CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (9)
Şimdiye kadarki ‘bilgi aktarımı’ sürecimizde düz yazı, deneme, şiir, dörtlük, romanımsı vb. yazım biçimlerinin çoğunu kullandık (ya da katlettik!).
“Okullardaki kitapların hali ortada. Ailelere çok iş düşüyor.” denilen bir dönemde, aile ve arkadaş çevresi içinde ‘bilgi ve değer aktarımı’ işinin daha yoğun ve derin yürütülmesi gerekiyor galiba.
7. mektupta belirlemeye
çalıştığımız “insanın insanca yaşaması için geçmesi gereken 4 kapı ve 40 makam”
konusu içinde ‘İnsanlık Kapısı’ başlığı altındaki on makam için birer ‘kısa
öykü’ yazmayı deneyelim mi?
Haydi ‘katliam’
başlasın! (Eylül 2017)
1-SEVGİYE
ÖNCELİK TANI:
İnsan, toplum ve
doğanın birbirlerinin varlığını mümkün kılan bir bütünlük içinde olduklarının
idraki ile tüm evreni ve insanlığı ‘önsel’ olarak sevebiliriz. Sevgin,
sevdiğinden önce, senden sana bir armağandır. Muhatabımız inatla ve ısrarla
sevgimizi reddedene ve ‘tüketene’ kadar öncelik sevginin olmalıdır.
KEDİ GÖZÜ
Ali, ailesinin ve
mahallenin gözbebeğiydi. Okuldaki başarısı ve gürbüz neşesi ile çevresine ışık
saçıyordu. Herkes O’nu merkeze koyup görünür kılmaya çalışırken, O’nun mutlaka
bir yolunu bulup kendini sıradanlaştırması ve diğerlerini öne sürmesi imrenme
dolu bir hayranlık yaratıyordu. Oyunları O kuruyor, kuralları O koyuyor,
kazananları O belirliyordu.
Ali’nin yaşadığı
sokağı, neredeyse kusursuz bir manzara resmi olmaktan alıkoyan tek “leke”,
sokağın sonundaki trafik ışıklarında duran arabaların camlarını silmeye çalışan
üç Suriyeli çocuktu. Elbiselerinden daha pis bez ve süngerlerle yaptıkları
girişimler, çoğunlukla öfkeli ve aşağılayan bakışlarla, bazen de mahcup ve
gözlerini kaçıran “bakamayışlarla” reddediliyordu.
Büyüklerin
konuşmalarından anladığı kadarıyla, vatanlarını savunmaya cesareti olmayan ve
her türlü suçu işlemeye hazır davetsiz misafirlerdi.
Ali, nerede ve nasıl
yaşanacağı konusunda “karar verme yetkisi” olmayan çocukların bu bakışları hak
etmediğini düşünse de ‘mahallenin gözbebeği’ olmanın en önemli koşulunun
“mahalle ruhuna” itiraz etmemek olduğunu biliyordu.
Sınıf duvarına asılı
“Büyük Göç Haritası” üzerindeki okların peşinde vatanlarını terk ederek Orta
Asya’dan göç eden atalarının da gittikleri yerlerde böyle tepkilerle karşılaşıp
karşılaşmadıklarını merak ediyor ama kimseye soramıyordu.
Ancak, her şeye rağmen
ve her koşulda Suriyeli çocuklardan uzak kalmak gerektiğinin farkındaydı.
O günkü minyatür kale
maçının ödülü hamburgerdi. Önceden toplanan para ile alınan beş “çocuk menüsü”
kutusu, Ayşe teyzelerin bahçe duvarı üstünde kazanacak takımın “iştahlı”
saldırısını bekliyordu.
Maçın heyecanının iyice
arttığı ve kimsenin toptan gözünü ayırmadığı bir anda, hamburger kutularından
birinin olmadığını fark eden Ali, Suriyeli üç çocuğun sokağın sonundaki inşaata
girdiklerini gördü.
