Kitle, öncü ve örgüt diyalektiğini anlamak için yazıldı...
CANIMIN
İÇİ KIZIMCIM (14)
Umarım
“13’de durmamak adına bir mektup daha mı?” diye düşünmezsin! Bir materyalisti
‘uğursuzluk’ gibi kuru iftiralardan allah korusun:))
‘Kuyruğunu yiyen yılan’ deyimi hem kendini tüketmek, hem bölünmezlik ve sonsuzluk, hem de kendi kuyruğunu başka bir yılan sanarak yemeye çalışan ‘mallığı’ anlatır.
Bizim de yılan hikayesine dönen, kuyruk acısı bırakan, kah tüketen, kah döngüsel sonsuzluğumuzu yaratan, kah birbirimize düşüren ‘kuyruk’ hikayelerimiz var.Tabi ki her hikayenin
bağlamı, somut koşulları, yerelliği, özgünlüğü vb. var. Ancak, yerel ve
evrenseli karıştıran dargörüşlülük, cümleleri cımbızlayarak bağlamından koparan
oportünizm, sekter bir kariyerizm, dar grupçu rekabetçilik vb. olmasa!
‘Kuyruk’ hikayesinin ilk
cümlesinin, hemen ikinci cümleyi ‘yemeye’ başlaması ironik mi? Yoksa ‘Yok başka
bir diyalektik, yaşıyorsunuz işte!’ durumu mu?
Durduğumuz yeri ‘doğru’ (ya
da ‘normal’) kabul ettiğimizde, bizim konumumuzdan (her yöne doğru)
uzaklaşıldıkça olay ve olgular yanlış olmaya (ya da anormalleşmeye) başlıyor.
Yani durduğumuz yerin çapı (kuyunun ağzı, bakış açımızın genişliği, algı
kapasitemiz vb.) doğru ve normalin ‘içeriğini/özünü’ belirliyor.
Ya küçüklük, darlık,
kısıtlılık bizim durduğumuz yerdeyse! Kuyruğunu ‘düşman’ sanarak yiyen yılanın
ferasetine (anlayış, sezgi) sahipsek! Daha ‘geniş’ bakarak doğrularımızı/ normallerimizi
(olumlu anlamda) genişletir miyiz; yoksa çok ‘sulandırarak’, eklektikleştirerek
işe yaramaz hale mi getiririz?
En azından, yılanın kuyruğu
ile başını aynı kadraj içinde görmeyi başaracak kadar sorun/çözüm alanımızı
genişletmeliyiz.
Biz de
‘aklımıza gelen’ konularda (‘diyalektik’ konulu 5. mektuba da katkı olsun diye)
durduğumuz yerin dışına da bakmaya ve çemberin tümünü (yılanın başını ve
kuyruğunu birlikte) görmeye çalışalım. İlk önerme yılanın başı, ikincisi de
kuyruğu olsun!
1-Kitlelerin
niteliği ve devrim…
**
İnsanlar kötü, cahil ve niteliksiz olduğu için devrim olmuyor (Yılanın başı).
**
İnsanlar kötü, cahil ve niteliksiz olduğu için devrim lazım (Yılanın kuyruğu).
1.1.Kapitalist sistem içinde
insanların çoğunluğunun kötü, cahil ve niteliksiz olduğu olgusal bir gerçek (Kavramlar
kastını aşıyor olabilir. Dayanışma duygusuna sahip olmayan ve bireysel
çıkarları için başkalarını kolayca harcayan ‘kötülük’; bilim, sanat, kültür,
çağdaş yaşam vb. konularında ‘cehalet’; iş, meslek, uzmanlık, hobi vb.
konularında ‘yetersizlik’ kastediliyor). Gelişmiş kapitalist ülkeler ile
diğerleri arasındaki göreli farklar, ülkelerin özgün inanç ve kültürlerinden
kaynaklanan farklılıklar, bu konudaki ‘genel’ gerçeği örtemiyor.
1.2.Kapitalist sistem,
varlığını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu ‘teknik’ bilgiye sahip beyaz yakalı
orta sınıf dışında (Onların da ‘sosyal’ boyutlarını iğdiş ederek) çoğunluğu
niteliksiz bırakır. Üretim sürecinin gerektirdiği bilginin ötesini ‘tehlikeli’
bulan, yedek işsiz ordusuna ihtiyaç duyan, apaçık adaletsizlikleri ve
eşitsizlikleri sindirecek kadar ‘afyonun’ ötesindeki ‘uyaranları’ ideolojik ve
kültürel hegemonyası altında silikleştiren müesses nizam, doğası gereği
niteliksiz yığınlar istiyor.
1.3.TÜİK 2013 verilerine
göre; okuma yazma bilmeyen %5, okuma yazma bilen fakat bir okul bitirmeyen %7,
ilkokul mezunu %28, ilköğretim diplomasına sahip olanlar %21, ortaokul %5, lise
%22, üniversite %11, yüksek lisans %1. Ortalama eğitim süresi ise 6 yıl (Verilen
eğitimin ‘niteliği ve yeterliği’ ayrıca değerlendirilmeli).
1.4.Uyanık olduğu sürenin
neredeyse tümünü hayatta kalma mücadelesiyle geçiren; zaman, imkan, ekonomik
yeterlik, istek, bilinç düzeyi gibi etmenlerin eksikliği nedeniyle ‘nitelikli
ve yetkin’ kültür ürünlerine ulaşamayan; sermayenin egemenliğindeki yaygın ve
harcıalem medyaya mecbur kalan insanlardan bahsediyoruz.
1.5.Gen bencildir ve yaşamı
sürdürmek için her yolu dener. Kötü, cahil ve niteliksiz olan insanların önünde
yaşamı sürdürmek için (son tahlilde) iki seçenek var: İyi, bilgili ve nitelikli
olmak; kötü, cahil ve niteliksiz hali ile (kerhen de olsa) barışmak (evrimsel
olarak gerekli ‘uyum sağlama’ yeteneği).
1.6.Birinci seçenek (iyilik)
için gereken zaman, imkan, ekonomik yeterlik, istek, bilinç düzeyi, destek,
teşvik, motivasyon, fırsat, umut gibi unsurlara; bahse konu insanların ‘öz
kaynakları’ ile bireysel olarak ulaşmaları (ihmal edilebilir orandaki sınıf
atlama vakaları dışında) mümkün değil.
1.7.Birinci seçeneğin
gerçekleşmesini (en azından potansiyel ya da fırsat olarak) mümkün kılacak bir
‘dışsal’ etkenin olmadığı durumda, kitleler gönülsüz de olsa ikinci seçeneğe
sığınırlar. Suni dengenin (diyalektik olarak içinde zor’u da barındıran) ‘rıza’
boyutunun alanına girilir. Başka türlü olamayacaksa, eldeki ile uzlaşmak tek
seçenek haline gelir. Sağcılık, milliyetçilik, muhafazakarlık, etnikçilik,
mezhepçilik, cemaatçilik gibi ambalajlar ile pazarlanan “cehaletin iktidarı”
dinlerin emri, insanın doğası, millet egemenliği, tarihin sonu gibi soslarla da
terbiye edilerek ‘sindirilecek’ kıvama getirilir.
1.8.Kötü, cahil ve niteliksiz
yığınların varlığı olgusal bir gerçek olmakla birlikte, durumun öznesi ve
müsebbibi yığınların kendisi değil, düzen ve egemenlerdir. ‘Parmak sallanacak’,
hesap sorulacak, hor görülecek olanlar bu düzenin ‘kurbanı’ olan yığınlar
değil, onları bilinçli olarak bu hale getiren düzenin egemenleridir.
