneminde Troçki’ye karşı Zinovyev-Kamenev-Stalin ittifakı yaşandı. Sonra
Troçki-Zinovyev-Kamenev’e karşı Stalin-Buharin; son olarak da Buharin’e (ve
başbakan Rikov ile Sovyet sendikalarının başkanı Tomski’ye) karşı Stalin… Bu
arada Lenin’in eşi Krupskaya ile Stalin’in kavgaları, Lenin’in müdahalesi,
‘vasiyet’ olarak adlandırılan mektuplarında adı geçenlerin tümü için
‘eleştirel’ ibareler kullanması (Stalin için ‘kaba’, Zinovyev ve Kamenev için
‘güvenilmez’, Buharin için ‘diyalektiği bilmiyor’, Troçki için ‘bolşevik değil,
kendine fazla güveniyor’…) gelgitleri arasında iz sürmek çok zor.
Örneğin, Troçki’nin
‘Rusya’nın sosyalizm potansiyeline inanmayan’ sürekli devrim kuramına karşı
Stalin ile birlikte muhalefet yürüten Zinovyev ve Kamenev, Stalin’in (parti
genel sekreterliğini kullanarak) örgüt içinde gücünü arttırmasından
kaygılanarak Troçki ile birlikte davranmaya başlıyorlar. Buharin Sol
Komünistlerin lideri olarak bilinirken, sanayileşme ve köylü politikaları
konusunda Sol Komünistlerin sözcülüğünü yapan Preobrajenski ile kuramsal
tartışmaya giriyor…
Bu karmaşaya düşmemek
için, isimlerden bağımsız olarak ana tartışma konuları ve savunulan tezleri hatırlayalım,
bu günden bakınca gördüklerimizi yeniden yorumlayalım, gözlem ve tespitlerde
bulunalım.
-Ekim Devrimi,
Şubat
Devrimi ile çarlığın yıkılması aşamasında neredeyse bütün Bolşevikler, köylülerin
ağırlıklı olduğu Rusya’da koşulların sosyalist devrim için uygun olmadığını
düşünüyorlardı. Yeni kurulan burjuva cumhuriyetin uzun ömürlü olacağını, bir Sosyalist
Devrimci (SR) olan Kerenski başkanlığında kurulan hükümet yönetiminde ülkede
kapitalist kalkınma ve demokratikleşmenin sağlanması oranında proletaryanın
iktidarına doğru yaklaşılacağı savunuluyordu.
Rusya’nın
savaş halinde olduğu Alman Hükümetinin izniyle (casusluk suçlamaları altında)
Rusya’ya geçen Lenin’in ayaklanma ve sosyalist devrim anlamına gelen Nisan
Tezleri (geçici hükümete destek verilmemesi, iktidar proletarya ve yoksul
köylülüğün oluncaya kadar mücadeleye devam edilmesi) ciddi bir şaşkınlık ve
muhalefetle karşılandı.
Lenin’e
ilk destek partiye yeni katılan Troçkistler ile Moskova’da etkin olan Buharin
önderliğindeki Sol Komünistlerden geldi.
Parti
liderliğinin kıdemli üyelerinden Zinovyev (yurt dışında Lenin’in ‘sağ kolu’) ve
Kamenev (Stalin ile birlikte partinin Rusya’daki lideri) ise açıktan karşı
çıktılar ve hazırlanan ayaklanmaya karşı olduklarını bir Menşevik gazetesinde yazarak
‘ihbarcılık’ yaptılar.
Sonuçta
Lenin partiyi ikna etti ve devrim başarıldı. Ancak, Şubat-Ekim arası
tartışmalarda partinin yerleşik kadrolarında (Troçkistler ve Buharinciler
lehine) değişiklikler oldu. Başka birçok nedenin yanı sıra, ‘tartışma’ diye
nitelediğimiz süreç politik, kişisel, duygusal kırılmalara neden oldu. Küçük
bir açı farkıyla başlayan doğruların büyüdükçe birbirinden uzaklaşması gibi, zaman
içinde (kurucu önderlerin kurdukları yeni düzeni yıkma çabaları anlamında)
ihanet, (Almanya, Japonya, İngiltere adına) casusluk suçlamaları ile sürgün,
hapis, idam… ‘Çıkmaz sokak’ deyimi böyle bir ortamda semirdi!
- Uluslararası devrim,
İstisnasız
tüm Bolşevikler ‘Rus devriminin gelişmiş kapitalist ülkelere yayılacağını ve
Avrupa proletaryasını zafere ulaştıracağını’ düşünüyorlardı. Uluslararası
devrim, Rus devrimini politik ve ekonomik bakımdan tahkim edecekti. Rus
proletaryasının kalıcı zaferi Avrupa proletaryasının desteğine bağlıydı.
Bu bakış açısının iki
sonucu oldu: Devrimi içeride ekonomik ve politik olarak derinleştirmek yerine
uluslararası devrime odaklanmak; Almanya ile barış yapılması (Brest Litovsk)
konusunda tartışma.
Bir taraf, zafere
ulaşan işçi-köylü devriminin önündeki görevin, devrimci bir savaşla dünya
sosyalist devrimini ateşlemek olduğunu, bu nedenle saldırgan kapitalistlerle
barış imzalanamayacağını, Rusya’nın askeri gücünün zayıflığının değil Rus
Devriminin bir simge olmasının önemli olduğunu, zafer bayrağını indirmenin
uluslararası devrime zarar vereceğini ileri sürüyordu.
