Bizi belirleyen toplumsal ilişkileri 'etkilemenin' yollarını bulmak için yazıldı...
CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (10)
Sanırım, beynimiz ‘on tabanlı sayı sistemine’ göre evrimleşmiş. Başlıktaki (10)’u görünce rahatladım ve on/son diyerek ‘son’ mektuba başladım. ‘Masal anlatarak uyutma’ zamanların çabuk geçmişti. Şimdi ‘öykü anlatarak uyandırma’ çağını da geçtin.
“Bir kapıdan gireceksin / Neler neler göreceksin… / Ne ararsan var bu dünyada / Ne dert varsa çaresi de var” diyen Orhan Gencebay’ın davetine uyarak kısa öykülerle gireceğimiz ikinci kapı 7. mektupta (Tanıdığımız insanlarla paylaştığımız aile, arkadaş grubu, okul, işyeri gibi ortamlar ile tanımadığımız insanlarla paylaştığımız kamusal alanlardaki davranışlarımız) diye tanımladığımız ‘Toplumsal Kimlik Kapısı’.1)TAMAMLA:
Arkadaşlık, kankalık,
sevgililik, kardeşlik bir şeyleri ‘tamamlıyorsa’ sürdürülür. Birlikte
yaşadıklarınla bir ‘şeyler’ yapmak gerektiğinde herkesin ‘en çok yararlanacağı’
seçeneği aramalıyız.
AŞKIN MATEMATİĞİ
“Birtanem diyorsun, ama
hayatındaki herkes zaten bir tane değil mi? En azından gramer aleminde herkesin
ismi ‘özel’ değil mi? Herkesin ismi büyük harfle başlamıyor mu? Hayatında beni
özel kılan ne kaldı?”… soru sağanağı altında sırılsıklam ‘şaşkın’ hale gelen
adama acıyarak baktı.
Bakışlarında aşk ve
hayranlıktan başka duyguya yer olmadığı günlerden bu günlere nasıl gelmişlerdi?
Bir elmanın iki yarısı
ya da ruh ikizi gibi yakıştırmaların anlamsız olduğunu düşündü. Bu cümleler
“ancak benden bir tane daha bulursam aşık olurum” diyen ve yalnızca ‘aynıların’
aşkına şans tanıyan narsizmin sloganları olabilirdi.
‘Kendine’ değil de
‘başkasına’ aşık olanlar için “farklıların biraradalığı” sanatında yetkinleşmek
gerekiyordu. Bir elmanın simetrik, yani aynada ‘kendi’ görüntüsünü oluşturan
iki yarısı olmak yerine, karmaşık bir puzzle’ı oluşturan parçalar olabilmek ve
küçüklü büyüklü katkılarla ‘resmi’ tamamlamak gerekirdi.
Adamın kendini
savunmaktan çok, son isteğini söyleyen idam mahkumu gibi bölük pörçük
sıraladığı söz öbekleri arasında “Hoşlanmadığın bütün insanları hayatımdan
‘çıkardım’… bütün bu malı mülkü senin için ‘topladım’… seni nasıl mutlu ederim
diye düşünerek uykularımı ‘böldüm’… seni üzdüğümde başımı duvarlara ‘çarptım’…”
cümlelerinin yarattığı ‘dört işlem’ çağrışımı nedeniyle beyninin sol tarafı işi
ele aldı.
“Sayı her şeydir!”
diyen Pisagor’un gözünden bakarsak ne görürdük? Büyük Sayılar Kuramına göre,
çok sayıda denenirse, paranın yazı ve tura gelme olasılıkları ‘yakınsar’.
Evreniniz veya kümeniz yeterince büyükse, büyük resme bakabiliyorsanız, yer yer
yoğunlaşan benzer puzzle parçaları veya arka arkaya gelen yazılar, turalar
‘eşitsizlik duygusu’ yaratmayabilir. Ancak, aynı zamanda, aralarındaki açı
farkı ‘ihmal edilebilir’ büyüklüklere sahip ‘doğrular’ uzaklaştıkça
‘ıraksarlar’.
Ayrıca, iki tane biri
toplayıp da sonuçta ‘bir’ oluşturan, bazen iki biri bir’leştirerek üç hatta
dört, beş… yapan, ikinin birini çıkardığında bazen geriye sıfır kalan ‘cebir’
ile aşkı anlamak çok zordu.
“Sayılar da son
tahlilde çelişki yaratmaktan kaçınamıyor.” diye düşündü ve her konuda en
güvendiği yöntem olan diyalektikten devam etmeye karar verdi. Aşk, bir duygu
olarak ‘üst yapı’ kitabının konusu ise, onu yazan alt yapının ve ‘özne’ olarak
yazarın da araştırılması gerekirdi.
Genetik aktarımlara
vurgu yapan evrimcilerin “Aşk anne ile çocuğun yaşamlarını kendi başlarına
idame ettirecekleri (örneğin yedi yıl gibi) bir süre içinde babanın ‘ilgisini’
garantilediği için doğal seçilim tarafından korunan bir duygudur.” benzeri
yaklaşımlarını da cepte tutarak ‘aşkın altyapısını’ tanımlamaya çalıştı.
Kendisi ‘tez’ ise adam
antitezdi ve aşkları da ‘sentez’ olmalıydı. Eğer ‘sentez’, tez ve antitezi
içeren ama onların toplamından başka bir şeyi tanımlıyorsa, aşk da sevgililerin
hayatlarının ‘nicel’ toplamından daha başka ve büyük olmalıydı. Sentez içinde
diğerinin varlığını çok daraltacak şekilde yer işgal etmenin yaratacağı
‘bunaltı’, bir aşamadan sonra ‘bulantıya’ dönüşüyordu.
Cehaletin mutluluğunun
yaşandığı mağaradaki gölgeler evreninden çıkanların dünyaları aydınlanıyor ve
genişliyordu. Aydınlanmak aynı zamanda ‘görünür’ olmak anlamına geldiğinden,
önceki ‘boş kümenin’ yerini çok elemanlı, alt kümeli, kesişim kümeli birçok
kümeden oluşan karmaşık bir dünya alıyordu.
Değişmek, genişlemek,
arttıkça eşitlenmek, büyüdükçe farklılaşmak, farklılaştıkça birlikte
oluşturulan ‘resmin’ renklenmesi, ‘bütünün’ zenginleşmesinin parçaları da
zenginleştirmesi…
Öyleyse aşk da dans
gibiydi. Bazen göz göze kucaklaşmak, bazen yan yana salınmak, bazen sıkı sıkı
sarılmak, bazen el ele tutuşarak ‘kol boyu’ ayrılmak, bazen elleri bırakarak
herkesin kendi ritmine konsantre olması, ‘kreşendo’ anlarında tekrar kavuşmak,
bazen aynı ritmi tutturmak, bazen partnerinin dansını da güzelleştiren solo
yapmak, bazen ‘durup’ diğerine tempo tutarak seyretmek…
“Artık bitti!” dediğinde
‘sırılsıklam’ şaşkın haldeki adamda oluşan ‘kupkuru’ yalnızlık duygusunun
matematik dilindeki karşılığı ‘kendi başına değeri olmayan’ sıfır mıydı, yoksa
‘eşi olmayan’ anlamında bir miydi?
*****
2)ORTAMIN
HUKUKUNA UY:
Seni ve değerlerini
aşağılamadığı sürece mekanın, olayın, durumun hukukuna, göreneğine saygı
göstermek veya orada olmamak gerekir. Ev (veya organizasyon) sahibinin
programını kendi ‘değerlerimize, isteklerimize ve ihtiyaçlarımıza’ göre
değiştirmeye zorlamamalıyız.
SİYAHTAKİ BEYAZ
Uzun zamandır
görüşmüyorduk. ‘Güzel’ para kazandığı işini tasfiye etmiş ve uzun bir seyahate
çıkmıştı. “Döndüm, yeni evime bekliyorum” mesajını okuduğum anda, yeni olanın
yalnızca ev olmadığını, çok şeyin değiştiğini hissetmiştim.
