Ana içeriğe atla

9. MEKTUP (İNSANLIK KAPISI)

 

 'Önce insan olalım gerisi gelir' inancıyla yazıldı...

CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (9)

Şimdiye kadarki ‘bilgi aktarımı’ sürecimizde düz yazı, deneme, şiir, dörtlük, romanımsı vb. yazım biçimlerinin çoğunu kullandık (ya da katlettik!).

“Okullardaki kitapların hali ortada. Ailelere çok iş düşüyor.” denilen bir dönemde, aile ve arkadaş çevresi içinde ‘bilgi ve değer aktarımı’ işinin daha yoğun ve derin yürütülmesi gerekiyor galiba.                                                                                                             

7. mektupta belirlemeye çalıştığımız “insanın insanca yaşaması için geçmesi gereken 4 kapı ve 40 makam” konusu içinde ‘İnsanlık Kapısı’ başlığı altındaki on makam için birer ‘kısa öykü’ yazmayı deneyelim mi?

Haydi ‘katliam’ başlasın! (Eylül 2017)

 

1-SEVGİYE ÖNCELİK TANI:

İnsan, toplum ve doğanın birbirlerinin varlığını mümkün kılan bir bütünlük içinde olduklarının idraki ile tüm evreni ve insanlığı ‘önsel’ olarak sevebiliriz. Sevgin, sevdiğinden önce, senden sana bir armağandır. Muhatabımız inatla ve ısrarla sevgimizi reddedene ve ‘tüketene’ kadar öncelik sevginin olmalıdır.

KEDİ GÖZÜ

Ali, ailesinin ve mahallenin gözbebeğiydi. Okuldaki başarısı ve gürbüz neşesi ile çevresine ışık saçıyordu. Herkes O’nu merkeze koyup görünür kılmaya çalışırken, O’nun mutlaka bir yolunu bulup kendini sıradanlaştırması ve diğerlerini öne sürmesi imrenme dolu bir hayranlık yaratıyordu. Oyunları O kuruyor, kuralları O koyuyor, kazananları O belirliyordu.

Ali’nin yaşadığı sokağı, neredeyse kusursuz bir manzara resmi olmaktan alıkoyan tek “leke”, sokağın sonundaki trafik ışıklarında duran arabaların camlarını silmeye çalışan üç Suriyeli çocuktu. Elbiselerinden daha pis bez ve süngerlerle yaptıkları girişimler, çoğunlukla öfkeli ve aşağılayan bakışlarla, bazen de mahcup ve gözlerini kaçıran “bakamayışlarla” reddediliyordu.

Büyüklerin konuşmalarından anladığı kadarıyla, vatanlarını savunmaya cesareti olmayan ve her türlü suçu işlemeye hazır davetsiz misafirlerdi.

Ali, nerede ve nasıl yaşanacağı konusunda “karar verme yetkisi” olmayan çocukların bu bakışları hak etmediğini düşünse de ‘mahallenin gözbebeği’ olmanın en önemli koşulunun “mahalle ruhuna” itiraz etmemek olduğunu biliyordu.  

Sınıf duvarına asılı “Büyük Göç Haritası” üzerindeki okların peşinde vatanlarını terk ederek Orta Asya’dan göç eden atalarının da gittikleri yerlerde böyle tepkilerle karşılaşıp karşılaşmadıklarını merak ediyor ama kimseye soramıyordu.

Ancak, her şeye rağmen ve her koşulda Suriyeli çocuklardan uzak kalmak gerektiğinin farkındaydı.

O günkü minyatür kale maçının ödülü hamburgerdi. Önceden toplanan para ile alınan beş “çocuk menüsü” kutusu, Ayşe teyzelerin bahçe duvarı üstünde kazanacak takımın “iştahlı” saldırısını bekliyordu.

Maçın heyecanının iyice arttığı ve kimsenin toptan gözünü ayırmadığı bir anda, hamburger kutularından birinin olmadığını fark eden Ali, Suriyeli üç çocuğun sokağın sonundaki inşaata girdiklerini gördü.

Daracık sokakta koşuşturan on çocuk arasından hamburger çalabilen “cesarete” öfkelensin mi takdir mi etsin, bir an kararsız kaldı. Ayrıca hamburgerlerin hepsini alma fırsatı varken yalnız birini “çalmanın”, hırsızlığı ihtiyaçla sınırlı tutan bir kanaatkarlık mı korkaklık mı olduğuna da karar veremedi.

Ama kesin kararlı olduğu bir konu vardı: Ter ile kazandıkları hamburgerler analarının ak sütü gibi kendilerine helaldi ve kimsenin, hele de ne idüğü belirsiz yabancıların helallerine el uzatmasına izin veremezdi.

Alarm düdüğü çaldığını düşündüren bir ses tonu ile “Hamburgerleri çalıyorlar!” diye bağırarak inşaata doğru koşmaya başladı. Diğer çocuklar da ne olduğunu anlamayan kararsızlıkları ve herkesin koştuğu yere koşmak gerektiği yolundaki kararlılıkları ile Ali’yi izlediler.

İnşaata doluşan çocuklar, beklenmedik şekilde donakalan Ali’ye çarparak ancak durabildiler. Üç Suriyeli çocuk, küçük parçalara ayırdıkları hamburger köftesini anneleri tarafından terk edildikleri ve çok aç oldukları ilk bakışta anlaşılan beş kedi yavrusuna yedirmeye çalışıyorlardı.

Ali ise, yaşadıklarına yavru kedilerin henüz açılmamış gözleriyle bakabiliyor olmak için nelerden vazgeçebileceğini düşündüğünden, af ve anlayış dileyerek bakan Suriyeli gözlerin farkında bile değildi.

*****

2-SAYGILI OL:

Yaşamın ve evrenin merkezi değiliz. Çevremizdeki başka ‘varoluşlar’ bizi merkez kabul ederek etrafımızda dönmek zorunda olan uydular değil. Bu nedenle, saygıdeğer olmanın koşulu bize benzemek ya da bize ‘yara(n)mak’ değildir. Bilerek zarar vermeyen her ‘varoluş’ saygıdeğerdir (en azından saygısızlığa müstahak değildir).

ROMAN OLMAK MI ROMAN OKUMAK MI?

Ayşelerin evi şehrin bitip kırın başladığı sınıra çok yakındı. Hem şehirli hem köylü gibi yaşamak; istediğinde trafik, beton, gürültü ve ışık içinde kalıp; istediği zaman da ağaç, çimen, karanlık ve yalnızlığı yaşayabilmek hoşuna gidiyordu.