Diğer taraf ise “Dünya
Savaşı, devrim ve iç savaşın getirdiği yıkım ve acılar (devrimin maliyeti)
nedeniyle soluklanmak ve zaman kazanmak gerektiğini” söylüyordu.
Yedinci Parti
Kongresinde keskin tartışmalardan sonra Brest Anlaşması kabul edildi, ancak ciddi
bir ‘bolşevik muhalefetin’ ortaya çıkmasına neden oldu. Ayrıca, çok sonraları
ortaya çıkan Hitler Almanyası ile ‘Saldırmazlık Paktı’ imzalanması ve
‘Kapitalizmle barış içinde bir arada yaşama’ konusunda yaşanan tartışmaların
nüvelerinin de bu tartışmalarda yeşerdiği söylenebilir.
Daha sonraki
‘kesintisiz devrim’ ve ‘tek ülkede devrim’ tartışmaları da bu bağlamın
konularıydı.
-İç savaş,
Barış anlaşması, batı
devrimlerinden umudun kesilmesi ve iç savaşın derinleşmesi ile birlikte
dikkatler ekonomik politikalara yoğunlaştı. Sanayide işçilerin denetimi,
sınırlı ve seçici bir kamulaştırma ile başlayan süreç, iç savaşın da yıkıcı
etkisiyle sanayi üretiminin düşmesi ve ekonomik kaosa yol açtı. Bu nedenle,
sermayeye yönelik saldırıya son veren, işletmelerde özel mülkiyet ve yönetime
izin veren bir ‘devlet kapitalizmi’ uygulanmaya başlandı. Bu yöntemle modern ve
üretken bir sanayiye ulaşılacak ve sosyalizme doğru önemli bir merhale
aşılacaktı.
Bu politikanın muhalifleri
ise burjuvaziye karşı uzlaşmaz düşmanlığın sürdürülmesi gerektiği, aksi halde
komün devletinin sona ereceği ve bürokratik merkezileşme ile finans kapitalin
önünün açılacağını ileri sürdüler.
Geniş bir özel sektör
ile sınırlı bir kamu sektörünü (işletme sayısı çok olan özel sektörün
karşısında az sayıda ama ekonomiye etkisi yüksek kamu sektörü) bir araya
getiren ‘karma ekonomi’ anlamındaki devlet kapitalizmi, iç savaştan sonraki NEP
(Yeni Ekonomik Politika) için de geçerli oldu ve benzer tartışmalar o döneme de
taşındı. Kilit sektörlerde (kumanda tepelerinde) devlet denetimi yoluyla
ekonomiyi yönlendirmek tezi ile üretimin azami ölçüde kamulaştırılması
talepleri arasındaki tartışma hiç bitmedi. İşçi denetimi, emek disiplini,
burjuva uzmanların istihdamı, zorunlu emek hizmeti gibi alt başlıkların tümü
yeni tartışmalar yarattı.
Derinleşen iç savaş, yabancı
askeri müdahaleler (karşıdevrimci beyaz orduların yanı sıra Alman ve Japon
saldırıları) ve kentlerdeki açlık tehlikesi nedeniyle 1918 ortalarında ‘savaş
komünizmine’ geçildi. Kaynaklar askeri harcamalar için kullanıldı, el koyma,
karneye bağlama, ekonomik yaşamın yoğun biçimde devletleşmesi, artan bürokrasi
ve Sovyetlerin (komün düşüncesinin) silikleşmesi… Azalan parti içi demokrasi
nedeniyle muhalefet radikalleşti, suikastler yapıldı, Lenin’e kurşun sıkıldı,
Kronstadt ayaklanmasının kanla bastırılması dahil Bolşevik olmayan gruplarla
kopuşlar gerçekleşti. Özellikle batı sosyal demokratları arasında devrimin ‘yapıcı
değil yıkıcı’ olduğu yolunda tartışmalar başladı. Rus devrimciler de ‘devrimin
maliyetleri’ bağlamında, kapitalizmde politik ve ekonomik işlevlerin iç içe
geçmesi nedeniyle burjuva devlet aygıtının tahribinin burjuva ekonomisinin de
tahribi sonucunu doğurduğunu, iç savaşın da etkisiyle sanayinin dağılışı ve
üretim anarşisinin (devrimlerde) kaçınılmaz bir evre olduğunu anlatıyorlardı
(omlet yapmak için yumurtaları kırmak gerekir). Geçiş dönemi ekonomisi, yıkıp
yeniden yapmak, kaostan denge çıkarmak anlamına geliyorsa, şiddet ve zorlama da
denkleme dahil olurdu.
Ancak denkleme
ağırlığını koyan unsur ‘köylülük’ oldu. Proletarya ile birlikte toprak ağasına
karşı mücadele eden köylülük, komünist üretim ilişkilerinin kurulması
(kolektivizasyon) sürecinde saf değiştiriyordu. Piyasa mekanizmaları dışında
köylülüğü artık-ürün üretmeye özendirecek ne yapılabilirdi? Savaş komünizminin
‘tahılın zor alımına dayalı’ politikası sanayi ve tarımda büyük açıklar
yaratmış, kentlerde açlık tehlikesi baş göstermiş, kırdaki desteğin azalması ve
yeni bir iç savaş tehlikesinden bahsedilir olmuştu.
Troçki’nin ‘emeğin
militarizasyonu’ ve sendikalar üzerinde partinin egemenliği üzerine başlattığı (İşçi
Muhalefeti olarak bilinen yapıyı ortaya çıkaran) yeni ve başka bir tartışmanın ertesinde
toplanan Onuncu Parti Kongresinde “tahıl zoralımını sonlandırarak, kent-kır
arasında ticareti düzenleyerek’ savaş komünizmi sonlandırıldı ve NEP düzenine
geçildi.
