Ana içeriğe atla

5. MEKTUP (DİYALEKTİK)


En başta ve en fazla anlaşılması gereken 'diyalektiği' anlamak için yazıldı...


CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (5)

Bana “diyalektik” anlat baba

 içinde tez ile antitez

 kurtla kuzu olsun

çelişki ile hareket

 

 Baba bir “ülke” anlat bana

 içinde birlik ile mücadele

 içinde aydınlık olsun

 

Konusunu senin belirlediğin ilk mektuba başlamak çok güzel. ‘Diyalektik’ çok çetrefilli bir konu! Başlangıç bilgilerini Politzer’in ‘Felsefenin Başlangıç/Temel İlkeleri’ kitaplarında bulacaksın.

Engels’in ‘Doğanın Diyalektiği’ ve Lenin’in ‘Materyalizm ve Ampiryokritizm’ kitapları da konunun klasikleri arasındadır. Postmarksist akımın çok sayıda temsilcisi de özellikle ‘öznenin rolü’ konusunda değerli tartışmalar yürütmüşlerdir.

İlk mektupta ‘doğru/gerçek nedir?’ başlığı altında genel bir giriş yapmıştık. Diyalektiğin ‘hareketin genel yasalarını inceleyen bilimsel yöntem’ olduğundan ve ‘hareketin hareket halindeki bilimi’ olarak, incelediğin şeyi hareket, değişim, süreç bağlamında ele almak anlamına geldiğinden bahsetmiştik.

Bu bağlamda, muhatap olduğumuz her durum, duruş, oluş ve nesne karşıtların birliği (çelişkinin evrensel ve içsel olması) prizmasından bakılarak anlaşılmalıdır.

Bu ‘bilimsel-felsefi yöntemin’ günlük yaşamda nasıl uygulanması gerektiği, ancak örnekleme yoluyla anlatılabilir.

“Madalyonun arka yüzü, batıni gerçek, çok katmanlı bilgi…” benzeri kavramlarla kastedilen ‘derinlik’; Aristo mantığının “bir şey (a) ise (a olmayan) değildir” önermesi yerine diyalektiğin “bir şey hem (a) hem (a olmayan)’ın birliğidir” ilkesinin önerilmesidir.

Bu bakış açısını anlamak için “münazara” örneği ufuk açıcı olabilir.

Münazara, her hangi bir konuda karşıt görüşlerin savunulduğu tartışma platformu olarak tanımlanabilir. Doğru ve gerçeğin kolaylıkla görülebildiği ve ayırt edilebildiği koşullarda, tartışan taraflardan birinin pek şansı olmaması gerekir. Ancak ‘münazara’ konusu olarak, her iki görüşün de dinlenebilir ve savunulabilir olduğu konular ve başlıklar seçilmektedir.

            Oy birliği sağlanamayan her türlü kurul/mahkeme kararları ve muhalefet şerhleri de bir tür münazara olarak değerlendirilebilir.

            Kasıtlı olarak gerçeği tahrif etmeye çalışan kötü niyetliler, bilgiyi manipüle eden çıkarcılar, fanatikler, sabit fikirliler, inatçılar gibi gerçeği eğip bükmeye çalışanlar; ideolojik olarak ‘kendi bildiğinin’ dışındaki her fikre kapalı, ‘ortodoks’, dogmatik, tutucu, tabucu, olanlar konumuz dışında kalıyor. Ancak, iyi niyetli, tarafsız ve ön yargısız olanların da anlaşamadıkları konuların varlığını gözlemleyebiliyoruz.

            Bilgi eksikliği, tarafların birbirini dinlememesi, taraflardan birinin kendini anlatamaması ve ikna yeteneğinin kısıtlı olması gibi arızi nedenlerin dışında; tartışma konusu tezler bütün açıklığı ile anlaşılmasına rağmen ‘uzlaşılamayan’ konuları örnekleyerek “diyalektiğin pratiğini” yapmaya çalışalım.

            Tabi ki hep yaptığımız gibi “sohbet” tarzında…

            Sohbet konularının tümünün ortak kümesini, arka planını oluşturan ‘genel’ doğruları önceden tespit etmek; tartışacağımız her başlıkta bunları tekrarlamak angaryasından kurtulmamızı sağlayacaktır:

-Yaşam, karşıtların bir arada var olduğu, iç içe geçtiği, birbiriyle çatıştığı, bir şeyin bir diğerine dönüştüğü çok yönlü ve hareketli bir süreçtir. Tüm evren ve toplumsal yaşam, zıt kutupların birliği ve mücadelesi temelinde biçimlenir ve dönüşüme uğrar. Her türlü hareket ve değişim, zıtların karşılıklı etkileşimi ve mücadelesinden kaynaklanır.

            -Gerçeğin karmaşasını kabalaştırması nedeniyle ‘indirgemeci düşünce’ olarak adlandırılan metafizik, varlığın ve maddenin hareketsiz izlenimleriyle yetinir. Bu nedenle de durağan, cansız ve diğer her şeyden yalıtık biçimde düşünülen nesnenin çelişkileri ve hareketliliğini fark edemez.

            Örneğin, Zenon paradoksunda ok hedefe asla ulaşmaz. Zamanın her bir parçasında ok durmaktadır ve hareket yoktur. Bu fikri savunanların hiçbiri okun önünde durma cesaretini gösterememiştir. Çünkü bilinir ki yaşam çelişki ve harekettir.

            -İçinde yaşadığı verili toplumsal koşullar ve ilişkiler bağlamında ‘bilinci’ oluşan insanların, çevrelerine (ve kendi içlerine) gönderdikleri her türlü mesajın/çıktının, verili koşulların oluşturduğu prizmalar tarafından biçimlendirildiğini biliyoruz.

            -Bahse konu prizmaları, ışığın kırılma ve yansıma açılarını belirleyen saydamlığın farklı hallerine (saydam, yarı saydam, opak ve aradaki sonsuz kesirler/kesitler) benzetebiliriz. Işığın gelme açısı ve içine girdiği ortamın yoğunluğu gibi “içsel ve dışsal” faktörlerin kırılma ve yansımanın varlığı ve büyüklüğünü belirlemesi gibi, insan algısı ve bilinci de  (algılama, kavrama, değerlendirme, yorumlama, sınıflama, değer biçme vb.) “içsel ve dışsal” faktörlerden etkilenir.

