Faşizmi anlama çabası…
CANIMIN
İÇİ KIZIMCIM (22)
Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesi ve Avrupa’daki seçim sonuçları (bizim gündemimizden hiç düşmeyen) faşizm konusunu ‘yeniden’ gündeme getirdi. Teorik, politik, pratik ve tarihsel olarak ‘faşizm’, üzerine en çok tartışılan konuların başında geliyor.
Alman, İtalyan (İspanyol, Portekiz) deneyimleri ile sınırlayan; Komintern ve Dimitrov’un tanımlarını yeterli bulan; kaba, zalim, kötücül her davranışı ‘günlük/sıradan’ faşizm diye adlandıran; otoriter, totaliter, popüler, illiberal, militer yönetimlerle farkını vurgulayanlar… Liste uzayıp gidiyor. Öğrenebildiğim doğruları ya da doğru bildiklerimi anlatmaya çalışayım. (Nisan 2025)1. ‘Tarihsel’ klasik faşizm,
1.1. ‘Faşizm’ kavramı, Antik Roma
yöneticilerinin geniş yetkilerini simgeleyen, ucunda balta bulunan çubuk
demetinin adı olan ‘fasces’ sözcüğünden geliyor. Sembolün üçlü anlamı (devlet
gücü, halk mülkiyeti, birlik) faşizmin propagandasında kullanılmış. Faşizmin
‘resmi’ doğumu İtalya’da gerçekleşiyor. Mussolini ve G.Gentile tarafından
‘ilkeleri ve fikirleri’ oluşturulmuş ve 1921’de Ulusal Faşist Parti kurulmuş.
Mussolini, 1922 yılında Büyük Roma Yürüyüşünün ardından İtalyan Kralı
tarafından başbakan olarak atanıyor. Ardından Almanya’da Hitler (1933),
Portekiz’de Salazar (1933), İspanya’da Franko (1939) faşist rejimleri
kurumsallaşıyor. Avrupa’da yayılan faşizm (Avusturya, Macaristan, Romanya,
Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan), Japonya, Latin Amerika, Türkiye,
Hindistan varyantları ile küreselleşti.
1.2. Faşizmi anlamaya çalışan liberal
yorumlar:
*Bir veya birkaç liderin diktatörlüğü
(bir delinin demagojik etkisi),
*Totaliterlik (faşizm de komünizm de
totaliter ve aşırıdırlar),
*Küçük burjuva hareketi (faşist partilerin
kitlelerinin ağırlıklı olarak orta sınıflar olması),
*Ulusal özgüllükler (Almanya ve
İtalya’nın anormal ya da olağandışı burjuva kalkınma süreçleri),
*Irkçı ideoloji (özellikle Yahudi
soykırımının inanılmaz insanlık ve akıl dışılığı).
1.3. Marksist yorumlar ve bakış açıları:
*Emperyalist nitelik taşıyan tekelci
kapitalizme geçiş,
*Kapitalist çelişkilerin şiddetlenmesi
ve kapitalizmin genel krizi,
*Ekim Devrimi’nin zaferi,
*İşçi sınıfını siyasi ve ekonomik
haklarının yanı sıra çıkarlarını ifade edecek tüm araçlardan (burjuva
demokratik hak ve özgürlüklerden) yoksun bırakma,
*Ekonominin militarizasyonu ve savaş,
*Ekonomik krizde kendini tehdit
altında hisseden orta sınıfları kapitalizm karşıtı demagoji ile etkileme,
1.4. Ekim Devriminin açığa çıkardığı
devrimci potansiyeli büyütmeye çalışan Komintern’in kararları, Faşizmin
burjuvazinin son kozu olduğu, devrim için daha fazla örgütlenmek gerektiği
yolundaydı. Bu nedenle, sosyal demokrat liderlerin burjuvazi ile yaptıkları
işbirliğini (Enternasyonalizme ihanet ederek savaşta ulusal burjuvalarını
desteklemeleri, karşı devrimci hükümetlerde görev almaları, Ekim Devrimine
düşmanca tavır) ifşa edecek bir eylem programı öneriliyordu. Komintern 1924’de
“Faşizm ve sosyal demokrasi kapitalist diktatörlüğe ait bir aracın iki yüzüdür”
ve sosyal demokrasi ‘sosyal faşizm’dir diyordu.
1.5. Batıda devrim umutlarının
sönümlenmesi ve faşizmin ‘etkili’ hale gelmesi üzerine Komintern de
politikasını değiştirdi. Dimitrov 1935’de “Finans kapitalin en gerici, en
şovenist ve en emperyalist öğelerinin açık terörist diktatörlüğü” tanımını
yaptı ve mevcut durumda yapılması gereken tercihin “proletarya diktatörlüğü ve
burjuva demokrasisi arasında değil, burjuva demokrasisi ve faşizm arasında
olduğunun” altını çizerek, antifaşist halk cephesinin kurulması gerektiği karar
altına alındı.
1.6. Dimitrov, aynı raporunda “Faşizmin
genel bir şekilde nitelenmesinin, her ülkedeki ulusal özelliklerini, faşizmin
özgül ulusal niteliklerini araştırma, inceleme ve tespit etme ihtiyacını
ortadan kaldırmadığını” da vurgulamış ve “Faşizmin ve faşist diktatörlüğün
gelişimi, tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullara ve ulusal özelliklere ve
söz konusu ülkenin uluslararası konumuna göre farklı ülkelerde farklı biçimler
alır. Bazı ülkelerde, özellikle faşizmin geniş bir kitle tabanının olmadığı ve
faşist burjuvazi kampındaki çeşitli grupların mücadelesinin oldukça keskin
olduğu ülkelerde, faşizm parlamentoyu hemen ortadan kaldırmaya kalkışmaz, ancak
diğer burjuva partilerinin ve sosyal demokrat partilerin bir miktar
yasallıklarını korumalarına izin verir. Egemen burjuvazinin erken bir devrim
patlamasından korktuğu diğer ülkelerde, faşizm sınırsız siyasi tekelini ya
hemen ya da tüm rakip partilere ve gruplara karşı terör saltanatını ve zulmünü
yoğunlaştırarak kurar. Bu, faşizmin konumu özellikle keskinleştiğinde tabanını
genişletmeye çalışmasını ve sınıf doğasını değiştirmeden açık terörist
diktatörlüğü kaba bir parlamentarizm sahtekarlığıyla birleştirmeye çalışmasını
engellemez.” demiştir.
1.7. Dimitrov’un, kendi tanımının, her
şeyi kapsayan evrensel bir formül olmadığı, faşizmlerin ortak özelliklerini
kapsadığı yolundaki uyarısına rağmen tartışmalar sürmüştür. Emperyalizmin
egemenliği altındaki dünyada, tekelci sermayenin (dolayısıyla finans kapitalin)
yönlendirmesinden kaçabilecek bir kapitalist ülke yoktur. Ancak, faşizm finans
kapitalin bir kısmının (tanımda belirtilen en’lerin) çıkarlarını değil de
tekelci sermayenin tümünün çıkarlarını mı temsil eder? Faşizmi, gerici ve
terörist diğer diktatörlüklerden ayıran ‘kitle hareketi olma’ niteliği dikkate
alındığında, gerici askeri diktatörlükler faşizm midir (kitleleri harekete
geçirmeye çalışan faşizm ile kitleleri baskı altına almaya çalışan bir
diktatörlüğe karşı mücadele farklı mıdır)? Yoksa, kitle hareketi olmayı
faşizmin ‘özsel niteliği’ sayan bu bakış açısı, demokrasiye yönelik asıl
tehditin tekelci kapitalistler değil faşistler tarafından manipüle edilmiş
kitleler olduğu vurgusuyla dikkatleri dağıtır mı? Kitle hareketinden daha
önemli olan, tekelci burjuvazinin bir diktatörlük kurarak egemenliğini koruma
projesi konusundaki ‘mecburiyeti ya da kararlılığı’ mıdır? Faşist bir kitle
partisine değil de yeterince doktrine edilmiş askere, polise dayanan bir
diktatörlük faşizm olamaz mı?
1.8. Tartışmayı farklı alanlarda
derinleştirmeye çalışanlar da az değildir. Örnek olarak;
*Wilhelm Reich “Çocuğun doğal
cinselliğinin erdemsel engellenmesi… onu korkak, ürkek, otorite korkağı,
itaatkar, otoriter anlamda ‘uslu’ ve ‘terbiyeye gelir’ yapar; uyuşturur, çünkü
artık her canlı/özgür hareket ağır bir korku altındadır; insandaki başkaldıran
güçler, aseksüel düşünme yasağıyla genel bir düşünme engeli ve eleştiri
yeteneksizliğini getirir.” Yani aile, çocuğu daha sonra göstereceği
itaatkarlığa hazırlayan otoriter bir minyatür devlettir. W.Reich, faşizmin
kitlesine ‘küçük adam’ derken, Adorno ‘çocuksu/infantile’ kişiliği tespit
ediyor.
*Erich Fromm’a göre; sadomazoşist
toplumsal karakter otoriter toplum için gereklidir, çünkü bu karakter
üstündekilere hürmet eder, altındakileri küçümser. Bu karakteri tanımlayan
özellikler düzene, dakikliğe, tutumluluğa yönelik çabalardır. Erken dönem
kapitalizmine hakim olan orta-alt sınıf mensupları eli sıkı, hazları reddeden,
görev aşkıyla çalışan karakterlerdir. Tekelci kapitalizm koşullarında ise
siyasi açıdan güçsüz, ekonomik anlamda yenilgiye uğramış, ruhsal anlamda da
yabancılaşmış konumdadırlar.
Pozitif özgürlük (bir şeyi yapabilme
gücü) ile negatif özgürlük (bir şeyden özgürleşmek) diyalektiği de çok
önemlidir. Otoriteden özgür olmanın (negatif özgürlük) insana yüklediği sorumluluk, pozitif
özgürlüğümüzü yaratıcı bir şekilde kullanmadığımız sürece katlanılmaz olabilir
(kentleşme ve yeni kuşakların bunalımı; ‘nihai’ hedeften çok neye karşı olduğu
ile ilgilenen sosyalist sol’u anlamak için de kullanılabilir).
*Ernst Bloch’a göre; faşizm
anakronistik kitch’likler ve gelecekteki bir Reich’ın harikalarına dair sözde
ütopik fikirlerle halkın sevgisini kazanan sapkın bir dini hareketti.