Bahçe içindeki tek
katlı evin esaslı biçimde elden geçirildiği ilk bakışta anlaşılıyordu. Dikkati
ilk çeken ‘gariplikler’ kırmızı kapı, kapının üstüne monte edilmiş ama yukarı
bakan içbükey ayna ve özenle yapılmış bahçe yolunun kıvrımlı kenarlarıydı. Kırmızı
giriş kapısının doğrudan açıldığı büyük ve ışıklı salonun farklı renklere
boyanmış duvarlarının mantığını anlamaya çalışan şaşkınlığımı anlamış olmalıydı
ki ‘ne iş’ anlamında göz kırparak karşıladı. Sıcak selamlaşmanın ardından ben
de ‘ne iş’ diyerek sorularımı sıraladım…
Her şey yaşam gücünü
taşıyan ‘chi’ adlı enerjinin yeterli ve engelsiz akışı ile ilgiliydi. Evinizi
ve eşyalarınızın konumunu yin ve yang arasında dengeyi sağlayacak şekilde
ayarlarsanız iyi bir feng shui’niz olurdu ve kaderinizi kendiniz
yönlendirirdiniz. Doğayı yansıtacak şekilde yumuşak kavislerden oluşan, keskin
kenarlar ve düz çizgiler içermeyen ortamlarda ‘chi’ daha rahat akardı ve
düzenli hava akışının evi temizlemesi gibi, ortamın denge ve uyumu artardı. Bu
nedenle renkler, yönler, konum, şekil, yaratıcı ya da yıkıcı devrelere dikkat
etmek gerekirdi.
Örneğin ‘kırmızı’ ün,
kısmet ve ‘güney’ başarı, zenginlik anlamına geldiğinden güneye bakan kırmızı
kapı; eve doğru uzanan sivri uçlu çatının yaydığı zehirli ‘sha’ enerjisini
(zararlı chi) geri gönderen ayna; chi’nin yararsız biçimde hızla akıp gitmesine
neden olan düz çizgiler yerine kavisli yollar…
“Lan oğlum! Kafayı mı
yedin? Ne içiyorsun sen?” cümlemin ardından ‘barışçı’ duruşunu bozmamak için
harcadığı çabanın yorgunluğu ile cevapladı: “Aslında sana çok uzak
düşüncelerden bahsetmiyoruz. Yin ve yang ile chi’yi birbirine bağlayan ilkeye
‘Tao’ denir ve ‘Yol’ anlamına gelir. Yin ve yang ise ‘karşıtların birliğini’
simgeler. Hatta siyah bölümdeki beyaz nokta ve beyaz bölümdeki siyah nokta ile
karşıtların birliğinden öte karşıtların içinde de ‘karşıtından’ bir parça
bulunduğunu simgeleştirerek bir adım daha ileri gider.”
“Tao, Buda, Konfüçyüs…
Bizim ‘ayağa kalkın’ dediklerimize ‘oturun’ diyen, ‘ellerinizi yumruk yapıp
kaldırın’ dediklerimize ‘ellerinizi birleştirip transa geçin’ diyen ve
insanların bir ayağını diğerine pranga, bir elini diğerine kelepçe yapan
‘afyonlar’ değil mi?” derken sinirlenmeye başlamıştım.
“Din ezilenlerin son
nefesi, kalpsiz dünyanın şefkati, ruhsuz çağın ruhudur muhabbetine
girmeyeceğim. Ama devrim yaparken arada bir; ya da zaferden sonra şöyle bir
oturup yumruklarınızı açıp kollarınızı indirmeyecek misiniz? İnsanın boş
zamanını arttırmak, kişisel yeteneklerini sonuna kadar geliştirmek, insanı
doğallaştırmak ve doğayı insanlaştırmak için boş zamanlarınızda ne yapmayı
düşünüyorsunuz? İnsanın mental, zihinsel, ruhsal yönlerini güçlendirmeye
çalışmasının ya da evini iç mimar ve dekoratörlerin zevkine göre değil de
kendince uyum ve denge yarattığını düşündüğü yöntemlere göre dizayn etmesinin
ne sakıncası var?”
Ellerimi önümde
birleştirerek ve transa geçmiş taklidi yaparak sordum: “İnsanlar arzuları
nedeniyle acı içindedirler. Çözüm arzulardan vazgeçmektir. Geçmişi hatırlarsan
eksik ve yanlışlar nedeniyle üzülürsün, geleceği düşünürsen elindekileri
yitirme ihtimali nedeniyle kaygılanırsın. O zaman bu güne odaklan ve şu anki
yaşamını deneyimle, farkındalık oluştur.”… Taklidi sonlandırarak kollarımı iki
yana açtım ve “Bir insanı yaşayan ölüye döndürmek için bu cümlelerden daha iyi
bir yol var mı?” deyince, cinayetle suçlanmış gibi irkildi.
“Sorunların
gerçekliğini doğru kavrarsan duygu durumun da doğru oluşur. ‘Özgürlük
zorunluluğun bilincine varmaktır’ deyince alkışladığın bakış açısı değil mi bu?
Tüketim çılgınlığını durdurmak, doğayı korumak, açlığı ve kıtlığı engellemek,
değişim değerine göre değil kullanım değerine göre tüketmek, marka değil ürün,
moda, israf, lüks… derken arzudan söz etmiyor musun? ‘Boğaz’a köprü yapmayalım,
yoksa ikincisi, üçüncüsü kaçınılmaz olur’ diyen solcular, kışkırtılan arzu
nedeniyle çok yol/çok araba kısır döngüsünün durdurulamayacağını anlatmıyorlar
mıydı? Nietzsche, Spinoza, Kant, Deleuze deyince entelektüel; Buda deyince
cahil mi olunuyor?”
O konuşurken, salonun
mavi kuzey duvarı önünde durduğu için zor görülen fanus akvaryumu, güneye bakan
kırmızı duvarın önüne koyarak kontrastı artırmaya niyetlendim. Yine
‘katlandığını’ ima eden barışçı ses tonu ile “Su ateşi söndürür. Ateşin
getireceği iyi şeyleri engelleyerek kaderimle oynama. Feng shui yalnızca
‘rüzgar ve su’ ya da chi’nin işlevsel kullanımı değildir. Bir anlamı da
‘eşyaların yerini bozarsanız misafirlikten kovulursunuz’ demektir” dediğinde,
feng shui’yi tam olarak anlamamış olsam da “kovulmuştan beter olmanın” ne
anlama geldiğini tam olarak anlamıştım.
*****
3)RAHATSIZ
ETME:
Kendi yaşam alanımız ve
kişisel ilişkilerimiz içinde özgürce davranabiliriz ancak yaptıklarımız
‘kamusal alanı’ yani bize ait yaşam alanının dışını da etkiliyorsa ‘rahatsız
etmeme’ sorumluğumuzu hatırlamalıyız.
ŞİŞEDEKİ KILÇIK
Halı saha maçının ödülü
bir kasa bira ile nereye gidebilirdik? İşsiz, parasız, sevgilisiz, başarısız ve
yorgun beş gencin ‘gece hayatı’ konusunda seçenekleri çok kısıtlıydı. Allahtan
ki ‘babam sağ olsun’ kotasından teybi de olan bir arabamız vardı. ‘Açık hava
partisi’ olacağı kesindi. Aynasızların davetsiz misafirliğine ve mahalle
sakinlerinin homurdanmalarına maruz kalmamalıydık.
Sitenin arkasındaki yol
en uygunuydu. Sonuçta mahallenin ‘bebeleriydik’ ve içinde olduğumuz durumdan
herkes sorumluydu. Biz, onların bizi ‘mevlam kayıra’ diye ortalığa salmalarına
katlanıyorsak, onlar da bizim ‘kırk yılda bir’ partimize katlanacaklardı.
Bu kadar ‘ıslak’ olan
biranın ‘kuru kuru’ gitmeyeceğine neden inandığımızı bilmiyorum, ama müziksiz
de olmuyordu. Yalnızca başarılı olan çocuklarına şefkat gösteren babalarımızın
aksine, tutunamayanlara şefkat gösteren ‘babanın’ sesine ihtiyacımız vardı.
‘Dertlerin cümlesine’ itirazımızla başladı açık hava konserimiz. Dertlerin
cümlesinden paragrafa, oradan masallara, destanlara derken “Daha doğarken
başlar gariplerin çilesi” diyen ‘dertliler meyhanesine’ bağlamıştık mevzuyu.
Ali Abi’nin geldiğini
“Fazla biranız var mı çocuklar?” sorusu ile fark ettik. Mahallemizin gün ve
zindan görmüş, haksızlığa asla prim vermeyen abisidir kendisi. Dertlerin
cümlesini de bilir, sıyrılıp geleni de... “Repertuar sağlam. Ama ben size daha
‘damardan’ bir şarkı dinletmek istiyorum” diyerek teybi kapattı.