            -Kişisel, grupsal, sınıfsal çıkarlar; algı kapasitesi; ruhsal, zihinsel, bedensel sağlık; her türlü kişisel karakter özelliği; genetik, yapısal faktörler gibi “kişisel” özelliklere “iç faktörler”,

            -Tarihsel, siyasal, ekonomik, sosyal, konjonktürel vb. “toplumsal ve yapısal” özelliklere de “dış faktörler” diyebiliriz.

            -Bu tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere çok sayıda farklı bakış açısının varlığı kaçınılmazdır. Bu durumda, toplumun genelini veya çoğunluğunu temsil eden (tartışma konusu olabilecek) bakış açısını belirleme sorunu ortaya çıkar.

-İstatistikte kullanılan kavramlarla açıklamak gerekirse; sayısal veri serisi içinde en çok tekrar eden sayıyı (mod), veriler sıralandığında ortada kalan sayıyı (medyan) ve aritmetik ortalamayı kullanarak “yerleşik değerlerin” ortalamasını bulabiliriz. Standart sapması (aritmetik ortalamadan fark) küçük olan verilerle birlikte toplumun genelini “temsil” edebilecek “bakış açıları” belirleyebiliriz (kabul edilebilir hata paylarını göze almak kaydıyla!).

            Bazı münazara örneklerini tartışmak ve “diyalektiği” bu konulara uygulama eksersizleri yapmaya var mısın?

** Bilgiye ulaşmak ve genelleme yapmak;

1-Doğru yöntem tümevarımdır.

*Epistemoloji’de (bilgibilim) bilgiye ulaşma yöntemleri arasında sayılan tümevarım ve tümdengelim yöntemlerinde “tüm” sözcüğü geneli anlatmaktadır. Bilgi süreçlerinde ya ‘genelleme’ oluşturan bir yoldasınızdır ya da oluşturulmuş bir ‘genellemeyi’ kullanıyorsunuzdur.

*Nietzsche’ye göre “Bu dahil bütün genellemeler yanlıştır!”. Eğer eksiklik aynı zamanda yanlışlık anlamına geliyorsa, bütün genellemeler ayrıntı düzeyinde bile olsa eksiklik barındırdıklarından yanlıştır.

*Varlığın ve bilginin özü biriciktir (tikeldir) ve tikelleri (elma ile armutları) toplayarak oluşturduğunuz “tüm”, kendisini oluşturan tikellerin “onları ‘o’ yapan” özelliklerinin dışındaki ortak, sıradan, harcıalem yani “genel” özellikleridir.

*Genellemeler, gerçeğin kendisi yerine gerçeğin ‘gölgesini’ ikame eder. Bu nedenle “genellemeler” üzerinden bilgi üreten tümdengelimcilik Platoncu bir gölgeler evreni oluşturur.

*Gerçek ve güvenilir bilgiye ulaşmanın yolu somuttan, özelden ve pratikten başlar.

*Görmeden, dokunmadan, tatmadan, koklamadan, duymadan ve hissetmeden bilgi üretilemez.

2 -Doğru yöntem tümdengelimdir.

*Nietzsche’nin sözü bir paradokstur ve eğer uzmanlığına güvenilirse, kendi genellemesi de yanlış olduğuna göre “genellemeler doğrudur”.

*Varlığı kategorize etmek insan beyni için istisna değil kuraldır. Taksonomi (sınıflandırma bilimi) bilimsel çalışmalar için vazgeçilmez bir yöntemdir.

*Kavramsallaştırılmayan bilgi; algı ve iletişim evreninde kullanışsızdır. Kavramsallaştırma, soyutlama yapmak yani genele yaymaktır. Dünyayı kullandığımız kavramlarla anlarız.

*Bireyselden, tekilden yola çıkılarak tüme varılamaz. Tüm yani “genel” olmadan ve tümden gelmeden anlaşılabilir bilgi üretemeyiz.

-Diyalektik ne der?

 Biçimsel mantık (Aristo mantığı) insanların gündelik yaşamlarını sürdürebilmeleri için gereken kimi bilgileri ve kıyaslama olanakları sağladığı için belirli düzeyde sorun çözer. Farklı kategoriler oluşturmak ve sınıflandırmalar yapmak bakımından yararlıdır.

Diyalektik yöntem, tümdengelim (bütünden parçaya, genelden özele, soyuttan somuta) ve tümevarım (parçadan bütüne, özelden genele, somuttan soyuta) süreçlerini birlikte kullanır.

Bilimsel inceleme sürecindeki bütün bu faaliyetlerin anlamı, analizin sentezle, tümdengelim yönteminin tümevarım yöntemiyle birleştirilmesidir.

Genellemeler, günlük yaşamda kullanılan biçimsel mantık sınırları içinde ‘doğru’, yaşamın karmaşasını çelişki ve hareket bağlamında inceleyen diyalektik yönteme göre ‘eksik’ olduğu oranda yanlıştır.

Diyalektik yöntemin amentüsü “somut koşulların nesnel tahlilidir”.

Tümdengelim ve tümevarım bilgiye ve gerçeğe ulaşma yolunda birlikte (öncelik-sonralık sıralaması yerine çevrimsel bir birliktelik olarak düşünerek ve yumurta-tavuk tuzağına düşmeden) kullanılması gereken yöntemlerdir. Yeni bir durum, nesne, olgu ile karşılaştığımızda “yeni şeyi” eldeki ilk gözlem sonuçları ile kabaca betimleriz (hipotez) ve yeni kavramlar üretiriz (bu aşamada eski bilgi ve kavramlarımızı kullandığımız oranda tümdengelim yöntemini de kullanmış oluruz). Bu süreç, tümevarım aşamasıdır.

Kavramsallaştırma süreci sonucunda oluşturduğumuz ‘yeni’ kavramdan ‘genel’ sonuçlar çıkarırız (teori üretiriz). Bu süreç de çevrimsel birlikteliğin tümdengelim aşamasıdır. Teorinin tezlerini yeni, farklı, geniş ve pratik alanlarda yeniden sınarız ve gözlemlerimizin sonuçlarının teorinin öngörüleri ile uyuştuğu oranda teorinin (bilginin) “tutarlılığından” söz edebiliriz.

Yaşam içinde denediğimiz bilginin (teori) somut ve pratik etkisinin “tutarlılık ve doğruluk” kriterleri açısından sonuçları oranında bilgi doğrulanır, düzeltilir, geliştirilir veya değiştirilir. Bu çevrim bilginin diyalektiğidir ve kesintisiz sürer.

