En başta ve en fazla anlaşılması gereken 'diyalektiği' anlamak için yazıldı...
CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (5)
Bana
“diyalektik” anlat baba
içinde tez ile antitez
kurtla kuzu olsun
çelişki ile hareket
Baba bir “ülke” anlat bana
içinde birlik ile mücadele
içinde aydınlık olsun
Konusunu senin belirlediğin ilk mektuba başlamak çok güzel. ‘Diyalektik’ çok çetrefilli bir konu! Başlangıç bilgilerini Politzer’in ‘Felsefenin Başlangıç/Temel İlkeleri’ kitaplarında bulacaksın.
Engels’in ‘Doğanın Diyalektiği’ ve Lenin’in ‘Materyalizm ve Ampiryokritizm’ kitapları da konunun klasikleri arasındadır. Postmarksist akımın çok sayıda temsilcisi de özellikle ‘öznenin rolü’ konusunda değerli tartışmalar yürütmüşlerdir.İlk mektupta
‘doğru/gerçek nedir?’ başlığı altında genel bir giriş yapmıştık. Diyalektiğin
‘hareketin genel yasalarını inceleyen bilimsel yöntem’ olduğundan ve ‘hareketin
hareket halindeki bilimi’ olarak, incelediğin şeyi hareket, değişim, süreç
bağlamında ele almak anlamına geldiğinden bahsetmiştik.
Bu bağlamda, muhatap
olduğumuz her durum, duruş, oluş ve nesne karşıtların birliği (çelişkinin
evrensel ve içsel olması) prizmasından bakılarak anlaşılmalıdır.
Bu ‘bilimsel-felsefi
yöntemin’ günlük yaşamda nasıl uygulanması gerektiği, ancak örnekleme yoluyla
anlatılabilir.
“Madalyonun arka yüzü,
batıni gerçek, çok katmanlı bilgi…” benzeri kavramlarla kastedilen ‘derinlik’;
Aristo mantığının “bir şey (a) ise (a olmayan) değildir” önermesi yerine
diyalektiğin “bir şey hem (a) hem (a olmayan)’ın birliğidir” ilkesinin
önerilmesidir.
Bu bakış açısını
anlamak için “münazara” örneği ufuk açıcı olabilir.
Münazara, her hangi bir
konuda karşıt görüşlerin savunulduğu tartışma platformu olarak tanımlanabilir.
Doğru ve gerçeğin kolaylıkla görülebildiği ve ayırt edilebildiği koşullarda,
tartışan taraflardan birinin pek şansı olmaması gerekir. Ancak ‘münazara’
konusu olarak, her iki görüşün de dinlenebilir ve savunulabilir olduğu konular
ve başlıklar seçilmektedir.
Oy
birliği sağlanamayan her türlü kurul/mahkeme kararları ve muhalefet şerhleri de
bir tür münazara olarak değerlendirilebilir.
Kasıtlı
olarak gerçeği tahrif etmeye çalışan kötü niyetliler, bilgiyi manipüle eden
çıkarcılar, fanatikler, sabit fikirliler, inatçılar gibi gerçeği eğip bükmeye
çalışanlar; ideolojik olarak ‘kendi bildiğinin’ dışındaki her fikre kapalı,
‘ortodoks’, dogmatik, tutucu, tabucu, olanlar konumuz dışında kalıyor. Ancak,
iyi niyetli, tarafsız ve ön yargısız olanların da anlaşamadıkları konuların
varlığını gözlemleyebiliyoruz.
Bilgi
eksikliği, tarafların birbirini dinlememesi, taraflardan birinin kendini
anlatamaması ve ikna yeteneğinin kısıtlı olması gibi arızi nedenlerin dışında;
tartışma konusu tezler bütün açıklığı ile anlaşılmasına rağmen ‘uzlaşılamayan’
konuları örnekleyerek “diyalektiğin pratiğini” yapmaya çalışalım.
Tabi
ki hep yaptığımız gibi “sohbet” tarzında…
Sohbet
konularının tümünün ortak kümesini, arka planını oluşturan ‘genel’ doğruları
önceden tespit etmek; tartışacağımız her başlıkta bunları tekrarlamak
angaryasından kurtulmamızı sağlayacaktır:
-Yaşam, karşıtların bir
arada var olduğu, iç içe geçtiği, birbiriyle çatıştığı, bir şeyin bir diğerine
dönüştüğü çok yönlü ve hareketli bir süreçtir. Tüm evren ve toplumsal yaşam,
zıt kutupların birliği ve mücadelesi temelinde biçimlenir ve dönüşüme uğrar.
Her türlü hareket ve değişim, zıtların karşılıklı etkileşimi ve mücadelesinden
kaynaklanır.
-Gerçeğin
karmaşasını kabalaştırması nedeniyle ‘indirgemeci düşünce’ olarak adlandırılan
metafizik, varlığın ve maddenin hareketsiz izlenimleriyle yetinir. Bu nedenle
de durağan, cansız ve diğer her şeyden yalıtık biçimde düşünülen nesnenin
çelişkileri ve hareketliliğini fark edemez.
Örneğin,
Zenon paradoksunda ok hedefe asla ulaşmaz. Zamanın her bir parçasında ok
durmaktadır ve hareket yoktur. Bu fikri savunanların hiçbiri okun önünde durma
cesaretini gösterememiştir. Çünkü bilinir ki yaşam çelişki ve harekettir.
-İçinde yaşadığı verili toplumsal
koşullar ve ilişkiler bağlamında ‘bilinci’ oluşan insanların, çevrelerine (ve
kendi içlerine) gönderdikleri her türlü mesajın/çıktının, verili koşulların
oluşturduğu prizmalar tarafından biçimlendirildiğini biliyoruz.
-Bahse konu prizmaları,
ışığın kırılma ve yansıma açılarını belirleyen saydamlığın farklı hallerine
(saydam, yarı saydam, opak ve aradaki sonsuz kesirler/kesitler) benzetebiliriz.
Işığın gelme açısı ve içine girdiği ortamın yoğunluğu gibi “içsel ve dışsal”
faktörlerin kırılma ve yansımanın varlığı ve büyüklüğünü belirlemesi gibi,
insan algısı ve bilinci de (algılama,
kavrama, değerlendirme, yorumlama, sınıflama, değer biçme vb.) “içsel ve
dışsal” faktörlerden etkilenir.