1.9.‘Dinle Küçük Adam’ ve
‘Kötülüğün Sıradanlığı’ kitapları ile “Kabahat senin demeye de dilim varmıyor
ama…” dizelerindeki bakış açısına göre kabahatin bir kısmını ‘canım kardeşime’
yazacak olsak bile “Geçmişte yapamadıklarımız yüzünden kurtulamadığım keder
(E.Kesal)” duygusu ile bir kısmının da ‘birilerine kabahat yazacak kadar’
gerçeklerin farkında olanların ‘yapamadıklarına’ yazılması gerekir.
1.10.Kitlelerin kötü, cahil
ve niteliksiz olması olgusal bir gerçek olmanın yanısıra devrimin nedenidir de…
İşlerin yolunda olduğu bir toplumda (sınıfsal ve kitlesel) bir devrim yapma
çabası, havanda su dövmektir (Emperyalist metropollerde ezilen halklara destek
olan hareketler ile gelecekte ‘işler sarpa sardığında’ hazır olmak için
varlığını korumak ayrı bir konudur).
1.11.“Bu yığınlar olmasaydı
ne güzel devrim yapardık” cümlesi ile “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel
idare ederdim” cümlesi arasında pek fark yoktur. Fransız ve Sovyet Devrimlerini
yapanların (kitlelerin) çoğunluğunun üniversite mezunu olmadığı dikkate
alındığında, devrimin hem öznesi hem de süjesi olan ‘kötü, cahil ve niteliksiz’
yığınlarla etkileşimli iletişimin yolunu bulmak zorunludur.
1.12.‘Umutsuzluk yaratan
cehalet’ aynı zamanda yeni bilgilere açık olmak anlamına gelir. ‘Ne istediğini
bilmemek’ her seçeneği kabul edebilecek bir boşluk ve genişlik; ‘omurgasızlık’
denilen esneklik her duruma uyum sağlama yeteneği de sayılabilir. ‘İnsan
doğası’ potansiyel olarak olası bütün seçenekleri içeren yapısı ile “içine
konulduğu kabın şeklini ve rengini alan” su gibidir. Bütün renk ve şekilleri
alabilir ama ‘kendi başına’ bir rengi ve şekli yoktur. Bu nedenle ‘potansiyel
olarak’ her şeydir ama içinde bulunduğu kabın şekline (toplumsal koşullara)
göre ‘görünür’ hale gelir. İnsan doğasının kötü olduğunu söyleyenler, aslında
insanın içindeki ‘potansiyel kötüyü’ görünür hale getirecek şekilde işleyen
toplumsal dinamiklerden söz etmektedirler.
1.13.Marks,
Feuerbach üstüne altıncı tezinde “İnsanın özü (doğası), tek tek bireyin doğasında
bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz, kendi gerçekliği içinde, toplumsal ilişkilerin
bütünüdür.” diyerek (her şey gibi) insan doğasının da tarihselliğini,
sınıfsallığını ve değişebilirliğini anlatıyor.
|
Sonuç yerine; kitleler her açıdan zor durumda
olduğu için devrim gereklidir.
Değişim (öncü ve önderler dışında) birey bazında değil toplum ölçeğinde
düşünülmesi gereken bir süreçtir. Toplumsal ilişkilerle birey arasında
neden-sonuç ilişkisi vardır ve nedenleri değiştirmeden sonuçları
değiştiremezsiniz! |
2-Kitlelerin
niceliği ve devrim…
**Toplumun
çoğunluğunun onayını almayan siyasi hareketler devrim değil ‘darbe’ yaparlar.
**Devrim,
mücadeleye katılan aktif unsurların devrim yapabilecek çoğunluğa ulaşmaları ile
mümkün olur.
2.1.Bütünün parçaları
hakkında konuşurken, parçanın bütün içindeki etki düzeyini abartan ya da
küçümseyen ifadelerden kaçınamıyoruz. Öznelerimizin neyi, kimi, ne kadar temsil
ettiği konusunda belirsizlikler oluşuyor. ‘İnsanlar, kitleler, emekçiler’
derken ne kastettiğimiz belirsizleşebiliyor.
2.2.Yukarıda eğitim
düzeyimizin düşüklüğünü kanıtlamak için kullandığımız TÜİK rakamları 2013
yılına aitti. Gezi Direnişi de aynı yıl yaşanmıştı. Resmi verilere göre Gezi
Direnişine 3 milyon 600 bin kişi katılmıştı (gayrı resmi olarak yedi milyon
rakamı kullanılıyor). O yıl Türkiye nüfusunun yaklaşık 76 milyon olduğu
düşünüldüğünde, toplam nüfusun yaklaşık %5’i; 15-65 yaş grubunun yaklaşık
%7’sinin Gezi Direnişine katıldığı anlaşılmaktadır. Bu oranlar ile Gezi
Direnişinin ‘görkemi’ arasında doğru orantı var mı? “Diğer %50’yi evde zor
tutuyoruz” diyenler, Gezi Direnişi’nin toplumun %50’sini temsil ettiğini söylemediler
mi?
2.3.İletişim ve ulaşım
olanaklarının çok kısıtlı olduğu dönemlerde yapılan devrimlerin belirli
şehirlerde yoğunlaştığı ve toplam nüfusa oranla az sayıdaki aktif kitlenin
kararlı mücadelesi ile sonuç alındığı da bilinir.
2.4.Tarihin sonu denilen burjuva/liberal
uygulamaların geçmişine bakarsak; Mussolini İtalya’sında %25 oy alan parti üçte
iki çoğunluğuna sahip oluyordu. 2002 seçimlerinde AKP oyların sadece %34,4’ünü
(toplam seçmenin dörtte biri) alarak Meclis’te üçte iki çoğunluğa ulaştı.
Mısır’da Mursi seçmenlerin neredeyse yüzde 75’inin oy vermediği biriydi. Genel
olarak ABD ve Avrupa’da seçimlere katılım oranları %65’in altında kalıyor. Baraj
uygulamaları, partileşme yasakları, vetolar vb.de cabası.
2.5.Konu ne olursa olsun,
toplumun tümü hareketlenmez. Konunun ve sorunun niteliğine göre ilgili
grupların (yaş, cinsiyet, inanç, sınıf, etnik köken…) aktif ve müdahaleci
kesimlerinin karşılıklı konumlandığı bir mücadele sürecinin sonucunda ‘kazanan’
belirlenir. ‘Evrensel küme’ her zaman toplumun tümü değildir. Tv’lerdeki
tartışma programlarında “Bizi izleyen seksen milyonun huzurunda…” denildiğinde,
izleyici sayısının gerçekten seksen milyon olduğunu düşünmüyoruz. Tartışma
konusu ile ilgilenen tüm insanların, programı izleyenleri ile sınırlı bir kısmı
aklımıza geliyor. Ancak, başka mecralarda alternatif tartışmalar yapılmıyorsa,
bahse konu tartışmayı sonuca bağlayacak ‘evrensel küme’ bu tartışmanın
katılımcıları ve izleyicilerinden ibaret olabiliyor.
2.6.Üretim araçlarının
mülkiyeti bağlamında ana sınıflaşmayı ‘dolaysız üreticiler’ ile onların emeği
ile geçinenler (patronlar, rantiyeler, toprak ağaları) oluşturur. Dolaysız
üreticiler, yani işgücünü satarak yaşayanlar (ücretli, yevmiyeli, kendi
hesabına çalışanlar) toplumun %95’ini oluşturuyor. Bu grubun da %75’ini ücretli
ve yevmiyeliler (yani katıksız emekçiler) oluşturuyor.
2.7.Bu durumda, ‘üretim
araçlarının mülkiyetinin’ el değiştirmesinden toplumun %5’i doğrudan olumsuz
etkilenecektir. Devrimin ‘kaotik’ ortamında işyerleri zarar gören ‘kendi
hesabına çalışanlar’; sosyalist ekonomi açısından gereksiz görüldüğü için
tasfiye edilen banka, borsa, sigorta şirketlerinde çalışan ‘beyaz yakalılar’
gibi gruplar dışında (karşıdevrimci safları ısrar ve inatla seçenlerin
dışındaki mağdurların sorunlarının hızla çözüleceği açıktır) toplumun %95’i ‘doğrudan’
etkilenmeyecektir.