“İstediği zaman” diye tanımlanan özgürlük alanının sınırlarında çingenelerin çayıra çadır kurduğu dönemler vardı.

Onlarla her türlü ilişkiyi yasaklayan kesin kurallar hep aklındaydı. Çünkü çingeneler hayatlarını hırsızlık, dilencilik, çocuk kaçırma gibi suçlarla sürdüren insanlardı. Ayşe de sabit bir hayatı, odası, eşyası, eğitimi, elektriği, tuvaleti olmayan insanların güvenilmez olacağını düşünüyordu. 

Bu nedenle, o gün üstüne üstüne yürüyen kendi yaşlarındaki çingene kızdan hızla uzaklaşmaya çabalıyordu. İşte o anda, yeni okuduğu “Çizgili Pijamalı Çocuk” kitabının kahramanı Bruno’nun toplama kampındaki Yahudi çocuk ile konuşmasaydı, haksızlık yapmış olacağını düşündü ve birden durdu.

Hiçbir çekingenlik belirtisi göstermeden yaklaşan çingene kızın kendisi kadar temiz, bakımlı ve iyi giyimli olmadığı, uzun saçlarının yıkanması gerektiği, ama tüm bunlara rağmen çok sağlıklı ve sevimli olduğunu gören Ayşe rahatladı.

Kız Ayşe’ye mahallede çeşme olup olmadığını sordu. Ayşe, bildiği bir çeşme olmadığını ama şişe ya da kap getirirse evden su getirebileceğini söyledi. Kız, Ayşe’ye sevgi dolu bakışlar ve minnet duygusu ile titreşen bir sesle teşekkür etti ve “Çok iyisin!” dedi.

Ayşe: Abartma, alt tarafı su, dedi.

Kız: Genellikle insanlar bizimle konuşmaz bile, dedi.

Ayşe: Ama siz de yalnızca suç işleyerek yaşıyormuşsunuz, dedi.

Kız: Ben de sizin hapishanelerinizin boş olmadığını duydum. Ama aranızda suçlular var diye hepinizin suçlu olduğunu söylemiyoruz, dedi.

Ayşe: Peki! Suç işlemeyenleriniz geçimini nasıl sağlıyor, diye sordu.

Kız: Dünyanın değişik yerlerinde, çok farklı adlar altında çingeneler yaşıyor. Benim bildiğim kadarıyla müzisyenlik, bohçacılık, falcılık, muskacılık, arabacılık, hurdacılık, pazarcılık, gündelikçilik, hamallık, kağıt toplama, kalaycılık, sepetçilik gibi işler, dedi.

Ayşe: Bu saydığın işlerle ihtiyaçlarınızı nasıl karşılıyorsunuz, diye sordu.

Kız: Bu işleri bizlerden başka yapan olmadığı için iş bulmak konusunda zorlanmıyoruz. Ama asıl önemlisi ihtiyaçlarımız sizinkiler kadar abartılı değil, dedi.

Ayşe: Farklı yerlerde farklı çingeneler var demiştin, kim onlar, diye sordu.

Kız: Esmer vatandaş, kıpti, poşa, mutrib, elekçi, arabacı, teber, cono, haymantos, roman gibi adlarla anılanların hepsi çingene, dedi.

Ayşe: Size neden bu kadar kızıyorlar, diye sordu.

Kız: Duyduğuma göre İbrahim Peygamber ateşe atılırken engellemeye çalışan melekleri meşgul etmek için zina yapan Çin ve Gen adlı kardeşlerin soyundan geldiğimizi söyleyerek bize kızıyorlarmış. Aslında Allah’ın meleklerinin bu şekilde kandırılabilecek kadar röntgenci(!) olduklarını düşünmelerine kızmalılar, dedi.

Ayşe: Peki, okula gitmek ve bir evde yaşamak istemez misin, diye sordu.

Kız: Tabi ki isterim, ama bizim yeni bir hayat için birikimimiz yok. Bu nedenle yeni bir hayata başlamak isteyenlerin, uyum sağlayana kadar yardıma ihtiyacı olacaktır. Ayrıca, üzmeden ve ezmeden bizi aranıza alacağınızı da sanmıyorum, dedi.

Ayşe: Çok önyargılı olmadı mı, diye sordu.

Kız: Size çok benzeyen ve köyünden şehre göçen akrabalarınızı bile konuşmaları, gelenekleri, giyinişleri size benzemiyor diye dışlamıyor musunuz? Tüm bunlara rağmen şehirde yaşamak istediğim çok an oluyor, ama aynı zamanda istediğim zaman istediğim yere gitmek; ödev, ezber gibi sıkıcılıklardan uzak olmak; yıldızları kitaplardan öğrenmek yerine her gece onlarla kucak kucağa yatmayı da istiyorum, dedi.

Ayşe, şehrin ışıkları ile kirlenmemiş yıldızlı bir gecenin pırıltısını romanlarda okuyanlara mı, yıldızların pırıltısını uykularına yorgan yapan romanlara mı imrenmesi gerektiğine karar veremedi. 

******

3-EŞİTLİKÇİ OL:

Eşitsizliklerin kaynağını oluşturan sınıflı toplum gerçeğinden kurtulmadıkça gerçek içeriğine kavuşamayacak olan eşitlik; insani özellikleri alt-üst, değerli-değersiz, iyi-kötü ikilemleri içinde değerlendirmek yerine yatay düzlemde yayılan ‘eşdeğer’ farklılıklar olarak algılamayı gerektirir.

ÇÖP KAFA

Öğretmen Ali’yi sınıfa getirdiğinde, hepimizin dikkatini çeken durgun bakan gözleri ile yavaş hareketleriydi.

Bir gün önce Öğretmen ‘özel gereksinimli’ bir arkadaşlarının sınıfa katılacağını söylediğinde, aklıma ‘engelli, özürlü’ gibi sözcükler geldi. Öğretmenin anlattığına göre “kaynaştırma eğitimi” diye bir uygulama varmış. Her insan gibi engelli çocukların da diğer insanlarla sosyal ilişki kurmak, beğenilmek, takdir edilmek, hiç kimseye ihtiyaç duymadan ve bağımlı olmadan yaşamak hakları varmış.