-Kişisel,
grupsal, sınıfsal çıkarlar; algı kapasitesi; ruhsal, zihinsel, bedensel sağlık;
her türlü kişisel karakter özelliği; genetik, yapısal faktörler gibi “kişisel”
özelliklere “iç faktörler”,
-Tarihsel,
siyasal, ekonomik, sosyal, konjonktürel vb. “toplumsal ve yapısal” özelliklere
de “dış faktörler” diyebiliriz.
-Bu
tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere çok sayıda farklı bakış açısının varlığı
kaçınılmazdır. Bu durumda, toplumun genelini veya çoğunluğunu temsil eden
(tartışma konusu olabilecek) bakış açısını belirleme sorunu ortaya çıkar.
-İstatistikte
kullanılan kavramlarla açıklamak gerekirse; sayısal veri serisi içinde en çok
tekrar eden sayıyı (mod), veriler sıralandığında ortada kalan sayıyı (medyan)
ve aritmetik ortalamayı kullanarak “yerleşik değerlerin” ortalamasını
bulabiliriz. Standart sapması (aritmetik ortalamadan fark) küçük olan verilerle
birlikte toplumun genelini “temsil” edebilecek “bakış açıları” belirleyebiliriz
(kabul edilebilir hata paylarını göze almak kaydıyla!).
Bazı münazara örneklerini tartışmak
ve “diyalektiği” bu konulara uygulama eksersizleri yapmaya var mısın?
**
Bilgiye ulaşmak ve genelleme yapmak;
1-Doğru yöntem tümevarımdır.
*Epistemoloji’de
(bilgibilim) bilgiye ulaşma yöntemleri arasında sayılan tümevarım ve tümdengelim
yöntemlerinde “tüm” sözcüğü geneli anlatmaktadır. Bilgi süreçlerinde ya
‘genelleme’ oluşturan bir yoldasınızdır ya da oluşturulmuş bir ‘genellemeyi’
kullanıyorsunuzdur.
*Nietzsche’ye göre “Bu
dahil bütün genellemeler yanlıştır!”. Eğer eksiklik aynı zamanda yanlışlık
anlamına geliyorsa, bütün genellemeler ayrıntı düzeyinde bile olsa eksiklik
barındırdıklarından yanlıştır.
*Varlığın ve bilginin
özü biriciktir (tikeldir) ve tikelleri (elma ile armutları) toplayarak
oluşturduğunuz “tüm”, kendisini oluşturan tikellerin “onları ‘o’ yapan”
özelliklerinin dışındaki ortak, sıradan, harcıalem yani “genel” özellikleridir.
*Genellemeler, gerçeğin
kendisi yerine gerçeğin ‘gölgesini’ ikame eder. Bu nedenle “genellemeler”
üzerinden bilgi üreten tümdengelimcilik Platoncu bir gölgeler evreni oluşturur.
*Gerçek ve güvenilir
bilgiye ulaşmanın yolu somuttan, özelden ve pratikten başlar.
*Görmeden,
dokunmadan, tatmadan, koklamadan, duymadan ve hissetmeden bilgi üretilemez.
2 -Doğru yöntem tümdengelimdir.
*Nietzsche’nin sözü bir
paradokstur ve eğer uzmanlığına güvenilirse, kendi genellemesi de yanlış
olduğuna göre “genellemeler doğrudur”.
*Varlığı kategorize
etmek insan beyni için istisna değil kuraldır. Taksonomi (sınıflandırma bilimi)
bilimsel çalışmalar için vazgeçilmez bir yöntemdir.
*Kavramsallaştırılmayan
bilgi; algı ve iletişim evreninde kullanışsızdır. Kavramsallaştırma, soyutlama
yapmak yani genele yaymaktır. Dünyayı kullandığımız kavramlarla anlarız.
*Bireyselden,
tekilden yola çıkılarak tüme varılamaz. Tüm yani “genel” olmadan ve tümden
gelmeden anlaşılabilir bilgi üretemeyiz.
-Diyalektik ne der?
Biçimsel mantık (Aristo
mantığı) insanların gündelik yaşamlarını sürdürebilmeleri için gereken kimi
bilgileri ve kıyaslama olanakları sağladığı için belirli düzeyde sorun çözer.
Farklı kategoriler oluşturmak ve sınıflandırmalar yapmak bakımından yararlıdır.
Diyalektik yöntem,
tümdengelim (bütünden parçaya, genelden özele, soyuttan somuta) ve tümevarım
(parçadan bütüne, özelden genele, somuttan soyuta) süreçlerini birlikte
kullanır.
Bilimsel inceleme
sürecindeki bütün bu faaliyetlerin anlamı, analizin sentezle, tümdengelim
yönteminin tümevarım yöntemiyle birleştirilmesidir.
Genellemeler, günlük
yaşamda kullanılan biçimsel mantık sınırları içinde ‘doğru’, yaşamın karmaşasını
çelişki ve hareket bağlamında inceleyen diyalektik yönteme göre ‘eksik’ olduğu
oranda yanlıştır.
Diyalektik yöntemin
amentüsü “somut koşulların nesnel tahlilidir”.
Tümdengelim ve
tümevarım bilgiye ve gerçeğe ulaşma yolunda birlikte (öncelik-sonralık
sıralaması yerine çevrimsel bir birliktelik olarak düşünerek ve yumurta-tavuk
tuzağına düşmeden) kullanılması gereken yöntemlerdir. Yeni bir durum, nesne,
olgu ile karşılaştığımızda “yeni şeyi” eldeki ilk gözlem sonuçları ile kabaca
betimleriz (hipotez) ve yeni kavramlar üretiriz (bu aşamada eski bilgi ve
kavramlarımızı kullandığımız oranda tümdengelim yöntemini de kullanmış oluruz).
Bu süreç, tümevarım aşamasıdır.
Kavramsallaştırma
süreci sonucunda oluşturduğumuz ‘yeni’ kavramdan ‘genel’ sonuçlar çıkarırız
(teori üretiriz). Bu süreç de çevrimsel birlikteliğin tümdengelim aşamasıdır.
Teorinin tezlerini yeni, farklı, geniş ve pratik alanlarda yeniden sınarız ve
gözlemlerimizin sonuçlarının teorinin öngörüleri ile uyuştuğu oranda teorinin
(bilginin) “tutarlılığından” söz edebiliriz.