1.9. İkinci Dünya Savaşından sonra
başlayan ‘genel bir faşizm teorisi’ tartışmalarına örnek olarak;
Alman Marksist Reinhard Kühnl’e göre;
*Faşizmin toplumsal işlevi bir kriz
halinde kapitalist sistemin devamını sağlamaktır,
*Terörist tahakküm yöntemlerinin
kullanılması ve muhalif güçlerin tasfiye edilmesi esastır,
*Büyük nüfus gruplarını içermeye
çalışan ve kitlesel bir bütünleşme ve manipulasyon aracı gibi işleyen bir kitle
hareketinden oluşur,
*Kitleler Volk (halk) topluluğunun
ideolojisine ve hem iç hem de dış düşmanların varlığının zorunlu kıldığı
kayıtsız şartsız dayanışmaya tabidirler,
*Sistem, komşu halklara yönelik
emperyalist bir yayılma ve tabi kılma politikasının siyasi ve askeri
önkoşullarını üretir.
“Faşizm, kapitalizme burjuva
demokrasisi aracılığı ile sahip olamadığı kitlesel tabanı geri kazandırır. Bunun
karşılığında üst sınıflar devleti, iktisadi ve askeri aygıtları faşistlerin
kullanımına sunar ve bunların yardımıyla içeride parti diktatörlüğü kurulurken
dışarıda yayılmacılık devam ettirilebilir. Bu hedefler hem faşist hareketin
tahayyülüne hem de üst sınıfların çıkarına uygundur.”
1.10. Alman sosyolog Manfred Clemenz’e
göre;
--Yapısal olarak; *Proleter bir
devrimin yenilgisi, sermaye-ordu koalisyonu, *Orta sınıfın büyük burjuvaziye ve
proleter örgütlere yabancılaşarak radikalleşmesi, *‘Tamamlanmamış’ bir burjuva
devriminin ve feodal öğelerin güçlü etkisi,
--İşlevsel olarak; *Proletaryanın
iktisadi ve siyasal olarak baskı altına alınması, *Orta sınıfların disiplin
altına alınması, *Silahlanma vb. ile ekonomik krizin aşılması,
--Fenomenolojik (algılanan/deneyimlenen)
olarak; *Hiyerarşik, (para)militer örgüt, *Anti-liberal, anti-komünist,
anti-hümanist bir siyasi doktrin, *Lider ve partinin önceliğinin yanı sıra
önceki oligarşinin etki ve konumunun güvenceye alınması, *Sistemik bir terör ve
zor kullanımı,
2. Türkiye’de faşizm,
2.1. Klasik ya da şematik tanıma göre;
aşağıdan yukarıya kitleselleşerek büyüyen, komünizm tehlikesine karşı ‘vurucu
güç’ olarak kendini tekelci burjuvaziye kabul ettiren ve iktidara el koyarak
faşizmi kurumsallaştıran hareket ve partilerin ürünü olan faşizm dışında
‘faşizm’ aramaya gerek duymayan bakış açıları ile 1970’lere kadar gelindi. Bu
dönemde, ırkçı-Turancı hareket ve partiler ‘faşist odaklar’ olarak kabul
edildi.
2.2. Sonraki gelişmelerde ‘kafa
karışıklığı’ iyice arttı ve faşizm konusu ‘düşman kamplar’ arasında yıkıcı bir
polemiğe dönüştü. Devrimcilerin faşizme karşı geniş bir halk cephesi kurması
bir yana, kendi aralarında ‘faşizmin’ tanımı konusunda bile kavgadan
vazgeçemediler. Tek parti diktatörlüğü, Amerikancı askeri diktatörlük, Faşizme
darbe indiren askerler, Sovyet emperyalizmine karşı milli bağımsızlığı koruyan
NATO’cu ordu, Tek faşist yapı olan MHP’ye darbe vuran ve faşizme geçmeyip
askeri diktatörlükle yetinen ordu… Faşizm var mı, geliyor mu, asker eliyle
faşizm olur mu?... Bu ‘tartışma’ ortamı, Sovyet-Çin kutuplaşmasının izdüşümü
olarak gündeme gelen ‘sosyal faşist-Maocu bozkurt’ şeklinde ‘çatışma’ ortamına
dönüşerek içinden çıkılamayan bir hale dönüştü.
2.3. ‘Faşizm geliyor’ diyenlere karşı
‘faşizm zaten var’ diyenler;
Mahir Çayan’ın faşizm tahlili;
Emperyalizmin 3. Bunalım döneminin (sırasıyla 1903-1917 / 1917-1945 / 1945
sonrası) ayırıcı özelliği, emperyalist yeniden paylaşım savaşının (nükleer
dehşet dengesi, sosyalist bloğun da nükleer silah sahibi olması nedeniyle
ekonomik sorunların askeri yöntemlerle çözümünün) imkansızlaşması ve
emperyalist işgal biçiminin değişmesidir. Yeni Sömürgecilik, emperyalizme
bağımlılığın içsel mekanizmalarla gerçekleşmesini anlatır. Yerli tekelci
burjuvazi, iç dinamiklerle değil emperyalizmle baştan bütünleşmiş olarak
gelişmiş ve emperyalizm içsel bir olgu haline gelmiştir (emperyalizmin gizli
işgali). Tekelci dönemde kapitalizm serbest rekabet, milliyetçilik ve
demokratik yönetim ilkelerini bir yana iterek yerlerine tekel, kozmopolitizm ve
oligarşik diktayı ikame etmiştir.
Oligarşi (hakim sınıflar ittifakı)
içinde yerli tekelci burjuvazi iktidarı tek başına üstlenecek ve egemenlik
sağlayacak güçten yoksundur; yönetimi diğer sınıflarla paylaşmak zorundadır.
“Bizim gibi ülkelerdeki oligarşik yönetim, rahatlıkla işçi ve emekçi kitlelerin
demokratik hak ve özgürlüklerinin olmadığı tam bir dikta yönetimi ile ülkeyi
yönetebilmektedirler. Buna sömürge tipi faşizm de diyebiliriz. Bu yönetim, ya
klasik burjuva demokrasisi ile yakından ilişkisi olmayan ‘temsili demokrasi’
ile icra edilir (gizli faşizm) ya da sandıksal demokrasiye itibar edilmeden
açıkça icra edilir. Ancak açık icrası sürekli değildir. Genellikle, ipin ucunu
kaçırdığı zaman başvurduğu bir yöntemdir.”
2.4. Bu yorumun en kitlesel takipçisi
Devrimci Yol’un çıkış Bildirgesinde “…ekonominin iç dinamikle gelişmemiş
olmasının bir sonucu olarak burjuvazinin daha baştan tekelci ve cılız bir
nitelikte olması ve iktidarını kendi gelişmesine ayak bağı olan pre-kapitalist
öğelerle sürdürmek zorunda olması, bu yüzden emperyalist sömürüden arta
kalanlarla yetinmek durumunda olmaları, emekçi halk yığınlarını ağır bir sömürü
altında tutmalarına neden olmaktadır. Egemen sınıflar emekçi yığınların
ekonomik-demokratik alandaki taleplerine dahi tahammül edememektedirler. Ülkemizde
güçlü bir işçi sınıfı mücadelesinin bulunmayışı, güçlü demokratik geleneklerin
söz konusu olmaması yüzünden de egemen sınıflar burjuva anlamdaki demokratik
hakların tanınmadığı, klasik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilgisi
olmayan bir biçimde egemenliklerini sürdürebilmektedirler. Ve bu baskı, terör
rejimi klasik faşizmden farklı özellikler gösterse de sömürge tipi faşizmden
başka bir şey değildir.”
2.5. İbrahim Kaypakkaya’nın tahlili;
“Halkımız, Kurtuluş Savaşı’na… korkak ve ikiyüzlü burjuvazinin ve toprak
ağalarının arkasında katıldı! Bu yüzden, devrim, halkın kanı-canı pahasına
başarıya ulaştığı halde, ona karakterini veren burjuvazi ve toprak ağalarıydı.
Devrim bu sınıfların bütün pisliklerini, hastalıklarını bünyesinde
taşıyordu!... Kemalist devrimin sonucunda, halk yine ezilen ve sömürülen,
tahakküm edilen bir kitle olarak kalmıştır… Kemalist diktatörlük, sözde
demokratik, gerçekte askeri faşist bir diktatörlüktür.”
2.6. Günümüzü anlamaya yardımcı olacak
örnekler;
2014 yılında Korkut Boratav “2013
sonunda ortaya çıkan ses kayıtları ve diğer kanıtlar, Erdoğan’ın ve AKP’nin
‘normal’ süreçler içinde iktidardan uzaklaşmasını çok güç hale getirmiştir.
Temsili demokrasinin kuralları çiğnenerek, fiilen veya yasal kılıflar
uydurulmuş olarak bir tek parti iktidarı oluşursa, ‘faşizme geçiş’ süreci
tamamlanmış olacaktır. Peki otoriter rejim, diktatörlük değil de niçin
‘faşizm’?
Bir kere, askeri dikta rejimlerinden
farklı olarak iktidarın kitle tabanı var. Ayrıca vurucu, sivil bir milis gücü
oluşturma potansiyeli, becerisi ve niyeti var.
İkincisi, gerici, tutucu bir
ideolojisi söz konusu. ‘Müslüman Kardeşler’ akımı ile akrabalığı oraya çıkmış
olan Sunni-İslamcı bir ideoloji, başta eğitim sistemi aracılığıyla ve devlet
aygıtı sınırsızca kullanılarak adım adım egemen hale getirilmektedir.
İdeolojinin politik hedefi ise anayasayı değiştirerek veya adım adım fiilen
İslami bir cumhuriyet kurmak olarak açığa çıkmıştır.
Üçüncüsü, popülist, paternalist,
devrimci Üçüncü Dünya rejimlerinden (örneğin Kemalizmden) farklı olarak
sermayenin genel programını sahiplenmiştir; bir bütün olarak burjuvazi ile
barışıktır. Öte yandan, burjuvazinin bazı alt katmanları ile özel, içli dışlı,
yer yer kriminal niteliklere, boyutlara ulaşan ittifaklar oluşturmuştur. Bu
yozlaşmalar, burjuva demokrasilerinin hukuk devleti normlarıyla uzlaşmayı
imkansız kılmaktadır.
Dördüncüsü, ‘tarihe geçecek bir zafer;
bir mit yaratma tutkusu’ oluşmuştur. Bu tutku; ‘Osmanlıcılık’ yaftası altında
sürüklenilen Orta Doğu maceralarına veya benzer sergüzeştlere dönüşmeye yol
açabilmektedir.