Ayrıca, bu uygulama sayesinde biz normal çocuklar da hayatın gerçeklerini, engelli insanların varlığını, ihtiyaçlarını, bireysel farklılıklarını doğal karşılamayı ve saygı göstermeyi öğrenecekmişiz.

Böyle güzel sözlerle başladık, ama sonrasında arkadaşlarım Ali’yi ya dışladılar ya da acıdıklarını göstere göstere her şeyi onun yerine yapmaya çalıştılar. Böylece Ali’nin akranları ile sosyal etkileşime girme yollarını öğrenmesine fırsat vermedik. Zaten yavaş ve durgun olan Ali de iyice içine kapandı.

Kendisine özel bir eğitim programı uygulanmadığı için derslere katılamıyor ve kaynaşmak yerine deyim yerindeyse “arada kaynıyordu”.

Bir gün bana dikkatle bakarak bir şeyler karaladığını fark ettim. Yanına gittiğimde, önce önümde bir ayna olduğunu düşündüm, çünkü kendimi görüyordum. Sonra anladım ki benim karakalem resmimi yapmıştı ve çok ama çok başarılıydı.

Ali’nin bu başarısını herkesin görmesini ve O’nu takdir etmelerini istediğim için resmi tüm sınıfa gösterdim. Beğeni belirten sözlerin yanı sıra herkes kendi resmini yapmasını istiyordu. “Her Çocuk Özeldir” filmindeki disleksi çocuğu hatırladım. Hayat bazen ne kadar da tanıdıktı!

Sınıf başkanı olan ve arkadaşları tarafından ‘reis’ diye çağırılan zorbanın sesi tüm sesleri bastırdı: “Benim resmimi yapacak!”

Ali’nin istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmadığını söyledim. Zorba ise “Ben başkanım. Ali’ye her konuda yardımcı olmaya çalıştığımı herkes biliyor. Bu nedenle resmimin yapılmasını hak ediyorum.” derken Ali zor duyulur bir sesle “İstemiyorum” dedi.

Bu duruma çok sinirlenen zorba “Sen sus, gerzek! Seni adam yerine koyup da bir şey istediğimize şükret.” diye bağırınca, ben de aynı ses tonuyla “Gerzek sensin. Ayrıca kötüsün. Senden daha yetenekli birine katlanamayacak kadar da kıskançsın.” dedim.

“Asıl kıskanç olan sensin! Hepinizden daha güçlü ve zeki olmamı sindiremiyorsun.” deyince “Söylediklerin doğru değil. Ama doğru olsaydı da böyle davranmaya hakkın olmazdı. Özgür irademiz ile seçmediğimiz ve değiştirme şansı olmayan özelliklerimizi alt-üst, değerli-değersiz, iyi-kötü ikilemleri içinde değerlendiremezsin. Senden daha güçlü ve zeki birileri seni evcil hayvan gibi kullanmaya kalksa haklı mı olurlar?” dedim.

İyice sinirlenen zorba “Kimse bana hayvan diyemez. Hem bırak bu eşitlik masallarını. Uzunla kısanın eşit olmadığı gibi zeki ile aptal da eşit değildir” dedi.

Ben de “Bu saydıklarının sadece ‘farklı’ yönlerimiz olduğunu kabul etmek çok mu zor? Hem bu ikiliklerde işine gelen tarafta durup diğer tarafı küçümsemek adil mi? Uzun boy basketbol için avantajlı olabilir ama denizaltıcı ya da jokey olmak için dezavantaj değil mi? Herkesin iyi ve değerli olduğu birçok farklı alanlar olabilir. Zeki olduğunu söyleyip şişiniyorsun ama Ali’nin yaptığı resmin yarısını yapamazsın. Madem eşitsizlik arıyorsun, neden Ali’nin resim yeteneği ile senin yeteneksizliğini karşılaştırmıyorsun?” dedim ve Ali’nin “Kavga etmeyin. O’nun da resmini yaptım” diyen titrek sesini duydum.

Ali’nin elinden aldığım ve “Hadi iyisin! Seni en yakışıklı halinle çizmiş” diyerek zorbaya uzattığım kağıdın üzerinde kocaman ve boş kafası olan bir “çöp adam” resmi vardı.  

 

*****

4-ÖZGÜRLÜKÇÜ OL:

Sömürme ve suç işleme özgürlüğü dışındaki her özgürlüğün rahatça yaşanabildiği, mümkün olduğunca ‘yasaklamanın yasaklandığı’ bir dünyayı savunmak gerekir.

SÜTUNLAR VE KEMERLER

Yeni sevgilimle buluşacaktım. ‘Yeni’ sıfatı, bu kadar abazanın arasında beni ayrıcalıklı kılan ve ‘eski’ sevgililerim de olduğunu düşündüren tınısıyla içimi ısıttı.

Gerçi bu tür ayrıcalıklarla övünmek solculara yakışmazdı. İnsan gibi yaşamak, insanca yaşama özendirmek, ama kibirlenmemek gerekliydi. Bunu bilmeme rağmen, hastalıkta yükselen ateşe engel olamamak gibi, içimden yükselen ısıyı da durduramıyordum.

Şimdiye kadarki sevgililerim, solculuğun prizmasından geçirerek yaptığım seçimler değildi. Daha doğrusu, bir ‘seçim’ yaptığım da söylenemezdi. Tek yaptığım açık bulduğum her kapıyı denemekti. Solculuk bunun neresinde denilirse, hiçbir kapalı kapıyı zorlamamıştım. Ancak itiraf etmeliyim ki bu yöntemle dışarıya karşı bir ‘sevgili’ ediniyordunuz, ama ‘içinize’ karşı sevgiliniz olması için ‘içinizde yükselen ve engellenemeyen’ ateşi hissetmeniz gerekiyormuş. Bu hissi mümkün kılan da ‘tamamlanmışlık’ hatta artmışlık, çoğalmışlık duygusuydu. Bu ‘en iyi’ durumu açıklayan ‘en kötü’ cümle nedir derseniz: “Arayış bitti, şimdi keyfini çıkarma zamanı!”

Ayşe de ‘bizim’ gençliğin cadılarındandı. Özgüveni, kararlılığı, cesareti, iyiliği ve her konudaki bilgisi yüzünden “Elf’çe” güzelliği ikinci planda kalıyordu. Zaten yalnız dış güzelliğini görenleri de Ayşe görmüyordu.