2.8.Ayrıca, (Nasıl olur, olur
mu ki sorularına yanıt olarak) ‘insan onuruna yakışmayan ve yabancılaşma yaratan
tüm çalışma biçimlerini’ tasfiye etmek için yapılması gereken sabit sermaye ve
alt yapı yatırımları dışında; diğer ekonomik önlemlerin tümü idari işlemler
(kararname/genelge) ile çözümlenebilecek konulardır. Yapılması gereken iş ve
işlemlerin çoğu, günümüzde de çok ‘alışıldık’ olan şirketlere/bankalara kayyum
atama veya TMSF/ BDDK’ya devretme, iktidar değişikliğinde başkan/yönetici
değiştirme gibi bir ‘içeriğe’ sahip olduğu için altyapı, sermaye, ileri
teknoloji vb. gerektirmeyen ‘bürokratik’
işlemlerdir ve yalnızca ‘işletmecilik’ bilgisine sahip nitelikli işgücü eliyle
kolaylıkla yapılabilir.
2.9.Yine emekçi sınıflar için
kısa vadede ve kolayca yapılabilecek işler arasında: çalışmak isteyen herkese
iş bulma, sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, uygun çalışma mekan ve
ortamları oluşturulması; üreten-yöneten ayrımının
aşılmasını sağlayacak özyönetimci örgütlenme; demokratik bir biçimde yerel ve
merkezi plan hazırlama; çalışanların özgüvenini, yetki ve inisiyatiflerini
artıran teşvik sistemleri; kaynakları öncelikle hak artışları, lojman, servis,
yemek, giyim yardımı, kreş, sosyal tesis ve yaz kampı, işyerinin koşullarını
düzeltmek için kullanma; şeffaf ve hesap verebilir bir muhasebe, denetim,
kalite kontrolü, maliyet analizi sistemleri oluşturma; görev, yetki, makam,
unvan, tahsil gibi nedenlerle mobbing (bezdiri), kötü muamele, aşağılama
benzeri tüm olumsuz tutum ve davranışları ödünsüz olarak sonlandırma gibi yoksul
insanların ‘ekonomik’ olarak asla karşı çıkmayacakları bir çok ‘vaat, program
ve propaganda’ malzemesi var.
2.10.Başka konular ile
kafaları karıştırılmadığı sürece, apaçık emekçiler lehine olan ve kolayca
yaşama geçirilebilecek bu düzenlemelere toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan
yoksul emekçilerin itiraz etmeyecekleri açıktır. ‘Başka konular’ ile
emekçilerin kafasını karıştırmak burjuvazinin istediği bir durumdur. Bu nedenle,
birinci mektupta “işin aslının ekonomi, üretim araçlarının mülkiyeti ve sömürü
olduğunun; bu özü, gündemi, konuyu örtmek için kullanılan bütün tartışmaların
‘cambaza bak’ numarası olduğunun; (kendi bağlamları içinde tabi ki çok önemli
tartışma konuları olan) etnik köken, dinsel inanç, cinsel seçim gibi ayrımların
kimseyi sömürüden muaf tutmadığının iyi anlaşılması ve anlatılması” başarılırsa
‘yeterince’ emekçinin desteği alınabilir.
2.11.(Sayıları ve etki
kapasiteleri azalmış olmakla birlikte) Büyük toprak sahipliğinin tasfiyesi;
kır-kent ayrımının azaltılması (günümüz ulaşım ve iletişim imkanları ile çok
daha kolay); ortak çiftlikler, kooperatifler, birlikte kullanılan makine ve
teçhizat parkları; her türlü bilimsel ve tarımsal destek; alım ve pazarlama
garantisi; ürün çeşitlendirme, ilaçlama, hasat, endüstriyel kullanım
konularında merkezi yardım ve planlama; destek ve teşvik programları vb. ile
‘yeterince’ köylünün desteği alınabilir.
2.12.Evinin, arabasının,
emekçi kitlelerin ortalamasından farklı yaşam biçimlerinin, kültür ve eğlence
anlayışlarının elinden alınacağı kaygısıyla devrime mesafeli olan orta sınıfın
(beyaz yakalılar, plaza çalışanları vb.) bu kaygıları giderilirse;
sosyalistlerin kimsenin eviyle ve (toplu taşımayı esas almakla birlikte)
arabasıyla ilgili sorunu olmadığı, dertlerinin üretim araçlarının özel
mülkiyeti olduğu (mülksüzleştirenleri mülksüzleştirecekleri, bu nedenle orta
sınıfın ‘kaybedeceği’ tek şeyin bir avuç sömürücü zenginin yanına tırmanma
hayalleri olacağı); yaşam biçimi, kültür, eğlence gibi konularda ise
çoğulculuğun ve özgürlükçülüğün savunucusu oldukları inandırıcı biçimde anlatılırsa
‘yeterince’ orta sınıf mensubunun desteği alınabilir.
2.13.“Devlet aygıtının
üyeleri (ordu, polis, yargı, idari bürokrasi) bir sınıf değil, özgül bir
toplumsal kategori oluştururlar. Sınıfsal kökenleri, sınıfsal konumlarına göre
geri planda kalır.” Geçmişte, kurucu parti CHP’nin nüfuz alanı içinde olan
devlet kurumlarında ve kolluk güçlerinde yer alan devlet görevlilerinin de
ilerici ve demokrat nitelikli örgütlenmelerine tanık olunmuştu. Ancak, 12
Mart’dan sonra ciddi biçimde tasfiye edilen ve sonrasında mülakat sistemi ile
kamuya girişleri engellenen ilericilerin (kamuda görev almak konusunda
isteksizliğin de etkisiyle) ana gövdesini KESK’in oluşturduğu dar bir alana
sıkıştıkları görülmektedir.
2.14.Bürokrasi ve kolluğun
uzun zamandır endokrine edildikleri, inanış ve davranışlarının ‘düzenden yana’
niteliğinin artarak berkitildiği bilinmektedir. Ancak, son tahlilde,
yaşadıkları toplumun genel gidişatından (gecikmeli de olsa) etkilenmeleri
kaçınılmazdır. Karar alıcı üst düzey ile özel görevli birimleri afişe eden,
diğerlerine gerçek sınıfsal kökenlerini hatırlatan ve ‘suçların şahsiliği’
ilkesine göre sorumlu duruma düşecekleri davranışlardan kaçınmalarını
(varlıkları değil eylemleri ile değerlendirileceklerini) hatırlatan bir
yaklaşım ‘yeterince’ sonuç almayı sağlayabilir.
2.15.Aydın, sanatçı ve bilim
insanlarına (tüm diğer toplum kesimleriyle birlikte) toplantı, gösteri,
seyahat, özel hayatın/konutun/haberleşmenin korunması gibi temel haklar
konusunda ödünsüz bir ‘özgürlükçü’ duruş sergileneceği; sanat ve bilimin,
metalaşma tehlikesine karşı toplumsal fonlarla destekleneceği; sanatçılar ve kültür emekçilerinin üretim, eğitim
yayın, sergileme araç ve ortamlarına her durumda ulaşmalarının sağlanacağı; (pedagojik
olarak ‘savunmasız’ çocukları korumak dışında) hiçbir düşünce ve iddianın
‘bilindiği’ için tehlikeli olduğunu düşünmeyen, her türlü fikir ile kamusal
alanda açık ve çok yönlü tartışma yürütebileceğine güvenen sosyalizmin sansüre ihtiyacı
olmayacağı garanti edilirse ‘yeterince’ destek alınabilir.