Sonuç olarak; somutun “mihenk taşına” vurmadan bilgiden emin olamazsın!

 

** Rastlantı, zorunluluk;

            1-Rastlantı vardır.

*Rastlantı, birden fazla olayın aynı anda herhangi bir bilgiye, isteğe, kurala ya da sebep-sonuç ilişkisine (nedenselliğe) dayanmaksızın gerçekleşmesidir.

            *Rastlantı ilk etapta kuralsızlık, nedensizlik, metafizik, parapsikoloji gibi “garip ve belirsiz” konuları akla getirse de aslında kaos teorisi (değişimler düzensiz ve bağımsız rastlantıların ürünüdür), kelebek etkisi (küçük bir değişiklik çok büyük ve öngörülemez sonuçlara yol açabilir), entropinin artışı (kapalı sistemlerde düzensizlik sürekli artar), Schrodinger’in kedisi (kapalı bir kutuda radyoaktif bozunma-bozunmama olasılığı eşit olan elementin davranışına göre ölecek-sağ kalacak olan kedinin hem sağ hem ölü kabul edilmesi), ışıkla ilgili çift yarık deneyi (iki delikli panodan geçerken dalgacık özelliği gösteren ışık fotonlarının, sürece dış gözlemci dahil edildiğinde parçacık özelliği göstermesi), kuantum parçacıklarının dolanıklığı (bağlı-kardeş parçacıkların aralarındaki mesafeden bağımsız olarak birbirlerini etkilemeleri) gibi bilimsel temellere sahiptir.

            *Rastlantı tesadüfi, seçkisiz ve rastgeledir. Bir seçen olabilir ama seçilen rastgeledir ya da seçen de yoktur ve seçilim rastgeledir.

*Her zaman ve mekanda geçerli “mutlak gerçek” olmadığı, “bilimde gerçek yalnızca bir an'dır” bilgisi, her şeyin bilgisine sahip olamayacağımız bilinci de rastlantının kaçınılmazlığını gösterir.

2-Zorunluluk vardır.

*Bigbang’den sonra evrenin genişleme hızı çok küçük bir oranda dahi az olsaydı evren var olamadan kendi üstüne çökerdi ya da kütle çekimin etki gücü farklı olsaydı galaksiler olmazdı.

*Dünya üzerinde yaşamı mümkün kılan tüm denge ve döngülerin oluşturduğu “yaşam kuşağı” dışında ‘karbon bazlı hayat’ oluşamaz.

*Bizim bu gün, bu tartışmaları, bu halimizle yapabilmemizin yegane koşulu ise “bu haliyle bu günü” mümkün kılan olaylar zincirinin “zorunlu” olarak gerçekleşmesidir.

            *Çok büyük, karmaşık, şekilsiz, belirsiz, çok değişkenli, çok olasılıklı ortamlarda neden-sonuç ilişkilerinin tespiti zordur.

*Uygun ölçeklerde inceleme yaparsak; her olay, olgu ve oluşun nedensellik ilkesine uyduğunu görürüz.

*Bigbang’in (tekillik olarak adlandırılan ve saniyenin 10-43’ü gibi çok küçük bir zaman dilimini oluşturan) ilk anları dışında evrenimizdeki tüm olay, olgu ve oluşları açıklayan dört kuvvet (kütle çekim, elektromanyetik, zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler) nedenselliği kanıtlar.

-Diyalektik ne der?

Her zaman ve mekanda geçerli “mutlak gerçek” yoktur. Gerçek ve doğru da diğer her şey gibi “değişim yasasının” değirmeninde öğütülür ve tarih (zaman) tarafından yeniden şekillendirilir. Zaman’ın ‘varlığın dördüncü boyutu’ olmasının nedeni budur.

Ancak, değişimin içinde hüküm süren; tüm olay, olgu ve oluşları belirleyen nedensellikler yadsınamaz. Araştırma hızımız ve olanaklarımız ile nedenselliği (etki-tepki) sağlayan girdiler arasında bazen büyük sayısal farklar oluşur. Bu yüzden ‘nedenselliğin’ tekil, özel ve somut olarak tespiti her zaman mümkün olmaz.

Diyalektiğin, her şeyin birbirine bağlı olduğunu anlatan “Karşılıklı Etki ve Evrensel Bağlantı Yasası” bir ‘son tahlil’ çözümlemesidir. ‘Her şeyi bilmeden hiçbir şeyi bilemeyiz’ gibi (saçmaya) indirgemeci bir mantık doğru değildir.

Evrensel bağlantı yasası nedeniyle, inceleme ve çözümleme konumuzun odağından uzaklaştıkça fraktal örüntüler (her parçasından sürekli olarak benzer parçacıklar oluşan örüntü) oluşur. Ancak matematiksel fraktallardan farklı olarak çoğu zaman ‘benzer’ olmayan örüntüler oluşur. İncelediğimiz odaktan uzaklaştıkça ilişkiler ve nedensellik bağı (illiyet) flulaşır ve illiyet kalmadığı sanısı yaratır.

Odaklandığımız inceleme konusunu kapalı bir sistem gibi tasarımladığımız için ‘dışarıdan’ gelen bir etki bize rastlantı olarak görünür. Oysaki bizim odaklandığımız alanı ve ‘dışarıdan’ gelen etkiyi birlikte gören bir ölçekten bakan gözlemci için bizim ‘rastlantımız’ zorunluluktur.

Örneğin, evden çıkan çocuğa araba çarpar. Çocuğu evin camından bakarak yolculayan kişi için bu kaza çok kötü bir tesadüftür. Çocuğun tam o saatte kapıdan çıkmasını engelleyecek sayısız etkenin devreye girmemesi ve arabanın tam o saatte orada olması olasılığının düşüklüğü ‘tesadüf’ sözcüğü ile anlatılır.

Ancak, üst katın camından bakan komşu, hem çocuğun evden çıkarak yola ilerlediğini, hem de arabanın ‘olay mahalline’ doğru belirli bir hız ile geldiğini gördüğü için kazanın “zorunluluğunu” gözlemleyecektir.