Son olarak, iktidarını tehdit
edebilecek rakip akımları, yasal olan veya olmayan yol ve yöntemlerle etkisiz
kılma, ezme, yok etme iradesi… Hukuk sistemi er veya geç teslim alındığında,
sol, sosyalist, muhalif çevrelerin bugünlerde yazabilme, konuşabilme olanakları
adım adım yok edilebilecektir. Bugün muhalefetimizi sineye çeken ortam geçici
olabilir; rehavete yer yoktur. Faşizme geçiş süreci frenlenmezse, vurucu-milis
güçler, sokakta, medyada, okulda, işyerinde her türlü muhalefeti fiilen etkisiz
kılabilecektir. Üst üste konulursa, bu saptamalar, bence
‘faşizm’ nitelemesini haklı kılıyor. (Söyleşinin 2014’de yapıldığını ve geçen
sürede yaşananları dikkate alarak okumak gerekir.)
2.7. Ergin Yıldızoğlu “Faşizmi bugün bir
olgu ve en önemlisi bir süreç olarak tanımaya çalışırken, fanatik
milliyetçiliği, otoriter eğilimleri, azınlıkların ya da genel olarak ‘öteki,
yabancı unsur’ olarak tanımlananları ‘şeytanlaştıran’, onlara şiddet uygulayan,
lider kültünü besleyen, sözde kitleleri temsil eden ve onları demagojik bir
söylemle, yalnızca kendilerini düşünen elitlerin ‘düzenine karşı’ kışkırtan
demagojik ve fanatik (milliyetçi, ırkçı ya da dinci) bir entelijansiya, hem
parlamenter düzeni yetersiz bularak küçümseyen hem de çoğunlukçu bir biçimde
yönetmek isteyen, medyayı, yargıyı ve güvenlik güçlerini siyasallaştırarak
lidere ve iktidar partisine bağlayan, en son teknolojileri kullanarak
vatandaşların özel hayatını hiç çekinmeden ihlal eden ve izleyen bir rejim ve
süreç olarak tanımlayacağız. Bu rejimin bir toplumsal harekete, tabana
dayanacağını, dün olduğu gibi bugün de son tahlilde egemen sermayeden
besleneceğini ve onun çıkarına çalışacağını kabul edeceğiz; terörist ve
militarist eğilimler, refleksler sergilemesini bekleyeceğiz. Bir liderliği,
partiyi, hareketi, rejimi ve nihayet bir süreci faşist olarak nitelemek için,
yuukarıdaki özet ve listeleme içindeki özellikleri arayacak, ancak faşizmi
tamamlanmış (klasik biçimlerde bile totaliter rejimi tümüyle kuramayan,
amaçlarının tümüne ulaşamayan) bir süreç olarak düşündüğümüzden, her adayın bu
özelliklerin hepsini birleştirmesini beklemeyeceğiz. Onun yerine gelişme
sürecinin yönüne bakacağız.”
3. Genel değerlendirme,
3.1. Faşizmi tanımlamanın, açıklamanın,
yapısal ve konjonktürel, evrensel ve yerel niteliklerini tespit etmenin zorluğu
anlaşılmış olmalı (ki yukarıda anlatılan kaos ve karmaşa denizde damla bile
değil!). Bu kaostaki ‘dengeyi’ ya da karmaşadaki ‘istikrarı’ anlamak için bazı
ön kabullere ihtiyaç var.
*Bütün tanımlar, konunun özünü en özet
biçimde anlatabilmek kaygısı ile ‘içsel çelişkileri’ ile sürekli devinim içinde
olan süreçleri anlık olarak dondururlar. Bu yüzden de Zenon Paradoksu (hareketin
durağan görüntüsü) ve doğmatiklik (donmuşluk) ile maluldürler. Diyalektik bu
sorunu aşmanın doğru yöntemidir ama ‘tanım’ yapma zorunluluğu, (dilin sınırları
içinde) ayrıntılar ve değişkenlerden sıyrılıp özü yakalamayı gerektirdiğinden
‘eksiklik’ kaçınılmaz bir sonuçtur. Eğer eksik olanın ‘yanlış’ değil de ‘tam ve
doğru olanın’ bir parçası olduğunu düşünürsek, elimizde ‘işe yarar’ bir
başlangıç noktası olduğunu kabul edebiliriz. Kenara atılması gereken bir
‘yanlışlık’ değil, tamamlanması ve doğrulanması gereken bir ‘eksiklikle’ malul
her tanım, büyük resmin bir parçası, diğer tanımın eksik parçası olabilir.
Tanımları birbirinin ‘karşısına’ koyarak kapıştırmak yerine ‘yan yana’ koyarak
kaynaştırmak ‘görüş alanımızı’ genişletebilir.
*Tanımları üreten entelijansiya
(akademi ve siyaset erbabı); örgütsel/ideolojik rekabet, özgün eser üretme
baskısı, ün ve kariyer beklentisi, tartışmanın ‘reytingini’ yükseltmek için
polemiği sertleştirebilirler. ‘Mega anlatı’ peşinde olanların, bu karmaşanın
dışına (üstüne) çıkması; herkesin tuttuğu yerini anlattığı ‘fil’in’ tamamlanmış
resmi için eldeki parçaları birleştiren bir ‘kolaj’ peşinde olması gerekir.
‘Anlattığın karşıdakinin anladığı kadardır’ cümlesi doğruysa, eksikliğin öznesi
bazen anlatan değil ‘anla(ma)yan’dır.
3.2. Tanımların ortak noktalarından biri
faşizmin çağıdır. ‘Modern’ bir ideoloji olduğu (İtalya’da 1919’da Savaşçılar
Birliği adıyla kurulan birlikleri takiben 1921’de Ulusal Faşist Parti’nin
kurulması) genel kabul görmektedir. İnsanlık tarihinde ‘çok alışıldık’ olan
şiddet, savaş, zorbalık, terör vb. görüntüleri faşizmi ‘bulmaya’ yetmiyor.
Örneğin faşist Moğollar ya da faşist Roma İmparatorluğu demiyoruz.
3.3. Modern faşizmin zamanını belirleyen
iki önemli gelişme var: Kapitalizmin emperyalizm çağına girmesi ve Ekim
Devrimi. Lenin ‘Emperyalizm’ adlı kitabında 1900’lerin başındaki bunalım ile
tekellerin ekonomik yaşamın temellerinden biri haline geldiğini ve kapitalizmin
emperyalizme dönüştüğünü tespit ediyor. (Hobson ve Hilferding’den de
yararlanarak) Emperyalizmin yalnızca tekelci sermayenin değil, aynı zamanda
mali sermayenin (finans kapital) egemenliği anlamına geldiğini söylüyor. Sanayi
sermayesi ile banka sermayesinin birleşmesinden oluşan finans kapital konusunda
“Günümüz burjuva toplumunda, istisnasız bütün ekonomik ve siyasi kurumların
üzerine sımsıkı bir bağımlılık ağı germiş bir mali oligarşi: Tekelin en çarpıcı
özelliği budur.” diyor.
3.4. Marks'ın ‘ekonomi politiğin yöntemi’
olarak söylediği “İnsan anatomisi de maymun anatomisinin bir anahtarıdır” sözü,
bir şeyi anlamak için ‘en gelişmiş’ biçimine bakmanın doğru olduğunu, çünkü
‘şeyin’ bütün geçmişinin ve basit hallerinin de ‘gelişmiş’ halinde içerildiğini
anlatıyor. Bu ‘diyalektik’ mantık, Dimitrov’un (yani 3.Enternasyonal’in, yani
Marksistlerin) tanımındaki ‘en’leri açıklıyor. Bahse konu ‘en’lerin her şeyi
kapsamadığı, eksik oldukları yolundaki ‘eleştirilerin’ aslında diyalektiği
‘eksik’ anlamaktan kaynaklandığı, bu anlamda ‘eksikliğin’ tanımda değil, tanımı
anla(ma)yanda olduğu söylenmelidir.
3.5. Yine Dimitrov’un “faşizmin genel bir
şekilde nitelenmesinin, her ülkedeki ulusal özelliklerini, faşizmin özgül
ulusal niteliklerini araştırma, inceleme ve tespit etme ihtiyacını ortadan
kaldırmadığı” uyarısı ve söz konusu tanımın faşizmin 1935 yılındaki ‘hali’
analiz edilerek yazıldığı dikkate alındığında; finans kapitalin ekonominin
bütünü içinde ağırlık ve rolü, bileşenlerini oluşturan sanayi ve banka
sermayelerinin ‘birleşme-kaynaşma’ oranları, eşitsiz gelişme yasası uyarınca
yaşanan değişimlerin de irdelenmesi gerektiği açıktır. Faşizmin tanım
cümlesinin ‘öznesi’ olan finans kapital, faşizmin ‘uzay-zaman dokusunu’
belirliyor. Finans kapitalin ‘egemen’ olmadığı bir zaman ve mekanda faşizm
aramanın beyhudeliği anlatılıyor.
3.6. Bu bağlamda, Komintern’in 1920’lerdeki
‘sosyal faşizm’ yaklaşımının (ve sonrasında Sovyet-Çin kutuplaşması nedeniyle
yaygınlık kazanan ‘sosyal faşizm-sosyal emperyalizm’ teorilerinin) faşizmin
öznesi olarak finans kapitali (yani emperyalist kapitalizmi) silikleştiren,
faşizm kavramını sol’a da bulaştıran, liberallerin ‘faşizm de komünizm de
totaliter ve aşırıdır’ tezini güçlendiren ve faşizmin kapitalizm ile bağını
gizleme çabalarını destekleyen bir işlev kazandığı unutulmamalıdır.
3.7. Emperyalizmin egemenliği altındaki
dünyada, tekelci sermayenin (dolayısıyla finans kapitalin) etki alanından
kaçabilecek bir kapitalist ülke yoktur. Bu bağlamda, ekonomik istatistiklere ve
kapitalizmin gelişme aşamalarına bakarak ‘finans kapitalsiz’ kapitalist ülke
aramak boşunadır. Kolektif emperyalizm (kendi içlerindeki ‘çelişkili ittifak’
diyalektiğine uygun olarak yaşadıkları birlik, rekabet ve gerilimle birlikte)
nüfuz alanları, yarı ve yeni sömürge (gizli ve açık) ilişkileri içinde,
kapitalist dünyayı ‘küresel bir imparatorluk’ gibi yönetmektedirler. Bu nedenle
(gelişme aşamasından bağımsız olarak) kapitalist olup da faşizmden muaf bir
ülke yoktur.