Gürültü nedeniyle
kulaklarımızda oluşan uğultu azaldıkça, yerini ‘canhıraş’ bir bebek ağlaması
doldurdu. Sanki etinden et kopartıyorlardı. “Bir haftalık yeğeniniz, size
ithafen söylüyor.” dedi, elindeki bira şişesini bizimkilere teker teker
dokundururken. “Bebekken kullandığınız bu dili unutmuşsunuzdur, baba olunca
hatırlarsınız. Ben size tercüme edeyim: ‘Uyumak istiyorum’ diyor. Günde 18 saat
uykuya ihtiyacım var. En fazla 3 saat süren uykularımdan acıkmış olarak
kalkarım. Garip anam da bu döngüye uymak zorundadır. Beni, kendini ve aileyi
beslemek, hiç bitmeyen ev işlerinin yanı sıra bana hep gülmek ve beni
eğlendirmek zorundadır. Ben uyurken yakaladığı kısacık uyku şansını ise yine
beni seyrederek geçirir, velhasıl ‘çocukların ve anaların uykularına kıymayın
efendiler!’ diyor” derken, hafiften baş gösteren sinirini derinlere gömmek için
derin nefesler alıyordu.
En derin nefesinin
ardından hafifçe gülümsedi ve “Yaşlı kadınların aklını başından alan Alman
Doktoru tanıyor musunuz?” sorusunun muzip cevap olasılıkları ile zihinlerimizi
canlandırdı. Yeterince bekleyip ‘tıp bilgimizin’ yetersizliği ortaya çıkınca
“Alzheimer” diyerek öyle güzel güldü ki bira şişeleri bile ışıldadı. B Blok’un
orta katlarından birinde yanan ışığı gösterdi ve “O dairede yaşayan seksen
yaşında bir anamız Alzheimer hastası” dedi, hüzünlü ve çok saygılı bir sesle.
“Biliyor musunuz?..”
dedikten sonra kısa bir süre durdu ve döşüne doğru konuşarak “Nereden
bileceksiniz?..” diyerek devam etti: “Yaşlanma ile birlikte insanın uyku süresi
kısalır, uykuya dalma süresi uzar, uykuda bölünmeler artar. Zaten azalan uyku,
hastalık nedeniyle iyice kötüleşir. Bu tip hastalara bakanların en özlediği
anlar, hastanın uyuduğu nadir zamanlardır. Çünkü uyanık olduklarında
kendilerinin ve refakatçilerinin başını belaya sokacak çok şey yapabilirler.”
dedi.
“Ben çöpe atarım,
kesenize bereket” diyerek boş bira şişelerini poşete doldurdu ve ‘anladınız siz
onu’ vurgusuyla “İyi uykular” dedi.
Eminim ki elimizdeki
şişelerin dibinde balık olmayı başarsak bile, utançtan kılçıklarımız sızlardı.
*****
4)RAHATSIZLIKTAN
KAÇIN:
Rahatsızlık yarattığı
iddia edilen olay ve olguya bakmamak (kafanı çevir), açmamak (kanalı değiştir),
almamak (elini çek), gitmemek (dur, dön) gibi ‘rahatsızlığı’ engelleme şansı
olanların da bu ‘şansı kullanmak’ sorumluluğu olduğunu kabul etmeli; doğrudan
ve kaçınılamayan etkisine maruz kalınmayan ‘rahatsızlık kaynaklarını’ genel ve
soyut şikayetlere konu etmemeliyiz.
KOÇERO’NUN AŞKI
İkinci baharının bahara
denk gelen günlerinde güneşlenmeyi seviyordu. Kadınlar için yaşlılığın en
sevmediği tarafları nedir deseler, kemik erimesi ve öksürünce çişini tutamamak
derdi. Son günlerde, D vitamini konusunda güneş ışınlarının etkili olabilmesi
için belli saatler arasında güneşlenmek gerektiğini duymuştu. “Yıllarca boşa
kürek çekmişiz, ama en azından ‘piyasa’ yapıyoruz, insan yüzü görüyoruz” diye
düşündüğü bankın önünden geçen genç sevgililere sevgiyle baktı. Elele
tutuşmuşlardı. Sevgilerini ikirciksiz sahiplenmekten ve göstermekten gurur
duydukları çok belliydi.
“Koçero ile hiç elele
yürümedik” diye düşünürken yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı. “Kamuya açık
yerde ‘Koçero’ dediğimi duyduysa mezarında yan dönmüştür. Merak etme! Kimse
duymadı. Sana saygımı gösterecek şekilde koluna girmekten başka, aşkımı
‘uluorta’ gösterecek hiçbir şey yapmadım. Rahat uyu ‘sevgilim’…” derken,
‘sevgilim’ hitabının Koçero’ya mezarda kaç tur attıracağını düşünerek utandı.
Şimdiki gençlerin çok
matah bir şeymiş gibi abartarak anlattıkları ‘temassız iletişimin’ allahını
yaşamışlardı. En değerli şeylerini sandıklarda ve vitrinlerde saklayan, çok
görülür ve kullanılırsa kıymetinin azalacağını düşünen kuşakların aşkları da
mecburen ‘naftalin’ kokuluydu.
Bu düşüncelerin
yarattığı sıcaklığı, güneşin taşıdığı ısıya ekleyerek iyice gevşemişti ki
“Kendinize gelin, burada aileler var!” diyen bağırtı ile yerinden sıçradı. Görmeyi
tahmin ettiği ‘pornografik!’ görüntü yerine, biraz önce geçen gençlerin
birbirlerine sarılarak oturduğunu; sesin sahibi olarak da çember sakallı ve
takkeli bir yobaz yerine, kendi yaşlarında, memur emeklisi görünümlü bir adamı
gördü.
Gençler kaygılı bir ruh
durumu ve kuyruğu dik tutmaktan vazgeçmeyeceklerini gösteren bir kararlılık ile
“Hayırdır amca?” dediler. Adam gençlerin ‘ölçülü’ tepkisini yanlış
değerlendirmiş olacak ki sesini daha da yükselterek “Ortada hiç de hayırlı bir
durum yok. Ahlaksızlık yapıyorsunuz!” diye bağırınca, genç erkek ‘aşkını
korumaya kararlı’ bir şövalye edası ile kalkmaya yeltendiği anda yaşlı kadın
omuzlarından bastırarak yerine oturttu.
Hızla dönüp adamla
burun buruna geldiğinde, gözlerinde sanki Koçero’nun bakışları da vardı.
Şaşıran ve tırsan adam bir adım geriledi. “Seni hiç kimse sevmedi mi, sen hiç
kimseyi sevmedin mi, birbirini seven insanların sana hatırlattığı ve içini
ısıtan bir sevgi hayatında hiç olmadı mı?..”. Adamın sesini bastıran bir tonda
söylediği sözlerin abandone edici etkisi gözle görülebiliyordu.
Nakavttan kurtulmaya
çalışan adamın gardını yükselterek ve sesini alçaltarak “Ama diğer gençlere
kötü örnek oluyorlar. Evli var, bekar var…” cümlesi üzerine rakibini köşeye
sıkıştıran boksör gibi hırçınlaşan kadın “Aç insanlar var diye yemek yiyenleri
niye rahatsız etmiyorsun? Otobüslerde balık istifi giden insancıkları düşünüp
yolları tıkayan jiplere niye saldırmıyorsun? ‘Olan var, olmayan var’ diyen
düşünceli yanın niye bir tek sevgiye karşı harekete geçiyor? Çünkü sen, senden
büyüklerden korkan ve itaat eden, senden küçükleri korkutan ve itaat bekleyen,
seninle aynı düzeydekilerden ise sırf sana benzedikleri için nefret eden bir
zavallısın!”
Bunalan ama kaçmaya da
cesaret edemeyen adam, dinleyenlerin onayını ve desteğini almak umuduyla “Ama
hakaret ediyorsunuz! Hem etraftaki bu kadar bekar genci görmezden
gelemezsiniz.” deyince, öfkesini saklamaya çabalamaktan vazgeçen kadın “Ulan!
Karanlık dehlizlerinizde her türlü acı ve mahrumiyet ile kudurttuğunuz gençleri
‘kızışmış dövüş horozu’ gibi ortalığa salan düzeninizi görmezden gelmeye devam
ettiğiniz için oluyor bunlar. Sen içindeki hayvanı terbiye etmezsen hangi
tedbir seni durduracak? Çarşaflara kapatsan da içinde ne olduğunu bilmeyecek
misin? Eve kapatsan da içeride ne olduğunu bilmeyecek misin? Üstüne üstlük
gizli ve yasak olanın cazibesi de girecek işin içine. ‘Görmüyorsam yoktur’
algısı en fazla iki yaşındaki çocuğun işidir. İki yaşındaki çocuğun zekası ile
nereye kadar gideceksiniz?..”