Olayın mikro ve makro kozmosuna doğru (fraktal örüntünün iç ve dış uzantılarına) genişletilen inceleme, olayın farklı ölçeklerdeki nedenselliklerini gösterecektir. Filmi geriye sararak çocuğun evden çıkışını ve arabanın gelişini önceleyen olayları irdelersek, her birinin kendi nedensellikleri içinde tane tane eklemlenerek salkımları; salkım salkım eklemlenerek asmaları; asma asma eklemlenerek bağları ve hepsinin bileşkesi olarak “kazayı” oluşturduğu anlaşılır.

Zorunluluğun karmaşa içinde beliriş biçimi olan ‘rastlantı’, arkasında gizli olan ‘zorunluluğun’ keşfedilmesi çabasının başarısız olduğu durumların adıdır.

Rastlantının ardındaki zorunluluğu görebilmenin yolu, üzümün tanesi ile yetinmeden salkımı, kütüğü, asmayı, bağı ve hatta bağı besleyen suyu, toprağı, havayı dikkate alarak  “sorun/gözlem alanını genişletmektir”.

Sonuç olarak; “Rastlantı, zorunluluğun bir beliriş biçimidir”.

 

**“Asla” demek mümkün mü?

1-Asla diyemezsin.

*Sonsuzluk var. Seçeneklerin, olasılıkların bu kadar çok olduğu bir evrende hiçbir olasılığa kapıyı tam olarak kapatamazsın.

*Hiçbir şey yok olmuyorsa, enerjinin korunumu yasası varsa, yeterince zamanı olan ve yeterince tekrar eden her durum, bütün seçenekleri ortaya çıkaracaktır.

*“Nicel birikimlerin nitel sıçramalara neden olması” nedeniyle, nicel birikimin sürdüğü her süreç yeni bir niteliğe sıçrayacaktır. Yaşam hareket ve çelişki olduğuna göre de nicel birikimin durma şansı yoktur. Durmayan birikim, durmayan yeni nitel ‘seçenekler’ demektir.  

*Yeterince yaşarsa her insan her hastalığı deneyimleyecektir… Yeterince sorun birikirse her uygarlıkta darbe ya da devrim olacaktır… Yeterince kaos yaşanırsa nükleer dünya savaşı çıkacaktır…

2-Asla diyebilirsin.

            *Sonsuzluk var ama birbiri ardına dizilen halkalardan oluşan bir zincir ya da fraktal örüntü olarak. Tek tek halkaların ya da salkımların sonsuzluğundan bahsedilemez.

            *Bütün seçenekleri evrenin değişik yerlerinde ve değişik zamanlarda (paralel evrenlerde!) saklı tutuyor olmak, her konuda dikkate alınması gereken sonsuz olasılıklar zinciri yaratmaz. Olasılıklardan birinin “hüküm” icra etmesi, diğerlerinin sonsuza kadar teorik bir evrende “gömülü” kalmasına neden olur. Belirli nitelikler, belirli sınırlar demektir. Nitelik değiştirmeden sınırlar değişmeyeceğine göre her sınırın içinde “asla(lar)” olur. 

*“Su asla 200 derecede kaynamaz” diyebiliriz. Çünkü (normal şartlar altında) 100 derecede kaynayan su nitel değişim geçirir ve artık buhardır. Maddenin katı, sıvı, gaz ve plazma halleri; nitelik farklarından dolayı “farklı” oluşumlardır.

*Her insan her hastalığı asla deneyimleyemez. Tür olarak insanlık (zincir) için doğru olan bu önerme, insan bireyleri (halkalar) için geçerli olamaz. İklim, coğrafya, çağ, genetik özellikler gibi “koşullara” bağlı hastalıklar bir yana; ölümcül ilk hastalık diğer seçenekleri olanaksız kılacaktır… Darbe ya da devrim, toplumun daha önceki gibi yaşamasını imkansız hale getiren nicel birikimin bir sınıra ulaşması nedeniyle nitel bir değişim yaşanması ve önceki toplumsal yapıdan kopuş demektir… Herkesi ya da her şeyi yok eden “beklenmedik” bir gelişmeyi hesaba katarak plan yapmak düşünceyi “saçmaya indirgemektir”. 

-Diyalektik ne der?

Nicel birikimlerin nitel sıçramalara neden olması, (verilen örneklerin de etkisi ile) görece barışçıl ve tedrici bir birikim süreci ile öngörülebilir bir nitel sıçramayı akla getirmektedir.

Örneğin, normal koşullar altında suya vermeye başladığımız ısı miktarı ile sıcaklığın 100 dereceye ulaşma süresi arasında öngörülebilir bir ilişki vardır. Sıcaklık 100 dereceye yaklaştığında sudaki içsel hareket ve buharlaşma gözle görülür hale gelir. Bu aşamadan sonra su büyük bir hızla ve kütlesel biçimde buharlaşır. Nicel birikim sıçramalı bir şekilde niteliksel dönüşüme yol açmıştır.

Ancak, bazen tedrici bir gelişim ve barışçıl bir ilerleme süreci yerine ani patlamalarla ve beklenmeyen olaylarla süreç kesintiye uğrar ve sıçramalı nitel değişimler oluşur. Örneğin; depremler, göktaşı yağmurları gibi doğal afetler birikimli gelişmeleri sıçramalı olarak yeni aşamalara taşır. 

(Canlıların evriminden söz ederken, genellikle tedrici ve birikimli bir süreç akla gelir. Genel olarak doğru bir bakış açısıdır ve evrimin kabulünü sağlayan etmenlerin başında “yeterince uzun” zamanımız olduğunun anlaşılması gelir. Darwin’in keşfine karşı ilk etapta öne sürülen en güçlü argüman “süre” yetersizliğidir. Hristiyan din bilginlerinin (Tevrat ve Zebur’u içeren eski Ahit ile İnciller’den oluşan Yeni Ahit’ten oluşan)  Kitab-ı Mukaddesi kullanarak Adem’den Nuh Peygambere kadar tahmini, Nuh’tan sonrası ise bilgiye dayalı olarak yaptıkları hesaba göre insanlığın yaşı 7 bin yıl civarındadır. Bu sürenin, evrimin birikimli olarak gerçekleşmesi için yeterli olmadığı açıktır. Evrenin ve Dünyanın yaşına ilişkin bilimsel gelişmeler sonucunda evrim “anlaşılır” olmuştur.