3.8. ‘Gelişme aşamalarından bağımsız’
olarak yapılan bu genel değerlendirmeyi ‘ulusal’ ölçeğe uyarlamaya çalışan
teorik analizler, ulusal burjuvazinin gelişme düzeyini ve emperyalizmle
ilişkilerini; finans kapitalin ‘bizzat’ varlığını ya da uluslararası finans
kapitalin sözcülüğünü-vekilliğini (içselleştirerek) üstlenmiş yerel egemen
sınıfları; emperyalist dünyanın bir ucunda yer alan emperyalist metropollerle
diğer ucunda yer alan (açık, gizli, yarı, yeni) sömürgeler skalasında nerede
olunduğunu (merkez ülke, çevre ve yarı-çevre ülke, eksen ülke, bölge lideri,
alt emperyalist, taşeron ülke…); ‘tarihsel-klasik’ faşizm ile ayrım noktalarını
ve nedenlerini belirlemek zorundadırlar.
3.9. Ülkelerinin emperyalizm ile
ilişkilerini ‘yeni sömürge, gizli işgal, içselleşmiş emperyalizm’ şeklinde
tanımlayan analizlerin, yaşadıkları faşizmin farklılığını anlatmak için
kullandıkları kavram ‘sömürge tipi faşizm’dir. Bu kavramın dayandığı
argümanlar;
*Ekonominin iç dinamiklerle gelişmemiş
olmasının bir sonucu olarak burjuvazinin daha baştan tekelci (emperyalizme
göbekten bağlı) ve cılız bir nitelikte olması,
*İktidarını kendi gelişmesine ayak
bağı olan pre-kapitalist öğelerle sürdürmek zorunda olması nedeniyle
emperyalist sömürüden arta kalanlarla yetinmek durumunda olmaları,
*Emekçi halk yığınlarını ağır bir
sömürü altında tutmaları gerektiğinden ekonomik-demokratik alandaki taleplere
verecek ödünleri olmadığı (çok kısıtlı olduğu),
*Tarihsel olarak güçlü bir işçi sınıfı
mücadelesinin bulunmayışı, güçlü demokratik geleneklerin söz konusu olmaması,
*Bu baskı ve terör rejiminin klasik
faşizmden farklı özellikler gösterse de (sömürge tipi) faşizm olduğudur.
3.10. Fark edileceği üzere, bu
kavramsallaştırmanın dayandığı argümanların ‘dinamik değişkenleri’ vardır ve
zaman içinde farklılaştıkları (geliştikleri ya da zayıfladıkları) oranda
tanımın içeriği de değişecektir. Cılız burjuvazi, prekapitalist öğeler, işçi
sınıfının mücadele geleneği gibi unsurlar değiştikçe, tanımı da
değiştireceklerdir. (Bu bağlamda, ‘aşağıdan yukarı faşizm’ ile ‘yukarıdan
aşağıya faşizm’ diyalektiğindeki (sürecindeki) değişimi ‘yakalayan’ bir örnek; (DY
Dergisi Kasım 1980 Özel sayı) “MHP ve etrafında kümelenen sivil faşist örgütler
ve onlar tarafından uygulanan faşist terör tekelci burjuvazinin haldeki
egemenlik siyasetlerinin bir parçası olmakla birlikte, özellikle buhranın
derinleştiği son dönemlerde, bunalıma sürüklenmiş orta sınıf kesimleri içinde
yayılan bir taban bularak, sahip olduğu görece bağımsız niteliği belirli
ölçülerde gelişmiş ve aşağıdan yukarı doğru iktidarı ele geçirme noktasında,
mevcut durumu zorlamaya başlamıştı.”
3.11. Türkiye’nin emperyalist kapitalist
sistem içindeki yeri tartışılabilir (eksen ülke, bölge lideri, alt
emperyalist…). Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, İslam Konferansı Örgütü,
Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, NATO, OECD, IMF, KEİ, AGİT, G-20
üyelikleri ve dünyanın 17. büyük ekonomisi olması nedeniyle piramidin üstlerinde
olduğu düşünülebilir. Ancak, kolektif emperyalizmin (ABD, AB ve Japonya) ve
küreselleşmenin bitişine bağlı olarak etkili olmaya başlayan Çin-Rusya kutbunun
dışında ve altında (çoğuyla partnerlik ilişkisi olduğu iddia edilse de aslında
patronaj ilişkisi içinde olduğu) bilinmektedir. Emperyalizmin bölgesel
çıkarlarına uygun olarak, emperyalizmin isteği, yönlendirmesi, izni (ya da
görmezden gelmesi) ile bölge ülkelerine müdahale ve sömürü imkanı bulması,
emperyalizmin sömürüsü altında olduğu gerçeğini değiştirmez (Ağa’nın çıkarları
için marabaya zulüm yapan kahya, ağa’nın nezdinde ‘son tahlilde’ marabadır.
Sarı sendika ağalarının patronun gözünde ‘son tahlilde’ işçi oldukları gibi…).
3.12. Emperyalist sömürü altındaki
ülkelerde yaşanan faşizmin, emperyal ülkelerde yaşanan faşizmden farkını
açıklamak için kullanılan ‘sömürge tipi’ nitelemesi, muhatap ülke emperyalist
hiyerarşide (sömüren, sömürülen ilişkisinde) saf değiştirmediği sürece (eşitsiz
gelişim yasası ya da büyük bir savaş sonrası safların yeniden dizilmesi gibi)
bir açıklama gücüne ve ‘kullanım değerine’ sahip olacaktır.
3.13. Kapitalizmin emperyalizm çağına
girmesinin yanı sıra faşizmin zamanını belirleyen diğer etken Ekim Devrimi’dir.
1917’de gerçekleşmesi ve 1922’de iç savaşı da kazanarak kurumsallaşmaya
başlaması ile ‘ütopya’ aşamasından ‘gerçeklik’ aşamasına geçmesi tekelci
burjuvazide dehşetle karşılanmıştır. Devrimin Avrupa’ya (özellikle faşizmin
anavatanı kabul edilen Almanya ve İtalya’ya) yayılması ihtimalini yaşayarak
gören ve olası bir devrimin kenarından dönen burjuvazi, bu kabusu bir daha
yaşamamak için her şeyi yapabilecek bir ‘kıvama’ gelmiştir. Mussolini’nin
1922’de İtalyan Kralı tarafından Başbakan olarak, Hitler’in 1933’de
Cumhurbaşkanı Hindenburg tarafından Şansölye olarak atanmaları bu kabusun
sonucudur ve iplerin tekelci burjuvazinin elinde olduğunun da kanıtıdır. (Clara
Zetkin; Faşizm proletaryanın devrimci ilerleyişine karşı burjuvanın intikamı
değil, Rusya’daki devrimi devam ettirmeyen ve yaygınlaştırmayan proletaryaya
verilen bir cezaydı.)
3.14. Klasik ‘tarihsel’ faşizmin özgücüne
dayanan ‘darbe ya da devrim’ ile iktidara gelmediği bilinmektedir.
Mussolini’nin Roma Yürüyüşü, Hitler’in Birahane Darbesi başarısız olmuştur.
Ancak, bu girişimleri ve sosyalistlere yönelttikleri şiddet ile burjuvazinin
dikkatini çekmişler, yaşanan krizi çözebilecekleri konusunda ‘finans kapitalin
en gerici, en şovenist ve en emperyalist öğelerini’ ikna etmişler ve hiçbir
engellemeyle karşılaşmadan egemen burjuvazinin temsilcileri (kral ve cumhurbaşkanı)
tarafından iktidara getirilmişlerdir. Bu gerçek, faşizmin iktidara gelişindeki
‘aşağıdan’ ve ‘yukarıdan’ işleyen dinamiklerin ‘Çin Seddi’ ile ayrılamayacağını
göstermektedir.
3.15. Ekim Devrimi, Sovyetler Birliği’nin
kurulması, Avrupa’da zafere çok yaklaşan devrimci atılımlar; ‘komünizm’
inancını (emekçiler) ve korkusunu (burjuvalar) toplumsal genomumuza bir
‘genetik mutasyon’ olarak nakşetmişlerdir. İç savaş sürecinde ‘kalıcı’ olup
olmayacağı bilinmeyen Sovyet düzeni, 1922 yılından itibaren ‘müesses ve cezbedici’
bir nitelik kazanarak (1929 ekonomik bunalımını başarıyla atlatmasının da
etkisiyle) güçlenmeye devam etmiştir. Sonrasında İkinci Dünya Savaşı,
emperyalist kuşatma, soğuk savaş ve ‘içeride’ yaşanan sorunlar (özellikle,
piyasacılığın etkisinde kalınarak ‘emeğin metalaşması’ ve emekçi kitlelerin
‘katılım’ kanallarının işlevsizleşmesi) nedenleriyle yıkılsa da insanlığın
ortak belleğinde somutlaşmış ve her zaman ‘yeniden’ olabilir bir seçenek olarak
varlığını ve etkisini sürdürmektedir.
3.16. Ekim Devrimi, sınıflı toplumlar
tarihinde bir ‘tarihsel dönemi’ kapatmış ve ‘bir sınıfın diğer sınıflar üstünde
tahakkümünün’ bir kader ve fıtrat olmadığını pratikte göstermiştir. Toplumsal
ve tarihsel genomumuza kalıcı olarak yerleşen bu fikrin ‘potansiyel’ varlığı
bile (doğal ve diyalektik olarak) burjuvazinin bütün politikalarını etkilemiş;
fikrin ve mücadelenin güçlü olduğu zamanlarda ‘ödüncü’, zayıf olduğu zamanlarda
‘saldırgan’ politikalar izleyen bir ‘ideolojik, politik, örgütsel, yönetsel’
paradigma oluşturmasına neden olmuştur. Bu nedenle, Ekim Devrimi fobisini ilk
etapta ‘klasik’ faşizmlerle atlatmaya çalışan ve Nazizmin Sovyetleri yıkma
‘umudunu’ son ana kadar koruyan tekelci burjuvazi, faşizmin İkinci Dünya
Savaşından sonra ortaya çıkan ‘akla sığmayan’ insanlık suçları (ve büyük
anti-faşist tepki) nedeniyle faşizmi açıkça savunamasa da NATO (ve NATO
tarafından örgütlenen Gladio’lar), Batı Almanya’da Nazilerin ‘tespit ve
takibini’ savsaklama, CIA’nın ve Alman istihbaratının Nazi Generali R.Gehlen’e
kurdurulması, Sovyet etkisine açık ülkelerde açık faşizmlerin desteklenmesi
gibi faaliyetlerle faşizmi gizleyerek sürdürmenin yollarını aramışlardır.