Yaşam
içinde denediğimiz bilginin (teori) somut ve pratik etkisinin “tutarlılık ve
doğruluk” kriterleri açısından sonuçları oranında bilgi doğrulanır, düzeltilir,
geliştirilir veya değiştirilir. Bu çevrim bilginin diyalektiğidir ve kesintisiz
sürer.
|
Sonuç olarak; somutun “mihenk taşına” vurmadan
bilgiden emin olamazsın! |
**
Rastlantı, zorunluluk;
1-Rastlantı
vardır.
*Rastlantı,
birden fazla olayın aynı anda herhangi bir bilgiye, isteğe, kurala ya da
sebep-sonuç ilişkisine (nedenselliğe) dayanmaksızın gerçekleşmesidir.
*Rastlantı
ilk etapta kuralsızlık, nedensizlik, metafizik, parapsikoloji gibi “garip ve
belirsiz” konuları akla getirse de aslında kaos teorisi (değişimler düzensiz ve
bağımsız rastlantıların ürünüdür), kelebek etkisi (küçük bir değişiklik çok
büyük ve öngörülemez sonuçlara yol açabilir), entropinin artışı (kapalı
sistemlerde düzensizlik sürekli artar), Schrodinger’in kedisi (kapalı bir
kutuda radyoaktif bozunma-bozunmama olasılığı eşit olan elementin davranışına
göre ölecek-sağ kalacak olan kedinin hem sağ hem ölü kabul edilmesi), ışıkla
ilgili çift yarık deneyi (iki delikli panodan geçerken dalgacık özelliği
gösteren ışık fotonlarının, sürece dış gözlemci dahil edildiğinde parçacık
özelliği göstermesi), kuantum parçacıklarının dolanıklığı (bağlı-kardeş
parçacıkların aralarındaki mesafeden bağımsız olarak birbirlerini etkilemeleri)
gibi bilimsel temellere sahiptir.
*Rastlantı
tesadüfi, seçkisiz ve rastgeledir. Bir seçen olabilir ama seçilen rastgeledir
ya da seçen de yoktur ve seçilim rastgeledir.
*Her
zaman ve mekanda geçerli “mutlak gerçek” olmadığı, “bilimde gerçek yalnızca bir
an'dır” bilgisi, her şeyin bilgisine sahip olamayacağımız bilinci de
rastlantının kaçınılmazlığını gösterir.
2-Zorunluluk
vardır.
*Bigbang’den sonra
evrenin genişleme hızı çok küçük bir oranda dahi az olsaydı evren var olamadan
kendi üstüne çökerdi ya da kütle çekimin etki gücü farklı olsaydı galaksiler
olmazdı.
*Dünya üzerinde yaşamı
mümkün kılan tüm denge ve döngülerin oluşturduğu “yaşam kuşağı” dışında ‘karbon
bazlı hayat’ oluşamaz.
*Bizim bu gün, bu
tartışmaları, bu halimizle yapabilmemizin yegane koşulu ise “bu haliyle bu
günü” mümkün kılan olaylar zincirinin “zorunlu” olarak gerçekleşmesidir.
*Çok
büyük, karmaşık, şekilsiz, belirsiz, çok değişkenli, çok olasılıklı ortamlarda
neden-sonuç ilişkilerinin tespiti zordur.
*Uygun ölçeklerde
inceleme yaparsak; her olay, olgu ve oluşun nedensellik ilkesine uyduğunu
görürüz.
*Bigbang’in
(tekillik olarak adlandırılan ve saniyenin 10-43’ü gibi çok küçük
bir zaman dilimini oluşturan) ilk anları dışında evrenimizdeki tüm olay, olgu
ve oluşları açıklayan dört kuvvet (kütle çekim, elektromanyetik, zayıf ve güçlü
nükleer kuvvetler) nedenselliği kanıtlar.
-Diyalektik ne der?
Her zaman ve mekanda geçerli
“mutlak gerçek” yoktur. Gerçek ve doğru da diğer her şey gibi “değişim
yasasının” değirmeninde öğütülür ve tarih (zaman) tarafından yeniden
şekillendirilir. Zaman’ın ‘varlığın dördüncü boyutu’ olmasının nedeni budur.
Ancak, değişimin içinde
hüküm süren; tüm olay, olgu ve oluşları belirleyen nedensellikler yadsınamaz.
Araştırma hızımız ve olanaklarımız ile nedenselliği (etki-tepki) sağlayan
girdiler arasında bazen büyük sayısal farklar oluşur. Bu yüzden ‘nedenselliğin’
tekil, özel ve somut olarak tespiti her zaman mümkün olmaz.
Diyalektiğin, her şeyin
birbirine bağlı olduğunu anlatan “Karşılıklı Etki ve Evrensel Bağlantı Yasası”
bir ‘son tahlil’ çözümlemesidir. ‘Her şeyi bilmeden hiçbir şeyi bilemeyiz’ gibi
(saçmaya) indirgemeci bir mantık doğru değildir.
Evrensel bağlantı
yasası nedeniyle, inceleme ve çözümleme konumuzun odağından uzaklaştıkça
fraktal örüntüler (her parçasından sürekli olarak benzer parçacıklar oluşan
örüntü) oluşur. Ancak matematiksel fraktallardan farklı olarak çoğu zaman
‘benzer’ olmayan örüntüler oluşur. İncelediğimiz odaktan uzaklaştıkça ilişkiler
ve nedensellik bağı (illiyet) flulaşır ve illiyet kalmadığı sanısı yaratır.
Odaklandığımız inceleme
konusunu kapalı bir sistem gibi tasarımladığımız için ‘dışarıdan’ gelen bir
etki bize rastlantı olarak görünür. Oysaki bizim odaklandığımız alanı ve
‘dışarıdan’ gelen etkiyi birlikte gören bir ölçekten bakan gözlemci için bizim
‘rastlantımız’ zorunluluktur.
Örneğin, evden çıkan
çocuğa araba çarpar. Çocuğu evin camından bakarak yolculayan kişi için bu kaza
çok kötü bir tesadüftür. Çocuğun tam o saatte kapıdan çıkmasını engelleyecek
sayısız etkenin devreye girmemesi ve arabanın tam o saatte orada olması
olasılığının düşüklüğü ‘tesadüf’ sözcüğü ile anlatılır.
Ancak, üst katın
camından bakan komşu, hem çocuğun evden çıkarak yola ilerlediğini, hem de
arabanın ‘olay mahalline’ doğru belirli bir hız ile geldiğini gördüğü için
kazanın “zorunluluğunu” gözlemleyecektir.