2.16.Kadın, çevre, barış,
toplumsal cinsiyet, LGBTİQ+ gibi ‘Yeni Toplumsal Hareketlerin’ mücadelelerini
“son tahlilde çözümü devrimdedir” diyerek küçümsemeyen, salt ataerkil bir düzen
olan kapitalizmin dinamiklerine indirgenemeyecek kadar farklı ama birbirini
besleyen dinamikler olduğunu kabul eden, nihai kurtuluş için toplumsal devrimin
‘gerek şart’ olduğunu, ancak (devrimden önce de sonra da) bu konulara münhasır
çalışma ve mücadelelerin gerekli olduğunu, sömürü karşıtı/antikapitalist bir
‘genel’ duruşun birlikte mücadele için gerekli olduğunu anlatabilen bir
yaklaşım ‘yeterince’ destek almayı sağlayabilir.
2.17.‘Kürt sorununu’ ayrı bir
başlıkta inceleyelim.
|
Sonuç yerine; başlarken ‘az’ olmak, bitirirken
‘çok’ olmayı engellemez. Azim, kararlılık, fedakarlık, etki gücü gibi bir çok
‘nitel’ nedenlere bağlı olarak ‘dün çok erkendi, yarın çok geç olabilir’
anını yakalama sanatına devrim deniyor! |
3-Birey
ve örgüt…
**Örgüt
bireyi silikleştirir, ezer, yok eder, burjuvanın hiyerarşi fikrini yeniden
üretir.
**Örgütsüz
birey toplumsal yaşamda ‘yok hükmündedir’.
3.1.Örgütü, bireyi ‘yutan’
bir karadelik gibi tasavvur edenler; karar süreçlerine (sürekli ve yapısal
olarak) katılamayan bireyler ile ‘örgütsel’ aktivitelerin dışında ‘özel,
bireysel’ alanlara yeterince zaman ayıramamaktan bahsediyorlar.
3.2.Öncelikle, zamanı ve
kaynaklarımızı kullanırken yaptığımız her tercih, o esnada ‘olası’ diğer
tercihlerin tümünden (paralel evrenlerden) vazgeçmek ya da ertelemek anlamına
gelir. Yaptığımız tercih nedeniyle vazgeçtiklerimizi ‘muhasebeleştiren’ bakış
açısı, istisnasız her tercihin ‘azaltan, silikleştiren, yok eden’ bir seçim
olduğunu düşünmek zorundadır.
3.3.Nelerden vazgeçtiğimize
yoğunlaşıp da ‘olumsuz duygular’ üretmek yerine, neleri seçtiğimizi düşünerek
‘yaşam enerjisi’ üretmek gerekir. Örgütlü yaşamdan uzak olmak ile ‘antisosyal(ist)
kişilik bozukluğundan’ mustarip olmak; duygusal ve varoluşsal olarak kendini
‘ötekileştirmek’, münzevi, atomize ve paralize birey olmak arasındaki mesafe de
çok uzun değildir.
3.4.İşleyiş koşullarını
bilerek kendi özgür irademiz ile katıldığımız bir kolektif yapı kişiliğimizi geliştirir.
Oluşum sürecine eşit koşullarda katıldığımız kolektif iradeye saygı duymak,
sosyal yönden dengeli, duyarlı ve sorumlu bir kişiliği betimler. ‘Dünya
nimetlerini’ bir kenara bırakıp laboratuvarda (sayısız şekilde
çeşitlendirilebilecek bireysel istekleri doğrultusunda değil de) ‘bilimsel
kurallara göre’ araştırma yapan bilim insanının kişiliği ezilmiş ve ‘birey’
olamamış mıdır? Kanserin tedavisini bile bulsa ya da Madam Curie bile olsa, her
istediğini ve kafasına eseni yap(a)madığı için ‘bireyin ölümü’ gerçekleşmiş
midir? Takım oyunlarında oynayan sporcular, oyunun kurallarına ve teknik
direktörün talimatlarına uydukları için kişiliksiz mi olurlar?
3.5.Kendini doğadan,
toplumdan ve her bir insandan sorumlu hisseden, insanlık ailesinin üyesi ‘iyi
bir insan’ olmayı önemseyenler, yani “en az namussuzlar kadar cesur olması
gereken” namuslular örgütlenmezlerse; namuslu insanların bireysel eylem ve
tepkileri (kişisel kahramanlıkları) parlayıp sönen, günlük ve geçici tepkiler
olmanın ötesine geçemez ve meydan namussuzlara kalır. Kıyıya vuran
denizanalarını teker teker denize atan ‘iyi’ insanlar, bu kadarıyla
yetindikleri (küresel ısınma ve kirlilik nedeniyle denizleri yaşanmaz hale
getirenlerle mücadele etmedikleri) sürece, denizanaları ve birçok deniz canlısı
kıyıya vurmaya devam edecektir. Örgütlenmekten uzak durmayı vazedenler (tespih
çeker ya da mum/tütsü yakar gibi) denizanalarını denize atarak eve dönmeyi
önermekteler.
3.6.‘İyilik’ netameli bir
kavram. ‘Sevgi gurularının’ dilinde yumuşak ve yapışkan bir sakıza dönüştürülen
‘eziklik’ derekesindeki sevgiden ya da ‘sadaka’ kültürü ile simgelenen ‘günah
çıkartan’ iyilikten söz etmiyoruz. Adalet ve hakkaniyet duygularını
zedelemeyen, onurlu, mücadeleci, kararlı bir iyilik durumundan söz ediyoruz.
Mülksüzleştirenleri mülksüzleştiren bir devrim ile emekçilerin özgürleşmesi
yerine ‘sevgi’ yoluyla insanlığın değiştirilmesini öngören ‘duygusal tumturaklı
laflardan’ değil, “Sosyalizm sadece doğru fikirlerin egemen olduğu bir uzmanlar
sistemi değil, iyi kalplerin nefes aldığı bir dünya olarak tasarlandığı ölçüde,
insanlığın kayıp rüyasını yeniden var edebilecektir.” cümlesindeki ‘iyiyi’
bugünden yarına taşıyanlar olmaktan söz ediyoruz.
3.7.Gözünün önündeki ‘suça’
müdahil olmamanın iki açıklaması olabilir: Pasif suç ortaklığı veya zayıflık.
Gözünüzün önündeki sayısız suça, kötülüğe, eşitsizliğe, adaletsizliğe
zayıflığınız nedeniyle müdahale edemediğinizi düşünüyorsanız, tek yolunuz bu
zayıflığı ortadan kaldıracak şekilde çoğalmak, yani örgütlenmektir. Aksi
durumda, zayıflığınızı bilinçli şekilde sürdüren ‘pasif suç ortağı’ olursunuz.
3.8.Karar ve uygulama
süreçlerinde ‘demokratik merkeziyetçi’ olmayan bir örgütlenme etkin ve etkili
olamaz. ‘Fikir kulübü’ benzeri yapılarda ‘müdahil değil mütefekkir’ olmak
istiyorsanız sorun olmayabilir; ama iş yapmak, müdahale etmek, değiştirmek
istiyorsanız karar almak zorundasınız. Mümkün olan her durumda ‘demokratik’
kısmına azami ağırlık verilen, olabilecek en geniş katılımla ‘tatminkar, ikna
edici ve yeterli’ tartışmanın ardından kararların alındığı bir örgüt yapısı
içindeki insan için ‘silikleşmek, ezilmek, yok edilmek’ söz konusu edilemez.