(Michael Parenti; ABD siyasetinin kalbinde, demokrasiyi komünizmden kurtarmak
iddiasındayken, faşizmi kullanarak kapitalizmi kurtarmak yatar.)
3.17. Bu bağlamda, Ekim Devrimi bir
‘olasılık, potansiyel tehdit’ olarak bile varlığını hissettirdiği sürece,
faşizm de burjuvazi için bir ‘kontr-politika’ olarak gündemde olacaktır.
Kapitalizmin krizleri, şu ya da bu oranda (onlarca yıllık gelişmenin on güne
sığabildiği bir hızda) karşıtını da gündeme getirmektedir. Her krizin arkasında
Komünist Manifesto’da müjdelenen bir ‘heyula’ beklemektedir. Bu nedenle, (açık
ve yakın bir tehlike olarak) etkili ve aktüel devrim mücadelesinin yokluğu
halinde ‘faşizm yoktur’ demek, ‘orta ve uzun vadeyi’ değerlendirmeyen (faşizmi
bir süreç olarak kavramayan) ‘öngörüsüz’ ve yanıltıcı bir tespit olabilir.
3.18. Klasik faşizmler, yalnızca antifaşist
güçlerin mücadelesi ile yıkılabilmişlerdir. İpleri elinde tutan tekelci
burjuvazinin, ‘maksat hasıl olduğu için’, faşizm çözmekle yükümlü olduğu krizi
çözdüğü için burjuva demokrasisine döndüğü görülmemiştir. Faşizmin Kızıl Ordu
tarafından yenilmediği bir dünyada, (ulusal ölçekte) hangi burjuva dinamikler
‘burjuva demokrasisini’ geri getirebilirlerdi? Bu gerçek de açıkça
göstermektedir ki faşizm ‘tak-çıkar’ şeklinde kullanılabilen bir aparat
değildir. Varlığını ‘süreğen’ kılmaya güdülenmiş bir ideolojidir ve karşıtları
tarafından yıkılmadıkça sahneden çekilmez. Bu nedenle (antifaşist güçlerin
mücadelelerinin etkisini yadsımamakla birlikte) düzen içi güçlerin ‘barışçı’
devir-teslimleri (açık askeri faşizmlerden, yolu düzleştirilmiş parlamenter
dönemlere geçiş) ‘aktüel’ tehlike bertaraf edildiği için açık faşizmi
‘beklemeye’ alıp, ‘rıza üretmeye’ dayalı yumuşama ihtiyacının sonucudur. Açık
faşizm, görevini tamamlamanın huzuru ile kendi rızasıyla ‘intihar’ etmemiş,
yalnızca ‘nöbet değiştirerek’ alarm düğmesi yeniden yanıncaya kadar mola
vermiştir. (Johannes Agnoli; Liberal devlet bir zor ve rıza dengesine
dayalıdır. Kitleler özgürlük talep etmediği zaman zor kullanmak da gerekmez.
Ama bu mesele aktüel olmaya devam eder. Devlet gücü özgürleşmeye karşı sağlam
durma yetisini daima muhafaza etmelidir.)
3.19. ‘Süreç olarak faşizm’ arayışları da
bu bağlamda düşünülebilir. Diyalektik yöntem, kavram ve olguların ‘hareket
halindeki değişimleri içinde’ irdelenmesini gerektirir. Bu nedenle ‘süreç
olarak faşizm’ kavramsallaştırması gereksiz bulunabilir. Ancak, diyalektik
düşünmeye davet olarak olumlu değerlendirilebilir. ‘Tarihsel’ faşizmler de
doğmuş, büyümüş ve (ölmüş demek isterdik ama) ruh göçüne (reenkarnasyon)
uğramışlardır. İlk ortaya çıktıklarında ‘sokak serserisi’ muamelesi görmüşler,
başarısız darbe girişimlerinde bulunmuşlar, devrimcilere karşı saldırgan
tutumları üzerine büyük sermaye tarafından desteklenmeye başlanmışlar, tekelci
sermayeye ters gelen (emekçi kitleleri ‘kandırmak’ için kullandıkları)
antikapitalist söylemlere inanan kendi radikallerini yok etmişler (Hitler’in
SA’ları imhası, Mussolini’nin yerel faşist önderlerin baskısını engellemek için
Yüce Faşist Konsey’i kurması), iktidarlarının ilk dönemlerinde demokratik
özgürlüklere katlanmışlar (Mussolini 1925’e kadar siyasi partilere ve
demokratik özgürlüklere dokunmadı), sonrasında güçlendikçe bilinen insanlık
dışı uygulamalarını peyderpey yürürlüğe sokmuşlardır. Bu kronolojiyi herhangi
bir yerinden bölmek ve ‘bundan sonrası faşizmdir’ demek mümkün değildir.
Sürecin ‘farklı’ aşamalarını doğru tanımlayan ‘sıfatlar’ kullanmak (faşizm
‘sürecinin’ muhalefetteki ve iktidardaki; tekelci sermayeyi ikna etmiş ya da
‘henüz’ edememiş; devleti ele geçirmiş/geçirememiş halleri) faşizme karşı
mücadeleyi de belirleyeceği için önemlidir.
3.20. Faşizmin ‘özsel’ niteliklerinden
birinin de ‘kitle hareketi’ olduğu; kitleselleşmenin yalnızca ‘aşağıdan’ mümkün
olduğu; kitlesel bir sivil hareketin olmadığı yerde faşizmden söz edilemeyeceği
konusunda: Klasik faşizmlerin ‘aşağıdan’ kitle hareketi olarak başladıkları,
Almanya’da Birinci Dünya Savaşından yenilerek dönen ve Versay Anlaşması ile
‘onurları kırılan’ askerler (gaziler) ile savaşın kazanan tarafında olmasına
rağmen Saint-Germain Antlaşması ile haksızlığa uğradığını düşünen İtalyan
gazilerinin ilk ve en kararlı kitleyi oluşturdukları, Mussolini ve Hitler’in de
‘savaş gazisi’ oldukları bilinmektedir.
Emperyalistlerin paylaşım savaşını
desteklemenin ‘yurtseverlik ve anayurdun savunusu kisvesi altında burjuva
şovenizmini’ desteklemek olduğunu söyleyerek savaşa karşı çıkan komünistleri
‘vatan haini’ ve yenilginin sorumlusu olan gören ‘komünizm düşmanı gaziler’
tarafından kurulan; Dünya Savaşı süresince yıkım ve ölümü kanıksayarak şiddete
meyyal hale gelen; askeri disiplin ve üniforma (kara ve kahverengi gömlekliler)
ile militer ruhu yaşatan; aldıkları askeri eğitimin de etkisiyle toplumun ‘en
gerici, en şovenist ve en emperyalist’ unsurlarına dönüşen ‘boşta gezer’ asker
eskilerini örgütleyen faşist yapıların ‘sivilliği’ de göstermeliktir. (Yerli ve
milli örnek; MHP’nin kurucuları ve ideologları olan A.Türkeş ve Dündar Taşer
ABD’de eğitim görmüş kurmay subaylardı.)
3.21. 1921 seçimlerinde Ulusal Blok içinde
İtalya Başbakanı Collitti'yi destekleyen Mussolini’ye (oy oranı %0,4) 35
milletvekili ‘ödül’ olarak verildi. 1922’de Roma Yürüyüşünün ardından Başbakan
olarak ‘iktidarla’ ödüllendirilmesinden sonraki 1924 seçimlerinde yüzde 66,5
oyla 375 milletvekili kazandı.
Almanya’da Naziler 1928’de yüzde 2,6,
1930’da 18,3, 1932’de 33 oy aldılar ve yükselen komünizm tehlikesine karşı
1933’de ‘iktidar’ ile ödüllendirildiler. Görüleceği gibi, toplumdaki çoğunluğu
‘kitleleri’ haline dönüştürerek iktidara gelen partilerden değil, iktidara
getirildikten sonra devlet olanaklarını kullanarak çoğunluğa hükmeden
partilerden söz ediyoruz. (Yerli ve milli örnek; 1973 seçimlerinde %3,4 oy alan
MHP’ye oyu ile orantısız bakanlık sayısıyla Milliyetçi Cephelerde yer verilmesi
ve devlette kadrolaşmasına izin verilmesi ile oy oranının artması)
Uyguladıkları ‘sokak terörü’ ile oy
oranlarını arttıran faşizmin bu ‘sürecini’ anlamak konusunda; W.Reich, E.Fromm
ve Adorno’nun küçük adam, sadomazoşist toplumsal karakter, çocuksu kişilik vb.
tahlilleri ‘eksiği’ tamamlayabilir.
3.22. Bir devlet biçimi olarak tekelci
burjuvazi tarafından ihtiyaç duyulan faşizmi ‘yukarıdan aşağıya’ uygulayacak
bir devletin ‘henüz’ olmadığı; (Fransız Devriminde Bastille önünde silahlarını
halkın emrine veren, Rusya’da Asker Sovyetlerinde devrimin saflarına geçen
askerlerin ‘tarih yazdığı’ bir zamanda) endokrine ve konsolide edilmiş ‘güvenilir
ve kontrol edilebilir’ silahlı devlet güçlerinin (ordu ve kolluk)
kurumsallaştırılamadığı, müesses devlet nizamı ‘dışında’ bir güce ihtiyaç
duyulduğu anlaşılmaktadır. Siyasetin ‘sokakta’ yapıldığı, eskinin ölüp yeninin
doğamadığı ‘canavarlar’ çağında, tekelci burjuvaziye kendini ‘kanıtlayan’ parti
ve hareketlerin önü açılmış; ekonomik ve toplumsal iktidarını sürdürmek isteyen
tekelci burjuvazi siyasi iktidarı faşizme devretmiştir.
3.23. Toplumsal, tarihsel ve siyasi
‘genomuna’ faşizmi ekleyen tekelci burjuvazi, emperyalizmin üçüncü bunalım
dönemine girilen 1945 sonrası başlatılan soğuk savaş döneminden itibaren,
özellikle ‘bağımlı’ ülkelerde faşizmi kurumsallaştırmıştır. NATO konsepti
içinde ‘komünizme karşı mücadele ve hür dünyanın savunulması’ adına
kurumsallaştırılan kontrgerilla aparatları devlet içine yerleştirilmiş ve süreç
içinde ‘bağımsızlıkçı’ kadrolar elimine edilerek (Türkiye’de 9 ve 12 Mart
1971’de büyük mesafe alınan bu süreç, 12 Eylül’de Pol-Der ve devrimci
subayların tasfiyesi ile tamamlanmıştır) ‘güvenilir ve kontrol edilebilir’ bir
müesses nizam oluşturulmuştur.