Olayın mikro ve makro
kozmosuna doğru (fraktal örüntünün iç ve dış uzantılarına) genişletilen
inceleme, olayın farklı ölçeklerdeki nedenselliklerini gösterecektir. Filmi
geriye sararak çocuğun evden çıkışını ve arabanın gelişini önceleyen olayları
irdelersek, her birinin kendi nedensellikleri içinde tane tane eklemlenerek
salkımları; salkım salkım eklemlenerek asmaları; asma asma eklemlenerek bağları
ve hepsinin bileşkesi olarak “kazayı” oluşturduğu anlaşılır.
Zorunluluğun karmaşa
içinde beliriş biçimi olan ‘rastlantı’, arkasında gizli olan ‘zorunluluğun’
keşfedilmesi çabasının başarısız olduğu durumların adıdır.
Rastlantının
ardındaki zorunluluğu görebilmenin yolu, üzümün tanesi ile yetinmeden salkımı,
kütüğü, asmayı, bağı ve hatta bağı besleyen suyu, toprağı, havayı dikkate
alarak “sorun/gözlem alanını
genişletmektir”.
|
Sonuç olarak; “Rastlantı, zorunluluğun bir
beliriş biçimidir”. |
**“Asla”
demek mümkün mü?
1-Asla diyemezsin.
*Sonsuzluk var.
Seçeneklerin, olasılıkların bu kadar çok olduğu bir evrende hiçbir olasılığa
kapıyı tam olarak kapatamazsın.
*Hiçbir şey yok
olmuyorsa, enerjinin korunumu yasası varsa, yeterince zamanı olan ve yeterince
tekrar eden her durum, bütün seçenekleri ortaya çıkaracaktır.
*“Nicel birikimlerin
nitel sıçramalara neden olması” nedeniyle, nicel birikimin sürdüğü her süreç
yeni bir niteliğe sıçrayacaktır. Yaşam hareket ve çelişki olduğuna göre de
nicel birikimin durma şansı yoktur. Durmayan birikim, durmayan yeni nitel
‘seçenekler’ demektir.
*Yeterince
yaşarsa her insan her hastalığı deneyimleyecektir… Yeterince sorun birikirse
her uygarlıkta darbe ya da devrim olacaktır… Yeterince kaos yaşanırsa nükleer
dünya savaşı çıkacaktır…
2-Asla diyebilirsin.
*Sonsuzluk
var ama birbiri ardına dizilen halkalardan oluşan bir zincir ya da fraktal
örüntü olarak. Tek tek halkaların ya da salkımların sonsuzluğundan bahsedilemez.
*Bütün
seçenekleri evrenin değişik yerlerinde ve değişik zamanlarda (paralel
evrenlerde!) saklı tutuyor olmak, her konuda dikkate alınması gereken sonsuz
olasılıklar zinciri yaratmaz. Olasılıklardan birinin “hüküm” icra etmesi,
diğerlerinin sonsuza kadar teorik bir evrende “gömülü” kalmasına neden olur.
Belirli nitelikler, belirli sınırlar demektir. Nitelik değiştirmeden sınırlar
değişmeyeceğine göre her sınırın içinde “asla(lar)” olur.
*“Su asla 200 derecede
kaynamaz” diyebiliriz. Çünkü (normal şartlar altında) 100 derecede kaynayan su
nitel değişim geçirir ve artık buhardır. Maddenin katı, sıvı, gaz ve plazma
halleri; nitelik farklarından dolayı “farklı” oluşumlardır.
*Her
insan her hastalığı asla deneyimleyemez. Tür olarak insanlık (zincir) için doğru
olan bu önerme, insan bireyleri (halkalar) için geçerli olamaz. İklim,
coğrafya, çağ, genetik özellikler gibi “koşullara” bağlı hastalıklar bir yana;
ölümcül ilk hastalık diğer seçenekleri olanaksız kılacaktır… Darbe ya da
devrim, toplumun daha önceki gibi yaşamasını imkansız hale getiren nicel
birikimin bir sınıra ulaşması nedeniyle nitel bir değişim yaşanması ve önceki
toplumsal yapıdan kopuş demektir… Herkesi ya da her şeyi yok eden “beklenmedik”
bir gelişmeyi hesaba katarak plan yapmak düşünceyi “saçmaya
indirgemektir”.
-Diyalektik ne der?
Nicel birikimlerin
nitel sıçramalara neden olması, (verilen örneklerin de etkisi ile) görece
barışçıl ve tedrici bir birikim süreci ile öngörülebilir bir nitel sıçramayı
akla getirmektedir.
Örneğin, normal koşullar
altında suya vermeye başladığımız ısı miktarı ile sıcaklığın 100 dereceye
ulaşma süresi arasında öngörülebilir bir ilişki vardır. Sıcaklık 100 dereceye
yaklaştığında sudaki içsel hareket ve buharlaşma gözle görülür hale gelir. Bu
aşamadan sonra su büyük bir hızla ve kütlesel biçimde buharlaşır. Nicel birikim
sıçramalı bir şekilde niteliksel dönüşüme yol açmıştır.
Ancak, bazen tedrici
bir gelişim ve barışçıl bir ilerleme süreci yerine ani patlamalarla ve
beklenmeyen olaylarla süreç kesintiye uğrar ve sıçramalı nitel değişimler
oluşur. Örneğin; depremler, göktaşı yağmurları gibi doğal afetler birikimli
gelişmeleri sıçramalı olarak yeni aşamalara taşır.
(Canlıların evriminden
söz ederken, genellikle tedrici ve birikimli bir süreç akla gelir. Genel olarak
doğru bir bakış açısıdır ve evrimin kabulünü sağlayan etmenlerin başında
“yeterince uzun” zamanımız olduğunun anlaşılması gelir. Darwin’in keşfine karşı
ilk etapta öne sürülen en güçlü argüman “süre” yetersizliğidir. Hristiyan din
bilginlerinin (Tevrat ve Zebur’u içeren eski Ahit ile İnciller’den oluşan Yeni
Ahit’ten oluşan) Kitab-ı Mukaddesi
kullanarak Adem’den Nuh Peygambere kadar tahmini, Nuh’tan sonrası ise bilgiye
dayalı olarak yaptıkları hesaba göre insanlığın yaşı 7 bin yıl civarındadır. Bu
sürenin, evrimin birikimli olarak gerçekleşmesi için yeterli olmadığı açıktır.
Evrenin ve Dünyanın yaşına ilişkin bilimsel gelişmeler sonucunda evrim
“anlaşılır” olmuştur.