Beni ilk ‘gördüğü’ andan emin değilim. Herhalde, kantinde muhabbet ederken, hem sosyalist hem de feminist olduğunu söylediğinde “İkisini birden taşımak zor olmuyor mu? Yardım edebilirim. Hem feminist olmak kadınları sevmekse ben de feministim.” dediğim andı. Gözlerindeki sıcaklık öfkeden kaynaklansa da içini ısıtmayı başarmıştım. “Erkek olman yeterince sorunlu zaten, bir de salak olmaya uğraşma!” derken bana eğitilebilir bir özürlü gibi baktığından emindim.

Gerçi, şu an, O’nu beklerken önümden geçen iki hareketli sütuna nasıl baktığımı görse, gözlerinin yine ateş rengini alacağına eminim. Ama Dünyanın yedi harikasındaki sütunlu yapılardan hangisine koysan yakışacak güzellikteki bu iki bacağı birleştiren şort bile yukarıdaki ağırlığı dengeli bir şekilde sütunlara aktaran ‘kemer’ olarak sanat tarihinde yer bulabilirdi.

Daha önce Ayşe’ye tam da bu konuyu sorduğumda, gözlerinden yansıyan görüntüm yine ‘yalnızca’ erkekti: “Hem en bakılası yerlerinizi açıyorsunuz, hem de bakana kızıyorsunuz. Bu zulüm değil mi?”. “Hayır canım!” demişti, biraz da ‘eğitim’ çabalarının boşa gittiğine üzüldüğünü hissettirerek. “Bu bir insanlık sınavı. İstediği her şeyin hemen olmasını isteyen ve gördüğü her şeyin sahibi olduğunu düşünen ilkel ‘erkek hayvanı’ ile toplum içinde birlikte yaşamamızı mümkün kılan değerler ve kurallara uyan ‘erkek insanını’ belirleyen bir sınav.”

“Ama…” demiştim, kaşınmaya(!) devam ederek, “Hani sokakta sizi taciz eden hödük için değil sevdiğiniz ya da seçtiğiniz kişi için giyiniyorsunuz ya! Tercihlerinizi sevdiklerinize de hiç sormuyorsunuz. Tavır görünce de bozuluyorsunuz.”  

Bu sefer ateş gözle görülür hale gelmişti. Ateşin içinden çıkan buz gibi bir sesle, cümlede adı geçen ‘hödüğe’ söyler gibi söylemişti: “Sevdiğimiz için giyinmek, sevdiğimizin zevkine veya isteklerine göre giyinmek değildir. Sevdiğimizin bizim zevklerimizi de sevdiğini ya da en azından saygı duyduğunu görmek içindir. Ben senin zevkine ya da kaygına göre giyinmek zorundaysam, senin dünyandaki ‘ben’ kimim? Sen, benim kendime ait zevklerim olduğunu kabul etmiyorsan, benim dünyamdaki ‘sen’ kimsin? İki kişinin hayatlarını birlikte yaşamaları yerine, iki kişinin içlerinden yalnız birinin hayatını yaşamalarını istiyorsan benim yanımda işin ne?”…

Neyse ki görüş alanımda bir tapınağa yetecek kadar ‘sütun’ vardı. Ama oturduğum masaya doğru kararlı adımları atan bu güzel bacaklar… Bakışlarım yukarı tırmandıkça artan ‘tanıdıklık’ ve mahcubiyet duygusu, Ayşe’nin “Yine yanlış sularda yüzüyorsun!” diyen güzel gözlerinde zirveye ulaştı. Aklımda kalan en net cümle ise Ayşe’nin tişörtüne iğnelenmiş olan rozette yazılıydı: “Kıyafetime karışma!” 

 

*****

5-DAYANIŞMACI OL:

Birbirini seven, güvenen, değer veren, anlayan, ihtiyaç duyanlar arasında gerçek anlamına kavuşan ve ‘yalnız değilsin’ duygusu yaşatan eylem.

DENİZE AKAN NEHİRLER

İhracımdan önce, ‘memurların neden sendikalı olması gerektiğini anlıyordum’ desem yalan söylemiş olurum. Bıyığının boyunu bile düzenleyen, her konuda ve bir sürü mevzuatın ortasında sendikacılık! Sendikanın (s)’sine katlanamayan bütün sağcı ve gericiler, yasal olduklarından bu yana yandaş sendikaları doldurmuş ve yetkileri almış durumdaydılar. İşverenimiz olan devlet sendika aidatlarını ödüyordu ve yandaş sendikalar her yerde yetkili sendika olmuşlardı.

Bizimkilerin sendikaları ise, onlardan olmayanların isimlerini ‘üye listesi’ şeklinde açık hale getirerek ‘objektif’ olarak ihbarcılık yapan, bizimkilerin makam ve terfi fırsatlarını kapatan bir duruma düşmüştü.

Zaten geçmişi, davası ve inadı olan bir avuç insanın yüzü suyu hürmetine ayaktaydılar. Benim üyeliğim ise eşimin zorlaması ile olmuştu. Eşim ‘karşı’ taraftan bahsederken burada tekrarlamak istemediğim sıfatları çok sık kullandığından üye olmak zorunda kalmıştım. Çok istediğim ve kesinlikle hak ettiğim “şeflik” için yandaş sendikaya üye olmam söylendiğinde gönlüm kaymadı diyemem, ama o kadarına da cesaret edememiştim.

Sendika merkezine hiç gitmedim, işyeri temsilcisinin arkadaşça ilişki kurma çabalarına karşılık vermedim, herkesin katıldığı ve sıfır riskli olan eylemler dışındakilere katılmadım. Hani ‘tabela partisi’ derler ya! Benimki de ‘tabela’ üyelikti.

Bir de “piknik düzenledik; şu filme ya da oyuna toplu bilet aldık; geçmiş olsun’a, hayırlı olsun’a, başsağlığına gidiyoruz” gibi davetleri reddetmekten imanım gevrediği için işyeri temsilcisinden kaçmaya başlamıştım. Üye olmak tamamdı ama her fırsatta bunun altını çizmek ve unutulmasına imkan tanımamak için bu kadar çabaya gerek var mıydı? 

Haaa… Bir de zor durumdaki öğrencilere burs veren vakfa yardım isteyenler; kullanmadığı eşyaları öğrencilere vermeye çalışanlar; kendi imkanları ile bastırdığı şiir kitabını, evde yaptığı böreği, memleketten getirdiği kaşarı satmaya çalışanlar; arkadaş grupları arasında “gün” tertipleyip faizsiz para toplayan ve acil ihtiyacı olanlar için sırayı değiştirenler; düğün, sünnet, takı, hediye, cenaze evine yemek gönderme gibi durumlarda kullanılmak için fon kuranlardan kaçmak çok yorucuydu.  