Daracık sokakta
koşuşturan on çocuk arasından hamburger çalabilen “cesarete” öfkelensin mi
takdir mi etsin, bir an kararsız kaldı. Ayrıca hamburgerlerin hepsini alma
fırsatı varken yalnız birini “çalmanın”, hırsızlığı ihtiyaçla sınırlı tutan bir
kanaatkarlık mı korkaklık mı olduğuna da karar veremedi.
Ama kesin kararlı
olduğu bir konu vardı: Ter ile kazandıkları hamburgerler analarının ak sütü
gibi kendilerine helaldi ve kimsenin, hele de ne idüğü belirsiz yabancıların
helallerine el uzatmasına izin veremezdi.
Alarm düdüğü çaldığını
düşündüren bir ses tonu ile “Hamburgerleri çalıyorlar!” diye bağırarak inşaata
doğru koşmaya başladı. Diğer çocuklar da ne olduğunu anlamayan kararsızlıkları
ve herkesin koştuğu yere koşmak gerektiği yolundaki kararlılıkları ile Ali’yi
izlediler.
İnşaata doluşan
çocuklar, beklenmedik şekilde donakalan Ali’ye çarparak ancak durabildiler. Üç
Suriyeli çocuk, küçük parçalara ayırdıkları hamburger köftesini anneleri
tarafından terk edildikleri ve çok aç oldukları ilk bakışta anlaşılan beş kedi
yavrusuna yedirmeye çalışıyorlardı.
Ali ise, yaşadıklarına
yavru kedilerin henüz açılmamış gözleriyle bakabiliyor olmak için nelerden
vazgeçebileceğini düşündüğünden, af ve anlayış dileyerek bakan Suriyeli
gözlerin farkında bile değildi.
*****
2-SAYGILI OL:
Yaşamın ve evrenin
merkezi değiliz. Çevremizdeki başka ‘varoluşlar’ bizi merkez kabul ederek
etrafımızda dönmek zorunda olan uydular değil. Bu nedenle, saygıdeğer olmanın
koşulu bize benzemek ya da bize ‘yara(n)mak’ değildir. Bilerek zarar vermeyen
her ‘varoluş’ saygıdeğerdir (en azından saygısızlığa müstahak değildir).
ROMAN OLMAK MI
ROMAN OKUMAK MI?
Ayşelerin evi şehrin
bitip kırın başladığı sınıra çok yakındı. Hem şehirli hem köylü gibi yaşamak;
istediğinde trafik, beton, gürültü ve ışık içinde kalıp; istediği zaman da
ağaç, çimen, karanlık ve yalnızlığı yaşayabilmek hoşuna gidiyordu.
“İstediği zaman” diye
tanımlanan özgürlük alanının sınırlarında çingenelerin çayıra çadır kurduğu
dönemler vardı.
Onlarla her türlü
ilişkiyi yasaklayan kesin kurallar hep aklındaydı. Çünkü çingeneler hayatlarını
hırsızlık, dilencilik, çocuk kaçırma gibi suçlarla sürdüren insanlardı. Ayşe de
sabit bir hayatı, odası, eşyası, eğitimi, elektriği, tuvaleti olmayan
insanların güvenilmez olacağını düşünüyordu.
Bu nedenle, o gün
üstüne üstüne yürüyen kendi yaşlarındaki çingene kızdan hızla uzaklaşmaya
çabalıyordu. İşte o anda, yeni okuduğu “Çizgili Pijamalı Çocuk” kitabının
kahramanı Bruno’nun toplama kampındaki Yahudi çocuk ile konuşmasaydı, haksızlık
yapmış olacağını düşündü ve birden durdu.
Hiçbir çekingenlik
belirtisi göstermeden yaklaşan çingene kızın kendisi kadar temiz, bakımlı ve
iyi giyimli olmadığı, uzun saçlarının yıkanması gerektiği, ama tüm bunlara
rağmen çok sağlıklı ve sevimli olduğunu gören Ayşe rahatladı.
Kız Ayşe’ye mahallede
çeşme olup olmadığını sordu. Ayşe, bildiği bir çeşme olmadığını ama şişe ya da
kap getirirse evden su getirebileceğini söyledi. Kız, Ayşe’ye sevgi dolu
bakışlar ve minnet duygusu ile titreşen bir sesle teşekkür etti ve “Çok
iyisin!” dedi.