Ancak, Darwinci
evrimciler arasında yaşanan en önemli tartışmalardan biri sıçramalı evrim
modelidir. Özellikle “büyük kambriyen patlaması” olarak bilinen -yaklaşık 540
milyon yıl önce canlı çeşitliliğinde yaşanmış ani artış- sürecin başlangıcından
sonraki 20 milyon yıl içinde günümüzdeki türlerin çoğunun ortaya çıkması,
sıçramalı evrim tartışmalarına zemin hazırlamıştır.
Görüldüğü üzere,
sıçrama-patlama kavramlarını bu tartışmaya sokan zaman dilimi 20 milyon yıl
gibi bir süredir. Ancak bu sürenin dünya tarihinin binde 4’üne tekabül ettiği
düşünüldüğünde neden ‘patlama’ kavramının kullanıldığı anlaşılıyor.)
Ya da nicelik
birikiminin “miktarı” ve “kalitesi” konusunda da “beklenen olağan sonuçlara”
rastlanmayan durumlar olabiliyor. Toplumsal gelişmelerde 10 yılda beklenen
birikimin 10 günde gerçekleştiği “olağanüstü” gelişmeler; insanın en yakın
akrabası olan şempanze ile arasındaki “büyük” nitel farka rağmen, genetik
yapılarının sadece yüzde 4 oranında nicel farka sahip olmaları gibi örnekler,
küçük nicel farkların da büyük nitel dönüşümlere yol açabildiğini gösteriyor.
Aslında “rastlantı ve
zorunluluk” diyalektiğinde tartıştığımıza benzer bir bağlamdayız. Beklenmeyen,
kuraldışı, olağandışı diye tanımladığımız gelişmeler; bizim bakış açımızın
darlığından ve bilgi eksikliğimizden kaynaklanıyor olabilir.
Örneğin, genetik
yapımızda (genom) yüzde 4’e tekabül eden farklılığı oluşturan genlerin “nitel
derinliğini” tam olarak biliyor muyuz? Meselemiz yalnızca genleri “saymak” mı,
oluşturdukları değişimlerin etkisi mi? Örneğin, başparmağımızı oluşturan gen
sayısı çok düşük olabilir ama “evrimsel” olarak insanlaşmamıza etkisi ne
kadardır? Dik durmamızı sağlayan, beynimizi büyüten, beynin büyümesini doğumdan
sonra da mümkün kılan ‘bıngıldak’ oluşumunu sağlayan genetik “fark miktarı” ile
evrime etkileri arasında nasıl bir orantı var? Elmalarla armutları birlikte
sayarak yanıldığımız durumlar var mı?
Nicel birikimin
‘birikme hızının’ ivmesi değişiyor mu? Örneğin, içine çöken bir yıldızın
yoğunluğunun ve kütle çekim etkisinin artış hızı sabit midir? Artan çekim
kuvvetinin, kendi içine çökme sürecini hızlandırmanın yanı sıra çevresindeki
daha fazla cismi ‘yutmasını’; kütlesinin ve kütle çekim etkisinin yüksek ivmeli
(geometrik) bir hızla artmasını sağlayarak kara deliği oluşturduğu düşünülürse;
toplumsal gelişmede 10 yılda yaşanması beklenen gelişmelerin 10 günde yaşanması
anlaşılır olmaz mı? Son 10 günün ‘hızı ve yoğunluğu’ ile karadelik öncesi kısa
zamanın ‘hızı ve yoğunluğu’; artan birikimin, sürecin ivmesini artırdığını göstermiyor
mu?
‘Nitel sıçrama’
tanımının anlık bir gelişmeyi tanımladığını düşünmeye eğilimliyiz. Oysaki nicel
birikim sürerken, nitel değişimin de başladığı ve iki sürecin bir süre iç içe
ama değişen oranlarda varlığının sürdüğünü anlamalıyız.
Örneğin, su kaynamaya
başladığında kaptaki suyun tümü bir anda buharlaşmaz. Önce az miktarda su
molekülü kaynayan sıvı su yüzeyinden buharlaşarak yükselir. Buharlaşma arttıkça
sıvı su azalır. Yeterince beklersek kapta hiç su kalmaz ve tümü buharlaşır.
Değişen nitelik ise zamanla ‘kendi’ niceliğini biriktirmeye koyulur. Yaşarken
içimizde birçok hücre ölür ve ‘biz’ öldükten sonra birçok hücre (bir süre)
yaşamayı sürdürür.
‘Nicel birikim’
nelerin, hangi oranda biriktiğinin ve nitel sıçramaya neden olduğunun
irdelenmesini gerektirir. Kaynayan su örneğinde, ‘birikenin’ yalnızca kalori
ile ölçülen ısı olduğunu düşünürüz. Ancak, ısının birikimini “belirleyen,
sınırlayan, etkileyen” koşulları; örneğin basınç, yükseklik, dış ortamın
sıcaklığı, kütle miktarı, suyun saflığı, ısınan suya dışarıdan soğuk/sıcak
madde karışıp karışmadığı, suyun miktarı ve ısı kaynağının gücü gibi faktörler
de ‘birikir’.
Yeterince “yukarıdan”
bakarsak, dinozorları yok eden göktaşı yağmuru da memelilerin evriminin ‘nicel
birikimi’ içinde sayılabilir.
Ani, sıçramalı,
travmatik gelişmeler de “nicel birikimin” yüksek ivmeli yoğunlaşması olarak
okunabilir ya da görece “az” birikimin (beklentilere göre) orantısız “nitel
değişmeye” neden olduğu sürecin hızı
“sıçrama” görüntüsü oluşturabilir.
Bütün bu seçenekler “diyalektiğin”
nicel birikim-nitel değişim denkleminin varyasyonları arasındadır ve yeterince
yukarıdan/kapsayıcı/bütünlüklü bakan gözlemci için “sürpriz” olmayacaktır.
Diyalektik “bütün”
olası seçenekleri ‘masada tutar’. Ancak bazılarının gerçekleşmesi için çok
‘alametlerin’ belirmesi gerekir. “Beklenmedik” gelişmelere “hak ettiğinden”
fazla önem vermek “indirgemecilik”, abartılı hali de “saçmaya indirgemecilik”
olarak adlandırılır.