3.9.Yukarıdaki tanımlamaya
göre yaşanabilecek ‘sorunlardan’ ilki “mümkün olan her durumda demokratik
olmaktan” ne anlamak gerektiği konusunda çıkabilir: Dozu uygun olmayan her
ilacın zehir olması gibi ‘uygun dozu’ belirleyecek ilkeler olmak zorundadır. Mücadele
ortamının demokratikliği; basın, ifade, örgütlenme özgürlüklerinin sınırları;
legal yolların açık, kısıtlı, kapalı olması; aciliyet gibi birçok etkene bağlı
olarak ‘dozun’ (tahterevallinin demokratik kısmının mı merkeziyetçi kısmının mı
ağır basacağının) ayarlanması gerekebilir. Bir kez daha ‘alınması gereken bir
karar’ ile karşı karşıyayız demektir. İşleyiş ilkeleri (tüzük, program, kongre
kararları vb.) konusunda öngörülü bir hazırlık bu sorunları asgariye indirir.
3.10.Bir diğer ‘sorun’ ise, senin
fikrine uygun olmayan kararlar alındığında ortaya çıkar. “Tek doğru görüş bana
aittir. Bu nedenle, konu ne olursa olsun, sözümün üstüne söz söyleyenlerle
birlikte olamam” diyorsan; bırak örgütlenmeyi, herhangi biriyle arkadaş,
sevgili, eş ya da ortak bile olma! Sesin zorla kısılmadığı ve fikrini savunma
özgürlüğün engellenmediği sürece; hepsi örgüt arkadaşın, yoldaşın olan (aksi
kanıtlanıncaya kadar iyi niyeti ve yeterliliği tartışma
dışı olan) insanların çoğunlukla kabul ettiği görüşü, en azından saygıyla
karşılayacak kadar ‘demokrat’ olmadan devrimci olmak pek mümkün görünmüyor.
3.11.Demokratik
merkeziyetçilik, farklı görüşlerin örgüt olarak bir arada yaşamalarının yolu
olarak en önemli ilkeler arasındadır. Varlığının nedeni farklı görüşlerdir. Bu
nedenle, örgüt üyeliği, bazı konularda ve tartışmalarda ‘azınlık’ olmayı
sindirmeyi gerektirir. “Asla haksız olamam!” diyen narsistik bir kibirden
mustarip olmayan her ‘iyi niyetli’ insan, ileri sürdüğü fikrin yoldaşlarının
çoğu tarafından neden anlaşılmadığını (ya da anlatamadığını) netleştirmek
zorundadır. Ayrılık, kategorik olarak reddedilecek bir eylem değildir. Ancak,
gerekçeleri ve zorunluluğu çok açık ve anlaşılır olmadığı sürece ‘tekkecilik ve
kariyerizm’ tartışmalarına açık olur.
3.12.Marks’ın
Feuerbach üzerine ikinci tezindeki “Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği
ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir
sorundur.” cümlesinden yola çıkarak, fikir düzleminde yoldaşlarını
ikna edemediğin ve ‘azınlık’ kaldığın durumda, pratiğin seni doğrulamasını
beklemek ve gerçeği gören iyi niyetli yoldaşlarının (özeleştirel bir tutumla) fikrine
gereken önemi vereceğini düşünmek gerekir.
|
Sonuç yerine; “Örgüt bütün kötülüklerin
anasıdır!” diyenler, örgütlü kötülük karşısında ‘iyiliği’ etkisiz kılarak
kötülüğe hizmet etmektedirler! |
4-Öncülük
ve birlik…
**Öncülük,
kendini sınıfın yerine ikame ederek sınıfın devrimci enerjisini yok eder.
**İşçi
sınıfı ‘kendinde sınıf’ konumundan ‘kendisi için sınıf’ konumuna ancak öncünün
müdahalesi ile ulaşır.
4.1.Öncülük, yapılması ve
söylenmesi gerekeni ‘önce ve önde’ yapmaya ve söylemeye başlamak anlamında
kaçınılmazdır. Birden fazla kişiyi ilgilendiren hiçbir konuda muhataplar (Lafı
ağzımdan aldın, kalp kalbe karşıdır gibi telepatik(!) hoşluklar dışında) aynı
anda aynı şeyi yapmazlar. Sen arkada durduğun için senin önünde olan ‘öncü’,
kınanmayı değil övülmeyi hak eder. Önemli olan öncü ile kitlenin aynı yön ve
doğrultuyu paylaşmalarıdır.
4.2.Kendi koşulları,
gerçekliği ve varoluşu ile belirli bir hedefe ulaşması mümkün olmayan tüm
dezavantajlı gruplara dışarıdan yardım zorunludur. Öncülük, muhataplarından
kopuk ve onların yerine ‘vekalet savaşı’ vermek değil, ama muhataplarının
interaktif olarak katıldığı süreçler örgütlemek, sorunların gerçek sahiplerinde
‘farkındalık yaratmak’ meselesidir.
4.3.Örneğin; doktorun
‘yaratacağı’ sağlık, hastanın bedeninde zuhur eder. O bedenin (bünyenin)
nitelikleri, özellikleri ve yeteneklerini iyi analiz ederek ‘sağlıklı bir
yaşam’ için yapması gerekenler ‘listesi’ hazırlamak (farkındalık yaratmak),
gerektiğinde organ nakli ve proteze başvurmak (dışarıdan ‘çözüm’ taşımak),
gerektiğinde ameliyata başvurmak (devrim) muhatabının yerine ikame olmak mıdır?
4.4.Aynı şekilde; öğretmenin
‘yaratacağı’ tekamül, öğrencinin zihninde ve hayatında şekillenir. Öğrencinin
nitelikleri, özellikleri ve yeteneklerini iyi analiz ederek ‘kendini ve
yeteneklerini sonuna kadar geliştirmek’ için yapması gerekenler ‘listesi’
hazırlamak (farkındalık yaratmak), gerektiğinde kaynak kitap, eğitim materyali
vermek (dışarıdan ‘çözüm’ taşımak), gerektiğinde ödül/ceza sistemi ile zorlamak
(devrim) muhatabından kopuk öncülük müdür?
4.5.Sosyalizm öncesi ekonomik
ve toplumsal sistemler, eski sistemin bağrında olgunlaşır ve ‘zamanı’
geldiğinde neredeyse kendiliğinden ortaya çıkar (tabi ki devrimler, politik ve
toplumsal alt üst oluşlar eşliğinde… Ama bu süreçler, zaten olgunlaşmış ve
‘günü gelmiş’ yeni sistemin adını koymak için yaşanır). Ancak sosyalizm,
kapitalizmin bağrında kendiliğinden oluşmaz. Politik ve toplumsal bir devrim
ile ‘yukarıdan aşağıya’ kurulması gerekir. Eski sistemler hayatın akışı
içindeki birçok dinamiğin ‘sinerjisinden’ oluşan ‘gizli bir el’ tarafından
yıkılıp yenileri kurulurken, kapitalizmin yıkılması ve sosyalizmin kurulması
için ‘görünür’ öznelerin ‘açık’ müdahalesine ihtiyaç vardır.
4.6.Bu yüzden, değişim
konusu; hem ‘devrim için’ değiştirilmesi gerekenler, hem ‘devrim tarafından’ (devrime
giderken ve devrim sırasında) değiştirilmesi gerekenler, hem de devrimin
kurduğu yeni düzen içinde yaşanacak değişimlerin diyalektiği içinde
anlaşılmalıdır.
4.7.Devrim, sosyalizm ve işçi
hareketinin birleştirilmesi ile mümkündür. Devrimin objektif şartları (işçi
hareketi) ile sübjektif şartlarının (sosyalist hareket) yanı sıra kriz halinin
(yönetenlerin yönetemez, yönetilenlerin yönetilemez olması) varlığı, genişliği,
yoğunluğu oranında bahse konu olur. Bu alanların bir ‘bileşik kap’ gibi
etkileşim içinde olduğu, ayrı durmak/birleşmek/kaynaşmak gibi aşamaları içeren
(süreç içinde değişen) bir diyalektik içinde devindikleri, aralarındaki kesişme
kümeleri, geçişkenlikler, gri alanlar olduğu unutulmamalıdır.