Ayşe: Abartma, alt
tarafı su, dedi.
Kız: Genellikle
insanlar bizimle konuşmaz bile, dedi.
Ayşe: Ama siz de
yalnızca suç işleyerek yaşıyormuşsunuz, dedi.
Kız: Ben de sizin
hapishanelerinizin boş olmadığını duydum. Ama aranızda suçlular var diye
hepinizin suçlu olduğunu söylemiyoruz, dedi.
Ayşe: Peki! Suç
işlemeyenleriniz geçimini nasıl sağlıyor, diye sordu.
Kız: Dünyanın değişik
yerlerinde, çok farklı adlar altında çingeneler yaşıyor. Benim bildiğim
kadarıyla müzisyenlik, bohçacılık, falcılık, muskacılık, arabacılık,
hurdacılık, pazarcılık, gündelikçilik, hamallık, kağıt toplama, kalaycılık,
sepetçilik gibi işler, dedi.
Ayşe: Bu saydığın
işlerle ihtiyaçlarınızı nasıl karşılıyorsunuz, diye sordu.
Kız: Bu işleri
bizlerden başka yapan olmadığı için iş bulmak konusunda zorlanmıyoruz. Ama asıl
önemlisi ihtiyaçlarımız sizinkiler kadar abartılı değil, dedi.
Ayşe: Farklı yerlerde
farklı çingeneler var demiştin, kim onlar, diye sordu.
Kız: Esmer vatandaş,
kıpti, poşa, mutrib, elekçi, arabacı, teber, cono, haymantos, roman gibi
adlarla anılanların hepsi çingene, dedi.
Ayşe: Size neden bu
kadar kızıyorlar, diye sordu.
Kız: Duyduğuma göre
İbrahim Peygamber ateşe atılırken engellemeye çalışan melekleri meşgul etmek
için zina yapan Çin ve Gen adlı kardeşlerin soyundan geldiğimizi söyleyerek
bize kızıyorlarmış. Aslında Allah’ın meleklerinin bu şekilde kandırılabilecek
kadar röntgenci(!) olduklarını düşünmelerine kızmalılar, dedi.
Ayşe: Peki, okula
gitmek ve bir evde yaşamak istemez misin, diye sordu.
Kız: Tabi ki isterim,
ama bizim yeni bir hayat için birikimimiz yok. Bu nedenle yeni bir hayata
başlamak isteyenlerin, uyum sağlayana kadar yardıma ihtiyacı olacaktır. Ayrıca,
üzmeden ve ezmeden bizi aranıza alacağınızı da sanmıyorum, dedi.
Ayşe: Çok önyargılı
olmadı mı, diye sordu.
Kız: Size çok benzeyen
ve köyünden şehre göçen akrabalarınızı bile konuşmaları, gelenekleri, giyinişleri
size benzemiyor diye dışlamıyor musunuz? Tüm bunlara rağmen şehirde yaşamak
istediğim çok an oluyor, ama aynı zamanda istediğim zaman istediğim yere
gitmek; ödev, ezber gibi sıkıcılıklardan uzak olmak; yıldızları kitaplardan
öğrenmek yerine her gece onlarla kucak kucağa yatmayı da istiyorum, dedi.
Ayşe, şehrin ışıkları
ile kirlenmemiş yıldızlı bir gecenin pırıltısını romanlarda okuyanlara mı,
yıldızların pırıltısını uykularına yorgan yapan romanlara mı imrenmesi
gerektiğine karar veremedi.
******
3-EŞİTLİKÇİ OL:
Eşitsizliklerin
kaynağını oluşturan sınıflı toplum gerçeğinden kurtulmadıkça gerçek içeriğine
kavuşamayacak olan eşitlik; insani özellikleri alt-üst, değerli-değersiz,
iyi-kötü ikilemleri içinde değerlendirmek yerine yatay düzlemde yayılan
‘eşdeğer’ farklılıklar olarak algılamayı gerektirir.