Örneğin, Fatsa
belgeselinde bir gazeteci (mealen) “Onlar toprağı çok güzel ekmişler ve ürün de
almışlardı. Ama sel geldi ve güzel olan her şeyi söküp aldı. Böyle oldu diye
toprağı bir daha ekmeyecek miyiz? Hayat devam ediyor ve o toprağı ekmekten
başka yol yok.” diyordu. Diyalektik, sel olasılığını hesaba katan ve eldeki
olanaklarla bütün önlemleri alan insanın toprağı ekmekten vazgeçmemesidir.
“Nasıl olsa sel gelecek, toprağı ekmek gereksiz” diyen zihniyet ise
“indirgemecidir”.
Japonya deprem
bölgesidir ve 9 şiddetinde depreme dayanıklı evler yapılmaktadır. 10 şiddetinde
deprem olma olasılığına yoğunlaşan “indirgemeci” Japonya’nın boşaltılmasını
isteyecektir. Ya da okyanusta oluşacak bir depremden kaynaklanacak tsunaminin
etkisini kırmak için 12 metrelik duvar yapılan yerlerde “ya dalga yüksekliği 13
metre olursa” diyen “felaket tellalının” bakış açısı sorun çözmeyen
“indirgemeciliktir”.
Sovyetler Birliği
döneminde “revizyonist” (‘sosyal emperyalist’ kavramı ile eleştiri ötesi
‘düşmanlık’ geliştiren yaklaşımlar da vardı)
olarak eleştirilen “barış içinde bir arada yaşama” politikasının
gerekçelerinin başında “nükleer savaş” tehlikesi vardı. Nükleer savaşa,
dolayısıyla bölgesel ya da gezegen ölçeğinde yok oluşa neden olmamak için,
savaş çıkarabilecek ‘provokatif’ tavırlardan (bu bağlamda, stratejik
bölgelerdeki mücadele ve direnişlerden de) kaçınılması gerektiği öne sürülürdü.
Bu politikaya karşı
çıkanlar ise, emperyalizmin elinde gezegeni yüzlerce kez yok edecek nükleer
bomba olsa da bu gücün “göstermelik” olduğu; emperyalizmin amacının, egemenlik
kurduğu ya da nüfuz alanına kattığı yerleri sömürmek olduğu; nükleer bomba
atılan yerlerde yüzlerce yıl hiçbir yaşam belirtisinin bile filizlenemeyeceği
ve her hangi bir şeyin ‘sömürüsünden’ bahsedilemeyeceği; tek taraflı bir
nükleer saldırının mümkün olmadığı ve ‘karşı’ tarafın da cevap vermesi halinde
gezegenin tümüne yayılan bir ‘yok oluşun’ engellenemeyeceği; nükleer bombanın
bir bölgeye atılması halinde, etkilerinin o bölgenin dışına taşmasının ve
atmosferik hareketlerle öngörülemeyen yerlere de ulaşma olasılığının
sıfırlanamayacağı… gerekçeleri ile nükleer savaşın “imkansız” olduğunu,
politika geliştirirken bu olasılığın baskısı altında karar verilmemesi
gerektiğini söylerlerdi.
“Deli” bir devlet
başkanının (bu modelden çok var ama nükleer bombaların patlatma mekanizmaları
tek kişinin inisiyatifine bırakılmıyor) olası “irrasyonel” davranışını temel
alarak politika oluşturmanın “irrasyonelliği” de çok açık.
Meteor yağmuru yokken
ve yakın çevremizde patlatma yoluyla bina yıkımı yapılmıyorken; “dışarı çıkma,
kafana taş gelir” demek bir tespit midir? Basit, makul, öngörülebilir
çıkarımlardan uzaklaşıldıkça “komplo teorisi ve paranoya” sınırlarına gireriz.
Diyalektik
“asla” dememek için kanırtarak “saçmaya indirgeme” özgürlüğü olarak
anlaşılamaz. Her şey birbirine bağlıdır,
ama neden-sonuç ilişkisinden söz etmek için birbirine değen “şeylerden”
ya da nedeni sonuca taşıyan/nakleden ara halkalardan bahsetmek zorundayız.
|
Sonuç olarak; en basit açıklamanın doğru
olduğu (Ockham’ın usturası) yaklaşımı iyi bir başlangıçtır! |
**İç
dinamik mi, dış dinamik mi?
1-İç dinamik
belirleyicidir.
*İrade
ve inisiyatif sahibi birey ve özneler mazeretlere sığınmadan sorumluluk
alırlar. Karar verme yeterliğine sahip özneler; verdikleri kararın gereğini
yapacak sabır, sebat, azim ve dirence sahiplerse, dış koşulların dayatmaları,
amaçtan vazgeçmeyi değil yolu yordamı gözden geçirmeyi gerektirir. İleri doğru
koşmaya karar vermişseniz, önünüze çıkan engelin etrafından dolanırsınız.
Olmuyorsa, aşmak için sıçrarsınız. Daha yüksekse tırmanırsınız. Olmuyorsa merdiven
getirirsiniz…
*Dış
dinamikleri mazeret göstererek yolundan dönen özne, yola devam etmek için
yapması gerekeni göze alamadığını ya da yetersiz kaldığını itiraf etmektedir.
Dış dinamiği “belirleyici” kılan öznenin “etkisizliğidir”.
*Marksizm
de iradeci-öznel bir devrim kuramıdır. Engels’in diyalektiği bir “doğa yasası”
gibi ele alan bakışı çağdaş Marksistler tarafından kabul görmemektedir.
2-Dış dinamik
belirleyicidir.
*Dünya başıboş bir yer
değildir. Doğa ve toplum yasaları, gelenekler, alışkanlıklar ve çevre baskısı
altında yaşarız.
*Uluslararası, ulusal,
bölgesel ölçeklerde gelişmeleri belirleyen ve kontrol altında tutan ekonomik,
siyasi, askeri, kültürel birçok yapı vardır ve etki alanları sanıldığından
geniş ve derindir!
*Süper güçlerin ahtapot
gibi her yanı kuşattığı, “merkezi ve dışarısı olmayan imparatorluk” haline
gelen Dünya’da; belirli “odak ve mahfillerde” kararlaştırılanların yaşama
geçirilmesi için “iç dinamikler” görevlendirilir ya da yönlendirilir.
*Bilinen
uluslararası emperyalist kuruluşların yanı sıra istihbarat örgütleri ve çok
uluslu sermaye organizasyonları gibi “bilinen gizli”; masonlar ve yahudiler
gibi “az bilinen az gizli”; dünyayı yöneten hanedan ve aileler gibi “az bilinen
çok gizli”; tapınak şövalyeleri ve illuminati gibi “bilinmeyen çok gizli”
yapılar da birçoğumuzun “kaderinin” yazıldığı yerlerdir.