3.24. Türkiye (ve Latin Amerika) gibi,
orduların ‘geleneksel olarak’ güçlü olduğu; ulul-emre itaat, ‘emir demiri
keser’, şanlı ordu-şanlı tarih propagandası ile ‘gerici, şovenist, militarist’
olarak doktrine edilen, düşük eğitimli (eğitimli olanları yedek subay olarak
komuta kademesinde etkisizleştirerek; muvazzafları gerici, şoven ve militarist
endokrinasyonun yanı sıra OYAK ve yönetim kurulu üyelikleri gibi ekonomik
bağımlılıklar; orduevi, ordu pazarı, lojman gibi ‘kapalı sosyal gruplar’
oluşturan imtiyazlar kullanarak) büyük orduları etkisi altına alan tekelci
burjuvazi, kitle oluşturma ve parlamenter yollarla iktidara gelme ihtiyacı
duymaksızın faşizmi kurumsallaştırabilmektedir (kolluk güçleri -polis, bekçi,
jandarma ve özel güvenlik- için de aynı sistem uygulanmaktadır). Kısmi de olsa
ihtiyaç duyulan ‘sivil kitle’ ihtiyacı da aslında birer suç örgütüne dönüşmüş
faşist parti ve hareketler, kontrgerilla tarafından örgütlenen paramiliter
yapılar, faşistleştirilmiş mafya çeteleri, ekonomik ve ideolojik olarak ‘bağlı’
hale getirilmiş tarikatlar ve ‘komünizme karşı’ yapılandırılan dernek vb. ile
sağlanmaktadır. Devletin ‘tarafsız ve hakem’ görüntüsünü korumak, açık faşizme
geçmek ve ‘toplumsal onay’ için gereken ‘kirli’ prokovatif eylemler (sokak
terörü) için bu yapılar kullanılmaktadır.
3.25. Amerikan sosyolojisinin Weber’ci
kavramlarıyla düşünmeyi tercih edenler tarafından çokça kullanılan otoriter,
totaliter, sağ popülist, illiberal gibi kavramların ‘sınırları belli
olmayan-muğlak’ tanımları ile çözdüklerinden fazla sorun yarattıkları, nerede
başlayıp nerede bittiği belli olmayan bu tanımlama(ma)lar ile çoğu yerde
faşizmin ‘üstünü örttükleri’ görülmektedir. Tanım diye ortaya konulan kavram ve
olguların tümü ‘süreç halinde-tırmanan-büyüyen-derinleşen’ faşizmin belirli
aşamalarını anlatmaktadır (boyutuna göre isim verilen defneyaprağı, çinekop,
sarıkanat, lüfer, kofana, sırtıkaranın aynı balık olması gibi…). Bu bağlamda,
bahse konu kavramlar, birbiri içinden çıkan matruşka bebekler gibi, faşizmi
(hem güncel ve aktüel halini, hem de ‘süreç’ olarak oluşma aşamalarını)
oluşturan unsurların ‘listesi’ sayılabilirler.
3.26. Göreli olarak güçlü ve istikrarlı
ülkelerde, bu kavramların ‘anlamlı’ olduğu uzun dönemler yaşanabilir. Ancak,
yapısal olarak krize açık ve istikrardan çok dengesizlik-kaos ile tanımlanan
‘yeni sömürge’ ülkelerde, bu kavramlar (E.Yıldızoğlu’nun yorumuyla) totolojiye
dönüşmekte; zaten ‘yapısal şiddet’ içeren rejimlere daha fazla otoriterlik
ekleyerek ‘nicel birikimi’ sürekli arttırılmakta ama ‘birikimin’ nitel
dönüşümüne izin verilmeden ‘artan-azalan’ otoriterlik-totaliterlik
kavramlarıyla durum ‘idare’ edilmektedir. Bu anlamda; (bir bileşik kap dinamiği
gibi) burjuva demokrasisinden faşizme doğru ilerleyen ‘süreçte’ burjuva
demokrasisinin azalıp faşizmin arttığı (faşizmin biriktiği); faşizmden burjuva
demokrasisine doğru analiz edildiğinde ise faşizmin azalıp çözüldüğü bir
süreçten söz ediyoruz demektir (böyle bir sürecin sermayenin iç dinamikleri ile
yaşanmadığını tespit etmiştik; sermayenin iç dinamikleri ile yaşanan ‘süreçler’
faşizmden burjuva demokrasisine doğru değil, faşizmin açık icrasından burjuva
demokrasisi ile ‘yakından ilişkisi olmayan’ temsili demokrasi ile icrasına
(gizli faşizm) geçiş olarak görülmektedir).
4. Sonuç yerine,
4.1. Emperyalizme bağımlı ‘yeni sömürge’
ülkelerdeki faşizmi ‘ararken’ bulunması gereken unsurları Ülkemiz için
incelediğimizde;
*Finans
kapital; emperyalizmi içselleştiren işbirlikçi tekelci burjuvazi eliyle
uygulanan ‘emperyalizmin gizli işgali’,
*Kapitalizmin
krizi; günümüzde büyük sermaye çevrelerinin bile dile getirdiği ‘bölüşüm
krizinin’ toplumsal buhrana doğru ilerlemesi,
*Kitle
hareketi; iktidar partilerinin tabanı, mafya, tarikatlar, kamusal
kaynaklarla desteklenen dernek ve vakıflar, devletin tüm kurumlarında (yargı,
ordu, kolluk) yoğun ve etkili kadrolaşma,
*Devrim
ve sosyalizm tehlikesi; 15-16 Haziran ve 12 Eylül öncesine dönme ihtimali,
bitmeyen Gezi korkusu, ideolojik olarak ‘cürmünden’ çok büyük etki gücü olan
sosyalist muhalefet, pandemi ve depremde görülen ‘hızlı’ örgütlenebilme
yeteneği,
*Orta
sınıfları ‘kapitalizm karşıtı’ demagoji ile etkileme; dinsel yardımlaşma
söylemi, yardım ve sadaka ağı, ‘çözüm süreçleri’ ve 12 Eylül’ü yargılama
vaatleri ile kritik anlarda muhalefeti bölme stratejileri, neo-osmanlıcılık,
yandaş medyanın gücü, muhalif medya üzerindeki RTÜK denetimi ve ekonomik
baskılar,
*İşçi
sınıfını siyasal ve ekonomik haklardan mahrum bırakma; sendikal ve siyasal
örgütlenmenin önündeki engeller, grev yasakları, olağanüstü haller, KHK’lar,
mülki amirliklerin sonu gelmeyen yasakları,
*Ekonominin
militarizasyonu ve savaş; Son yıllarda büyük atılım içine giren savunma
sanayi (SIPRI; Türkiye dünyanın en büyük on birinci silah ihracatcısı), uzun
süredir PKK ile sürdürülen ‘düşük yoğunluklu savaş nedeniyle militerleşen
ekonominin Ortadoğu’daki savaşın paydaşı olarak sürdürülmesi,
*‘Tamamlanmamış’
bir burjuva devriminin ve feodal öğelerin güçlü etkisi; Cumhuriyetin
kazanımlarının tasfiyesi ve siyasal islamcılık,
*Hiyerarşik,
(para)militer örgüt; Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet yolunda
ve ‘ömrü vefa ettiğince’ reis olan lidere sorgusuz bağlılık; mafya, tarikat ve Ortadoğudan
gelen cihatçılar,
*Sistemik
bir terör ve zor kullanımı; olağanüstü haller, ‘kontrollü darbeler’, en
küçük demokratik eyleme bile ‘orantısız’ saldırı,
Görüleceği üzere; Ülkemizdeki rejim
‘faşizm sınavını’ tartışmasız bir başarıyla geçmektedir.
4.2. Bahse konu genel ve yapısal faşizm
‘markerlarının’ yanı sıra, K.Boratav’ın 2014’de tespit ettiği “2013 sonunda
ortaya çıkan ses kayıtları ve diğer kanıtlar, Erdoğan’ın ve AKP’nin ‘normal’
süreçler içinde iktidardan uzaklaşmasını çok güç hale getirmiştir… Öte yandan,
burjuvazinin bazı alt katmanları ile özel, içli dışlı, yer yer kriminal
niteliklere, boyutlara ulaşan ittifaklar oluşturmuştur. Bu yozlaşmalar, burjuva
demokrasilerinin hukuk devleti normlarıyla uzlaşmayı imkansız kılmaktadır.”
tespiti de dikkate alınmalıdır.
4.3. Ayrıca, Amerika’nın ‘yeşil kuşak’ ve
BOP projesi kapsamında ‘tarihi’ bir fırsat yakalayan Siyasal İslamcılığın, resmi
ideoloji olarak kullanılan Türk-İslam Sentezi’ndeki İslam kısmının ağır
basacağı yeni bir hegemonya kurma imkanını ve şimdiye kadar katettiği yolu
korumak için her şeyi yapmayı göze alacağı da değerlendirilmelidir.
4.4. İktidarı boyunca hem içeriden (faşist
cuntanın Anayasası ile ideolojik olarak, derin devlet ve bürokrasi tarafından kadrosal
olarak) hem dışarıdan (emperyalizmin Yeşil Kuşak ve BOP Projelerinde görev
verilerek) desteklenen İslamcı Faşizmin, emperyalizmin Ortadoğu politikası ile
uyuşmayan derin devletin bazı kanatları ile çıkan kavgayı da fırsata çevirerek
‘aşağıdan yukarıya iktidarı ele geçirme’ konusunda ciddi mesafeler kat ettiği
açıktır.