4.8.İşçi sınıfına dışarıdan
bilinç götürme (yani ‘orada’ olmayan bir şeyi ‘oraya’ götürme) olarak
anlaşıldığı için tartışma yaratan kavramsallaştırma, ‘farkındalık yaratma’
olarak kullanıldığında ‘orada olan’ bir şeyin görünür hale getirilmesi,
etkinleştirilmesi olarak anlaşılmalıdır. Irmağın (potansiyel, sezgisel,
içgüdüsel, kendiliğinden) kendinde ama kendisi için olmayan gücünden elektrik
elde etmek isteyen bir mühendisin baraj yapmak için gereken bilgi, malzeme ve
organizasyon gereklerini ‘dışarıdan’ getirmesinin, ‘elektriğin’ aslında ırmakta
olduğu gerçeğini değiştirmediği; ırmaktaki ‘potansiyel’ enerjinin kinetik
enerjiye dönüşmesi için; bu enerjinin ‘lambayı yakarak’ insanlığı aydınlatması
için ‘mühendislik’ bilgisi ile birleşmesi gerektiği açıktır.
4.9.Akıntıya karşı yüzebilen
ve kendini yeniden kuran öncüler, önce kendilerini; mücadelelerini
kitleselleştirmeyi başardıkları oranda da toplumsal koşulları değiştirebilir.
Ancak, bu ‘gelişkinlik’, toplumun ‘ortalama’ bireylerinde olduğundan daha fazla
bilgi, cesaret, hırs, ihtiras, iddia gibi ‘girişken, dışa dönük, coşkulu,
motive edici, ajitatif’ niteliklere ve bu niteliklerin doğasında bulunan ‘sorun
yaratma potansiyeline’ sahiptir.
4.10.“Her bireyin egosu,
hırsları ve iddiaları vardır… birey iktidar istemektedir. Yalnızca siyasal
iktidarı alıp oraya yerleşmek değil… ama süreçleri etkilemek, ülkenin
gidişatında söz sahibi ve ‘konuşuluyor’ olmak da bir tür ön iktidardır… Sorunun
ya da hastalığın başladığı yer, bireyin egosu, hırsları ve iktidar tutkusu
değil, siyasetin, herhangi bir sınıfsallığı temsil etmeyen aktörler arasında
oynanan bir iktidar oyunu olarak görülmesidir.” cümlelerinde anlatılan ‘süreçleri
etkilemek isteyen, söz sahibi ve ‘konuşuluyor’ olmak isteyen’ bireyler ile
öncülük arasında geniş bir kesişme kümesi vardır.
4.11.Bu
‘dinamik’ potansiyelin olumlu, umutlu, pozitif sonuçlar doğurma ihtimali kadar
farklılaşma, değişik konulara yoğunlaşma, ‘yolundan dönmeme’ konusunda inat ve
ısrar gibi ayrışma ve ayrılma ihtimali yaratan yönleri de vardır. B. Russell “Dünyanın
en büyük problemi, akılsız ve fanatik kişilerin kendilerinden son derece emin
olması, buna karşılık zeki insanların sürekli şüpheler içinde olmasıdır”
diyerek, ‘ideolojileri ve yaşam biçimleri’ sürekli araştırmayı, sorgulamayı,
analiz etmeyi teşvik eden solcular için ‘sahip oldukları düşünsel zenginliğin’
sorun yaratma kapasitesini tespit etmektedir.
4.12.Demokratik
merkeziyetçiliğin, farklı fikirlere sahip insanların örgüt olarak bir arada yaşamalarını
sağlayan ilke olduğunu konuşmuştuk. Farklı fikirdeki bireylerin ve grupların
(klik, hizip) örgüt olarak iş yapabilme ve sonuç alabilme kültürlerini, farklı
örgütler düzeyinde de eylem birliği, ittifak, cephe vb. şeklinde yaşama geçirme
yol ve yöntemleri vardır.
4.13.“Herkes birlik olsun.
Yoksa hiçbir şey yapamayız” demek, hayatın olağan akışı içinde pek de mümkün
olmayan bir ‘ütopyayı’ istemenin yanı sıra ‘tekçi’ içeriği ile de sorunludur.
Yaşamın her alanında çoğulculuğu savunan zihniyetin, kendi örgütlenme alanında
‘tekçi’ ideolojiyi tek çözüm sayması sorunludur (Proletarya diktatörlüğünde tek
parti/çok parti tartışmasında ve örgüt/parti içinde ‘hizip’ olma hakkı
konularında alınacak tutum da aynı bağlamdadır).
4.14.Siyaset, önderlik,
ideolojik netlik, örgüt ruhu/disiplini, gönüllülük gibi kavramlar bu süreci
yönetmek için doğru kullanılarak “aynıların aynı yerde, ayrıların ayrı yerde”
olması sağlanabilir. ‘Aynılık ve ayrılık’ ölçütlerinin belirlenmesinde de bazı
ilkeler olmalıdır: Örneğin, geçmişte haklı sayılabilecek nedenler (sosyalist
blok içindeki ayrışmada taraf olmak, MDD/sosyalist devrim vb.) ortadan
kalkmışsa ayrı duruşun (geçmişle değil, bu günle) açıklanması; birbirine
benzeyen yapıların ana akımını/en güçlüsünü desteklemekten kaçınarak devrime
nasıl hizmet edildiğinin açıklanması gibi…
4.15.‘Mutlaka birleşelim,
şimdi birleşelim, yalnız birleşmeye yoğunlaşalım ve çözmeden hiçbir şey
yapmayalım’ diyerek bu sorun aşılamaz. Nasıl kitleler inandırıcı, yeterince
güçlü, başarı şansı olan yapı ve önderliklerin etki alanına girerse, sol
içindeki parçalı yapılar da mücadelenin gelişmesi, büyümesi, başarı şansının
artmasından etkilenirler. Tepede, yöneticiler katında birlik olmasa da aşağıda,
kitlede başarılı yapıya doğru meyil başlayacaktır.
4.16.“Yükselip birleşmektense, birleşip
yükselmek daha iyidir.” Matematikte olduğu gibi; 2³+4³=72 (2+4)³=216.
Ama, 216’nın peşinde koşarken 72’yi de bulamamak; sayıca artarken ‘azalan verim
kanununa’ maruz kalmak da mümkündür.
|
Sonuç yerine; ‘Çokluğun’ sonuç alıcı
eylemliliği için ‘öncülük ve örgütlenme’ mutlaka gereklidir. Doğrultu, yön,
kopukluk ve temsil yeterliliği tartışmaya açıktır. Birlik konusunda ise
‘aynıların birliği’ haklı bir beklentidir ancak mutlaklaştırılmaması gerekir. |
5-Kürt sorunu…
**Kürt
sorunu, yalnızca ‘ulusların kaderini tayin hakkı’ bağlamında çözülür.
**Kürt
Özgürlük Mücadelesi, etnik karakteri nedeniyle sınıf mücadelesini
zayıflatmaktadır.
5.1.Kürtlerin,
diğer ulusların tümü gibi bir ‘ulus’ olduğu tartışması (Türklerin bir boyu,
kart-kurt vb.) bitmiştir. Geçmişte ve bugün devlet kurup kurmadıkları, coğrafi
olarak farklı devletlere dağılmış olmaları, nüfuslarının (yaklaşık otuz milyon)
tartışma konusu yapılması, yaşadıkları ülkelerin (özellikle Türkiye’de) tümüne
yayılmış olmaları, kendi aralarındaki sınıfsal, inançsal, etnik (Zaza, Kırmanç
gibi) farklar, Kürt özgürlük hareketini desteklemeyenlerin varlığı gibi
konular; Kürtlerin ulus oldukları gerçeğini değil, bu konuda uygulanabilecek
politikaları tartışmalı hale getirebilir.