-Diyalektik ne der?
Özne-nesne ilişkisi
diyalektiğin özüdür. Diyalektik “bu mu o mu?” seçeneklerine sıkıştırılmayı
reddeden, “bu ve o’nun” birlikteliğini kabul ederek işe başlayan, “bu ve o’nun”
biraradalığının “nasıl” gerçekleştiğini anlamaya çalışan bir bakıştır.
“Bu ve o” bir arada
olduğuna göre aralarındaki “ilişki” nedir. Birbirlerini destekleyen ve
olumlayan mı; yoksa birbirleri ile mücadele eden, çelişkiler yaşayan, yadsıyan
bir “birlik” mi oluşturmuşlar?
İncelediğimiz anda
nesnenin “niteliğini” belirleyen “bu mu o mu”? Nesnenin görünümünü/baskın
karakterini hangisi oluşturuyor?
Aralarındaki çelişkili
ilişkiyi sonlandırmak ve bir “senteze/çözüme” ulaşmak için öncelikle dikkate
almamız (çözmemiz) gereken hangisi? “Zincirin yakalanacak halkası” hangisi?
Marks meşhur 11.
Tez’inde “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa
sorun onu değiştirmektir.” derken, yorumlamak ve değiştirmek eylemlerini birbirlerinin
ikamesi, alternatifi olarak değil “tamamlayanı, bütünleyeni” olarak
önermektedir. “Yalnızca o’nu yapmak yetmez, bunu da yap” dediği çok açıktır.
Önerilen bu yöntemin
adı “praksis’tir”. Praksis teori-pratik birliği demektir. Bu da öznenin eylemi
ile nesnenin içinde bulunduğu koşulları birlikte ele almakla mümkündür. Aksi
durumda, pratiksiz değerlendirme “aşırı öznelci”, teorisiz değerlendirme “aşırı
nesnelci” yorumlara ve dogmatikliğe yol açar.
Pratik, maddi
koşullarla ilgilidir. Bilinç ve düşünce bu kaynaktan çıkar. Ancak aralarında
tek taraflı bir ilişki yoktur. Ortam ve koşullar insanı yarattığı kadar insan
da ortam ve koşulları yaratır.
Bu bağlamda, iç
dinamikler ve dış dinamikler “aralarındaki bağın yarattığı birlik ve çelişki”
çözülünceye kadar “karşılıklı” bağımlılık içindedirler. İncelememiz gereken
konu, çelişkinin tarafları olarak güçlerinin miktarı, oranı, yönü, doğrultusu,
güncelliği, etki düzeyi… olmalıdır.
Dinozorları yok eden
göktaşı yağmuru, Hiroşima ve Nagazaki’yi yok eden atom bombası gibi “iç
dinamikleri” tümüyle yok ederek yeni süreçlerin ‘nicel birikimine’ dönüştüren
(dinozorların yok olması memelilerin evrimine; atom bombaları Dünya Savaşının
bitmesi ve ‘yeni’ dünya düzeninin kurulmasına “nicel birikim” kattılar)
patlamalı değişimlerin dışında ve iç dinamiği yok etmeden sürece müdahil olmak
isteyen her “dış dinamik”, iç dinamiği hesaba katmak zorundadır.
Hawking “Evreni
açıklamak için tanrıya ihtiyaç duymadığını” söylerken, (dış dinamik olarak)
tanrı olsa bile (iç dinamik olarak) evrenin yasalarına uymak kaydıyla sürece
dahil olabileceğini vurgulamaktadır.
Bir yerde iç çatışma
çıkarmak istiyorsanız; öncelikle çatışmanın tarafları olabilecek “farklı”
gruplar bulmalı, onlar için “inandırıcı” olacak çatışma nedenleri oluşturmalı
ya da zaten var olanları gündeme getirmeli, ayrılıkların çatışmayı gerektirecek
kıvama gelmesi için gelişmeleri manipüle etmelisiniz.
Örneğin, ne kadar güçlü
“dış dinamik” olsanız da Japonya’da “zencilerin kurtuluşu” üzerinden iç çatışma
çıkaramazsınız. Japonların evlenirken ve işe girerken bile “kan grubuna”
bakarak davrandıkları yolundaki “bilgileri” kullanarak, abartarak,
tekrarlayarak, provoke ederek ‘kan grubu’ üzerinden taraflar oluşturma
konusunda şansınızı deneyebilirsiniz. Başarı şansınız Japonların “kan grubunun”
önemine ne kadar ikna olacaklarına (iç dinamik) ve projeyi hayata geçiren
toplum mühendislerinin (dış dinamik) ikna yeteneklerine “birlikte” bağlıdır?
Japonya için “şaka”
gibi görünen bu önerinin benzeri Ruanda’da gerçekleşmiştir. Nüfusunun %90'ı
Hutu, %9'u Tutsi, %1'i ise Pigme olan Ruanda, Belçika’nın sömürgesiydi.
Pigmeler yaşam alanı ve kültür olarak diğerlerinden farklı olsa da Tutsi ve
Hutuların dil, gelenek ve kültürleri ortak denecek kadar benzerdi. Belçikalılar
azınlıkta olan Tutsilere ırka dayalı ayrıcalıklar verdiler. İnsanların hangi
ırktan olduğuna karar verilirken, Nuh'un soyuna dayandırılan Tutsilerin daha
ince yapılı ve narin bir görünüşe sahip olduğu iddia edilerek uzun boylular,
güzel görünümlüler, 10 inekten daha fazlasına sahip olanlar, zenginler Tutsi
olarak kaydedilerek herkese ırkını gösteren kimlikler dağıtıldı. Tutsiler,
Hutulara göre çok daha iyi yaşam şartlarına sahip kılındı. Devlet başkanının
uçağının düşürülmesi ile 1994 yılında başlayan iç savaşta yaşanan soykırımda
sekizyüzbin Tutsi Hutular tarafından katletildi. Hutu-Tutsi “barışı”, nüve
olarak da olsa Hutu-Tutsi ayrımını da içeriyordu. Bu “potansiyel” olmadan
hiçbir dış dinamik bu temelde soykırıma varan çatışma çıkaramazdı.