Adamı kıstırıldığı köşeden
kurtarmak için konuşmaya başlayan birkaç kişinin “Tamam amca, sana ne!.. Ahlak
polisliği sana mı kaldı?.. Rahatsız olduysan bakma!..” cümlelerini tahliye
sandalı gibi kullanan adam “Allah sizi bildiği gibi yapsın” diyerek
uzaklaşırken, sanki baktığı yeri görmüyormuş gibi yalpalıyordu.
Herkesi gülümseterek
havayı dağıtan cümleyi ‘olayın kahramanı’ genç kadın söyledi: “Amcam da ilginç!
Gönlü gibi gözü de kör ama röntgencilik yapmaktan da vazgeçmiyor.”
*****
5)HABERDAR
OL:
Yakın ve uzak çevreye
ilişkin gelişmeleri izlemeli; muhataplarından ilk ağızdan bilgilenmeye
çalışmalı; gazete, dergi, bülten, bildiri almalı; bilim, mizah, sanat
konularında ‘interaktif’ olmalıyız.
KASVET KÜLTÜRÜ
Yazlıkta sürekli
dinlenmek zorunda olmak, insanda kalıcı bir yorgunluk hissi uyandırıyor. Hiçbir
şey yapmak zorunda olmayan insanın, hiçbir şey yapmadan yaşamanın sıkıcı olmaya
başladığı andan sonraki olası seçimlerinin hepsinin çok sıkıcı olması başlı
başına bir sıkıntı. Çünkü sevdiğin bir şeyi yapsan bile, sevdiğin için değil
bir şey yapmak gerektiği için yaptığını bileceksin. ‘Sıkıntı da dinlenmeye
dahildir’ diyebilenlerin dinlenme şansları olabilir mi, bilmiyorum…
Bu duygunun değişmeye
başladığı zaman dilimi ise güneşin batmasına yakın saatler. Mangal, rakı ve ‘ne
olacak bu memleketin hali’ muhabbetleri her daim revaçta. Biz de dün geceyi çok
‘entel’ bir havada bitirdik. Aile kontenjanından ‘anahtar sahibi kadrolu
misafir’ olduğumuz yazlığa bizim misafirimiz olarak gelen Ali ve yeni sevgilisi
Ayşe ile dünya meselelerini bol miktarda lügat parçalayarak konuştuk, tartıştık
hatta bağrıştık.
Kahvaltı, deniz, güneş
derken o meşum öğle saatleri geldi. Uyumak ‘yarı ölmekti’ ve biz tatildeydik.
‘Bir şey yapmalı!’ diyerek misafirlerimizin nazına rağmen okey masasını kurduk.
Dört taşın arasına
okeye dönüyordum. Kırmızı sekiz lazımdı. Ortağım kırmızı sekizi atınca “Açayım
mı?” diye sordum ve onay alınca, sıram geldiğinde açtım. “Hepimizin eli çok
kötüydü. Neden dönmedin?” dedi Ayşe. “Kırmızı sekizin birini ortağım attı.
Diğeri de sende.” deyince ifadesi değişti ve “Elime mi bakıyorsun?” cümlesi
ortamı yay gibi gerdi.
Sinirlendim ve parmak
sallayarak “Bak kızım! Hem kırmızı altıyı hem de kırmızı dokuzu aldın. Siyah
altıların ikisi ve sarı altı çıktı. Yani altıyı büyük ihtimalle altı-dokuz
arası seriye kullandın. Yani diğer kırmızı sekiz sende. Elini görmek için
ıstakana bakmaya gerek yok. Biraz derin bakmayı bilmek yeterli…”
Kastımı aşan bir
‘aşağılama’ etkisi oluştuğunu sesinin tonundan anladım: “Övündüğün şey bu mu?
Boş işlerde ve lümpenlikte derinlik… Gerçek sen bu musun, akşamki entel mi?”
diyerek ‘ikiyüzlü’ imasını da küt diye masaya bıraktı.
Misafir olarak
hadlerini aştıklarını ve ortamın çok gerildiğini düşünen Ali “Uzatmayın ama…”
diye araya girmeye çalıştıysa da Ayşe bir türlü ‘soğumuyordu’. “Başka hangi
konularda uzmansın? Arabesk, magazin…” dedikten sonra derin bir nefes aldı ve
sustu.
Yaşananları unutmaya ve
yeniden ‘entel’ tartışma moduna dönmeye hazır olduğumu belirten yumuşak bir
sesle “Bir şeyi bilmek neden sorun olsun ki?” dedim. Davetime icabet edeceğini
gösterecek şekilde dirseklerini masaya dayayarak dinleme pozu alınca devam
ettim: “Bir şeyi öğrenmek için harcadığın zaman ve enerjinin alternatif
maliyeti yoksa, bilmen gereken diğer şeyleri biliyorsan, o bilginin seni yönlendirmesine
ve şekillendirmesine izin vermiyorsan ne sakıncası olabilir?”
“Ama…” dedi Ayşe, krizi
bu kadar hafif ve naif çözdüğüm için minnet duyduğunu hissettirerek “Her
durumda alternatif maliyet oluşmuyor mu? Okunması gereken o kadar kitap,
dinlenmesi gereken o kadar müzik, izlenmesi gereken o kadar film varken en
azından zaman kaybı olmuyor mu?”
“Bu mantığın sonu yok
ki…” dedim, ‘aman yine bozuşmayalım’ kaygımı da gösteren bir sesle “Kitap
okurken müzik güme gidiyor, müzik dinlerken de film… Panik atak şeklinde 7/24
nitelikli kültür tüketemeyiz. Ara vermek, özet geçmek, güvendiğimiz birilerinin
seçimleri ile yetinmek zorundayız. Örneğin bütün gazeteleri okuyamayız. Ama
güvendiğimiz sitelerde bizim adımıza süzülerek hazırlanmış haberleri veya
seçilmiş köşe yazılarını okumakla yetiniriz. Ayrıca örnek verdiğin için
söylüyorum, magazin veya arabesk o kadar işe yaramaz da değildir.”
“Nasıl yani?”… Bu kez
gerçek bir merak duygusuyla sormuştu. Eski bir MİT müsteşarının bir magazin
programının yapımcısını arayarak “Programınızı izleyen yoksul biri ne düşünür?
Ben bu durumda olsam belki de komünist olurdum.” dediğini ve halka bazı
gerçekleri anlatmak için magazinin kullanılabileceğini,
‘Tarihle Söyleşiler’
adlı kitapta, Ankara Çinçin’de mahalle raconuna uymayan örgütlenme çabalarının
başarısızlığı üzerine, ‘hele bir bira da bana verin’ diyerek başlayan girişimin
ulaştığı başarıyı,
Arabeskin de sonuçta
bir tür ‘etnik müzik’ olduğunu, Ahmet Kaya örneğinde yaşanan tartışmaların
sonra çok pişmanlıklar yarattığını,
Yılmaz Güney’in
kabadayı ve kovboy filmleri ile kendini sevdirdikten sonra ‘toplumsal gerçekçi’
filmlerini herkese izlettirebildiğini anlattıktan sonra “Bir şeyleri bilmediği
için insanlara kızabiliriz, ama bildiği için değil.” diyerek okey taşlarını
dizmeye başladım: “Dağıtma sırası kimdeydi? Çift okeyi verin, okey atmadan
açarsam adam değilim!”
*****
6)TEMİZ
OL:
Kokmayacak kadar temiz
olmak tartışmaya açık bir konu değil. Ancak ‘görsel’ tanımı sorunlu. Bu
başlıkta yalnızca özgür irademiz ile seçim yapabileceğimiz, görünüşü bize
‘bağlı’ olan hususlardan söz edebiliriz (yani yapısal ve anatomik özellikler bu
konunun süjesi yapılamaz). Kişisel ‘kombinlerimizi’ özel ve kişisel dünyamızda
kendimizin yetkilendirdiği insanlar dışında kimsenin beğenisine sunmak zorunda
değiliz.
ADAM OLACAK
ÇOCUK
Kapı çaldığında, her
zaman olduğu gibi ‘kim açacak’ sorusu kara bir bulut gibi kapladı salonu.