5.2.‘Ulusların Kaderini Tayin Hakkı (ukth)’ kavramı, iki farklı tarihe
sahiptir. Birincisi: ‘Wilson prensipleri’ olarak bilinen ve sömürgeleri ticaret serbestisine uygun
liberal bir anlayışla yeniden yapılandırmak, ulus devlet modelini yaygınlaştırmak,
dünya devrimine ve enternasyonalizme alternatif oluşturmak gibi hedefleri ‘liberal burjuva tezler’ olarak sınıflandırabiliriz. Bu tezlere göre “Ukth
aslında burjuvazinin görevidir. Burjuva devrimleri tarafından çözülmesi gereken
bu sorun, burjuvazinin ‘ilerici barutunu’ tüketmesi nedeniyle proletaryaya
kalmıştır” denilerek, fikrin ‘telif hakkı’ burjuvaziye teslim edilmektedir.
Aslında; tarihsel süreç içinde uluslaşma ve ulus devletlerin kurulması,
feodaliteye karşı burjuvazinin talebiydi. Egemenliğin göklerden indirilip ulusa
(yani burjuvaziye) teslim edilmesi, ticareti engelleyen feodal kısıtları
kaldırarak bütünlüklü bir iç pazar kurma ihtiyacı, bu gelişmenin ekonomik
nedenleridir. Burjuvazinin geçmişteki ‘göreli’ ilericiliği de özsel, içsel ve
etik bir özgürlükçülüğün değil, ekonomik zorlamaların sonucudur.
5.3.İkincisi: Marksist ukth kavramı ise, 1918 tarihli
Wilson prensiplerinden çok daha eski tarihlidir. Marks ve Engels’in 19.
yüzyılın ortalarında Hindistan için olumsuz; İrlanda, Polonya için olumlu
değerlendirmeleri gibi tartışmalar üzerine Lenin tarafından 1915’lerde ilkesel
olarak kabul edilerek (burjuvaziden miras kalmış ‘eğreti’ bir görev değil,
ilkesel bir hak anlayışı ile) ‘sosyalist müktesebat’ içinde
değerlendirilmiştir.
5.4.Sosyalistler
de kendi içlerinde Lenin’in
görüşü (ukth antiemperyalist içeriği nedeniyle savunulmalıdır) ve
R.Lüksemburg’un görüşüne (ukth milliyetçi bir içeriğe sahiptir ve sosyalistler
tarafından savunulmamalıdır) atfen konuyu tartışsalar da ağırlıklı olarak
ukth’nın Leninist yorumunu savunmaktadırlar. Bu yoruma göre ‘ayrılma ve ayrı
devlet kurma hakkı’ dahil olmak üzere, ezilen ulus kaderini kendisi tayin eder.
5.5.Leninist ukth’yı da iki kavram üzerinden
inceleyebiliriz: *Proleter Devrimler ve Ulusal Kurtuluş
Mücadeleleri Çağı’nda ezilen ulusların emperyalizme karşı (demokratik
muhtevalı) mücadelelerini desteklemek, *Ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı.
5.6.Ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkı, Lenin’in
örneğine göre, boşanma hakkı gibidir. Hiç kimsenin boşanması arzu edilmez,
ancak birlikte yaşama olanağı kalmadıysa boşanmak bir haktır. Bu nedenle,
sosyalist praksiste (teori-pratik birlikteliği) “ezen ulus devrimcisi ayrılma
hakkını, ezilen ulus devrimcisi birliği savunur” kuralı uygulanmıştır. Halkların
bir arada yaşamaları için ‘mümkün olan’ her imkanın sonuna kadar tüketilmesi
görev kabul edilir (Komüntern: Proletarya partisi olabildiğince büyük
devletten yanadır, çünkü bu emekçiler için yararlıdır. Proletarya partisi
ulusların yakınlaşmasını ve daha da kaynaşmasını amaçlar, ama bu amaca
zorbalıkla değil, yalnız ve yalnız bütün uluslardan işçilerin ve emekçi
yığınların özgür ve kardeşçe bağlaşıklığı yoluyla varmak ister). Ancak, her şeye rağmen ezilen ulus ikna
edilemiyorsa ‘ayrılma hakkının’ uygulanması gerekir.
5.7.Anlaşılacağı üzere, bu seçeneğin uygulanması (hatta tartışılması
için bile) sosyalist iktidar gereklidir. Bu boyutu ile tartışma ‘sosyalistler
iktidara geldiğinde ukth’yı nasıl uygulayacaklar’ sorusuyla ilgilidir. Sosyalistlerin
dünya devrimi, dünya vatandaşlığı, insan ve emekçi kimlikleri ile varoluşu her
koşulda önermekten, anlatmaktan, göstermekten vazgeçmemeleri gerekir. Sosyalist
dünyada uzun vadede ihtiyaç duyulmayacak ve kendiliğinden sönümlenecek üst yapı
kurumları arasında ilk akla gelenler din, devlet, ulustur. Sönümlenme kavramı,
ihtiyaç olduğu sürece varlığını sürdürecek, ihtiyaç azaldığı oranda azalarak
bitecek (ya da etkisizleşecek) süreçleri anlatır. İhtiyaç varsa varlığını
‘anlamak, kabullenmek, desteklemek, hoş görmek, tahammül etmek’ zorunda olunan
hususlarda, sorunun muhataplarının ‘ihtiyaç algısını’ netleştirmek gerekir.
Konunun öznesi tarafından, algı ve bilgi eksikliğine/çarpıklığına maruz
kalmadan, özgür irade ile alınan kararların, gerçek bir ihtiyacın karşılığı
olduğu sürece, ‘boşanma hakkı’ gibi kerhen/eleştirel de olsa
desteklenmesi/dayanışma gösterilmesi gerekir. Sovyetler Birliği’ndeki uygulama
da bu yöndedir. ‘Halklar hapishanesi’ olan Çarlık Rusyası özgürleştirilmiş; 31
özerk cumhuriyet/ bölge kurulmuştur.
5.8.Konunun bu boyutu ile
ilgili olarak sosyalistlerin vurgulaması gereken hususlar; yalnızca
enternasyonal karaktere sahip emek demokrasisinde barış içinde birlikte yaşama,
özerklik, federasyon, barışçıl ayrılma hakkı gibi seçenekler ‘gerçek’
anlamlarına kavuşabilir. Burjuvazinin etnikçi, milliyetçi, ulusalcı bakış açısı
yalnızca ezme, savaş ve bölünme anlamına gelir.
5.9.Sömürgecilik döneminde
olduğu gibi coğrafyası, sınırları ve safları belli bir savaş veren,
(emperyalizmi ülkeden kovan) askeri zafer dışında seçeneği olmayan ulusal
kurtuluş mücadelelerinde işbirlikçi iç iktidar yapısı önemsiz olabilir. Ancak,
karşıdaki hasmı (ezen ulusu) ‘ulusal statü’ konusunda ikna etme (çözüm süreci,
diplomasi, gizli-açık görüşme, arabuluculuk…) derdi olan ulusal kurtuluş mücadeleleri
için, ezen ulusun iktidar yapısı asli önemdedir. Sömürgecilik ve emperyalizm
dönemlerinin tüm deneyimleri göstermiştir ki burjuva iktidarlarına bu konuda
güvenilemez. Fırsatçı ve konjonktürel nedenlerle farklı tavırlar sergileseler
de (krizi aştıkları ve yeterince güçlendiklerini düşündükleri) ilk fırsatta
milliyetçi, şoven, ırkçı ve gerici karakterlerinin gereğini yapıyorlar.