Yakın tarihte yaşanan
gelişmelere rağmen “ayrılıkları” oluşturan iç dinamiklerin kolayca
sönümlenmediği ve her an provoke edilebilecek “dip dalgaları” olarak
varlıklarını sürdürdüklerine ilişkin olarak Yugoslavya ve Sovyetler Birliği
dahil bir çok örnek verilebilir.
Sonuç olarak,
gelişmeleri yalnızca dış dinamiklere bağlayanlar, iç dinamikleri “görünmez”
hale getirmeye çalışarak bileşeni olduğu iç dinamiğin yüklediği sorumluluktan
kaçmak isteyen “işbirlikçilerdir”. Emperyalizm her şeyi belirler, demek ki
mücadeleye gerek yoktur; PKK’yi Amerika kurdurmuştur, demek ki Kürt sorunu
yoktur…
Gelişmeleri yalnızca iç
dinamiğe bağlayanlar da kendi öz güçlerini abartarak yanılsamalı bir gerçeklik
duygusu oluşturan “narsistik” bir çocukluk hastalığından muzdarip
“sahtekarlardır”. Halkın gücü her şeydir, demek ki emperyalizm etkisizdir;
haklı olan güçlüdür, demek ki “objektif koşullar” gibi irademiz dışında
prangalara gerek yoktur…
Hawking’in metaforunu
kullanırsak, PKK’yı açıklamak için Amerika’ya ihtiyaç yoktur. Kürt sorununun
“objektif” varlığı, PKK’nın varoluş zeminini açıklar. Ancak kendi iç dinamiği
ile kurulmuş olsa da olmasa da Amerika ve emperyalizm ile “çelişmeli ittifak”
kurduğu alanlar, zamanlar, durumlar, konumlar olduğu bilinmektedir.
Sizin kendi öz gücünüz
ve inisiyatifiniz ile geliştirdiğiniz politik yönelim, farklı nedenlerle de
olsa “karşıtlarınızın” ya da dış dinamiklerin açık ya da örtük onayını
alabilir. Bu ‘çıkar çakışması’ nedeniyle “düşmanınız” sizi engellemeyebilir,
önünüzü açabilir, dolaylı ya da dolaysız destekleyebilir… Subjektif
niyetleriniz başka olsa da objektif olarak “birilerinin” işine
yarayabilirsiniz.
Lenin’in Bolşevik
partisinin merkez komitesinde bile Çar’ın gizli polisi vardı. Çatışan
aktörlerin birbirlerinin içine girerek bilgi toplama ve yönlendirme çabalarının
“asla” bitmeyeceği bilinmektedir. Ancak bu unsurlar da içinde oldukları yapının
ilkeleri, değerleri ve çalışma tarzlarına bağlı olarak “faaliyetlerini”
sürdürebilirler. Bukalemun gibi ortamın rengini taklit etmek zorundadırlar.
Bunun için de ortamın “özgün” bir rengi olduğunu kabul etmeleri gerekir. Japon
gizli servisine zenci ajan sokamadığınız gibi Kara Panterlere de Japon ajan
sokamazsınız (Japonlara ve zencilere teşekkürler)!
İç
ve dış dinamiklerin birlikteliğinin “tezahür” ediş anında birinin diğerine göre
daha baskın görünmesi mümkündür. Bu geçici ve konjonktürel görünümü temel
alarak “dinamiklerden” birini yok saymak diyalektiğe aykırıdır. (Mayıs 2016)
|
Sonuç olarak; diyalektik tek taraflı işlemez. |
YOLCUNUN YOLU
Kara karanlık
Balçığın rengi
Parlak testinin bilinçaltı
Usta ellerce sırlanmış
Diyalektik muştular
Ardında aydınlığı saklarmış
Karanlık bir kara kapak
Altında belki sayfalar apak
Yazacak sözün varsa eğer
Bin ak atın çıplağına
Sür yağmurla güneşin yavrusuna
Gökkuşağına
Altından geçince senindir gömü
Gömülmüş tarihe
Bekler gelecek olanı
Geleceğe götürmeye
Dert değil mavi tulum
Beyaz yaka
Eli beyni yüreği üretsin
Hak yemesin yeter
Ama maçası yesin dur demeye
Açlıktan kokmaya
Yaşamaktan korkmaya
Hep acıya bakmaya
Kara gecelere yatmaya
Sorunun olduğu yerde
Mutlaka olacak yanıt
Varsa bul yoksa doğur
Ya o beyin büyümeyecekti bu kadar
Ya da çözeceksin bu gizemi
Neden ve nasıl buradasın
Yıldız tozlarının uzun yolculuğunda
Katı hallerine denk geldin diye
Ağır misafir mi oldun
Bu büyüklükteki ateşe
Bu yakınlıkta durursan
Ve malzemeler tezgahtaysa
Bingo
Sen sorasın diye olmadılar
Oldukları için sen sorabildin
Milyonlarca yıl donsuz gezdin
Eşrefi mahluk olduğunu bilmeden
Mağara duvarına çizdiğin resim
Opus dei oldu yüzbin yıl
Ayağa tam kalkamadığından
Bitmedi secde özlemin
Mucize arıyorsan
Bulacağın kuru bir cümle
Doğru yerde ve zamanda
Her şey olur
Olması gerektiği zaman
Olması gereken yerde olandan
Mucize mi olur
Hepsi benim için diyen
Sayabilir mi mamelekini
Aydaki kaç krater tapusuna işli
Güneşin hangi milyonuncu derecesi
O bronzlaşsın diye ısıtıldı
Asla ulaşamayacağı kara delikler
Hangi ışığı saklıyor da
Hayatımız aydınlanıyor
Anlamak sebep olmak değildir
Newton’un kütlesinin
Elmanın düşmesine katkısı ne ise
Evreni o kadar onurlandırıyoruz
Varlığımızla
Hep yoktun hep olmayacaksın
Dert şu ki varken var mısın
Yedi kat göğün üstü boşsa
Varlığın da boşa mı düşer
Anlamsızlaşır mı
Yüreğin sesini titreten yarin yüzü
Kanın akışını hızlandıran ahu gözü
Aşığın yüzünü kızartan sevda sözü
Karnında uçuşan kelebek
Kelebeğin kanadında şavkıyan ışık
Işığın üstünde dans ettiği hayat
Hayatın içinde yaratan insan
Anlam sensin kalem sende
Kaderdir yazdığın her bir harf
Tarihe topluma ve kendine
Sen yazdığın için anlamlıdır hepsi
Anlamlısındır yazdığın için hepsini
**********