Yazılı olmayan, ama Murphy’nin kurallarından bile daha evrensel olan ilk kural
‘ayakta olanın’ açması, ikincisi ise herkes yatay haldeyse kapıya en yakın
olanın açmasıydı. Yatay, hatta ‘yerle yeksan’ haldeki dört üniversite
öğrencisinden, kapıya en yakın yer yatağında ancak yer bulabilen ben,
homurdanarak kapıyı açtım.
Üst kat komşumuzdu.
Sanki ilgimiz yokmuş gibi şaşkınlık ve hayret göstermeme neden olan bilgi ise
apartmanın su borularında elektrik olduğuydu.
Devletin öğrencileri
sübvanse etme sorumluluğunu yerine getirmemesi, toplumsal kaynakların eğitime
yeterli miktarda ayrılmaması nedeniyle öğrenci milletinin ‘hak verilmez,
alınır’ şiarıyla yaygın olarak başvurduğu ‘kaçak elektrik’ müessesesinin bir
şubesini de biz açmıştık.
Elektrik saatine gelen
ve sıralı bağlanan kabloların yerlerini değiştirerek 1-3, 2-4 sırası ile bağlarsanız
ve evdeki prizlerden istediğiniz kadarının toprak hattını kablo ile ‘dışarıya’
verirseniz, yalnızca ampuller saati döndürür ve prizlerinizden gelen elektrik
‘kamusallaştırılmış’ olurdu. ‘Topraklama’ denilen şey fazla veya kaçak elektrik
yükünü toprağa vermek olduğuna göre en garantili yol su borularıydı.
Ancak, kader ağlarını
örmüştü ve apartmanın su tesisatında yapılan tamiratta, boruların toprağa
ulaşmadan önceki kısmına plastik boru eklenerek sistemin iletkenliği
engellenmişti. Bizim toprağa yolladığımız elektrik, çıkış yolu bulamadığı için
tesisatta dolanıp duruyordu.
Bahçe
tarafında zemin altında kalan pencerenin yarısı toprak altında kalıyordu ve
bahçedeki bir oyuntu sayesinde dışarıyı görüyorduk. Elektronik’te okuyanlara
içirdiğimiz galon şarapların bedelini tahsil etmenin tam zamanıydı. Buldukları
çözüm elektronikçiden çok şarapçıların işine benziyordu. Pencerenin
karşısındaki prizden çıkan kablo, bir insan boyu yükseldikten sonra salonu
boydan boya kat ediyor, pencereden çıkıyor ve ucuna bağlanan metal bir konserve
kutusu ile birlikte toprağa gömülüyordu.
Elektrikten
mi şaraptan mı çarpıldığını anlayamadığımız elektronikçimiz 'çamaşır ipiniz de
hazır' diye gevreyerek tekrar galonun başına çöktü.
İşte
o an fark etmiştim: Bir yılı aşkın süredir oturduğumuz evimizde çamaşır ipi
yoktu ve daha büyük bir dehşetle anlamıştım ki iç çamaşırı dışında biz çamaşır
yıkamıyorduk.
Eve
şöyle bir göz gezdirince gördüm ki biri diğerine uyan hiç bir eşya yoktu. Hatta
iki kanattan oluşan perdenin iki kanadı da farklıydı. Renk, şekil, tür, ekol,
moda adına üretilmiş her eşyadan en az bir numune barındıran bir müzede
yaşıyorduk.
Güzel
olanları duvarlara asmıştık. Che, Mahir, Deniz ve İbo'nun aydınlık yüzleri ile
aydınlanıyorduk. Bizim artist posterlerine ihtiyacımız yoktu. Bizimkiler,
seyrettiğimiz en güzel ama maalesef kısa filmleri çevirmiş en yakışıklı
artistlerimizdi.
Üstümdeki
kıyafetlere baktım ve hiç biri tanıdık gelmedi. Hiç birisi için benim ya da
şunun diyemiyordum. Hatta bir gün kahvede yanıma gelen tanımadığım bir çocuk
‘üstündeki kazağı nereden buldun?’ diye sorunca giydiğim kazağa ilk kez alıcı
gözü ile bakmıştım. El örgüsü, üstüne (E) harfi işlenmiş kahverengi bir
kazaktı. ‘Bilmiyorum’ demiştim. ‘Adım Ersin. Bu kazağı annem ördü ve uzun zamandır
arıyordum’ deyince ikimiz de kazağın O’nun evinden bizimkine uzanan yolculuğunu
keşfetmeye çalışmış ancak hiçbir ortak arkadaş bulamadığımız için
başaramamıştık. Hemen orada üstündeki konfeksiyon kazağı bana vermiş ve
annesinin kazağını giymişti.
Elimize geçen her
kıyafeti giyiyorduk ve kaç gündür giyiliyor, yıkanması gerekiyor mu,
üstümdekilerle uyumlu mu gibi sorular aklımıza bile gelmiyordu. Sanırım toplum
olarak kokuya karşı çok duyarlı değildik. Örneğin, sigara yasağı yoktu ve
şehirlerarası otobüslerde 45 yolcunun 40’ı aynı anda sigara içebiliyordu.
Sigara içmeyenler itiraz etmeyi akıllarına bile getirmiyorlardı. Hasta ya da
loğusa ziyaretinde bile sigara içilebiliyordu.
Sigara tiryakilerinin
kokmasının ‘anlayışla’ karşılandığı gibi öğrencilerin ‘kokmasına’ da
alışılıyordu her halde.
Kullandığımız tavaları
ekmekle sıyırarak iyice ‘sünnetlediğimiz’ için yıkamadan yeniden kullandığımız
da oluyordu. Fark edip itiraz edenlere ‘Sonuçta bizim yediğimiz tava, sorun
yok’ diyerek devam ediyorduk. Şöyle bir düşününce, ‘sonuçta biz yaptık’ diyerek
hacetimizle kucaklaşmamıza çok az kalmış.
“Adam dediğin biraz ter
kokar biraz da tütün” diyenlerin çocukları olarak, ‘adam’ olmaktan ‘arınıp’
insan olabildiysek ne mutlu!
*****
7)GÖRGÜLÜ
OL:
Bazı kurallar
‘semantiğinden’ bağımsız olarak hayatı kolaylaştırır… Samimiyet, her türlü
kuralı iptal edebilir. Kendi yaşam alanımızda ve özel ilişkilerimizde ‘kendi’
kurallarımızla yaşayabiliriz. Ama ilişkimizi tanımlayan nitelik ‘samimiyet’
değilse, kurallarımız olmalı. Görgü kuralları bu durumda sorun çözen ve hayatı
kolaylaştıran moderatörlerimizdir.
SİZ’Lİ BİZ’Lİ
Ayşe, bitirdiği
okullarda kendisine ‘İnsan Kaynakları Müdürü’ olacaksın deselerdi, belki de
okulu bırakırdı. İnsan ve kaynak sözcüklerinin böyle bitiştirilmesinden hiç
hoşlanmıyordu. İnsana, sanki madenmiş ve kendisinden daha önemli bir ürünün ham
maddesiymiş gibi bakıldığını düşündürüyordu.
Hele işe alınacakların
mülakatını yapmakla görevlendirildiğinde ne yapacağını bilemedi. Mezun oldukları
okullar ve mesleki bilgileri benzer olanları nasıl ve neye göre seçecekti?
Yeterli bulduğu ve işe
alınmasını önerdiği insanların kısa süre içinde işten çıkarıldıklarının da
farkındaydı. Yasada ‘fesih nedenleri’ diye sayılan ve “patron istediğini işten
çıkarsın” diye tercüme edilebilecek sebeplere bile ihtiyaç duymadan, sigorta
deneme süresi içinde ya da tazminatları güdükleştirecek sürelerde işten
çıkartılıyorlardı. Böylece hem diğer çalışanlara gözdağı veriliyor ve iş
güvenceleri olmadığı hatırlatılıyor; hem de çalışanların tanışacak,
birbirlerine güvenecek ve örgütlenecek kadar insani ilişkiler kurması
engelleniyordu.