Zaten, muhalif olanını bırak, gazete bile almıyordum. Bu kadar dergi, kitap, albümü kimler alıyor; bu kadar oyun, film, konsere kimler gidiyor, anlamıyordum. Aldığımız para ev kredisi taksitlerine, hiç bitmeyen eşya yenileme harcamalarına, son çıkan telefon ve televizyonu almaya, arabanın modelini yükseltmek için biriktirmeye ve at yarışlarına ancak yetiyordu.

Derken, o gece, haberleri ve yorumları ‘çiğnenmiş ve sindirilmeye hazır’ bir kıvamda veren televizyon programını izlerken telefonum ısrarla çalmaya başladı. Açmadım tabii… Eşim elinde telefon, yüzünde “dünya savaşı çıktığını haber verecekmiş gibi” bir ifade ile bilgisayarı açmamı istiyor ve “ihraç edilmişsin” diyordu!

Sonrası malum! Önce ‘inkar’: İsim benzerliğidir, ne alaka?... Sonra ‘öfke’: Bunlar manyak mı? Benim bu işlerle ne ilgim olabilir?... Ardından ‘pazarlık’: Yanlışlık olmalı, mutlaka düzeltirler, zaten benim sıradan bir üye olduğumu biliyorlar… Kaçınılmaz olarak ‘depresyon’: Allahım neden ben?... Ve ‘kabullenme’: Ne yapacağım şimdi?

Önce telefonumu kapattım ve gece boyunca kafamı dinledim. Tek duyduğum çaresizliğin ezik ve felçli sessizliğiydi. Sonraki günlerde iki nehir aktı yanımızdan yöremizden. Biri telefonlarımıza bile çıkmayan, “mutlaka yapmıştır bir şeyler” diyerek kapılarını açmayan, yakınımızda görünmemek için başka yerlere giden ve utanmasalar “hain” diye yüzümüze tükürecek olan eş-dost(!) ve akrabalarımızdan oluşan “mecbur ilişkiler” nehrinin bulanık ve çamurlu suları; diğeri ise bizim açmadığımız telefonlara ve kapılara rağmen “ilgisi” hiç tükenmeyenler, hiç tanışmamış olmamıza rağmen ‘kardeş’ gibi kucaklayanlar, hiç eli boş gelmeyenler, dayanışma fonları kurup inatla ve ısrarla parayı bize ulaştıranlar, “geçmiş olsun” derken bile sanki suçlu onlarmış gibi mahcup olanlar, “bu günler mutlaka geçecek ve biz kazanacağız” derken bile kullandıkları ‘gelecek zaman kipinden’ bu gün adına utananlar ve sendika(m)dan oluşan “dayanışma” nehrinin iç ferahlatan pırıl pırıl suları. 

Anladım ki dayanışmak örgütlenmekmiş ve örgütlenmek dayanışmakmış. O günlerde içimden gelen ve eski alışkanlıkla içime haykırdığım bir sloganı, bu günlerde katıldığım tüm eylemlerde bütün dünyaya haykırıyorum: “Yaşasın örgütlü dayanışma!”  

 

*****

6-ADİL OL:

Platon’a göre adalet toplumsal mutluluktur. İnsanın her türlü ilişkisini haklı-haksız temelinde tanımlamasını ve kendini erdemli hissetmesini sağlayan duygu.

İÇİNDEKİ UÇURUMA DÜŞMEK

Bu kadar derin ve yoğun işkenceye nasıl dayandıklarını anlayamıyordu. Bazen komünistlerin ruhu olmadığı için acı çekmediklerini düşünüyordu. Ama, bu durumda işkence sanatını konuşturarak(!) konuşturduklarının ‘gerçek başarı’ olmadığını kabul etmek zorunda kalıyordu. O kadar çabanın boş yere harcanmış olma ihtimalini düşünmek dahi istemiyordu.

Yaptığı işten hoşnut muydu? Bu soruyu gereksiz buluyordu. Millet olarak büyük bir aileydik ve herkes üzerine düşeni yapmak zorundaydı. Kendisi de başkaları yapmadığı ya da yapamadığı için üzerine kalan bu işi yapıyordu. Aldığı övgü ve takdirler, işinin ne kadar gerekli ve önemli olduğunun kanıtıydı.

Bu dünyada başka bir şekilde övgü ve takdir kazanma ihtimali olup olmadığını düşündüğünde aklına pek bir şey de gelmiyordu. Sonuç olarak, O’nu takdir eden insanlarla paylaştığı hayatı sürdürmek için elinden geleni yapmaktan; aldığı övgü ve takdirlerin en büyük düşmanı olan komünistlerle savaşmaktan başka bir seçeneği olmadığına inanıyordu.

Aslında gerçekten övgü ve takdirini kazanmak istediği tek kişi kızıydı. Okula başladığında gerçek hayatla karşılaşacak ve babasının bu vatan için yaptıklarını öğrendiğinde ne düşünecekti? 

Ya da okula başlayabilecek miydi? Küçük kızının beyninde kötü huylu bir tümör olduğunu söylediklerinde, vatanı için yaptıklarının bedelini bu şekilde ödüyor olma ihtimali canını çok yakmıştı. Kendisi bile masum olduğuna inandığı kişiler için voltajı azaltıyorken, Allah’ın kızına nasıl kıyabildiğini anlayamıyordu.

Allah’ın gönlünü alması gerektiğinin farkındaydı, ama bunun için işini çok daha iyi mi yapmalıydı, yoksa biraz yavaşlamalı mıydı, bilemiyordu.

Kızının günlerinin sayılı olduğu gerçeğini unutmak için okuduğu gazetedeki bir cümle ilgisini çekti: “Kübalı bilim insanlarının kansere yönelik geliştirdikleri yeni tedavi yöntemleri Türkiye dahil dünyanın pek çok ülkesinde ilgi uyandırıyor. ‘Yaşam için son çare Küba’ diyenlerin sayısı hızla artıyor.”

Komünist Küba’dan başka bir Küba daha mı vardı? Hani bazı ülkeler kuzey-güney diye ayrılıyorlardı ya! Ama biliyordu ki “Lanet olası tek bir komünist Küba var!”.