NEP düzenlemeleri, ayni
ve parasal vergi, köylünün toprak üzerindeki tasarrufunun güvenceye bağlanması,
işçi çalıştırmak, toprak kiralamak vb. gibi tarım sektörü ile ilgiliydi. Ama
sonuçta küçük işletme ticaretinin artışı, para, kredi, rekabet gibi sonuçları
kaçınılmazdı. Ekonominin denetiminden vazgeçen devlet, politik tekelini
sağlamlaştırmaya yöneldi (Çin’deki uygulamaları anlamak için uygun bir
paradigma olabilir).
Bu dönemde (Menşevik,
sosyalist devrimci ve anarşist) muhalefetin görece azalması, dikkatleri parti
içi muhalefete çevirdi. Onuncu Parti Kongresi tabandan gelen muhalefeti
yasaklayan iki karar aldı: Emeğin militarizasyonu tartışmalarında ortaya çıkan
‘İşçi Muhalefetini’ ve fraksiyonları yasaklamak! Yine de bütün bu önlemler,
‘NEP ülkeyi sosyalizme mi kapitalizme mi götürüyor’ tartışmalarını bitiremedi. 1925’den
itibaren savaş öncesi üretim düzeylerine ulaşılmıştı ama ‘asıl hedef’ olan
sosyalizme ulaşmak için sanayileşme ve modernleşme şarttı.
- Tarım ve
kolektifleştirme,
Sosyalizme ulaşmak için
sanayileşme ve modernleşme tartışmaları, ‘esas hedefe’ odaklanma gündemi hemen
taraflarını ortaya çıkarttı. Bir tarafta “küçük burjuvazi ile (kulaklarla) er
geç çatışmak kaçınılmazdır, soluklanma süresi bitmiştir ve devrimci saldırının
vaktidir” diyenler vardı. Yalıtık bir Rusya’da hızlı bir şekilde sanayileşmek
için gerekli ‘ilkel sosyalist birikim’ ancak tarım sektöründen sağlanabilirdi. Sosyalizmin
kuruluşu ilerledikçe sınıf mücadelesi sertleşirdi.
Diğer yanda ise “öfkeli
ama temelsiz saldırıların zamanı değil, sorunları buyruklarla ya da idari
önlemlerle çözeceğini sanan kibrin, abartılı devrimciliğin başarı şansı yok”
diyenler, tarımdan sanayiye hızlı bir şekilde kaynak aktarmak için önerilen
yöntemlerin, köylülüğü işçi devletinin bir iç sömürgesi gibi görmek anlamına
geleceğini, bu bakış açısının ‘sosyalist etik’ açısından yanlış olmasının
ötesinde işçi-köylü ittifakını bozarak devrimi tehlikeye atacağını söylüyordu. Bu
nedenle, kırda birikimi artıracak önlemlerle (sanayi ürünlerini ucuzlatmak ve
ticareti desteklemek) talebi artıracak ve sanayi üretimini teşvik edecek
‘barışçı’ ve yavaş bir model (kooperatif sosyalizmi) uygulanmalıydı. Devrimden
sonra sınıf mücadelesi ‘kumanda tepelerini’ kullanıp ekonomiyi şekillendirerek devam
eder ama şiddet içeren biçimleri azalarak bitmelidir. Sosyalist sektörün gücünü
artırdığı oranda planlama da etkinliğini artıracaktır. İç savaştan iç barışa
doğru geçmek, devletin ‘baskı aracı’ karakterini de azaltacaktır, deniliyordu.
Devamında, savaş
tehlikesi nedeniyle ağır sanayi kurmanın acilleşmesi, kulakların tahıl
stoklaması nedeniyle yaşanan ürün kıtlığı, Politbüro’da Stalin’in zaferi,
1929-33 arası kolektifleştirme ve kulaklarla ‘iç savaş’, savaşa hazırlık ve
İkinci Dünya Savaşı…
GÖZLEM ve TESPİTLER:
Bolşevik Parti (en
azından ele aldığımız konuda) homojen, birleşik, ideolojik netliğe sahip bir
devrimciler örgütü gibi görünmüyor. Bu durumun, tartışma ortamını diri tutmak
ve yeni fikirlere her an açık olmak gibi bir avantajı olduğu düşünülse de
kuramsal ayrılıkların bölünmelere neden olabildiği de dikkate alınmalıdır.
Üretilen bilginin
önemlice bir kısmının ‘devrimin yapılmasına’ dair olduğu, devrimden sonra yeni
bir düzenin kurulması konusunda (son tahlilde) hazırlıksız, kendiliğinden ve
doğaçlama bir süreç yaşandığı söylenebilir.
Önceden yeterince
tüketilmeyen her tartışmanın; doğrularını savunma azimleri ‘hep haklı olmak’
tutkusuna varan, iddialılık düzeyi ve hırsları kibir sınırlarını zorlayan,
özgüvenleri narsizme bulanmış, tahmin ve öngörülerine ‘kesin bilgi’ değeri
biçen kadrolar ve klikler arasında ‘zamansız’ kırılma ve çatışmalara yol
açtığı, örneğin devrimden önce ‘ayrılıklara’ yol açabilecek tartışmaların,
devrimden sonra ‘ihanetle’ sonuçlandığı görülüyor.