Bu çarkın dişlisi
olmaktan hiç mutlu değildi ama örgütlenip birlikte hak arayacak kadar tanıdığı
kimse de yoktu. Beyaz yakalı olmanın; cam, mermer ve yapay çiçeklerden oluşan
ışıklı plazalarda çalışmanın; klavye ve telefon tuşları ile fotokopi
makinesinin düğmelerine basmaktan başka kendilerini yoracak tek şeyin kahve
makinesi önünde seçim yapmak olduğu bir dünyada, döndürdükleri dişlilerin arasında
kimin ezildiği ile uğraşamazlardı. Çarkın dişlileri arasında çakıl taşı olmak
ise akıllarına bile gelmiyordu.
İşte, biri daha sahne ya da sorgu ışıklarının
altına geliyordu. Dosyasına göre her şey yolundaydı: İyi bir okuldan iyi bir
derece ile mezuniyet, parmak ısırtacak bir staj, bir elin parmaklarından çok
sertifika, ‘çağdaş’ tınılı bir isim ile yakışıklı bir resim. Yakışıklılığın
tarafsızlığını ve objektifliğini etkilemediğinden pek de emin değildi.
Kapı ‘yakışıklı’
tarafından açılmadan önce çalınmış mıydı? Üzerinde durmadı ve ‘hoş geldiniz’
diyerek masasının önündeki koltuğu gösterdi.
Yakışıklının koltuğa
oturduğu anın görüntüsü, toplu taşıma araçları için başlatılan “bacaklarını
topla, yerimi işgal etme” afişleri için birebirdi. Bu görüntünün ‘olmamış’
birinin özgüven gösterisi olabileceğini düşünüp sindirmeye çalışırken gelen
cümle ile sarsıldı: “Sen mi başlarsın, ben başlayayım mı?”
Ayşe: Sen???, doğru mu
duydum?
Yakışıklı: İkinci tekil
şahıs değil misin? Türkçe konuşmayacak mıyız?
Ayşe: Türkçenin görgü
kuralları yok mu?
Yakışıklı: Benim
bildiğim ‘siz’ ikinci çoğul şahıs zamiridir ve sen tekilsin!
Ayşe: Sen-siz ayrımının
aynı zamanda samimiyet-resmiyet, sevgi-saygı ayrımlarını tanımladığını bilmiyor
musun?
Yakışıklı: Ben bu
konularda İngilizce ‘düşünmeyi’ seviyorum. Adamlar ‘you’ ile bütün sorunu
çözmüşler.
Ayşe: İngilizcedeki
‘you’ sözcüğünün sen-siz ayrımının kalktığı durumda ‘siz’ anlamında
kullanılmadığından nasıl emin oluyorsun? Meşhur İngiliz aristokratları ‘you’
dediklerinde ‘enseye tokat’ bir duyguyu mu yansıtmış oluyorlar? Velev ki
İngilizler öyle yapıyor, bize ne! Tolstoy ‘Savaş ve Barış’ kitabında aşkları
henüz alenileşmemiş kahramanları için “Birbirlerine siz diye seslendiler ama
gözleri birbirlerine sen diyordu” derken İngilizleri mi düşünüyordu?
Yakışıklının “Ama ben
şirketin sosyal ortamına katkı sağlayacağını düşündüğüm samimiyet ve öz
güvenimi göstermek…” cümlesini tamamlamasını beklemeyen Ayşe “Siz demeyi
beceremeyenin, biz demesine de güvenilmez” derken eli kapıyı gösteriyordu.
*****
8)ÇOK
KÜLTÜRLÜ YAŞAMA UY:
Ülkemizdeki/bölgemizdeki
etnik, dinsel inanç, mezhep, dil ve lehçe, yerel/bölgesel folklorik ve
geleneksel özellikler, hemşerilik gibi nitelik ve özelliklerimizin
hayatlarımızı, ilişkilerimizi ve sorun çözme yeteneğimizi zenginleştiren bir
işlevselliği olabileceğini gösterecek kadar ‘olgun’ davranmanın örneklerini
oluşturmak gerekir.
ZARAR VERECEKSEN
TEDAVİ ETME
“Alevilik ilericilik
değil az gericiliktir!” cümlemin bitişiyle gözleri yanmaya başladı.
“Kızılbaş’tın kızılgöz oldun…” şeklindeki yumuşatma çabalarım da tersine sonuç
verince “Gerici yanının azlığı oranında ilerici akımları anlama, etkilenme,
eklenme ve dönüşme şansı artıyor.” diyerek harareti biraz düşürebildim.
“O zaman en azından ‘az
ilerici’ de. ‘Gerici’ sözü ile Aleviliği aynı cümlede kullanma. Ne zaman
aklınıza ‘devrim’ gelse hemen Alevilerin yaşadığı yerlere koşuyorsunuz, ama laf
sokmakta da üstünüze yok.” deyince, biraz ‘teori paralamak’ istedim:
“Alevilerin de ‘devrim’ diyenlere doğru koştuğunu unutma. Ayrıca bunda bir
sorun yok. Devrimciler, işin doğası gereği dezavantajlı sınıf ve gruplarla işe
başlarlar. Ama ezilenlerle devrim yapmak; ezilenlerin hayatını onaylamak,
beğenmek ya da sürdürmeye çalışmak anlamına gelmez. Devrimin motoru proletaryadır,
ama devrimin amacı toplumu ‘proleterleştirmek’ değil, tüm toplumu
proleterleşmekten kurtarmaktır.”
“Bizi Alevilikten
kurtarmayın kardeşim, bizi Sünniliğin baskısından kurtarın.” sözleri üzerine,
Bruno Bauer’in kavramlarını değiştirerek “Dinsel karşıtlığın giderilmesinin
ancak dini kaldırarak, dinden özgürleşerek mümkün olduğunu; taraflardan birinin
diğerinin dinsel önyargılarından vazgeçmesini istemesi, ama kendisinin
vazgeçmemesi durumunda çözüm olamayacağını; senin ‘Alevilerin hakları’ diye su
taşıdığın değirmenden sen bir kilo un alıyorsan, çoğunluğu oluşturan karşı
tarafın bir ton aldığını, matematiğin bile ‘vazgeçin bu işlerden’ dediğini…”
söylemek istedim, ama Marks’a göre bu doğru olmazdı. Zaten tvitlerle,
vinyetlerle, sms’lerle, emojilerle beslenmeye alışan bünyelerin ‘teoriye’
yersizlik, densizlik hatta küfür muamelesi yapması nedeniyle de sustum.
Ama “Son tahlilde
Alevilerin toplumsal özgürleşmesi, toplumun Alevilikten özgürleşmesine
bağlıdır.” demekten de kendimi alamadım. Yine ‘kötü bir şey’ dediğimden emin,
ama ne dediğimden emin olmadığı için yaşadığı kararsızlığı fırsat bilerek devam
ettim: “Mesele dinin kaldırılması değil, kamu hukuku alanından özel hukuk
alanına sürülmesidir. Anlayacağın, konunun özü laikliktir.” dememle yüzü
yumuşadı ve “Haa… Tamam o zaman! Ama yine de ‘toplumun Alevilerden
özgürleşmesi’ ne demek? Hepimizi kesecek misiniz?” diyerek cihatçı
göndermesiyle canımı sıkmayı başardı.
Neredeyse hayatın
anlamını açıklar gibi her heceyi bölen ve vurgulayan kısık bir sesle “Dinsel
bilinç, ince bir sis gibi, toplumun gerçek yaşam atmosferinde dağılıp çözülüp
gidecektir. Ama bunun için ‘gerçek’ toplumsal yaşamda bu tür bilinç
kategorilerine ihtiyaç kalmamalıdır. Zorla, giyotinle çözülebilecek bir sorun
değildir. Yani, karşıtları yaşadıkça ve insanlar ihtiyaç duydukça dinler
varlıklarını ve etkilerini sürdürecekler.”
“Peki! Ne olacak da
bitecek bu düşünceler? Nasıl bir gündüz rüyası görüyorsun sen?” derken, ilk kez
neşeli bir ifade takındı.
“Norveç’te ateistlerin
oranı inananları geçti. Bu haber bile bilimsel eğitim alan, bu gününe ve
geleceğine güvenle bakan, asli ihtiyaçları giderilmiş ve insan onuruna yakışır
bir yaşam süren insanların dinsel öykülere ihtiyaç duymayacağını göstermiyor
mu?”
“Doğru ama binlerce
yıllık geçmişi olan dinler kolayca sönümlenir mi? Ayrıca, Amerika’da gelişmiş
ülke, ama dinin gücü çok fazla değil mi?” dediğinde, teori düşmanlığının
aslında temelsiz olduğunu, insanların ciddi tartışmalara ‘susadığını’ düşündüm.