4.5. Seçimlerin göstermelik olduğu, ‘son
tahlilde’ seçilmişlerin değil atanmışların yönettiği, yukarıdan kurulan ‘sömürge
tipi faşizm’ ile ‘aşağıdan’ iktidarı ele geçirme konusunda mesafe alan
iktidarın ‘birlikte’ varlığını değerlendirmek için Marks’ın Felsefenin
Sefaleti’nde söylediği “Diyalektik hareketi oluşturan şey, iki çelişik yanın
bir arada var olması, bunların çatışmaları ve yeni bir kategori içinde eriyip
kaynaşmalarıdır. Sorunu kötü yanın atılması olarak koymak, diyalektik hareketi
kısa kesmektir” cümlesi rehber olmalıdır. Neredeyse alternatifsiz bir politik
ortamda (ABD’den alınan icazet, CHP’nin Erdoğan’ın önünü açması, tekelci
sermayenin açık desteği, diğer düzen partilerinin itibarsızlaşması ile)
iktidara gelen AKP, ardarda seçim başarılarıyla artan özgüveni ve emperyalizm
ile çelişkiler yaşayan (AKP iktidarının ‘müesses’ cumhuriyet ile karşıtlığını
sindiremeyen, Ortadoğu ve Kürt Sorunu konusundaki emperyalist projeleri ‘ihanet’
olarak gören…) ‘eski devlet’ ile yaşadığı başörtüsü, 27 Nisan Muhtırası, 28
Şubat süreci, Ergenekon, Balyoz, 15 Temmuz süreçlerini başarı ile atlatmıştır.
Bu süreç içinde, ‘eski’ devlet ile AKP ‘yeni bir kategori’ içinde eriyip
kaynaşmışlardır. Emperyalizm tarafından ‘tedip ve terbiye’ edilen ‘eski’
muktedirler saf değiştirerek, emperyalizmin ‘yeni’ projesi olan Siyasal İslam
rejiminin bakanlığını yapacak kadar ‘kaynaşmışlar’, AKP de hem ‘müesses
nizamın’ kırmızı kitabını hem de emperyalizmin (paralel olarak işbirlikçi
tekelci burjuvazinin) bütün isteklerini yerine getirerek ‘sömürge tipi
faşizmin’ Siyasal İslamcı ‘yeni yüzü’ olmuştur.
4.6. Emperyalist kapitalist sistemin
‘ihtiyaçları’ doğrultusunda, bir iç savaş aparatı olarak örgütlenen ordu eliyle
‘yukarıdan aşağıya’ merkezi bir tarzda gerçekleştirilen 12 Eylül faşizmi, rıza
üretebilmek için, milli ordu maskesiyle ‘sağa da sola da karşı’ tarafsız bir
hakem görüntüsü verebilmek adına ‘toplumsal dengeleri’ gözetmişti. 12 Eylül
Faşist darbesinden sonra Türkiye’de 50 kişi idam edildi. İran’da ise Ocak
1980’e kadar en az 582 kişi, Ocak 1980 ile Haziran 1981 arasında 900 kişi,
sonraki yıl içinde en az 8.000 kişi idam edildi. Temmuz ile Eylül 1988 arasında
‘zincirleme cinayetler’ döneminde 30.000’e varan siyasi mahkumun idam edildiği
iddia ediliyor. Bilinen tüm tarihin defalarca kanıtladığı üzere, dinci siyasal
akımlar çok kolayca ‘vahşet’ uygulayabilmektedir. İnançlarının cevaz verdiği
hatta emrettiği vahşeti, hiçbir vicdani baskı altında kalmadan ve ‘gönül
rahatlığı’ içinde uyguladıklarına ilişkin yakın tarihli ulusal (Maraş, Madımak,
!0 Ekim…) ve uluslararası (Afganistan, IŞİD, Boko Haram…) pratikleri hatırlamak
bile yeterlidir.
4.7. Devleti ‘içeriden fetheden’ siyasal
islamcı faşizmi durduracak bir ‘müesses nizam gücü’ bulmak mümkün olmadığı
gibi, ‘küreselleşen faşizm’ altında kendi derdine düşen uluslararası güçlerden
medet ummak da çare değildir. Bu durumda, faşizme karşı verilecek mücadele çok önem
kazanıyor. Avrupa’da devrim umudunun ‘diri’ olduğu zamanlarda sosyal
demokrasiye karşı yürütülen ‘sert’ mücadelenin faşizmi durduramaması üzerine
Komintern politikasını değiştirdi ve faşizmin ciddi bir tehdit oluşturduğu
durumda yapılması gereken tercihin “proletarya diktatörlüğü ve burjuva
demokrasisi arasında değil, burjuva demokrasisi ve faşizm arasında olduğunun”
altını çizerek, antifaşist halk cephesinin kurulması gerektiği karar altına
alındı.
4.7. Kararın mantığını
basitleştirirsek; Komünistler mülksüzleştirenleri mülksüzleştirecek bir
‘siyasal ve toplumsal’ devrim peşindedirler. Ancak bu hedefin ‘henüz’ uzak
olduğu ve o ana kadar ‘biriktirilen’ tüm siyasal ve örgütsel kazanımların
‘ciddi’ tehdit altında olduğu dönemlerde, bir adım geri çekilmek; komünist
devrim hedefinde birlikte oldukları ‘sınırlı’ güçten daha büyük olan ‘faşizme
karşı’ olanların cephesini oluşturarak faşizm tehlikesini bertaraf etmek,
burjuva demokrasisini (ya da mücadele edilen ‘aktüel’ tehlikeden daha ‘avantajlı’
durumu) korumak hedefiyle politika geliştirmeleri istenmektedir.
4.8. Bu
politikanın taktik ve stratejilerini belirleyebilmek için iki konuda netleşmek
gerekir: Devrimci politikanın düzen içi reformlar konusundaki bakışı ve
ittifaklar politikası. Öncelikle vurgulamak gerekir ki her devrim mücadelesi,
siyasal ve toplumsal devrim mücadelesini ilerletmek göreviyle eş zamanlı olarak
emperyalizme ve faşizme karşı mücadeleyi de örgütlemek gibi ‘ikili görevle’
karşı karşıyadır. Mücadelenin farklı aşamalarında temel çelişkiyi çözebilmek
için öncelikle çözülmesi gereken baş çelişkiyi belirlemek çok önemlidir ama
ikili görevden birini yok saymak mümkün değildir. Devrim ve reform, devrim ve
antifaşizm birbirini besleyen, birlikte oluşturdukları sinerji ile devrimi mümkün
kılan ikili görevlerdir.
4.9. İşçi
sınıfının durumunu iyileştiren; insan haklarını ve demokratik özgürlükleri
arttıran reformlara ‘hayır’ demek savunulamaz. Lenin, Rusya’da Çarlığı
devirmenin “proletaryanın
içinde bulunduğu zindanda tam kurtuluş mücadelesini yürütmek için gereken ışık,
hava ve mekanı sağlayan kapı, pencere” açmak anlamında siyasal özgürlük
mücadelesi olduğunu söylüyor. İşçi sınıfının ‘farkındalığı/bilinçlenmesi’ ve
mücadelesi için basın, toplantı, örgütlenme gibi demokratik özgürlüklerin ‘hava
ve su’ gibi yaşamsal olduğu reddedilemez. Ancak, (Lenin’in metaforundan devam
edersek) zindanda açılan delik ve pencerenin, mahpusun ‘ışık ve hava’ almasının
dışında gardiyanların gözetlemesi ve müdahalesi için açılıp açılmadığından emin
olmak gerekir. Önemli olan ‘kriter’, bahse konu reform ‘kurtuluş mücadelesini
yürütmek için gerekli’ imkanları artırıyor mu, azaltıyor mu?
Faşizmin gelişini ya da ‘var olan’ faşizmin ‘daha etkili’ olacağı bir
sürece evrilmesini engelleyen her reform ‘kategorik’ olarak desteklenmeli ve
(bir asgari program olarak) talep edilmelidir. Ancak, her durumda ‘nihai hedefn’
ve amaca yönelik mücadele hatırlanmalı, “küçük görevleri bile heyecanla yerine
getirirken, bunları çok kapsamlı sosyalizm düşüncesi ile doldurmak” gerektiği unutulmamalıdır.
4.10.
İttifaklar politikası, (geçmiş dönem literatüründe) ağırlıklı olarak devrim
için köylülükle; faşizme karşı direniş için orta sınıfla (küçük burjuva
aydınlar), sol Kemalizmle (CHP tarafından temsil edilmeyen ‘zinde güçler’), ‘bağımsız’
politik etki gücü oranında Kürtler ve Alevilerle, en çok da devrimci sosyalist
parti ve hareketlerin kendi aralarında oluşturacakları ‘cephe’ arayışlarıyla
sürdürülüyordu.
4.11. Günümüzde ‘köylülüğün’ nüfusu ve
politik etki gücü ‘göreli’ olarak azalmakla birlikte, her durumda hem devrimci
mücadelenin hem de antifaşist mücadelenin asli bileşenlerinden biri olmayı
sürdürecektir. Kentlileşen devrimci ve antifaşist mücadelenin ‘cephesinde’ olması
gerekenler; en başta devrimci sosyalist parti ve hareketler, kitlesel sosyal
demokrat partiler (CHP), Kürt Özgürlük Hareketi, örgütlü Aleviler ile
antifaşist sivil toplum örgütleridir (sendikalar, meslek odaları, kadın, çevre,
barış vb. ‘yeni toplumsal hareketler’).
4.12. Devrimcilerin
‘ikili görevlerinin’ birbirinden ayrıştırılamayacak kadar içiçe geçtiği, bu
konudan da açıkça anlaşılabilir. ‘Hayalimizdeki gelecek’ olarak tanımladığımız
sosyalist demokrasiyi açıklarken; köy, mahalle, işyeri, okul gibi birinci basamak yerel
birimlerde, yalnızca ‘o’ yerel birime ait (varlığı, nedenleri, çözümü için
kullanılacak kaynakların tümüyle yerel olduğu ve çözüme ilişkin yapılanların
diğer yerel birimlere ‘dışsal maliyet’ yaratmadığı) sorunların ilgilisi ve
muhataplarının tümünün katılabildiği toplantılarda (forum, meclis, komite gibi
karar organlarında) kararların ‘doğrudan’ alındığı, gerektiğinde yerel birim
sakinlerinin tümüne açık referandum, anket vb. yapıldığı,
Birinci basamak (yerel) birimleri aşan konuların, alt meclislerce
seçilerek gönderilen delegeler ile il, bölge (Coğrafya, nüfus, etnik köken,
belirli bir dilin yoğun kullanımı, üretim, altyapı, sanayi gibi konularda
görece homojen bütünlük oluşturan illerin oluşturduğu ‘idari’ bölgeler) ve
ulusal meclislerde görüşüldüğü (ilgili sendika, meslek örgütü, üniversite gibi
uzman kuruluşların temsilcilerinin de katıldığı) meclislerin; varlığı,
nedenleri ve çözümü ‘kendi’ alanlarında tanımlanan her sorun konusunda karar
alma yetkisine sahip olduğu,
Delegelerin seçildikleri meclislerde alınan kararları iletmek ve
savunmakla yükümlü olduğu, anlık gelişen konularda savunulan görüşlerin
sonradan yerel meclisin onayına sunulduğu; her alt meclisin, bir üst mecliste
kendisini temsil eden delegasyonun ‘temsil yeteneğinde’ sorun görmesi halinde
delegelerini ve kararlara ilişkin oylarını ‘geri çağırma’ hakkı olduğu bir
‘emek demokrasisini’ savunuyoruz.