Egosu,
hırsları ve iddiaları yüksek aktörler arasındaki iktidar oyunu için en verimli
alan ‘belirsizlik’ alanlarıdır. İlke, yol haritası, genel yaklaşım düzeyinde de
olsa belirlenmemiş alanlar “süreçleri
etkilemek, ülkenin gidişatında söz sahibi ve ‘konuşuluyor’ olmak” isteyen
iddialı bireyler için ‘ağır tahrik’ oluşturmaktadır.
Arızayı gidermek
(devrim yapmak) için eksiksiz ve işe uygun alet çantası/avadanlığın (kuram)
varlığı, ustalık (parti ve önderlik) kadar önemli. Farklı olasılıklara hazır
olmak, (a/b/c…) planları, simülasyon, modelleme vb. yapmak, satranç ustalarının
birden çok hamleyi önceden planlaması gibi her olasılığa karşı ayrı taktikler
geliştiren esnek, opsiyonlu, çok olasılıklı bir oyun planı geliştirmek
başarının ‘gerek’ koşulu gibi görünüyor.
Yaşlı/genç,
kıdemli/yeni, Petrograd (Ankara)/Moskova(İstanbul), farklı fraksiyonların
varlığı gibi ayrımlar engellenemiyor. ‘Birlik’ fikrini fetişleştirerek
gereğinden fazla zaman ve enerji harcamak yerine, bu ‘farklılıkların’ özgül
enerjilerini sinerjiye çevirmenin yollarını aramak daha rasyonel ve gerçekçi
görünüyor.
‘Tartışmada farklılık’
zenginlik yaratırken, ‘yaparken farklılık’ sorun yaratıyor. Çözüm ‘demokratik
merkeziyetçi’ örgütlenmede yatıyor. Herkesin görüşünü hiçbir kısıtlama
olmaksızın ‘yeterince anlaşıldığından’ emin oluncaya kadar anlatma hakkını
kullandığı ‘demokratik’ tartışma süreci tüketildikten sonra, alınan kararın
uygulanmasında ‘merkeziyetçi’ olan etkili ve sonuç alıcı bir örgüt modeli için
gereken ‘etik’ üzerinde uzlaşmak önemli görünüyor.
(Örneğin) Demokratik
merkeziyetçilik, aynı örgüt içinde farklı görüşlerin yaşamalarının yolu olarak
en önemli ilkeler arasında olmasına rağmen, farklı düşünenlerin hemen(!)
örgütsel ayrılığı gündeme getirmeleri ve (aksi kanıtlanmadıkça iyi niyeti ve
yeterliği tartışma dışı olan) yoldaşlarının çoğunlukla kabul ettiği bir görüşü ‘kolayca’
ayrılık nedeni yapmaları “tekkecilik/sekterlik”; ayrılık nedeni yapacak kadar
ciddiye aldığın ‘sorunu’ yoldaşlarının çoğunluğunun anlayamadığını düşünmek
“üsttencilik/kibir”; her hangi bir örgütün, tartışmanın ya da fikrin ‘azınlığı’
olamamak “büyüklük kompleksi/hadsizlik”; fikrini savunma özgürlüğün
engellenmediği sürece, yoldaşlarını ikna edemediğin durumda, pratiğin seni
doğrulamasını bekleyememek ve gerçeği gören iyiniyetli yoldaşlarının fikrine
gereken önemi vereceğine inanmamak “paranoya/merdümgirizlik” olarak ayıplanmalı
ve çoğunluk tarafından ‘düşkün’ muamelesi ile karşılanacağına inanmalı (ayrılık
ve uzlaşmaz karşıtlık için çok ciddi ve açıkça ikna edici argümanlar olmalı).
Devrim ve sosyalizmin
kurulması sürecindeki her ‘hatanın’ kapitalizmi mazur ve meşru göstermek için kullanıldığı,
özellikle ‘insan hakları’ başlığı altında saldırılara fırsat verilmemesi
gerektiği; enternasyonal politika olarak ‘devrim ihracı’ sorunlu bulunuyorsa da
‘emekçi sınıfların memnuniyetinin’ ihracından vazgeçilemeyeceği (Berlin
Duvarı’nı yeniden yapmanın tek gerekçesi –Elveda Lenin filmindeki ‘yalanı’
doğru yaparak- komşu kapitalist ülkelerdeki yoksulların sosyalizme akınlarını
kontrol etmek olabilir); yapıcı, teşvik edici, içeriden ve dayanışmacı eleştiri
yerine doğrudan karşıtlık içeren ve uzlaşmaya kapalı çıkışların ‘son tahlilde’
karşı devrime malzeme verdiği görülüyor.
Örneğin, 1927’deki
Parti Kongresinde %1’in altında oy alan Troçkist muhalefeti ve uzun zaman Lenin’le
birlikte mücadele etmiş isimleri Nazi Gestaposu ile işbirliği içinde (faşizmin
ajanı/hain) gösteren Moskova Duruşmaları ‘son tahlilde’ neye hizmet etmiştir?
Maddi gerçeği tam olarak öğrenemesek de (yaşananları herkes kendi bakış
açısından ‘hikaye’ etse de) sonuçta “Stalin ‘külyutmaz’ olduğunu kanıtlamış ve
kendi elleriyle kurdukları sosyalizmi yıkmaya çalışan hainleri enseleyip
cezalandırmış” mı diyoruz, yoksa “Meselenin özü ‘güç bende olmalı’ kavgası… Rejim
kavgası değil, hükümet/hükmetme kavgası” mı diyoruz? (Tam burada 15 Temmuz
AKP-Feto kavgası aklıma geldi. Hemen kovdum!)