“Binlerce yıllık kaç
inanç sistemi silindi gitti? Etrafında Zeus’a, Zerdüşt’e inanan var mı?”
“Yine de varoluşumuz,
nereden gelip nereye gittiğimiz konularında insanın cevaplayamadığı sorular
olduğu sürece dinsel bilinç yok olmaz gibi geliyor.”
“Bu bağlamda evet!
Felsefi ve varoluşsal belirsizlikler nedeniyle yaşama şansları var. Bu da
dinleri etkisizleştiren ‘deizm’ demektir ki bence maksat hasıl olmuştur.
Örneğin Alevilikteki üç metrelik Zülfikar, duvarı yürüten Mansur Baba, suda ve
ateşte yürüyen dedeler, ziyaretler, seyitler, talipler, dara çekmek, düşkünlük
gibi uygulamaları dışarıda bıraktığı için bütünlüğü bozulan Aleviliğin etki
gücü ne olabilir?” dediğimde neşeli ifade yine donuklaştı. Konuyu, Alevilik
özelinde ‘şahsileştirmeden’ anlatmalıydım.
“Küçük ve kapalı feodal
beldelerde; inanç ve kökenleri aynı insanlar arasında yaşanan gelenek ve
ritüellerin nüfusu milyonlara ulaşan kozmopolit kentlerde daha ne kadar işe
yarayacağını düşünüyorsun? Belki birkaç kuşak daha gettolara taşınarak; dernek,
lokal gibi yerlerde toplanarak ‘nostalji’ yaşayacak. İş, eş ve arkadaş bulma,
evlenme, düğün, cenaze gibi konularda işe yaradığı sürece takipçileri
olacaktır.”
Yüzünü ekşitti ve
“Sünniler için hayat hiç de anlattığın gibi değil. Azalmak bir yana
artıyorlar.” dedi.
Haklıydı. Mesele ‘yok
etmeye çalışmak’ değil var etmek için ‘özellikle’ çalışmamaktı. Kamusal alanda
desteklenen ve bu anlamda işe yaradığı düşünülen inançlar sektör haline geliyor
ve ekonomik, sosyal, siyasal, kişisel olarak sağladıkları ‘kazanç’ oranında
takipçi kazanıyorlardı.
Sivil topluma bırakılan
inanç sistemleri, insanlar ihtiyaç duyduğu sürece yaşayacaklardı. İhtiyacı
giderecek alternatif çözümler ikame etmeden insanların elindekini almak
zulümdü. Yarattığınız boşlukta oluşan türbülans ya hastalıklı bir eziklik ya da
öfkeli bir direnişle sonuçlanıyordu.
‘Hastalıklı eziklik’
deyince, psikiyatride tedavinin başarısının “hastanın sağlıkla ilgili önerileri
kabul etmesi ve bunlara uymasına” bağlı olduğu söylenir ya… Demek ki hastayı
tedaviye ikna etmek için öncelikle hasta olduğuna ikna etmek gerekir.
Ezik veya öfkeli
insanlarla kurulacak bir ütopya ile distopya arasındaki fark, bir insanın kalbi
ile yüreği arasındaki fark kadardır!
*****
9)POZİTİF
AYRIMCI OL:
Güçlü ve zayıf iki
kişinin kavgasında tarafsız kalmanın objektif olarak güçlünün yanında yer almak
anlamına geldiğini, öngörülebilir süreç ve sonuçlara müdahil olmamanın son
tahlilde var olan durumu desteklemek ya da onaylamak anlamına geldiğini bilen
insanlar, adil olmanın ‘olmazsa olmaz’ koşulunun zayıf ile güçlünün kavgasında
tarafsız kalmamak olduğunu da bilirler.
ÜÇ ‘K’
Yoksul ve kalabalık bir
aileydik. İlkokuldan sonra ‘çalışman lazım’ deyip okuldan aldılar mı, ben mi
bıraktım, hatırlamıyorum. Okuldan ayrılmaya teşne miydim? Evet! Şimdi ne mi
düşünüyorum? Teneşire teşne ol daha iyi. Kendimi bildim bileli çalışıyorum, ama
bir mesleğim yok. Girip çıkmadığım iş, çalışmadığım sektör kalmadı.
Allahtan ki işsiz
kaldığımda da çalışırken de her fırsatta Ocak’a gidiyordum da her işsiz
kaldığımda bana iş buldular. Tabi ki şerefli bir Türk evladı için çalışmak
kutsaldı ve iş seçmek bize yakışmazdı. Bize yasak olan üç şey vardı: ‘3 K’.
Komünist, Kürt, Kızılbaş olma da ne olursan ol! Yeminle söylüyorum, bunlardan
biri olsam kafama sıkardım. Zaten abilerde silah çoktu. Zamanı geldiğinde bana
da vereceklerdi. Bir de yelekli, dar, siyah takım elbise.
Abilerin bazen kızarak
bazen de gülerek anlattığına göre, komünist Çin’in diktatörü herkese aynı
elbiseyi giydiriyormuş. Acaba bizimkilerin siyah takımları da Çinlileri
kızdırıyor mudur?
Neyse… O günlerde
Ocak’taki lakabım kebapçıydı. Yok yok, kebap ustası ya da dükkan sahibi falan
değilim. Bir cadde üzerinde sıralanmış onlarca kebapçının birinde garsonluk
yapıyorum. Bu kadar çok dükkanın nasıl açık kaldığını, bu kadar müşteriyi
nereden bulduklarını anlamıyorum, ama bizim dükkanda benim sorumluluğumdaki
altı masa çoğunlukla dolu oluyor. Servis açmak, çoğu müşterinin sanki ilk defa
kebapla karşılaşıyormuş gibi menüyü uzun uzun incelemesi, biri karar verip
diğeri kararsız kaldığında ortalığın karışması, seni masaya çağırdıktan sonra
da tartışmayı sürdürmeleri, içecekti tatlıydı hepsini aynı anda söylemeleri
derken kan ter içinde siparişleri almak; tabakları taşımaya çalışırken ekmekti,
içli köfteydi, nar ekşisiydi, şuydu, buydu ile kafanın ambale olması; boşları
toplamak; çay servisi yapmak; hesabı almak… Bir de bahşişi kutuya atıp,
dikilmekten başka bir şey yapmayan başgarsonun aslan payını almasını seyretmek
üstüne tüy dikiyordu.
O gün, öğün arası bir
saatte sadece iki masa doluydu. Birinde, konuşmalarından avukat oldukları
anlaşılan iki kişi; diğerinde ise kamyon gibi bir jiple gelen ve bizim patrona
göre son dönemin ‘sonradan görmeleri’ olan genç bir erkek, kapalı bir kadın ve
boy boy üç çocuk vardı. Kadın, bana eskiden üstüne örtü örtülen renkli
televizyonları hatırlattı. Ful makyaj üstü örtü.
Ben bunları düşünürken
sipariş notlarında bir karışıklık oldu galiba. Aslında kebaba sıra gelinceye
kadar masaya koyduklarımızla, yemin billah söylüyorum, bizim köyün yarısı
doyardı. Ama bizim milleti doyurmak ne mümkün!
“Salak mısın sen?..”
diye neredeyse bağırdı ‘sonradan gurme’. Meğer patlıcanlı iskender istemişler
de ben pilavlı iskender getirmişim. Böyle anlarda ‘sure okur’ gibi tekrarlaman
gereken “müşteri daima haklıdır, karşılık verirsen kovulursun” cümlesidir.
Duruş da bu duruma uygun olarak, eller göbek altında sağ el sol elin üzerine
bağlanmış, sağ elin küçük parmağıyla başparmak, sol elin bileğini halka gibi
kavramış şekilde tutulur. Hani önünde uygun bir boşluk olsa rükuya
geçecekmişsin gibi…
Ben tevekkül içinde
sesin sönümlenmesini beklerken, başka ve daha davudi bir ses “Yeter birader,
bağırma!” deyince yanımda dikilen avukatı fark ettim. “Kamuya açık bir yerde ve
ailenin yanında bu kadar bağırmaya gerek var mı? Sorun neyse halledilir…”
derken, ‘bu çocuk artık benim korumam altında’ der gibi kolumdan tutuyordu.