ÇÖP KAFA
Öğretmen Ali’yi sınıfa
getirdiğinde, hepimizin dikkatini çeken durgun bakan gözleri ile yavaş
hareketleriydi.
Bir gün önce Öğretmen
‘özel gereksinimli’ bir arkadaşlarının sınıfa katılacağını söylediğinde, aklıma
‘engelli, özürlü’ gibi sözcükler geldi. Öğretmenin anlattığına göre
“kaynaştırma eğitimi” diye bir uygulama varmış. Her insan gibi engelli çocukların
da diğer insanlarla sosyal ilişki kurmak, beğenilmek, takdir edilmek, hiç
kimseye ihtiyaç duymadan ve bağımlı olmadan yaşamak hakları varmış.
Ayrıca, bu uygulama
sayesinde biz normal çocuklar da hayatın gerçeklerini, engelli insanların
varlığını, ihtiyaçlarını, bireysel farklılıklarını doğal karşılamayı ve saygı
göstermeyi öğrenecekmişiz.
Böyle güzel sözlerle
başladık, ama sonrasında arkadaşlarım Ali’yi ya dışladılar ya da acıdıklarını
göstere göstere her şeyi onun yerine yapmaya çalıştılar. Böylece Ali’nin akranları
ile sosyal etkileşime girme yollarını öğrenmesine fırsat vermedik. Zaten yavaş
ve durgun olan Ali de iyice içine kapandı.
Kendisine özel bir eğitim
programı uygulanmadığı için derslere katılamıyor ve kaynaşmak yerine deyim
yerindeyse “arada kaynıyordu”.
Bir gün bana dikkatle
bakarak bir şeyler karaladığını fark ettim. Yanına gittiğimde, önce önümde bir
ayna olduğunu düşündüm, çünkü kendimi görüyordum. Sonra anladım ki benim
karakalem resmimi yapmıştı ve çok ama çok başarılıydı.
Ali’nin bu başarısını
herkesin görmesini ve O’nu takdir etmelerini istediğim için resmi tüm sınıfa
gösterdim. Beğeni belirten sözlerin yanı sıra herkes kendi resmini yapmasını
istiyordu. “Her Çocuk Özeldir” filmindeki disleksi çocuğu hatırladım. Hayat
bazen ne kadar da tanıdıktı!
Sınıf başkanı olan ve
arkadaşları tarafından ‘reis’ diye çağırılan zorbanın sesi tüm sesleri
bastırdı: “Benim resmimi yapacak!”
Ali’nin istemediği
hiçbir şeyi yapmak zorunda olmadığını söyledim. Zorba ise “Ben başkanım. Ali’ye
her konuda yardımcı olmaya çalıştığımı herkes biliyor. Bu nedenle resmimin
yapılmasını hak ediyorum.” derken Ali zor duyulur bir sesle “İstemiyorum” dedi.
Bu duruma çok
sinirlenen zorba “Sen sus, gerzek! Seni adam yerine koyup da bir şey
istediğimize şükret.” diye bağırınca, ben de aynı ses tonuyla “Gerzek sensin.
Ayrıca kötüsün. Senden daha yetenekli birine katlanamayacak kadar da
kıskançsın.” dedim.
“Asıl kıskanç olan
sensin! Hepinizden daha güçlü ve zeki olmamı sindiremiyorsun.” deyince
“Söylediklerin doğru değil. Ama doğru olsaydı da böyle davranmaya hakkın
olmazdı. Özgür irademiz ile seçmediğimiz ve değiştirme şansı olmayan
özelliklerimizi alt-üst, değerli-değersiz, iyi-kötü ikilemleri içinde
değerlendiremezsin. Senden daha güçlü ve zeki birileri seni evcil hayvan gibi
kullanmaya kalksa haklı mı olurlar?” dedim.
İyice sinirlenen zorba
“Kimse bana hayvan diyemez. Hem bırak bu eşitlik masallarını. Uzunla kısanın
eşit olmadığı gibi zeki ile aptal da eşit değildir” dedi.