5.10.Ulusal sorunun, ezilen ulusun (işbirlikçi sermayedarlar ve toprak ağaları dışında) tüm sınıflarını yatay olarak bölen bir özgüllüğü ve sistematik niteliği olduğu; ulusal sorun ile kapitalizmin dinamiklerinin birbirine indirgenemeyecek kadar farklı ama birbirini besleyen dinamikler olduğunu söyleyebiliriz (Yeni Toplumsal Hareketler için de kullandığımız bu tanımlamalar, ilgilendiğimiz konunun ‘salt’ sınıfsal mücadele içinde çözüme zorlanmaması gereken boyutunu vurgulamak içindir. Diğer toplumsal hareketlerle ‘aynılaştırmak’ söz konusu değildir. Kürt Sorunu, gerek içeriği ve büyüklüğü, gerekse tüm siyasal süreçleri etkileme kapasitesi olarak ‘öncelikli ve önemli’ bir sorundur). Bu durumda, sosyalistler tarafından, nihai çözümü devrime bağlı bir sorun olarak değerlendirilse de ‘genel demokrasi mücadelesi’ içinde kazanımlar (reformlar) için verilen mücadele (Anayasal statü, anadilde eğitim, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı üzerindeki çekincelerin kaldırılması ve fiilen uygulanması, yerel yönetimler ve Kürt Sorununa duyarlı siyasi partiler üzerindeki baskının sonlandırılması gibi ‘demokratik muhtevalı’ talepler) sahiplenilmelidir.
5.11.‘Proleter Devrimler
ve Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri Çağı’nda ezilen ulusların emperyalizme karşı
(demokratik muhtevalı) mücadelelerini desteklemek’ görevi ile Kürt Özgürlük
Hareketinin mücadelesini bağdaştırmak konusunda sorunlar yaşanıyor: Öncelikle,
bu kavramsallaştırmanın geçerli olduğu ‘tarihsel dönem’ sona erdi. Ulusal
kurtuluş mücadeleleri dahil, her türlü gelişmenin proleter devrimler
prizmasından geçirilerek okunduğu, ‘devrim için yararlı, karşı devrim ve
emperyalizm için zararlı’ olanların desteklendiği, bir tarafında sosyalist
kampın yer aldığı ‘iki kutuplu’ dünyadan oluşan uluslararası düzen sona erdi.
Ulusal düzeyde ise, Kürt hareketini etkileyebilecek ve yönlendirebilecek
büyüklük ve etkinlikte sosyalist hareket mevcut değil.
5.12.Ulusal ve
uluslararası düzlemde yaşanan ‘olumsuz’ gelişmeler nedeniyle ricat, hayatta
kalma, varlığını koruma, esneme, değişme gibi ‘düşük profilli’ stratejileri uygulayan
tüm politik yapılar gibi Kürt Hareketi de değişim gösterdi ve ‘sınıf
politikası, antiemperyalizm’ gibi kavramların eski anlamlarını zorlayan
sonuçlar ortaya çıktı.
5.13.Ezilen
ulusun kurtuluş mücadelesinin demokratik muhtevası ve antiemperyalizmi ile ulus devletleri
küçük parçalara bölerek yönetmek isteyen emperyalizmin güdümündeki mikro
milliyetçi akımlar birbirine karıştı. Misyonerlerin ‘ilkel’ yerlilere uygarlık
götürdüğünü savunan ‘utangaç emperyalizm müzahirliği’ gibi bu gün de
emperyalizmin ‘kadim’ sorunların çözümünde ‘olumlu’ rol oynadığı
söylenebiliyor. Her durumda ve kategorik olarak karşıtlık içermeyen, “genel
olarak kötü ama şu konuda da hakkını yememek lazım” diyen ‘kısmi
antiemperyalizm’ kabul edilebiliyor.
5.14.Sosyalistler
açısından, emperyalizmin hammadde ve pazar imkanlarını daraltan, egemenlik ve
nüfuz alanında ‘karizmasını’ çizen, yalnızca emperyalizme karşıtlığı nedeniyle
değil (mesafeli de olsa) sosyalizme yakınlığı nedeniyle de desteklenen ‘antiemperyalist,
bağımsız, kamucu, laik, emekten yana’ kurtuluş mücadelelerini desteklemek ilke
ve rasyonalite açısından doğrudur. Ancak, kapitalist emperyalist sisteme
yıkılması gereken yeni bir burjuva kapitalist devletin (Wilson prensiplerine
göre) eklenmesi anlamına gelen süreçleri destekleme sorumluluğu, sosyalistler
için geçerli değildir.
5.15.Bir arada
yaşamayı isteyen sosyalistlerin de tezlerini yeterince anlatabildiği demokratik
bir sürecin sonunda, temsil/yeterlik sorunu olmayan ‘ezilen ulusun iradesi’;
“Ben ulusal özelliklerimle yaşamak istiyorum” derse, (devrimden önce sosyalist
mücadeleye zarar vermemek, devrimden sonra sosyalist sisteme zarar vermemek)
kaydıyla desteklenmelidir. Devletin, dinin, birçok toplumsal geleneğin
sönümlenmesi, kuruyup gitmesi beklentisi gibi ulus bilincinin de “ince
bir sis gibi, toplumun gerçek yaşam atmosferinde dağılıp çözülüp gitmesi, ama
bunun için ‘gerçek’ toplumsal yaşamda bu tür bilinç kategorilerine ihtiyaç
kalmaması” için çalışmak, bu sürede ‘eleştirel dayanışma’ göstermek gerekir.
5.16.Gelinen noktada Kürt Özgürlük Hareketinin
iradesinin ayrılmak yönünde olmadığı, “ortak vatanda demokratik bir ulus
olarak, demokratik cumhuriyette eşit yurttaşlar olarak” yaşama konusunda
mücadele verdiği bilindiğinden, bir arada yaşamanın modelini aramak gerekir. Devletin, siyasetin ve
toplumsal yaşamın çok kimlikli, çok kültürlü ve çok inançlı toplum gerçeğine
uygun olarak ‘yeniden’ örgütlenmesi konusunda kafa yormak gerekir.
5.17.Kürt Hareketinin tarihsel gelişimi,
korumak ve sürdürmek zorunda olduğu ‘örgütsel, lojistik, kadrosal, finansal’
birikimi, bu birikimin farklı ülke coğrafyalarına yayılması, bu ülkelerin
Ortadoğu’nun en kaotik siyasal arenaları olması, ülke egemenlerine karşı
verilen mücadele ile uluslararası emperyalizmin çıkarları arasındaki çakışma ve
çatışmalar arasında yol alma zorunluluğu gibi nedenler, Kürt hareketinden
beklenen antiemperyalizm ile yaşanan gerçeklik arasında makas oluşmasına neden
oluyor. Ayrıca, Kürt Hareketinin ‘demokratik muhtevalı’ kısmının ‘sırtını
yaslayabileceği’, kendisini koruma altında hissedebileceği, uluslararası
arenada siyasi ve diplomatik destek alabileceği bir sosyalist kamp ile
kendisini ve gücünü hissettiren ‘proleter devrimler çağının’ eksikliği de Kürt
hareketinden beklenen ‘antiemperyalizm’ konusundaki keskinliği etkileyebilir ve
yaşanan yalpalamaları (anlayış göstermek değilse de) anlamayı sağlayabilir.
|
Sonuç yerine; sosyalistler Kürt
Sorununu ukth bağlamında ‘demokratik muhteva ve antiemperyalizm’ ilkeleri
doğrultusunda değerlendirirler. ‘Somut koşulların nesnel tahlili’ yöntemini
eleştirel dayanışmacı bir yaklaşımla uygularlar. Bağımsız sınıf hareketi ile
devrim mücadelesi yükseldikçe (diğer toplumsal hareketler gibi) Kürt
Hareketinin de antiemperyalizminin ve demokratik muhtevasının artacağını
beklerler. |