‘Erken
teşhisin’ hastalıkları önlemedeki başarısından esinlenerek, kuramsal
tartışmaların da en azından ilke, yönelim, yol haritası düzeyinde netleştiği
oranda ‘aynıların aynı, ayrıların ayrı yerde olması’ sağlanacaktır.
Tartışanların farklılığından ‘yapanların birliğine’ geçiş için ideolojik
netliğin zamanlaması da önemli görünüyor. (Tartışmasız bir ortamdan söz
etmediğimiz açık olmalı. En azından, uygulamadan sorumlu olanlar arasında ‘ana
gündemi’ oluşturan konularda esasa ilişkin tartışmaların tüketilmiş olması,
tartışmaların ‘yolda uzlaşmış olanların şerit tartışması’ kıvamında olmasından
bahsediyoruz.)
Tartışma
konularına bugünden bakınca dün, bugün ve yarın nasıl görünüyor?
a)
‘Ekim Devrimi’ tartışmalarına bu günden bakınca;
*Önce burjuva iktidarı
altında sanayileşme ve modernleşme gerekir diyenler uzun vadede haklı çıktı,
‘azgelişmiş Asyatik bir tarım ülkesini’ sosyalist iktidar altında geliştirme
çabalarının yarattığı kaçınılmaz ‘olumsuzluklar ve hoşnutsuzluklar’ birikerek
sistemin sonunu getirdi, denilebilir.
*Fırsat yakalandığında
cesaret ve kararlılıkla işçi-köylü iktidarını kurmak ve proletarya iktidarı
altında sanayileşme ve modernleşmeyi başarmak mümkündür diyenler haklı çıktı;
tarih bunun doğru olduğunu kanıtladı ve Sovyetler bir ‘süper ülke’ oldu; sorun
kuruluş aşamasında uygulanan yöntemler değil, sonrasında partinin yozlaşması ve
revizyonistlerin kasıtlı ve bilinçli olarak sosyalizmi tasfiyesidir de denilebilir.
**Sonuç
olarak; devrim yapılan ülkenin azgelişmişliği, sanayileşme ve modernleşme
konularındaki zayıflığı, sosyalizmin kuruluşunu ve sürdürülmesini ‘zorlaştıran’
etkenlerdir. Her ülkede devrim yapılabilir, ancak ülkenin ‘özgül’ koşulları
‘oluş halindeki’ sosyalizmin (sosyalizmin kuruluş/doğum sürecinin) ne kadar
sorunlu ve sancılı geçeceğini belirler. ‘Devrimin maliyeti’ ile
sanayileşme/modernleşme düzeyleri bileşik kap içinde (ters orantılı olarak)
dinamik ve diyalektik bir birliktelik içindedirler. Birinin fazlalığı diğerinin
azlığı anlamına gelir.
Türkiye’de
yaşanan Milli Demokratik Devrim/Sosyalist Devrim tartışmaları, bu bağlamda
yaşanan tartışmalardı. Günümüzde gelinen sanayileşme ve modernleşme düzeyi ile
kır nüfusunun göreli azlığı bu sorunun önemini azaltmış görünüyor.
Kuramsal tartışma
konuları (uzmanlara sorular);
-Nüfusunun %7’si köyde
yaşayan Dünya’nın 18. büyük ekonomisinde kentleşme, okuryazarlık, genel eğitim
seviyesi, ulaşım ve iletişim olanaklarının ulaştığı düzey, ‘modernleşme’
anlamında sosyalist devrimin/kuruluşun ihtiyaç duyduğu birikimin ne kadarıdır?
-İdeolojik hegemonya
araçlarının etki düzeyi, eğitimin niteliği ve içeriği, bölgesel gelişmişlik
farkları, milliyetçi-muhafazakar kültür, (sosyal) medyanın ‘modernleşmeye’
etkisi nasıl? Kültür devriminin ‘müfredatı’ ne olmalıdır?
-Sanayi ve tarımın
geldiği noktada ‘kendine yeterlik’, dışa bağımlılık, hafif ve montaj sanayi karakteri, katma değer
üretme kapasitesi, ithal ikamesine uygunluk, vazgeçilebilir/ küçültülebilir/
korunabilir/ büyütülebilir ve yeni kurulması gereken sektörler nelerdir?
-Yeniden kuruluş ve
büyüme için gerekli kaynaklar nedir ve nasıl tedarik edilecektir?
b) ‘Uluslararası devrim’
tartışmalarına bu günden bakınca;
*Dünyanın 1/3’ünün
(reel) sosyalist blok olarak adlandırıldığı, kapitalist-emperyalist blok ile sıcak/soğuk
savaş süreçlerini atlatan, süper ülke statüsüne ulaşan, birçok öncelikli insani
ihtiyaç konusunda azımsanmayacak başarılar elde eden Rusya deneyimi ‘tek ülkede
sosyalizm kurulabilir’ tezini doğrulamıştır, denilebilir.
*Gelişmiş kapitalist
ülkelerde devrimler yapılamasa bile, Sovyet Devriminin doğu bloku olarak ‘bölgesel’
bir devrime dönüştüğü, Çin Devrimi ile başlayan ve ulusal kurtuluş hareketleri
ve bağlantısızlar bloğu tarafından da desteklenen sosyalist bloğun varlığının,
sosyalizmin tek ülkede yaşayamayacağının göstergesi olduğu; (reel) sosyalizm
uygulamalarının enternasyonalist dayanışmanın bitirilmesi ve (üç dünya, sosyal
emperyalizm gibi teorilerle) düşman kamplara bölünen sosyalist ülkelerin de
facto olarak (her biri ayrı ayrı) ‘tek ülkede sosyalizm’ paradigmasına
dönmeleri nedeniyle yıkıldıkları, ‘uluslararası devrim’ tezi doğrulandı, denilebilir.