Ben de “Bu
saydıklarının sadece ‘farklı’ yönlerimiz olduğunu kabul etmek çok mu zor? Hem
bu ikiliklerde işine gelen tarafta durup diğer tarafı küçümsemek adil mi? Uzun
boy basketbol için avantajlı olabilir ama denizaltıcı ya da jokey olmak için
dezavantaj değil mi? Herkesin iyi ve değerli olduğu birçok farklı alanlar
olabilir. Zeki olduğunu söyleyip şişiniyorsun ama Ali’nin yaptığı resmin yarısını
yapamazsın. Madem eşitsizlik arıyorsun, neden Ali’nin resim yeteneği ile senin
yeteneksizliğini karşılaştırmıyorsun?” dedim ve Ali’nin “Kavga etmeyin. O’nun
da resmini yaptım” diyen titrek sesini duydum.
Ali’nin elinden aldığım
ve “Hadi iyisin! Seni en yakışıklı halinle çizmiş” diyerek zorbaya uzattığım
kağıdın üzerinde kocaman ve boş kafası olan bir “çöp adam” resmi vardı.
*****
4-ÖZGÜRLÜKÇÜ
OL:
Sömürme ve suç işleme
özgürlüğü dışındaki her özgürlüğün rahatça yaşanabildiği, mümkün olduğunca ‘yasaklamanın
yasaklandığı’ bir dünyayı savunmak gerekir.
SÜTUNLAR VE
KEMERLER
Yeni sevgilimle
buluşacaktım. ‘Yeni’ sıfatı, bu kadar abazanın arasında beni ayrıcalıklı kılan
ve ‘eski’ sevgililerim de olduğunu düşündüren tınısıyla içimi ısıttı.
Gerçi bu tür ayrıcalıklarla
övünmek solculara yakışmazdı. İnsan gibi yaşamak, insanca yaşama özendirmek,
ama kibirlenmemek gerekliydi. Bunu bilmeme rağmen, hastalıkta yükselen ateşe
engel olamamak gibi, içimden yükselen ısıyı da durduramıyordum.
Şimdiye kadarki sevgililerim,
solculuğun prizmasından geçirerek yaptığım seçimler değildi. Daha doğrusu, bir
‘seçim’ yaptığım da söylenemezdi. Tek yaptığım açık bulduğum her kapıyı
denemekti. Solculuk bunun neresinde denilirse, hiçbir kapalı kapıyı
zorlamamıştım. Ancak itiraf etmeliyim ki bu yöntemle dışarıya karşı bir
‘sevgili’ ediniyordunuz, ama ‘içinize’ karşı sevgiliniz olması için ‘içinizde
yükselen ve engellenemeyen’ ateşi hissetmeniz gerekiyormuş. Bu hissi mümkün
kılan da ‘tamamlanmışlık’ hatta artmışlık, çoğalmışlık duygusuydu. Bu ‘en iyi’
durumu açıklayan ‘en kötü’ cümle nedir derseniz: “Arayış bitti, şimdi keyfini
çıkarma zamanı!”
Ayşe de ‘bizim’
gençliğin cadılarındandı. Özgüveni, kararlılığı, cesareti, iyiliği ve her
konudaki bilgisi yüzünden “Elf’çe” güzelliği ikinci planda kalıyordu. Zaten
yalnız dış güzelliğini görenleri de Ayşe görmüyordu.
Beni ilk ‘gördüğü’
andan emin değilim. Herhalde, kantinde muhabbet ederken, hem sosyalist hem de
feminist olduğunu söylediğinde “İkisini birden taşımak zor olmuyor mu? Yardım
edebilirim. Hem feminist olmak kadınları sevmekse ben de feministim.” dediğim
andı. Gözlerindeki sıcaklık öfkeden kaynaklansa da içini ısıtmayı başarmıştım.
“Erkek olman yeterince sorunlu zaten, bir de salak olmaya uğraşma!” derken bana
eğitilebilir bir özürlü gibi baktığından emindim.
Gerçi, şu an, O’nu
beklerken önümden geçen iki hareketli sütuna nasıl baktığımı görse, gözlerinin
yine ateş rengini alacağına eminim. Ama Dünyanın yedi harikasındaki sütunlu
yapılardan hangisine koysan yakışacak güzellikteki bu iki bacağı birleştiren
şort bile yukarıdaki ağırlığı dengeli bir şekilde sütunlara aktaran ‘kemer’
olarak sanat tarihinde yer bulabilirdi.