Ancak, Darwinci evrimciler arasında yaşanan en önemli tartışmalardan biri sıçramalı evrim modelidir. Özellikle “büyük kambriyen patlaması” olarak bilinen -yaklaşık 540 milyon yıl önce canlı çeşitliliğinde yaşanmış ani artış- sürecin başlangıcından sonraki 20 milyon yıl içinde günümüzdeki türlerin çoğunun ortaya çıkması, sıçramalı evrim tartışmalarına zemin hazırlamıştır.

Görüldüğü üzere, sıçrama-patlama kavramlarını bu tartışmaya sokan zaman dilimi 20 milyon yıl gibi bir süredir. Ancak bu sürenin dünya tarihinin binde 4’üne tekabül ettiği düşünüldüğünde neden ‘patlama’ kavramının kullanıldığı anlaşılıyor.)

Ya da nicelik birikiminin “miktarı” ve “kalitesi” konusunda da “beklenen olağan sonuçlara” rastlanmayan durumlar olabiliyor. Toplumsal gelişmelerde 10 yılda beklenen birikimin 10 günde gerçekleştiği “olağanüstü” gelişmeler; insanın en yakın akrabası olan şempanze ile arasındaki “büyük” nitel farka rağmen, genetik yapılarının sadece yüzde 4 oranında nicel farka sahip olmaları gibi örnekler, küçük nicel farkların da büyük nitel dönüşümlere yol açabildiğini gösteriyor.

Aslında “rastlantı ve zorunluluk” diyalektiğinde tartıştığımıza benzer bir bağlamdayız. Beklenmeyen, kuraldışı, olağandışı diye tanımladığımız gelişmeler; bizim bakış açımızın darlığından ve bilgi eksikliğimizden kaynaklanıyor olabilir.

Örneğin, genetik yapımızda (genom) yüzde 4’e tekabül eden farklılığı oluşturan genlerin “nitel derinliğini” tam olarak biliyor muyuz? Meselemiz yalnızca genleri “saymak” mı, oluşturdukları değişimlerin etkisi mi? Örneğin, başparmağımızı oluşturan gen sayısı çok düşük olabilir ama “evrimsel” olarak insanlaşmamıza etkisi ne kadardır? Dik durmamızı sağlayan, beynimizi büyüten, beynin büyümesini doğumdan sonra da mümkün kılan ‘bıngıldak’ oluşumunu sağlayan genetik “fark miktarı” ile evrime etkileri arasında nasıl bir orantı var? Elmalarla armutları birlikte sayarak yanıldığımız durumlar var mı?

Nicel birikimin ‘birikme hızının’ ivmesi değişiyor mu? Örneğin, içine çöken bir yıldızın yoğunluğunun ve kütle çekim etkisinin artış hızı sabit midir? Artan çekim kuvvetinin, kendi içine çökme sürecini hızlandırmanın yanı sıra çevresindeki daha fazla cismi ‘yutmasını’; kütlesinin ve kütle çekim etkisinin yüksek ivmeli (geometrik) bir hızla artmasını sağlayarak kara deliği oluşturduğu düşünülürse; toplumsal gelişmede 10 yılda yaşanması beklenen gelişmelerin 10 günde yaşanması anlaşılır olmaz mı? Son 10 günün ‘hızı ve yoğunluğu’ ile karadelik öncesi kısa zamanın ‘hızı ve yoğunluğu’; artan birikimin, sürecin ivmesini artırdığını göstermiyor mu?

‘Nitel sıçrama’ tanımının anlık bir gelişmeyi tanımladığını düşünmeye eğilimliyiz. Oysaki nicel birikim sürerken, nitel değişimin de başladığı ve iki sürecin bir süre iç içe ama değişen oranlarda varlığının sürdüğünü anlamalıyız.

Örneğin, su kaynamaya başladığında kaptaki suyun tümü bir anda buharlaşmaz. Önce az miktarda su molekülü kaynayan sıvı su yüzeyinden buharlaşarak yükselir. Buharlaşma arttıkça sıvı su azalır. Yeterince beklersek kapta hiç su kalmaz ve tümü buharlaşır. Değişen nitelik ise zamanla ‘kendi’ niceliğini biriktirmeye koyulur. Yaşarken içimizde birçok hücre ölür ve ‘biz’ öldükten sonra birçok hücre (bir süre) yaşamayı sürdürür.

‘Nicel birikim’ nelerin, hangi oranda biriktiğinin ve nitel sıçramaya neden olduğunun irdelenmesini gerektirir. Kaynayan su örneğinde, ‘birikenin’ yalnızca kalori ile ölçülen ısı olduğunu düşünürüz. Ancak, ısının birikimini “belirleyen, sınırlayan, etkileyen” koşulları; örneğin basınç, yükseklik, dış ortamın sıcaklığı, kütle miktarı, suyun saflığı, ısınan suya dışarıdan soğuk/sıcak madde karışıp karışmadığı, suyun miktarı ve ısı kaynağının gücü gibi faktörler de ‘birikir’.

Yeterince “yukarıdan” bakarsak, dinozorları yok eden göktaşı yağmuru da memelilerin evriminin ‘nicel birikimi’ içinde sayılabilir.

Ani, sıçramalı, travmatik gelişmeler de “nicel birikimin” yüksek ivmeli yoğunlaşması olarak okunabilir ya da görece “az” birikimin (beklentilere göre) orantısız “nitel değişmeye”  neden olduğu sürecin hızı “sıçrama” görüntüsü oluşturabilir.

Bütün bu seçenekler “diyalektiğin” nicel birikim-nitel değişim denkleminin varyasyonları arasındadır ve yeterince yukarıdan/kapsayıcı/bütünlüklü bakan gözlemci için “sürpriz” olmayacaktır.

Diyalektik “bütün” olası seçenekleri ‘masada tutar’. Ancak bazılarının gerçekleşmesi için çok ‘alametlerin’ belirmesi gerekir. “Beklenmedik” gelişmelere “hak ettiğinden” fazla önem vermek “indirgemecilik”, abartılı hali de “saçmaya indirgemecilik” olarak adlandırılır.

Örneğin, Fatsa belgeselinde bir gazeteci (mealen) “Onlar toprağı çok güzel ekmişler ve ürün de almışlardı. Ama sel geldi ve güzel olan her şeyi söküp aldı. Böyle oldu diye toprağı bir daha ekmeyecek miyiz? Hayat devam ediyor ve o toprağı ekmekten başka yol yok.” diyordu. Diyalektik, sel olasılığını hesaba katan ve eldeki olanaklarla bütün önlemleri alan insanın toprağı ekmekten vazgeçmemesidir. “Nasıl olsa sel gelecek, toprağı ekmek gereksiz” diyen zihniyet ise “indirgemecidir”.