**Sonuç olarak; tek
ülkede kurulan sosyalizm, emperyalist kapitalizm karşısında (en azından
başlangıçta) dezavantajlıdır. Kapitalizmin israfa dayalı ekonomisi ile rekabet
etmek zordur. Kapitalizm kriz ile kendini yeniler. Bu nedenle kriz, yoksulluk,
yoksunluk, yolsuzluk, adaletsizlik, baskı, faşizm… kapitalizme ‘yakıştırılır’
ve anlayışla karşılanır. Sosyalizmin böyle ‘lüksleri’ yoktur. Örneğin, silahlanma
kapitalizmde sermaye birikimine hizmet eder (sanayiyi geliştirir, istihdam
sağlar, ar-ge faaliyetleri ile teknolojik gelişmeyi hızlandırır) ama
sosyalizmde kaynakları heba eder. Kara para, kayıt dışı ekonomi, mafya, kumar,
fuhuş, uyuşturucu ticareti gibi birçok ‘ekonomik sektör’ kapitalizme hizmet
eder ama sosyalizm açısından tasfiyesi için ayrıca ‘kaynak’ ayrılması gereken
sorunlardır.
Dünya
Devrimi, ‘olursa iyi olur’ diye konuşulan bir konu değildir. Her
enternasyonalist devrimci dünya devrimini ister. Sosyalist kampın büyümesi,
ekonomik ve siyasal dayanışmayı artırmasının yanı sıra ‘dış güvenlik’ sorununu
azaltması oranında da ‘sürdürebilirlik’ konusunda katkı sunacaktır.
Kuramsal tartışma
konuları;
-Daha gelişmiş metropol
kapitalist ülkelerde devrim olmadan Türkiye’de sosyalizm sürdürülemez mi?
-Kuramsal, ekonomik,
siyasal, askeri açılardan ‘çok ülkede devrimin’ avantajlı olacağı
tartışmasızdır. Eş zamanlı çok ülkede devrimden (bölgesel devrim)
bahsedilmediğine göre, soru şudur: Tek başına devrim yapan ülkenin gelişkinlik
düzeyi, nasıl bir ablukaya ne kadar ve nasıl dayanır?
-Lenin’in
“Rus devrimi muzaffer olmak için gerekli güce sahiptir. Ama zaferinin
meyvelerini koruyacak güce sahip değildir” sözü ile Stalin’in “Emperyalist Batı
ile aramızda elli-yüz yıllık bir fark var. Ya bu farkı on yıl içinde kapatırız
ya da batarız” cümlesi, sosyalizme ulaşmak için (sanayileşme, tarımda
kolektifleştirme, sosyal ve kültürel devrim, iç/dış savaş) kat edilmesi gereken
yolun uzunluğunu anlatıyor. Sorun ‘tek ülkede’ olmak mı, kat edilmesi gereken
yolun uzunluğu mu, bu kadar yoğun ve hızlı olmak mı, yoksa ikisinden de
kaçınamamak mı?
-Yoğunluk ve hız ‘sınıf
savaşını’ sertleştiriyor mu? Komünizme yaklaştıkça sınıf savaşının iknaya
dayalı uzlaşmacı karakter kazanması (devletin sönümlenmesi) beklentisi ile ‘tek
ülkede’ sosyalizmi kurma çabası arasındaki ilişki nasıl?
-Sınıf savaşının
sertliği, (iç)savaş benzeri gerekçeler, sovyetlerin (proleter demokrasinin)
askıya alınmasını, silikleşmesini haklı kılar mı? Rusya’da iç savaş sürecinde
‘sönümlenen’ sovyet meclisleri ile ‘parti ağırlıklı’ bir devlet yapısı
oluştuğu, meclislerin yanı sıra emekçi kitlelerin siyaset yapma ve denetleme
reflekslerinin de ‘sönümlenmesi’ nedeniyle proletarya iktidarının ‘parti
bürokrasisinin revizyonist iktidarına’ dönüştüğü söylenebilir mi? Bu durumda
“Bütün iktidar sovyetlere ama her koşulda ve sürekli!” demek mi gerekir?
c) ‘İç savaş’
tartışmalarına bu günden bakınca;
*Yeterince
radikalleşmemek, sertleşen sınıf savaşının gerektirdiği ‘sertlikte’ önlemler
almamak, uzlaşmak, ‘soluklanmak için durmak’ gibi ödünler/ kararsızlıklar/
molalar karşıdevrimi de güçlendiriyor. Bu nedenle ödünsüz ve soluksuz şekilde
‘saldırmak’, karşıdevrim bitene kadar ‘seferberlik’ halinde nihai hedefe koşmak
gerekir. Rusya’da en başında kararlı bir sistem kurulamadığı için sürekli
yalpalayan sosyalizm sonunda çöktü, denilebilir.
*Devrimin bekası için
‘hassas’ ittifakları gözetmek, koşulların gerektirdiği ödünleri ‘kontrollü’
şekilde vermek, hızlanmak için dinlenmek, ileriye atılmak için geri gitmek…
bazen kaçınılamaz taktik ve stratejilerdir. Kategorik olarak reddedilemezler.