Daha önce Ayşe’ye tam
da bu konuyu sorduğumda, gözlerinden yansıyan görüntüm yine ‘yalnızca’ erkekti:
“Hem en bakılası yerlerinizi açıyorsunuz, hem de bakana kızıyorsunuz. Bu zulüm
değil mi?”. “Hayır canım!” demişti, biraz da ‘eğitim’ çabalarının boşa
gittiğine üzüldüğünü hissettirerek. “Bu bir insanlık sınavı. İstediği her şeyin
hemen olmasını isteyen ve gördüğü her şeyin sahibi olduğunu düşünen ilkel
‘erkek hayvanı’ ile toplum içinde birlikte yaşamamızı mümkün kılan değerler ve
kurallara uyan ‘erkek insanını’ belirleyen bir sınav.”
“Ama…” demiştim,
kaşınmaya(!) devam ederek, “Hani sokakta sizi taciz eden hödük için değil
sevdiğiniz ya da seçtiğiniz kişi için giyiniyorsunuz ya! Tercihlerinizi
sevdiklerinize de hiç sormuyorsunuz. Tavır görünce de bozuluyorsunuz.”
Bu sefer ateş gözle
görülür hale gelmişti. Ateşin içinden çıkan buz gibi bir sesle, cümlede adı
geçen ‘hödüğe’ söyler gibi söylemişti: “Sevdiğimiz için giyinmek, sevdiğimizin
zevkine veya isteklerine göre giyinmek değildir. Sevdiğimizin bizim
zevklerimizi de sevdiğini ya da en azından saygı duyduğunu görmek içindir. Ben
senin zevkine ya da kaygına göre giyinmek zorundaysam, senin dünyandaki ‘ben’
kimim? Sen, benim kendime ait zevklerim olduğunu kabul etmiyorsan, benim
dünyamdaki ‘sen’ kimsin? İki kişinin hayatlarını birlikte yaşamaları yerine,
iki kişinin içlerinden yalnız birinin hayatını yaşamalarını istiyorsan benim
yanımda işin ne?”…
Neyse ki görüş alanımda
bir tapınağa yetecek kadar ‘sütun’ vardı. Ama oturduğum masaya doğru kararlı
adımları atan bu güzel bacaklar… Bakışlarım yukarı tırmandıkça artan
‘tanıdıklık’ ve mahcubiyet duygusu, Ayşe’nin “Yine yanlış sularda yüzüyorsun!”
diyen güzel gözlerinde zirveye ulaştı. Aklımda kalan en net cümle ise Ayşe’nin
tişörtüne iğnelenmiş olan rozette yazılıydı: “Kıyafetime karışma!”
*****
5-DAYANIŞMACI
OL:
Birbirini seven,
güvenen, değer veren, anlayan, ihtiyaç duyanlar arasında gerçek anlamına
kavuşan ve ‘yalnız değilsin’ duygusu yaşatan eylem.
DENİZE AKAN
NEHİRLER
İhracımdan önce,
‘memurların neden sendikalı olması gerektiğini anlıyordum’ desem yalan söylemiş
olurum. Bıyığının boyunu bile düzenleyen, her konuda ve bir sürü mevzuatın
ortasında sendikacılık! Sendikanın (s)’sine katlanamayan bütün sağcı ve
gericiler, yasal olduklarından bu yana yandaş sendikaları doldurmuş ve
yetkileri almış durumdaydılar. İşverenimiz olan devlet sendika aidatlarını
ödüyordu ve yandaş sendikalar her yerde yetkili sendika olmuşlardı.
Bizimkilerin
sendikaları ise, onlardan olmayanların isimlerini ‘üye listesi’ şeklinde açık
hale getirerek ‘objektif’ olarak ihbarcılık yapan, bizimkilerin makam ve terfi
fırsatlarını kapatan bir duruma düşmüştü.