Sonradan görmenin, her
halde, ailesi yanında olduğu için dokunulmazlığı olduğunu düşünerek “Karışma
kardeşim! Başkasının işine burnunu sokma.” dediği anda avukatın kolumu tutan
parmaklarını acı verecek kadar sıktığını hissettim. O an anlayamamıştım ama ne
zaman aklıma gelse kendimi gülmekten alıkoyamadığım “Kendine gel! O dilini
basur memesi gibi dolaştırmak istemiyorsan söylediklerine dikkat et!” cümlesi
üzerine herkes sustu. “Eli kolu bağlı bir emekçi üzerine bu kadar yüklenmek insanlık
mı?” derken patron da olay mahalline intikal etmişti ve ‘sonradan görmeden’
özür dileyerek istekleri her ne ise kendisinin bizzat ilgileneceğini, benim
cezamı ise mutlaka vereceğini anlatmaya çalışıyordu.
“Ne cezası?..” diye
kükredi avukat, kolumu bir kez daha acıtarak. “Bu çocuğa en ufak bir zarar
verirseniz takipçisi olurum”… Eliyle masasında oturan arkadaşını göstererek
“Bak, bu arkadaş sendika avukatı. Hepimizin önünde bu çocuğa açıkça hakaret
edildi. Hem iş mahkemesinde hem ceza mahkemesinde tanıklık yapmaya hazır iki
avukat var burada…” deyince ‘sonradan
görme’ apar topar ayaklandı. Patronun ‘hesap istemez’ jesti ile hızla dükkandan
çıktılar.
‘Emekçi, sendika’ falan
sözlerini duyunca avukatın üç K’dan en az biri olduğunu anlamıştım. “Sorun
çıkarırlarsa mutlaka ara. Unutma! Haklı olduğu için değil, senin zayıf olduğunu
düşündüğü için saldırdı sana. Suçluların bu kadar güçlü hissetmelerine izin
verme…” diyerek uzattığı kartviziti alırken benim üç K’m neler olabilir diye
düşündüm: Kör talih, Kara vicdan, Kahpe felek üçlüsü mü açıklardı durumumu,
yoksa Korkak, Kötü, Köle üçlüsü mü?
*****
10)ÇEVREYE
DUYARLI OL:
Çevre sorunlarının
yaşamsal sonuçlar doğurduğu veya yakın vadede doğuracağının bilimsel ve
gözlemsel olarak çok açık olduğu bir dünyada, tartışmaya veya açıklamaya gerek
olmayan bir öneri.
ANNEM YÜZBİNLERİ
ÖLDÜRDÜ
Gireceği sınavın
sistemi her gün değiştiği için ve sınav nasıl olursa olsun zirvedeki yarışı en
‘ayrıntı’ bilgilerin belirlediğini bildiği için her bilgiye ulaşmaya çalışan
kaygılı haliyle “Anne…” dedi bizimki, “Amerikalıların Hiroşima’ya attığı atom
bombasının adı Little Boy’muş öyle mi?”
Bu yaşta bile
‘zalimliği’ açıkça algılanan bu ironinin bedeli; ilk anda 70 bin insanın
yaklaşık 2 bin derecede buharlaşması, iki ay içinde radyasyon sebebiyle 70 bin
insanın, ilk beş yıl içinde toplam 200 bin insanın ölümü ile on binlerce
insanın sakat kalmasıydı. Bombayı atan uçağın adı olan Enola Gay pilotun
annesinin adıydı. Üç gün sonra Nagazaki’ye atılan ve ilk anda yüz bin kişiyi
öldüren bombanın adı da Fat Man’di. Mesaj açıktı: Kadın erkek, anne çocuk,
yediden yetmişe suç ortağıyız!
“Evet kızım!” dedim ben
de kaygılı bir ifade ile… Trajedi çok büyük, ama bana göre kızım küçüktü. Ne
kadarını bilmesi gerekiyordu? Acılar olgunlaştırırdı, ama vaktinden önce vuran
ayaz da fideleri dondurarak kavuruyordu. “Yüzbinlerce insanı öldüren bombaya
‘küçük çocuk’ diyenler ile ‘çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler’
diyenlerin birlikte yaşadığı bir dünyadayız.” demekle yetindim.
“Peki, savaşta bile öldürmenin
kuralları yok mu? Savaşlarda kadınların ve çocukların öldürülmesi yasak değil
mi?” dedi, ‘ben daha neler biliyorum!’ edasıyla.
“Doğru, ama ‘savaşlarda
önce gerçekler ölür’ derler. Yani yalansız yaşamak için de barışa ihtiyacımız
var.” diyerek konuyu kapatmaya çalıştım. Önemli konuları konuşacak kadar
büyüdüğünü kabullenmem gerektiğini hissettiren bir ses tonu ile “Kadın, çocuk
demeden bir ulusun bir kısmını öldürmek soykırım değil mi?” dediğinde, ben mi
çok gerideyim, kızım mı çok ileride; hissettiklerim gurur mu kaygı mı
anlayamamıştım.
Doğruydu! Yalnız kalmış
ve kuşatılmış Japonya’nın durumu hiç de parlak değildi. Birinci bomba ile
istenen etki yaratılmış olmasına rağmen ikinci bombaya gerek yoktu. Ama ‘büyük
birader’ gerek duymuştu. Dünyanın yeni hakimi olmak için gereken güç gösterisi,
savaş ekonomisinin ‘üretilmişse tüketmek gerekir’ kuralı, savaşın emrindeki
bilim için gereken ‘gerçek deney’ ihtiyacı, olası savaşların tümünü ‘peşinen’
kazandıracak kadar büyük korku yaratma arzusu, yeniden yapmak için yıkmak
dürtüsü…
“Peki, nükleer
santraller de birer atom bombası değil mi?” dediğinde biraz rahatlamıştım. İşte
bu konuda çocuklarla konuşabilirdik. Eğer doğa, büyüklerimizin mirası değil,
çocuklarımızın emaneti ise mutlaka konuşmalıydık da...
“Öncelikle ‘ihtiyaç ve
zorunluluk’ yalanları söylüyorlar. Enerji kesintisi yaşamak istemiyorsanız
mecbursunuz diyorlar.” dedim ve aklıma yığılan örnekleri sıralamaya çalıştım:
Geceleri uzaydan bile görülen onlarca şehir, ticari mekanların boş olduklarında
bile abartılı aydınlatmaları, tüketimi arttırmak için promosyon uygulayan özel
enerji dağıtım şirketleri, tüketimi arttıran yaz saati uygulaması… Aslında tek
bir örnek yeterliydi: Kamusal değil özel, yani ticari olan her şeyin tüketimi
artmalıydı! Özelleştirme ve tasarruflu kullanım oksimorondu.
“Sonra dünyadaki
uygulamalar hakkında yalan söylüyorlar. Gelişmiş ve deneyimli ülkelerin nükleer
enerjiden vazgeçtiklerini, yatırımlarını az gelişmiş ülkelere kaydırdıklarını
söylemiyorlar.” dedim ve içimden saydım: Japonya, Çin, Almanya, İsviçre yeni
reaktör planlarını iptal etti, bazılarını kapattı ve diğerlerinin aşamalı
olarak devre dışı bırakılmasını planlıyorlar…
Çok şey söyleyip
kafasını karıştırmaktan korktuğum için nükleer santraller ile hedeflenen üretim
miktarının (Örneğin, Akkuyu Nükleer Santrali hizmete gireceği 2025 yılında
enerji ihtiyacımızın %8’ini karşılayacak) kayıp/kaçak oranının (%14) altında
kalması; nükleer atıkların akıbetinin belirsizliği, santrallerin nükleer silaha
dönüşme kapasitesi, yaşanan nükleer kazaların gerçek boyutlarının gizlenmesi;
‘bir kereden bir şey olmaz, tüp kullanmanın da riski var’ diyen az gelişmiş
toplumlara ‘nükleer kazanın yalnız bir kez olacağı’ ve ikincisine gerek
kalmayacağının anlatılmadığı… konularında sustum.
“Ayrıca insanlar
nükleer enerji istemiyor. Greenpeace’in yaptırdığı kamuoyu araştırmasına göre
halkın %64’ü nükleer santrale ‘hayır’ diyor.” dedikten sonra bir espri ile
konuyu kapatmaya çalıştım: “ ‘Işık, daha fazla ışık’ diyenler, Goethe gibi
yolun sonuna bakıyor olabilirler. Gereğinden fazla aydınlık isteyenler ‘beyaz
ışığa doğru’ son yürüyüşlerini yapmadıklarından emin olmalıdırlar!”
Kızımın acı gülüşünden
de anlamıştım ki nükleerin şakası bile ‘ölüm’ kokuyordu.