Rusya’da somut koşullara uygun olarak kullanılan tüm bu taktikler sonuç vermiş
ve ‘stabil’ bir sosyalist düzen kurulmuştur (yıkılması ayrı dinamiklerin
sonucudur) da denilebilir.
**Sonuç olarak;
yıkanların ve yıkılanın cürmü ve gücünün belirlediği bir yıkılış/kuruluş
sürecinin yaşanması kaçınılmazdır. Devrimin önderi proletaryanın büyüklüğü,
gücü, bölünmüşlüğü; ittifak kurduğu diğer sınıflarla (köylülük ve küçük
burjuva) ilişkileri ve ideolojik önderlik yapabilme kabiliyeti gibi birçok
değişkenin (somut ve nesnel/determinist, iradi müdahaleye açık/volontarist) birliği
ile ortaya çıkacak bir sentezden söz edilmektedir. Yıkılması gereken burjuva
devlet aygıtı ile onun ‘ayrılmaz parçası’ olan burjuva ekonomisi “içiçe
geçmişlikleri nedeniyle birlikte yıkılmak zorundalar” diyerek ‘devrimin
maliyetlerinden’ kaçınmanın zorluğunu vurgulamak, bir hedef olarak değil, bir
sonuç olarak anlaşılabilir. Ancak, hedef bellidir: “İşçilerin saldırılarını
üretimin maddi araçlarına değil de, bu araçların içinde kullanıldığı özel
toplumsal biçime karşı yönlendirmeleri”.
Devrim ve kuruluş
süreçlerinin yıkıcılığı, ortaya çıkacak saflaşmaların/ kitleselleşmenin niceliği
ve niteliği tarafından belirlenecektir.
İşgücünü satarak
yaşayanlar (ücretli, yevmiyeli, kendi hesabına çalışanlar) toplumun %95’ini
oluşturuyor. Bu grubun da %75’ini ücretli ve yevmiyeliler (yani katıksız
emekçiler) oluşturuyor. ‘Üretim araçlarının mülkiyetinin’ el değiştirmesinden toplumun
%95’i ‘doğrudan’ etkilenmeyecektir.
(Sayıları ve etki
kapasiteleri azalmış olmakla birlikte) Büyük toprak sahipliğinin tasfiyesi;
kır-kent ayrımının azaltılması (günümüz ulaşım ve iletişim imkanları ile çok daha
kolay); ortak çiftlikler, kooperatifler, birlikte kullanılan makine ve teçhizat
parkları; her türlü bilimsel ve tarımsal destek; alım ve pazarlama garantisi;
ürün çeşitlendirme, ilaçlama, hasat, endüstriyel kullanım konularında merkezi
yardım ve planlama; destek ve teşvik programları vb. ile ‘yeterince’ köylünün
desteği alınabilir.
Evinin, arabasının,
farklı yaşam biçimlerinin, kültür ve eğlence anlayışlarının elinden alınacağı
kaygısıyla devrime mesafeli olan orta sınıfın (beyaz yakalılar, plaza çalışanları
vb.) bu kaygıları giderilirse; orta sınıfın ‘kaybedeceği’ tek şeyin bir avuç
sömürücü zenginin yanına tırmanma hayalleri olacağı inandırıcı biçimde
anlatılırsa ‘yeterince’ orta sınıf mensubunun desteği alınabilir.
İşin aslının ekonomi,
üretim araçlarının mülkiyeti ve sömürü olduğu; bu özü, gündemi, konuyu örtmek
için kullanılan bütün tartışmaların ‘cambaza bak’ numarası olduğu; (kendi
bağlamları içinde çok önemli konular olan) etnik köken, inanç, cinsel seçim
gibi ayrımların kimseyi sömürüden muaf tutmadığı iyi anlaşılır ve anlatılırsa; Kürt
Özgürlük Hareketi ile aydın, sanatçı, bilim insanı, kadın, çevre, barış,
toplumsal cinsiyet, LGBTİQ+ gibi ‘Yeni Toplumsal Hareketlerin’ desteği
kazanılırsa kitlesellik ve çoğunluk konusunda ‘çok büyük’ mesafe alınabilir.
Sanayi bölgelerinde ve
üretimin yapıldığı alanlarda örgütlenmek, üretimin de yerinde öz savunmasını
yapmak anlamına gelir.
Kuramsal tartışma
konuları;
-Devrimin yaratacağı
kaosun etkisiyle sanayinin dağılışı ve üretim anarşisi kaçınılmaz mıdır? “Dün
çok erkendi, yarın çok geç olacak” diyen iradenin, zamanlamayı belirlerken
kullanacağı (devrimin maliyetlerini en aza indirecek) ‘ölçü/ kriter’
oluşturulabilir mi?
-Toplumsal olarak
inanç, güven ve dayanışma duygularını yitirmeyen, siyasal açıdan başarılı
(iktidarı alan) her devrim; yıkılanı daha iyisiyle yerine koyacak istek, enerji
ve imkanı üretir mi?
-Küçük esnaf, kendi
hesabına çalışan zanaatkar, perakendeci, sanatçı, sporcu, medya çalışanı gibi
toplumsal grupların sosyalist kuruluşun derinleşmesi ile yaşayabilecekleri
değişimler nelerdir?
d) ‘Tarım ve
kollektifleştirme’ tartışmalarına bu günden bakınca;
*Az gelişmiş bir tarım
toplumunda sanayileşmek için ‘sermaye birikimi’ kaçınılmazdır. Sosyalizmin
gelişmiş kapitalist toplumlarda kurulması yolundaki ‘kuramsal’ öngörünün
mantığı da budur. Bir tarım toplumunda sanayileşmek için gerekli ‘ilk(el)
birikimi’ dışarıdan sisteme sokamıyorsanız, içeriden bulmak zorundasınız. Var olan
sanayi bu birikimi üretemiyorsa diğer sektörlere başvurmak gerekir. Rusya’da
olan budur ve sanayileşmenin gerektirdiği ‘hıza’ bağlı olarak, tarım
sektöründen ‘talep edilen’ birikim de artmıştır, denilebilir.