Zaten geçmişi, davası
ve inadı olan bir avuç insanın yüzü suyu hürmetine ayaktaydılar. Benim üyeliğim
ise eşimin zorlaması ile olmuştu. Eşim ‘karşı’ taraftan bahsederken burada
tekrarlamak istemediğim sıfatları çok sık kullandığından üye olmak zorunda
kalmıştım. Çok istediğim ve kesinlikle hak ettiğim “şeflik” için yandaş
sendikaya üye olmam söylendiğinde gönlüm kaymadı diyemem, ama o kadarına da
cesaret edememiştim.
Sendika merkezine hiç
gitmedim, işyeri temsilcisinin arkadaşça ilişki kurma çabalarına karşılık
vermedim, herkesin katıldığı ve sıfır riskli olan eylemler dışındakilere
katılmadım. Hani ‘tabela partisi’ derler ya! Benimki de ‘tabela’ üyelikti.
Bir de “piknik
düzenledik; şu filme ya da oyuna toplu bilet aldık; geçmiş olsun’a, hayırlı
olsun’a, başsağlığına gidiyoruz” gibi davetleri reddetmekten imanım gevrediği
için işyeri temsilcisinden kaçmaya başlamıştım. Üye olmak tamamdı ama her
fırsatta bunun altını çizmek ve unutulmasına imkan tanımamak için bu kadar
çabaya gerek var mıydı?
Haaa… Bir de zor
durumdaki öğrencilere burs veren vakfa yardım isteyenler; kullanmadığı eşyaları
öğrencilere vermeye çalışanlar; kendi imkanları ile bastırdığı şiir kitabını,
evde yaptığı böreği, memleketten getirdiği kaşarı satmaya çalışanlar; arkadaş
grupları arasında “gün” tertipleyip faizsiz para toplayan ve acil ihtiyacı
olanlar için sırayı değiştirenler; düğün, sünnet, takı, hediye, cenaze evine
yemek gönderme gibi durumlarda kullanılmak için fon kuranlardan kaçmak çok
yorucuydu.
Zaten, muhalif olanını
bırak, gazete bile almıyordum. Bu kadar dergi, kitap, albümü kimler alıyor; bu
kadar oyun, film, konsere kimler gidiyor, anlamıyordum. Aldığımız para ev
kredisi taksitlerine, hiç bitmeyen eşya yenileme harcamalarına, son çıkan
telefon ve televizyonu almaya, arabanın modelini yükseltmek için biriktirmeye
ve at yarışlarına ancak yetiyordu.
Derken, o gece,
haberleri ve yorumları ‘çiğnenmiş ve sindirilmeye hazır’ bir kıvamda veren
televizyon programını izlerken telefonum ısrarla çalmaya başladı. Açmadım
tabii… Eşim elinde telefon, yüzünde “dünya savaşı çıktığını haber verecekmiş
gibi” bir ifade ile bilgisayarı açmamı istiyor ve “ihraç edilmişsin” diyordu!
Sonrası malum! Önce ‘inkar’:
İsim benzerliğidir, ne alaka?... Sonra ‘öfke’: Bunlar manyak mı? Benim bu
işlerle ne ilgim olabilir?... Ardından ‘pazarlık’: Yanlışlık olmalı, mutlaka
düzeltirler, zaten benim sıradan bir üye olduğumu biliyorlar… Kaçınılmaz olarak
‘depresyon’: Allahım neden ben?... Ve ‘kabullenme’: Ne yapacağım şimdi?
Önce telefonumu
kapattım ve gece boyunca kafamı dinledim. Tek duyduğum çaresizliğin ezik ve
felçli sessizliğiydi. Sonraki günlerde iki nehir aktı yanımızdan yöremizden.