4.13. Bu bağlamda, ‘emeğin genel çıkarlarının’ sağlanması ve
sorunların çözümü konularında farklı görüş ve yorum üreten ve savunan partiler
ile kadın, çevre, kent, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, nükleer karşıtlığı
gibi toplumsal muhalefet alanlarında politika yapan partilerin (grup veya
fraksiyonların; Bolşevik Parti’de tanınan ‘hizip örgütleme hakkı’ -parti
içinde, parti çizgisi ile aynı fikirde olmayan veya liderlik değişimi isteyen
grup kurma hakkı- 1921’de iç savaş nedeniyle kaldırıldı. Geçici olması
düşünülen önlem kalıcılaştı ve Lenin “Bu kararı almakla çok büyük bir hata
yaptık”; Troçki ise “Hizipleri yasaklamak Bolşevizmin destansı tarihinin sonunu
getirdi ve bürokratik yozlaşmanın taşlarını döşedi” dediler) varlığının
sosyalist demokrasiyi zenginleştireceğine inanan; “yüz çiçek açsın, yüz fikir
yarışsın” diyebilen ve devrim yapmış olmanın özgüveni ile proletarya
demokrasisinde (Devrimci Kurucu Meclis tarafından hazırlanan ve sosyalist
düzeni koruyan -özgürlükçüyüz ama aptal değiliz!- anayasal sınırlar içinde ve
sömürüye, faşizme, gericiliğe karşı çıkan) birden fazla siyasi partinin
kurulabildiği; her düzeydeki seçimlere kişi, grup veya parti olarak her
isteyenin katılabildiği; propaganda ve örgütlenme özgürlüklerinin en yetkin
şekilde kullanıldığı bir ‘sosyalist demokrasi’ antifaşist cephe için düşünülen
toplum kesimlerinden hangilerini ‘dışarıda’ bırakabilir.
4.14. Paris Komünü, Sovyetler ve Direniş Komiteleri çizgisinden
ilhamla ‘halkın demokrasisini’ meclisler eliyle bugünden kurmayı hedefleyen
(geleceği bugünden kuran) devrimci politika, devrimi ve antifaşist mücadeleyi
‘aynı potada eriterek’ ikili görevin gereğini yerine getirmiş olur. Meclislerin;
solun bir arada durma kültürünü geliştiren (cephe); devrimci-demokrat
kamuoyunun fikirlerini, bakış açısını, ihtiyaçlarını ilk ağızdan öğrenmeyi
sağlayan (kongre/konferans); yüz çiçeğin açtığı, yüz fikrin yarıştığı tartışma
ortamı (forum); yüz yüze ilişki (sosyal dayanışma); ‘kendi için’ bütünlüğünü
koruyarak meclis bütünlüğünün parçası olabilen (demokratik merkeziyetçilik);
parti, hareket, sendika, demokratik kitle örgütü, meslek kuruluşu, çevre ve
platform, devrimci demokrat kişi ve grupların tümünü bir araya getiren (eylem
birliği); bütün seçenekleri masaya koyabilen, hem bu, hem şu; bir bu, bir şu;
önce bu, sonra şu; bu olmazsa şu; sen bunu yap, ben şunu yapayım ve sonuçları
konsolide edelim gibi esnek yaklaşımlar (birleşik mücadele) geliştiren tarzda
kavranması da ‘ikili görevin’ gereği olarak kabul edilmelidir.
4.15. Yukarıda irdelenen ‘meclisleşme’ bileşenlerinin
antikapitalist niteliğinin baskın olduğu görülmektedir. Antikapitalist olmayan
ama antifaşist olan(!) parti ve gruplar (CHP, ulusalcı Kürtler, ‘muhafazakar’
Aleviler, ‘apolitik’ yeni toplumsal hareketler) konusunda; öncelikle bu duruşun
‘çelişkili’ olduğu ve faşizmin tekelci kapitalizmin bir ürünü olduğu
propagandasından vazgeçmemek; sosyalist kuruluşun ‘sorunların öznelerinden’
kopuk bir bürokratikleşmeye maruz kalmaması ve sorunlarının gerçek ve kalıcı
çözümü için (kadın sorununu kadınlarla, Kürt sorununu Kürtlerle… her sorunu
gerçek sahipleriyle-mağdurlarıyla çözecek ‘katılımcı ve çoğulcu’ bir sosyalist
demokrasi için) mücadeleye katılmaları gerektiği her fırsatta anlatılmalı;
ancak, kararları ne olursa olsun, faşizme karşı ‘en geniş’ halk cephesinin
‘eşit haklara sahip’ paydaşları oldukları ‘güvenini’ zedelemekten
kaçınılmalıdır.
4.16. Evrim ve devrim dönemi ayrımında ‘devrim
dönemi’ içinde değerlendirilen ‘sıcak’ günlerde (halk savaşı literatüründe
‘stratejik taarruz’ döneminde), ayrıca Dünya Savaşında ulusal burjuvazinin
yanında yer almak konusunda çok sert tartışmaların yapıldığı dönemlerde,
politik tartışma ve eleştirilerin ‘üst perdeden’ sürdürülmesi ‘gereklilik,
orantılılık ve ölçülülük’ kriterleri baz
alınarak anlaşılabilir. Devrimin ‘açık ve yakın’ bir ihtimal olduğu, ‘dün çok
erkendi, yarın çok geç olabilir’ durumlarında ‘katılımcı ve çoğulcu’ demokratik
mekanizmalar devre dışı kalabilir. Ancak, ‘halkın dostları’ arasındaki
rekabetin ‘dayanışma’ ahlakı ile sınırlandırılması zorunludur. Yönetici
kadrolarına ve örgütsel politikalarına sosyal de olsa ‘faşist’ dediğiniz
yapıların kitleleri ile ‘gönül bağını’ kopardığınızı bilmelisiniz. Yöneticileri
ile bu şekilde polemik yürüttüğünüz bir yapının ‘kitlesini’ kazanmak çok
zordur. Uyguladıkları politikanın, ‘subjektif’ olarak niyetleri ne olursa
olsun, ‘objektif’ olarak doğurduğu sonuçların eleştirisini yapmak gerekir. Son
tahlilde, ‘iyi insanların’ yaptığı kötülükleri eleştirmekle, ‘kötü insanların’
kötülüğünü eleştirmek arasındaki fark hissedilmediğinde ‘duygusal kopuş’
kaçınılmazdır. (Eleştirideki bu ‘nobranlığın’ nasıl oluştuğuna dair bir örnek;
Cemalettin Canlı’nın ‘Gölköy’ün Devrimci Yolu’ kitabından “(Halkevi’ne Kurtuluş
Gazetesi getirilmesi üzerine) Lan kim getirdi, nasıl getirdi, nerden… Arka
arkaya soruyor. Rize’den getirdik, bize verenler de Dev-Gençliymiş dedim. Olur
mu lan, onlar faşistlerden daha kötü, biz evrim devrim aşaması iç içe diyoz,
onlar dış dışa diyor.)
4.17. Kürt sorunu konusunda; sosyalistlerin
Ulusların Kaderini Tayin Hakkını ilkesel olarak kabul ettikleri, her halkın
istediği gibi yaşama hakkı olduğu vurgulanmalı, gelinen noktada Kürt Özgürlük
Hareketinin ‘ortak vatanda demokratik bir ulus olarak, demokratik cumhuriyette
eşit yurttaşlar olarak’ yaşama konusunda verdiği mücadele ‘ilkesel olarak’
desteklenmeli; Anayasal statü, anadilde
eğitim, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı üzerindeki çekincelerin
kaldırılması ve fiilen uygulanması, yerel yönetimler ve Kürt Sorununa duyarlı
siyasi partiler üzerindeki baskının (kayyımcılık) sonlandırılması gibi
‘demokratik muhtevalı’ talepler sahiplenilmelidir.
4.18. Faşizmin ‘kitlesini’ oluşturmak
konusunda ‘istekli’ olan orta sınıfın evinin, arabasının, emekçi kitlelerin
ortalamasından farklı yaşam biçimlerinin, kültür ve eğlence anlayışlarının
elinden alınacağı kaygısının yersiz olduğu, sosyalistlerin kimsenin eviyle ve (toplu
taşımayı esas almakla birlikte) arabasıyla ilgili sorunu olmadığı (ayrımsız
herkesin barınma ve ulaşım sorununu çözecekleri), dertlerinin üretim
araçlarının özel mülkiyeti olduğu (mülksüzleştirenleri mülksüzleştirecekleri),
bu nedenle orta sınıfın ‘kaybedeceği’ tek şeyin bir avuç sömürücü zenginin
yanına tırmanma hayalleri olacağı; yaşam biçimi, kültür, eğlence gibi konularda
ise çoğulculuğun ve özgürlükçülüğün savunulduğu (öncelikle kendimize)
inandırıcı biçimde anlatılmalı ve pratikte gösterilmelidir.
4.19. Bütün
bunların gerçekleşmesi için gerekli olan (olmazsa olmaz) koşul, örgütlenmektir.
Gözünün önündeki ‘suça’ müdahil olmamanın
iki açıklaması olabilir: Pasif suç ortaklığı veya zayıflık. Gözünüzün önündeki
sayısız suça, kötülüğe, eşitsizliğe, adaletsizliğe zayıflığınız nedeniyle
müdahale edemediğinizi düşünüyorsanız, tek yolunuz bu zayıflığı ortadan
kaldıracak şekilde çoğalmak, yani örgütlenmektir. Aksi durumda, zayıflığınızı
bilinçli şekilde sürdüren ‘pasif suç ortağı’ olursunuz. ‘Örgüt bireyi öldürür’
diyerek örgütsüzlüğü savunanlar, ‘örgütlü kötülük’ karşısında ‘iyiliği’ çaresiz
bırakmanın ‘tarihsel ve toplumsal’ sorumluluğunu taşımaktadırlar. Kendini
sosyalist olarak tanımlayıp da var olan örgütlerden hiç birine sığamayanların
(ÇBS-Çizgisi belirsiz sosyalistler) ve kendi ‘sığacağı’ örgütü kurmak konusunda
hiçbir şey yapmayanların kibri de ifşa edilmelidir.