*Geniş köylü nüfus ile
ittifak halinde yapılan devrimde köylülük ile ilişkilerin ‘barışçı’ yürütülmesi
hem iç barış için hem de (1920’lerde) dünyanın geniş kırını oluşturan
azgelişmiş ülkeleri dünya devrimine çekmek için gereklidir. Köylülük iç
sömürgemiz değildir ve birilerini açıkça sömürerek kurulacak sosyalizm ‘baştan’
bozulmuş demektir de denilebilir.
**Sonuç olarak; devrim
yapılan ülkenin azgelişmişliği oranında, sanayileşme ve modernleşme
alanlarındaki bazı ‘burjuva’ görevleri de devrimin üstüne kalır. İdari ve iradi
kararlarla çözülebilen konularla ilgili uygulamalarda ‘araç-amaç diyalektiği’
bağlamında tutarlılık zedelenmeyebilir. Ancak, ‘ilkel sosyalist birikim’
başlığı altında duyulan ihtiyacın giderilebileceği sınırlı kaynak vardır.
Devrimin gelişmiş
kapitalist ülkelerde yapılacağı yolundaki kuramsal beklenti, bu sorunun ‘zaten’
çözüldüğü bir ortamda sosyalizmin kuruluşunu anlatır.
Marks ve Engels (Komünist
Manifesto’nun Rusça baskısına önsözünde) “Rus Devrimi, Batıdaki bir proleter
devriminin habercisi olur ve bunlar, böylelikle, birbirlerini tamamlarlarsa,
Rusya'daki mevcut ortak toprak sahipliği, komünist bir gelişmenin başlangıç
noktası olabilir.” derken, gelişmiş ülke devrimleri tarafından ekonomik ve
siyasal olarak desteklenen devrimlerin ‘ilkel birikimlerini’ dış kaynakların da
yardımı ile tamamlayarak işe ‘başlayabileceklerini’ söylüyorlar. ‘Uluslararası
devrim’ başlığı altında Bolşeviklerin de bu bakış açısını paylaştığını
görmüştük.
Dış kaynağın olmadığı
durumda ya ‘dükkanı kapatmak’ ya da içerden kaynak yaratmak zorundasınız. Ekim
Devriminden önce (Bolşevikler de dahil) tüm komünistlerin, çarlığı yıkıp
kurulacak bir cumhuriyet içinde kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak
proletaryanın iktidar mücadelesinin sürdürüleceği beklentisi, gereken
‘sanayileşme ve modernleşmenin’ kapitalist model altında olgunlaşacağı
(komünistlerin iktidarı altında bir proletarya diktatörlüğünde değil, çarlığı
yıkan tüm toplumsal sınıfların koalisyonunun oluşturacağı kurucu meclis ve
geçici hükümet tarafından yönetilen) bir geçiş dönemi beklentisi vardı.
Lenin’in ‘Nisan Tezleri’ müdahalesi ile proletaryanın yoksul köylülük ile ittifak
halinde yönettiği bir geçiş döneminin de mümkün olduğu düşünüldü ve iktidar
alındı.
Paradigmanın ‘iktidar’
ayağı değişti ama ‘sanayileşme ve modernleşme’ için birikim sorunu değişmedi.
Devlet kapitalizmi, savaş komünizmi ve NEP bu arayışların ‘el yordamı/deneme
yanılma’ yöntemiyle bulunan çözüm önerileriydi.
Geniş köylü nüfusuna ve
köy ekonomisine bağımlı ülkelerde devrim meselesi Çin bağlamında ‘resmileşti’
ve işçi-köylü ittifakı, kesintisiz devrim, demokratik devrim formülasyonları
ile yaygınlaştı.
Proletarya iktidarı
altında, köy ekonomisinden sanayileşmeye sermaye aktarmanın iki yolu vardı: Tarım
ve sanayi mallarının nispi fiyatlarını sanayi malları lehine düzenleyerek ‘iç ticaret
haddi’ makasını sanayiden yana açmak veya zoralım. Kuşatılmışlık, aciliyet,
savaş tehlikesi, köylülüğün direnci ve kuramsal beklentiler gibi birçok
parametrenin kaosu altında yaşanan tartışmalar, Stalin’in temsil ettiği ‘sınıf
savaşını sertleştirmek ve kırı yeniden fethetmek’ politikasının zaferi ile sonuçlandı.
Kuramsal tartışma
konuları;
-Nüfusun %7’sinin kırda
yaşadığı, bu günün kırının iletişim/ ulaşım / kültür/ eğitim düzeyi/ kent
konforunu (elektrik, iletişim ve bilgisayar teknolojisi,
otomatik ev eşyaları, tv…) paylaşma/ üretimin kapitalistleşmesi yönlerinden çok
değiştiği Türkiye’de bu sorunun önemi nedir?
-Tüketim kültürünün
değiştirilmesi, küçülecek/ büyüyecek sektörler, ekolojik ve organik üretim,
yenileme-büyütme-yeniden kurma ihtiyacı bağlamında sermaye ihtiyacı ve
kaynakların dağılımı nasıl görünüyor?