Bu öfkeli cümlenin arkasına saklanan silik ve utangaç cümleyi fark edince yüreği hopladı: “Keşke kızım Küba’da olsaydı!”

Vücudunun bu cümleyi kuran yerlerine nasıl işkence edilmesi gerektiğini düşünmeye başlayamadan, kızının “Babacığım, çok acıyor!” diyen cılız ve yorgun sesinin yarattığı acıya komünistlerin bile dayanamayacağını düşündü.

 

*****

7-BİLİMSEL OL:

Gerçeği anlamak için başvurulacak alternatifsiz tek rehber.

CİN DÜĞÜNÜ

Fen Bilgisi öğretmeni “madde döngüleri ya da çevrimleri” konusunu anlatırken, benim aklımda “mezarlıkta cinlerin dansı” vardı! 

Çocukluğumda yaz tatillerini babamın köyünde geçirirdim. Şehirden gelen misafir çocuk olmak çok keyifliydi. Sabahları kimse tarafından uyandırılmasan bile güneşin doğuşu ile kendiliğinden uyanıyordun. Adına yaraşır bir “köy kahvaltısı” yaptıktan sonra canın hangi işe “asistan” olmak istiyorsa söylemen yetiyordu.

Pancar sulamasında kullanılan yağmurlama borularının yerlerini değiştirmek; boş köy yollarında traktör kullanmak; tarla sürmek; buğday saplarını saman yapmak için patos makinesini kurmak ve sapları yaba ile makineye atmak; gece rüzgarsız saatlerde samanları dama taşımak; bazen de bostandan sebze toplamak; konserve, salça, turşu, erişte, tarhana, reçel, pekmez… hazırlıklarına yardım etmek, hepsi de mevsimine göre seçenekler arasındaydı.

  Akşamları da karpuz-kavuna dalmak, evlerden sırayla “çaldığımız” tavukları zulalarda saklanan tencerelerde haşlayıp afiyetle yemek, tüm köyü yukarıdan gördüğü için en güvenli yer olan ve sağı solu define avcıları tarafından delik deşik edilmiş höyüğün tepesinde sigaralarımızı içerek günü bitirmekten çok keyif alıyorduk.

O akşam dolunay vardı. Misafirleri şaşırtmaktan ve korkutmaktan her daim mutlu olan köy çocukları beni “cinlerin düğününe” davet etmişlerdi. Israrlı sorularıma karşılık, alaycı bir ifade ile yalnızca “görürsün!” demişlerdi.

Önce çerez niyetine biraz nohut kopardık ve yüzümüzü köy mezarlığına dönerek höyüğün tepesine oturduk. Bir süre sonra mezarlığın orta yerinde bir hareketlenme olduğunu hissettim. Tam o sırada yanımdakilerin fısıltı ile “İşte başlıyor!” dediklerini duydum. Hepimiz ürperten bir sessizliğin içinde, görünmekten korkarak yere yapışmış bir vaziyette mezarlığa bakar halde kilitlenmiştik.

Gerçekten de yeşilin değişik tonlarındaki ışıklardan oluşan, dağılmayan bir duman birikintisi izlenimi veren esnek şekiller estetik ve ritmik sayılabilecek salınımlarla dans ediyorlardı. Gerçekten de cinler düğün yapıyordu. Oyunlarına eşlik eden müziği kulaklarımla duyamıyordum, ama hareketi diğer enerji biçimlerine dönüştüren makineler gibi beynim de ritmik hareketleri sese dönüştürüyor ve bildiğimiz oyun havalarına benzeyen “şarkı”, gerçekliğine yemin edeceğim bir somutluğa dönüşüyordu.

Nefes almaya korkarak izlediğimiz bu “gösteri” ayın önüne gelen bir bulut ile matlaşarak sonlandı. Bastığımız yerlerden korkarak, yaşayıp gördüklerimizi aramızda bile konuşmamaya yemin etmiş gibi sessizlik içinde evlere dağıldık.

Cin-peri konularının konuşulduğu birkaç ortamda anlattığım bu hikayenin aslında çoğu insan tarafından bilindiği ve gece mezarlıkların bu nedenle tekin olmadığına inanıldığı, geceleri tenha yerlere işeyenlerin de bu düğünlerden dağılan cinlerin üzerine işeyerek çarpıldıklarını öğrenmiştim.

Derken, şimdi, Fen Bilgisi öğretmeni, doğada yaşamın sürekliliği için karbon, su, oksijen, azot, oksijen ve fosfor gibi maddelerin ekosistem içinde devirli olarak kullanıldığını, canlıların da ihtiyaç duydukları bu maddeleri yaşadıkları ortamdan aldığı, kullandığı ve bir şekilde ortama geri verdiklerini anlatıyordu.

Söylediğine göre, bu döngülerden biri de “fosfor döngüsü” idi. Fosfor, kalsiyumdan sonra vücutta en bol bulunan ikinci temel minerallerdendi ve vücut ağırlığımızın % 1’ini oluşturuyordu.

Çürüyen insan organizması hidrojen sülfür, metan, amonyak, karbonmonoksit ve karbondioksitin yanı sıra fosforlu hidrojen gazlarını üretiyordu. Bu nedenle mezarlıklar aslında “fosfor” depolarıydı. Toprak katmanları arasından yüzeye çıkan fosforlu gazlar, ay ışığının da etkisiyle “düğün” yapıyorlardı.

Anladım ki “ebesi korku olan bilgi” kimine düğün olurken biz garibanlara hep kabus oluyordu.

*****

     8-İYİ OL:

Karşındaki hak ettiği için yaptığın şey iyilik değil hakkını teslim etmektir. Bu seni kötü biri olmaktan koruyabilir ama iyi yapmaz. İyilik, kötülük yapmamak hali değil iyilik yapma halidir.

YOLUN NAMUSU

“Sosyalizm sadece doğru fikirlerin egemen olduğu bir uzmanlar sistemi değil, iyi kalplerin nefes aldığı bir dünya olarak tasarlandığı ölçüde, insanlığın kayıp rüyasını yeniden var edebilecektir.” diyen bir zihinsel yapı ile Kamboçya’daki kafatası tarlaları arasında bir yakınlık olabilir mi?

Kantinde ‘kafalamaya’ çalıştığım Ayşe’ye “İyiler sosyalist olur, sosyalistler de iyi olur” dediğimde gözlerimin içine bırakmıştı bu ‘fesat’ soruyu. Ardından da eklemişti: “İyi olmak dışında hiçbir varoluş hali iyi olmayı garantilemez. Kolaylaştırır, yakınlaştırır, özendirir, imrendirir ama garantilemez.”