Japonya deprem bölgesidir ve 9 şiddetinde depreme dayanıklı evler yapılmaktadır. 10 şiddetinde deprem olma olasılığına yoğunlaşan “indirgemeci” Japonya’nın boşaltılmasını isteyecektir. Ya da okyanusta oluşacak bir depremden kaynaklanacak tsunaminin etkisini kırmak için 12 metrelik duvar yapılan yerlerde “ya dalga yüksekliği 13 metre olursa” diyen “felaket tellalının” bakış açısı sorun çözmeyen “indirgemeciliktir”.

Sovyetler Birliği döneminde “revizyonist” (‘sosyal emperyalist’ kavramı ile eleştiri ötesi ‘düşmanlık’ geliştiren yaklaşımlar da vardı)  olarak eleştirilen “barış içinde bir arada yaşama” politikasının gerekçelerinin başında “nükleer savaş” tehlikesi vardı. Nükleer savaşa, dolayısıyla bölgesel ya da gezegen ölçeğinde yok oluşa neden olmamak için, savaş çıkarabilecek ‘provokatif’ tavırlardan (bu bağlamda, stratejik bölgelerdeki mücadele ve direnişlerden de) kaçınılması gerektiği öne sürülürdü.

Bu politikaya karşı çıkanlar ise, emperyalizmin elinde gezegeni yüzlerce kez yok edecek nükleer bomba olsa da bu gücün “göstermelik” olduğu; emperyalizmin amacının, egemenlik kurduğu ya da nüfuz alanına kattığı yerleri sömürmek olduğu; nükleer bomba atılan yerlerde yüzlerce yıl hiçbir yaşam belirtisinin bile filizlenemeyeceği ve her hangi bir şeyin ‘sömürüsünden’ bahsedilemeyeceği; tek taraflı bir nükleer saldırının mümkün olmadığı ve ‘karşı’ tarafın da cevap vermesi halinde gezegenin tümüne yayılan bir ‘yok oluşun’ engellenemeyeceği; nükleer bombanın bir bölgeye atılması halinde, etkilerinin o bölgenin dışına taşmasının ve atmosferik hareketlerle öngörülemeyen yerlere de ulaşma olasılığının sıfırlanamayacağı… gerekçeleri ile nükleer savaşın “imkansız” olduğunu, politika geliştirirken bu olasılığın baskısı altında karar verilmemesi gerektiğini söylerlerdi.          

“Deli” bir devlet başkanının (bu modelden çok var ama nükleer bombaların patlatma mekanizmaları tek kişinin inisiyatifine bırakılmıyor) olası “irrasyonel” davranışını temel alarak politika oluşturmanın “irrasyonelliği” de çok açık.

Meteor yağmuru yokken ve yakın çevremizde patlatma yoluyla bina yıkımı yapılmıyorken; “dışarı çıkma, kafana taş gelir” demek bir tespit midir? Basit, makul, öngörülebilir çıkarımlardan uzaklaşıldıkça “komplo teorisi ve paranoya” sınırlarına gireriz.

Diyalektik “asla” dememek için kanırtarak “saçmaya indirgeme” özgürlüğü olarak anlaşılamaz. Her şey birbirine bağlıdır,  ama neden-sonuç ilişkisinden söz etmek için birbirine değen “şeylerden” ya da nedeni sonuca taşıyan/nakleden ara halkalardan bahsetmek zorundayız.

Sonuç olarak; en basit açıklamanın doğru olduğu (Ockham’ın usturası) yaklaşımı iyi bir başlangıçtır!

 

**İç dinamik mi, dış dinamik mi?

1-İç dinamik belirleyicidir.

            *İrade ve inisiyatif sahibi birey ve özneler mazeretlere sığınmadan sorumluluk alırlar. Karar verme yeterliğine sahip özneler; verdikleri kararın gereğini yapacak sabır, sebat, azim ve dirence sahiplerse, dış koşulların dayatmaları, amaçtan vazgeçmeyi değil yolu yordamı gözden geçirmeyi gerektirir. İleri doğru koşmaya karar vermişseniz, önünüze çıkan engelin etrafından dolanırsınız. Olmuyorsa, aşmak için sıçrarsınız. Daha yüksekse tırmanırsınız. Olmuyorsa merdiven getirirsiniz…

            *Dış dinamikleri mazeret göstererek yolundan dönen özne, yola devam etmek için yapması gerekeni göze alamadığını ya da yetersiz kaldığını itiraf etmektedir. Dış dinamiği “belirleyici” kılan öznenin “etkisizliğidir”.

*Marksizm de iradeci-öznel bir devrim kuramıdır. Engels’in diyalektiği bir “doğa yasası” gibi ele alan bakışı çağdaş Marksistler tarafından kabul görmemektedir.

2-Dış dinamik belirleyicidir.

*Dünya başıboş bir yer değildir. Doğa ve toplum yasaları, gelenekler, alışkanlıklar ve çevre baskısı altında yaşarız.

*Uluslararası, ulusal, bölgesel ölçeklerde gelişmeleri belirleyen ve kontrol altında tutan ekonomik, siyasi, askeri, kültürel birçok yapı vardır ve etki alanları sanıldığından geniş ve derindir!

*Süper güçlerin ahtapot gibi her yanı kuşattığı, “merkezi ve dışarısı olmayan imparatorluk” haline gelen Dünya’da; belirli “odak ve mahfillerde” kararlaştırılanların yaşama geçirilmesi için “iç dinamikler” görevlendirilir ya da yönlendirilir.

*Bilinen uluslararası emperyalist kuruluşların yanı sıra istihbarat örgütleri ve çok uluslu sermaye organizasyonları gibi “bilinen gizli”; masonlar ve yahudiler gibi “az bilinen az gizli”; dünyayı yöneten hanedan ve aileler gibi “az bilinen çok gizli”; tapınak şövalyeleri ve illuminati gibi “bilinmeyen çok gizli” yapılar da birçoğumuzun “kaderinin” yazıldığı yerlerdir.

 -Diyalektik ne der?

Özne-nesne ilişkisi diyalektiğin özüdür. Diyalektik “bu mu o mu?” seçeneklerine sıkıştırılmayı reddeden, “bu ve o’nun” birlikteliğini kabul ederek işe başlayan, “bu ve o’nun” biraradalığının “nasıl” gerçekleştiğini anlamaya çalışan bir bakıştır.