“Ama…” demiştim, karşındakinin haklı olduğunu anladığın, ancak susamadığın anlardaki ‘tevazu’ ile; “Benim bilmediğim bu kadar özel şeyleri bilmene rağmen, neden aramızdaki sosyalist sen değilsin. Seni örgütlemeye çalışırken, kendimi Roma’yı fetheden barbarlar gibi hissediyorum. Değiştirmeye çalıştıkların tarafından değiştirilmek…”

“Haklıdan yana değişmeyi reddederek sosyalist olunmaz, bu bir! Sana ‘sosyalistim’ dememiş olmam, ‘sosyalist değilim’ demiş olduğum anlamına gelmez, bu iki! Sen de benim bilmediğim özel şeyleri biliyormuşsun, bu da üç!”  deyip üçüncü cümle ile gönlümü almaya çabaladığına göre, ilk iki cümlenin suratımdaki şaklamalarının yüzümü kızarttığı kesindi.

“Peki…” dedim, en kazık soruyu yakalamış olmanın hinliğiyle, “Cehaletin kötülüğünü anladık, ama bilmenin getirdiği sorumluluk da mı senin sosyalist olmana yetmiyor?”

“Bu gidişle beni ‘sayman’ yapacaksın” diyerek saymaya başladı: “Birincisi, henüz öğrenmeye çalışıyorum. İkincisi, ‘işte bu sosyalizm, al öğren’ denilebilecek bir kaynak yok. Üçüncüsü, özellikle zamanımızda kötülük yalnızca cehaletten kaynaklanmıyor.” deyince, ilk kez avantajlı duruma geçtiğimi hissederek arkama yaslandım ve “Nasıl yani?” diyerek fitili ateşledim.

“68 kuşağı devrimcileri, insanların cahil ama özünde iyi olduklarını, ister silah ister parti ister parlamento yoluyla halka gerçeği anlatmayı başarırlarsa kitlelerin kendi arkalarında dizileceklerini düşünüyordu. Olmadı, anlattıklarının dinlenmesine izin verilmedi. 78 kuşağı da yarım kalan işi sırtladı ama yine engellediler. Susurluk kazasından sonra bizzat Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu ile devrimcilerin anlatmaya çalıştığı tüm rezillikleri Devlet kendi ağzıyla anlattı. Herkes her şeyi öğrendi, ama ne oldu? Demek ki bilmek değil, bildiğinden etkilenecek kadar ahlaklı ve sorumluluk sahibi olmak gerekiyormuş!”

“Biraz da ben sayayım!” diyerek oturduğum yerde hafifçe toparlandım: “Birincisi, 68 kuşağının sesi erken kesilmiş olsa da anlattıklarının anlaşıldığının kanıtı 78 kuşağının mücadelesinin kitleselliğidir. İkincisi, 78 kuşağının anlaşıldığının kanıtı, emperyalizmin güdümünde acımasız bir iç savaş ve zulmünü herkesin bildiği faşist bir darbe ile ancak durdurulabilmesindedir. Tabi ki eksikler, hatalar, yetmezlikler vardır ve bu yüzden devrim yapılamamıştır. Ama bardağın dolu tarafını görmezden gelmek de hakkaniyetli olmaz. Susurluk meselesi de, 12 Eylül’ün etkilerinin sürdüğü ve Sovyetler Birliği’nin çöktüğü bir dönemde yaşanmasına rağmen ciddi bir toplumsal muhalefetle karşılanmıştı. Gezi Direnişi, 7 haziran seçimleri, hayır kampanyası, hatta adalet yürüyüşü bu saydıklarımızın birikimi değil miydi? Yani hiçbir şey boşa yaşanmıyor ve örgütlü kötülüğün karşısındaki iyilik mutlaka ortaya çıkıyor.”

Söylediklerimden etkilenmiş gibi bir süre sessiz kaldı ve “Yine de iyiliği çantada keklik gibi görme. Nasıl ki sosyalizmin kadın, çevre, cinsiyet sorunlarını çözmesi için bu başlıklara ait ‘münhasır’ çalışmalara gerek varsa, iyilik için de özel çaba gerekir. Örneğin, ‘amaca giden her yol mübahtır’ sözü ile savaşmak gerekir.”

Bana göre tüm zamanların en güzel cümleleri arasında ilk üçte yer alan cümleyi söylemenin tam sırasıydı: “Yol devrimcinin namusudur.”

 

*****

9-UMUTLU OL:

Hayatın determinist yanı kadar iradeci yanı da vardır. Bu alanı boş bırakmamak ve koşullar ne kadar aleyhte olursa olsun umudu diri tutmak, en uzun yürüyüşün bile tek bir adımla başladığını, en büyük ateşlerin bir kıvılcımdan çıktığını unutmamak gerekir.

KÖTÜMSER UMUT

“Bu topraklara ilişkin hiçbir umudum kalmadı” derken bile yaramazlık yaparken yakalanmış yaşlı bir haylazın hınzır dudak kıvrımını saklayamadı. Umudu bitmiş bir “umut taciri” ne yapardı? Tabi ki yenisini arardı! İşte bizim ihtiyar da “ters psikoloji oyununu” başlatıyordu. Umutsuzluktan bahsederek konuyu açmanın altında, eğer yeterince beslersen yukarı çıkacak bir ‘umut tomurcuğu’ alt metin olarak yatıyordu.

“Bilirsin” dedim, zaten O’nun bilmediği bir şey söyleyebilecek durumda olmadığımı yani haddimi bildiğimi göstermek üzere, “umutsuzluk, geleceğin kaybolduğunu hissetmektir. Bu güne ‘iyimser’ yaklaşmak edilgenlik yaratır. İyimserliğimizi geleceğe saklamalı ve bu güne ‘kötümser’ yaklaşmalıyız. Benim önerim, duygu durumumuzu umutsuzluk yerine kötümserlik olarak tanımlamak.”