“Bu ve o” bir arada olduğuna göre aralarındaki “ilişki” nedir. Birbirlerini destekleyen ve olumlayan mı; yoksa birbirleri ile mücadele eden, çelişkiler yaşayan, yadsıyan bir “birlik” mi oluşturmuşlar?

İncelediğimiz anda nesnenin “niteliğini” belirleyen “bu mu o mu”? Nesnenin görünümünü/baskın karakterini hangisi oluşturuyor?

Aralarındaki çelişkili ilişkiyi sonlandırmak ve bir “senteze/çözüme” ulaşmak için öncelikle dikkate almamız (çözmemiz) gereken hangisi? “Zincirin yakalanacak halkası” hangisi?

Marks meşhur 11. Tez’inde “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.” derken, yorumlamak ve değiştirmek eylemlerini birbirlerinin ikamesi, alternatifi olarak değil “tamamlayanı, bütünleyeni” olarak önermektedir. “Yalnızca o’nu yapmak yetmez, bunu da yap” dediği çok açıktır.

Önerilen bu yöntemin adı “praksis’tir”. Praksis teori-pratik birliği demektir. Bu da öznenin eylemi ile nesnenin içinde bulunduğu koşulları birlikte ele almakla mümkündür. Aksi durumda, pratiksiz değerlendirme “aşırı öznelci”, teorisiz değerlendirme “aşırı nesnelci” yorumlara ve dogmatikliğe yol açar.

Pratik, maddi koşullarla ilgilidir. Bilinç ve düşünce bu kaynaktan çıkar. Ancak aralarında tek taraflı bir ilişki yoktur. Ortam ve koşullar insanı yarattığı kadar insan da ortam ve koşulları yaratır.

Bu bağlamda, iç dinamikler ve dış dinamikler “aralarındaki bağın yarattığı birlik ve çelişki” çözülünceye kadar “karşılıklı” bağımlılık içindedirler. İncelememiz gereken konu, çelişkinin tarafları olarak güçlerinin miktarı, oranı, yönü, doğrultusu, güncelliği, etki düzeyi… olmalıdır.

Dinozorları yok eden göktaşı yağmuru, Hiroşima ve Nagazaki’yi yok eden atom bombası gibi “iç dinamikleri” tümüyle yok ederek yeni süreçlerin ‘nicel birikimine’ dönüştüren (dinozorların yok olması memelilerin evrimine; atom bombaları Dünya Savaşının bitmesi ve ‘yeni’ dünya düzeninin kurulmasına “nicel birikim” kattılar) patlamalı değişimlerin dışında ve iç dinamiği yok etmeden sürece müdahil olmak isteyen her “dış dinamik”, iç dinamiği hesaba katmak zorundadır.

Hawking “Evreni açıklamak için tanrıya ihtiyaç duymadığını” söylerken, (dış dinamik olarak) tanrı olsa bile (iç dinamik olarak) evrenin yasalarına uymak kaydıyla sürece dahil olabileceğini vurgulamaktadır.

Bir yerde iç çatışma çıkarmak istiyorsanız; öncelikle çatışmanın tarafları olabilecek “farklı” gruplar bulmalı, onlar için “inandırıcı” olacak çatışma nedenleri oluşturmalı ya da zaten var olanları gündeme getirmeli, ayrılıkların çatışmayı gerektirecek kıvama gelmesi için gelişmeleri manipüle etmelisiniz.

Örneğin, ne kadar güçlü “dış dinamik” olsanız da Japonya’da “zencilerin kurtuluşu” üzerinden iç çatışma çıkaramazsınız. Japonların evlenirken ve işe girerken bile “kan grubuna” bakarak davrandıkları yolundaki “bilgileri” kullanarak, abartarak, tekrarlayarak, provoke ederek ‘kan grubu’ üzerinden taraflar oluşturma konusunda şansınızı deneyebilirsiniz. Başarı şansınız Japonların “kan grubunun” önemine ne kadar ikna olacaklarına (iç dinamik) ve projeyi hayata geçiren toplum mühendislerinin (dış dinamik) ikna yeteneklerine “birlikte” bağlıdır?

Japonya için “şaka” gibi görünen bu önerinin benzeri Ruanda’da gerçekleşmiştir. Nüfusunun %90'ı Hutu, %9'u Tutsi, %1'i ise Pigme olan Ruanda, Belçika’nın sömürgesiydi. Pigmeler yaşam alanı ve kültür olarak diğerlerinden farklı olsa da Tutsi ve Hutuların dil, gelenek ve kültürleri ortak denecek kadar benzerdi. Belçikalılar azınlıkta olan Tutsilere ırka dayalı ayrıcalıklar verdiler. İnsanların hangi ırktan olduğuna karar verilirken, Nuh'un soyuna dayandırılan Tutsilerin daha ince yapılı ve narin bir görünüşe sahip olduğu iddia edilerek uzun boylular, güzel görünümlüler, 10 inekten daha fazlasına sahip olanlar, zenginler Tutsi olarak kaydedilerek herkese ırkını gösteren kimlikler dağıtıldı. Tutsiler, Hutulara göre çok daha iyi yaşam şartlarına sahip kılındı. Devlet başkanının uçağının düşürülmesi ile 1994 yılında başlayan iç savaşta yaşanan soykırımda sekizyüzbin Tutsi Hutular tarafından katletildi. Hutu-Tutsi “barışı”, nüve olarak da olsa Hutu-Tutsi ayrımını da içeriyordu. Bu “potansiyel” olmadan hiçbir dış dinamik bu temelde soykırıma varan çatışma çıkaramazdı.

Yakın tarihte yaşanan gelişmelere rağmen “ayrılıkları” oluşturan iç dinamiklerin kolayca sönümlenmediği ve her an provoke edilebilecek “dip dalgaları” olarak varlıklarını sürdürdüklerine ilişkin olarak Yugoslavya ve Sovyetler Birliği dahil bir çok örnek verilebilir.

Sonuç olarak, gelişmeleri yalnızca dış dinamiklere bağlayanlar, iç dinamikleri “görünmez” hale getirmeye çalışarak bileşeni olduğu iç dinamiğin yüklediği sorumluluktan kaçmak isteyen “işbirlikçilerdir”. Emperyalizm her şeyi belirler, demek ki mücadeleye gerek yoktur; PKK’yi Amerika kurdurmuştur, demek ki Kürt sorunu yoktur…

Gelişmeleri yalnızca iç dinamiğe bağlayanlar da kendi öz güçlerini abartarak yanılsamalı bir gerçeklik duygusu oluşturan “narsistik” bir çocukluk hastalığından muzdarip “sahtekarlardır”. Halkın gücü her şeydir, demek ki emperyalizm etkisizdir; haklı olan güçlüdür, demek ki “objektif koşullar” gibi irademiz dışında prangalara gerek yoktur…  

Hawking’in metaforunu kullanırsak, PKK’yı açıklamak için Amerika’ya ihtiyaç yoktur. Kürt sorununun “objektif” varlığı, PKK’nın varoluş zeminini açıklar. Ancak kendi iç dinamiği ile kurulmuş olsa da olmasa da Amerika ve emperyalizm ile “çelişmeli ittifak” kurduğu alanlar, zamanlar, durumlar, konumlar olduğu bilinmektedir.

Sizin kendi öz gücünüz ve inisiyatifiniz ile geliştirdiğiniz politik yönelim, farklı nedenlerle de olsa “karşıtlarınızın” ya da dış dinamiklerin açık ya da örtük onayını alabilir. Bu ‘çıkar çakışması’ nedeniyle “düşmanınız” sizi engellemeyebilir, önünüzü açabilir, dolaylı ya da dolaysız destekleyebilir… Subjektif niyetleriniz başka olsa da objektif olarak “birilerinin” işine yarayabilirsiniz.

Lenin’in Bolşevik partisinin merkez komitesinde bile Çar’ın gizli polisi vardı. Çatışan aktörlerin birbirlerinin içine girerek bilgi toplama ve yönlendirme çabalarının “asla” bitmeyeceği bilinmektedir. Ancak bu unsurlar da içinde oldukları yapının ilkeleri, değerleri ve çalışma tarzlarına bağlı olarak “faaliyetlerini” sürdürebilirler. Bukalemun gibi ortamın rengini taklit etmek zorundadırlar. Bunun için de ortamın “özgün” bir rengi olduğunu kabul etmeleri gerekir. Japon gizli servisine zenci ajan sokamadığınız gibi Kara Panterlere de Japon ajan sokamazsınız (Japonlara ve zencilere teşekkürler)!

İç ve dış dinamiklerin birlikteliğinin “tezahür” ediş anında birinin diğerine göre daha baskın görünmesi mümkündür. Bu geçici ve konjonktürel görünümü temel alarak “dinamiklerden” birini yok saymak diyalektiğe aykırıdır. (Mayıs 2016)

Sonuç olarak; diyalektik tek taraflı işlemez.

 

YOLCUNUN YOLU

Kara karanlık

Balçığın rengi

Parlak testinin bilinçaltı

Usta ellerce sırlanmış

Diyalektik muştular

Ardında aydınlığı saklarmış

Karanlık bir kara kapak

Altında belki sayfalar apak

Yazacak sözün varsa eğer

Bin ak atın çıplağına

Sür yağmurla güneşin yavrusuna

Gökkuşağına

Altından geçince senindir gömü

Gömülmüş tarihe

Bekler gelecek olanı

Geleceğe götürmeye

Dert değil mavi tulum

Beyaz yaka

Eli beyni yüreği üretsin

Hak yemesin yeter

Ama maçası yesin dur demeye

Açlıktan kokmaya

Yaşamaktan korkmaya

Hep acıya bakmaya

Kara gecelere yatmaya

Sorunun olduğu yerde

Mutlaka olacak yanıt

Varsa bul yoksa doğur

Ya o beyin büyümeyecekti bu kadar

Ya da çözeceksin bu gizemi

Neden ve nasıl buradasın

Yıldız tozlarının uzun yolculuğunda

Katı hallerine denk geldin diye

Ağır misafir mi oldun

Bu büyüklükteki ateşe

Bu yakınlıkta durursan

Ve malzemeler tezgahtaysa

Bingo

Sen sorasın diye olmadılar

Oldukları için sen sorabildin

Milyonlarca yıl donsuz gezdin

Eşrefi mahluk olduğunu bilmeden

Mağara duvarına çizdiğin resim

Opus dei oldu yüzbin yıl

Ayağa tam kalkamadığından

Bitmedi secde özlemin

Mucize arıyorsan

Bulacağın kuru bir cümle

Doğru yerde ve zamanda

Her şey olur

Olması gerektiği zaman

Olması gereken yerde olandan

Mucize mi olur

Hepsi benim için diyen

Sayabilir mi mamelekini

Aydaki kaç krater tapusuna işli

Güneşin hangi milyonuncu derecesi

O bronzlaşsın diye ısıtıldı

Asla ulaşamayacağı kara delikler

Hangi ışığı saklıyor da

Hayatımız aydınlanıyor

Anlamak sebep olmak değildir

Newton’un kütlesinin

Elmanın düşmesine katkısı ne ise

Evreni o kadar onurlandırıyoruz

Varlığımızla

Hep yoktun hep olmayacaksın

Dert şu ki varken var mısın

Yedi kat göğün üstü boşsa

Varlığın da boşa mı düşer

Anlamsızlaşır mı

Yüreğin sesini titreten yarin yüzü

Kanın akışını hızlandıran ahu gözü

Aşığın yüzünü kızartan sevda sözü

Karnında uçuşan kelebek

Kelebeğin kanadında şavkıyan ışık

Işığın üstünde dans ettiği hayat

Hayatın içinde yaratan insan

Anlam sensin kalem sende

Kaderdir yazdığın her bir harf 

Tarihe topluma ve kendine

Sen yazdığın için anlamlıdır hepsi

Anlamlısındır yazdığın için hepsini

 

 

**********

  

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. MEKTUP ('HER ŞEY' HAKKINDA)

Gezi Direnişi sırasında 13 yaşında olan Elif'in 'her şey' hakkında merakını gidermek ama 'her şey' hakkında gerçekten merak yaratmak amacıyla yazıldı...  

16. MEKTUP (GERÇEK ALİ)

    Din ve inanç konusuna genel bir bakışı netleştirmek için yazıldı...

18. MEKTUP (ÜTOPYALAR GERÇEK Mİ?)

                                                         Anlatılanların 'makul, meşru ve mümkün' olduğunu somutlamak için yazıldı...