“Adını değiştirince niteliğinin de değişmesini beklemek bizim avadanlıkta var mı?” diyerek ‘felsefe’ yapmayı da özlediğini açık etti, ama ben kafamda zaten hazırladığım cümleyi unutmamak için devam ettim: “Umut sen ‘var’ dersen olan bir şey. Daha doğrusu silik, çekinik, ayrıntıda gizli olarak duran ‘potansiyeli’ sen parmağınla gösterip projektörlerin önüne koyarsan görünür olan, sen kinetik enerjiye çevirirsen sonuç doğuran bir ‘potansiyel enerji’. ‘Kendini doğrulayan kehanet’ ya da ‘kırk kere söylersen olur’ diye de anlatılan sözün gücü, aslında diyalektikte öznenin rolünün ‘popülist’ anlatımı.”

“Yine de…” diyerek derin bir nefes aldı ve “önce söz vardı diye başlayanlar hep ‘kutsal kitaplar’ yazdı ve umudu öte dünyaya erteledi.” dedi.

 “Peki” dedim, pozitif bilimlere sıçramazsam bu tuzaktan çıkamayacağımı hissederek, “Fikirler kitlelere mal olunca maddi güç olurlar ya! Hani zamanı gelen fikirlerin önünde kimse duramaz ya! Bu aşamaya gelmeden önce, ilk ortaya çıktıkları andaki yalnızlıkları, siliklikleri nasıl aşılıyor. Aynı evrim gibi değil mi? Bir değişiklik, mutasyon, aykırılık ortaya çıkıyor ve yaşamda küçük de olsa bir şeyleri değiştiriyor. Doğal seçilim mekanizmasının kendisini görmesini sağlıyor. Demek ki ne kadar küçük, ayrıntıda gizli ve silik olursa olsun, eğer yeni olan seçilim mekanizması tarafından ‘görülür’ ve hayata katkı sağladığı ortaya çıkarsa desteklenir.”

“Ve sen ‘seçildiğini’, yeni bir türün oluşumuna doğru doludizgin gittiğini zannederken bir Eylül günü meteor yağmuru başlar ve ekranda ‘game over’ yazar.” derken hüzün elle tutulacak kadar yoğundu.

“Bence…” dedim, bir dalganın taşıyabileceği tüm saygımı sesime yükleyerek, “Sizin dinozorluğunuz fikirlerinizde değil, meteor yağmurlarından kaçamayacak kadar büyük olmanızda.”

 

*****

10-ŞEFKATLİ OL:

Latince ‘beraber acı çekmek’ anlamına geliyormuş. Acıyarak ve esirgeyerek sevmekten (merhamet) daha çok, karşımızdakinin acısı ile empati yapabilmek gerek.

KUŞ KAYASI

“Kasabın oğlu” olmak ilk başlarda sorun değildi. ‘Doktorun oğlu’ gibi, babanın mesleğine atıf yapan bir tamlamaydı. Hatta, bazen, ‘çok et yiyen ailenin çocuğu’ anlamı verecek şekilde gıpta ile söylendiği de oluyordu.

Ancak, ben büyüdükçe hayvanlar sokaklardan eve alınmaya başlandı. Petshop’lar, parklarda tasma ile köpek gezdirenler, kuş, kaplumbağa, hamster… derken ‘kasap’ sözcüğü kötü kokmaya başladı.

Doktor’un oğlu da böyle düşünüyordu ki ‘katilin oğlu’ demeye başladı. Ben “Oğlum! Senin baban da adam kesiyor.” deyince,

O: “Babam yaşatmak için kesiyor. Seninki öldürmek için kesiyor.”

Ben: “Baban, yaşattığı insanlar hastaneden çıkarken mutlaka et yemeleri gerektiğini, aksi takdirde yine hasta olacaklarını söylüyor ama! O etleri baban mı hazırlıyor?”

O: “Ben anlamam! Babam hastalarını narkoz altında kesiyor. Seninki canlı canlı. Iyyyy…” diye uzattığımız bir çekişmenin içine düşüyorduk.

Bilmiyordu ki mahalledeki bütün sokak hayvanlarını babam besliyordu. Bütün köpeklerin kemikleri, bütün kedilerin ciğerleri, bütün kuşların sularını babam veriyordu.

“Aslan Kral” çizgi filminde, baba aslan doğadaki besin zincirini anlatırken “Biz antilopları yeriz, sonra biz ölür ve toprağa gideriz, o toprakta ot yetişir ve antilop o otu yer.” dediğinde ilk tepkimin “Hadi len!” olduğunu hatırlıyorum. Bu döngü bana hiç hakkaniyetli görünmemişti.

Ama sonuçta bir besin zinciri vardı. Aksi durumda, et yiyenler vejetaryenlere göre, vejetaryenler veganlara göre, veganlar yalnız çiğ şeyler yiyen raw food’çulara göre vahşiydiler.

Hayvan Hakları Bildirgesine göre, bir hayvanın öldürülmesi zorunlu olursa, bu bir anda, acı çektirmeden ve korkutmadan yapılmalıymış. Kızılderililer her canlının çok değerli olduğunu kabul eder ve avladıkları her hayvandan özür dilerlermiş. Ruhları için dua eder ve her bir parçalarını en iyi şekilde kullanacaklarına söz verirlermiş.

Demek ki özgürlük gibi şefkat de zorunluluğun bilincine varılarak yaşam bulabilir. Besin zincirini kıramayan insanlık, en azından halkalar arasındaki ilişkiyi insanileştirmeyi ve zorunlu haller dışında diğer canlılara zarar verenlere ciddi yaptırımlar uygulamayı başarmalıdır.

Çocukluğumda “O’ra hikayeleri” diye bir çizgi anlatıda okuduklarımdan hatırladığım kadarıyla, sanırım Hakkari’deki bir köyde yaşayan çocuklara, 4-5 yaşlarına geldiklerinde bir kuş hediye edilirmiş. Bir süre kuşla yaşayan ve kuşun varlığına alışan çocuk, köy dışında ‘kuş kayası’ diye bilinen bir yere götürülür ve kuşu kayaya vurarak öldürmesi istenirmiş. Çünkü köyün tek geçim kaynağı avcılıkmış ve hayvanlarla ‘dost’ olmak yanlışmış.

Elinizde tek bir “şefkat şansı” olsaydı, kuşa mı çocuğa mı harcardınız?

 

*********

 

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. MEKTUP ('HER ŞEY' HAKKINDA)

Gezi Direnişi sırasında 13 yaşında olan Elif'in 'her şey' hakkında merakını gidermek ama 'her şey' hakkında gerçekten merak yaratmak amacıyla yazıldı...  

16. MEKTUP (GERÇEK ALİ)

    Din ve inanç konusuna genel bir bakışı netleştirmek için yazıldı...