Biri telefonlarımıza bile çıkmayan, “mutlaka yapmıştır bir şeyler” diyerek
kapılarını açmayan, yakınımızda görünmemek için başka yerlere giden ve
utanmasalar “hain” diye yüzümüze tükürecek olan eş-dost(!) ve akrabalarımızdan
oluşan “mecbur ilişkiler” nehrinin bulanık ve çamurlu suları; diğeri ise bizim
açmadığımız telefonlara ve kapılara rağmen “ilgisi” hiç tükenmeyenler, hiç
tanışmamış olmamıza rağmen ‘kardeş’ gibi kucaklayanlar, hiç eli boş
gelmeyenler, dayanışma fonları kurup inatla ve ısrarla parayı bize
ulaştıranlar, “geçmiş olsun” derken bile sanki suçlu onlarmış gibi mahcup
olanlar, “bu günler mutlaka geçecek ve biz kazanacağız” derken bile
kullandıkları ‘gelecek zaman kipinden’ bu gün adına utananlar ve sendika(m)dan
oluşan “dayanışma” nehrinin iç ferahlatan pırıl pırıl suları.
Anladım ki dayanışmak
örgütlenmekmiş ve örgütlenmek dayanışmakmış. O günlerde içimden gelen ve eski
alışkanlıkla içime haykırdığım bir sloganı, bu günlerde katıldığım tüm
eylemlerde bütün dünyaya haykırıyorum: “Yaşasın örgütlü dayanışma!”
*****
6-ADİL
OL:
Platon’a göre adalet
toplumsal mutluluktur. İnsanın her türlü ilişkisini haklı-haksız temelinde
tanımlamasını ve kendini erdemli hissetmesini sağlayan duygu.
İÇİNDEKİ UÇURUMA
DÜŞMEK
Bu kadar derin ve yoğun
işkenceye nasıl dayandıklarını anlayamıyordu. Bazen komünistlerin ruhu olmadığı
için acı çekmediklerini düşünüyordu. Ama, bu durumda işkence sanatını
konuşturarak(!) konuşturduklarının ‘gerçek başarı’ olmadığını kabul etmek
zorunda kalıyordu. O kadar çabanın boş yere harcanmış olma ihtimalini düşünmek
dahi istemiyordu.
Yaptığı işten hoşnut
muydu? Bu soruyu gereksiz buluyordu. Millet olarak büyük bir aileydik ve herkes
üzerine düşeni yapmak zorundaydı. Kendisi de başkaları yapmadığı ya da
yapamadığı için üzerine kalan bu işi yapıyordu. Aldığı övgü ve takdirler,
işinin ne kadar gerekli ve önemli olduğunun kanıtıydı.
Bu dünyada başka bir
şekilde övgü ve takdir kazanma ihtimali olup olmadığını düşündüğünde aklına pek
bir şey de gelmiyordu. Sonuç olarak, O’nu takdir eden insanlarla paylaştığı
hayatı sürdürmek için elinden geleni yapmaktan; aldığı övgü ve takdirlerin en
büyük düşmanı olan komünistlerle savaşmaktan başka bir seçeneği olmadığına
inanıyordu.
Aslında gerçekten övgü
ve takdirini kazanmak istediği tek kişi kızıydı. Okula başladığında gerçek
hayatla karşılaşacak ve babasının bu vatan için yaptıklarını öğrendiğinde ne
düşünecekti?
Ya da okula
başlayabilecek miydi? Küçük kızının beyninde kötü huylu bir tümör olduğunu
söylediklerinde, vatanı için yaptıklarının bedelini bu şekilde ödüyor olma
ihtimali canını çok yakmıştı. Kendisi bile masum olduğuna inandığı kişiler için
voltajı azaltıyorken, Allah’ın kızına nasıl kıyabildiğini anlayamıyordu.
Allah’ın gönlünü alması
gerektiğinin farkındaydı, ama bunun için işini çok daha iyi mi yapmalıydı,
yoksa biraz yavaşlamalı mıydı, bilemiyordu.
Kızının günlerinin
sayılı olduğu gerçeğini unutmak için okuduğu gazetedeki bir cümle ilgisini
çekti: “Kübalı bilim insanlarının kansere yönelik geliştirdikleri yeni tedavi
yöntemleri Türkiye dahil dünyanın pek çok ülkesinde ilgi uyandırıyor. ‘Yaşam
için son çare Küba’ diyenlerin sayısı hızla artıyor.”
Komünist Küba’dan başka
bir Küba daha mı vardı? Hani bazı ülkeler kuzey-güney diye ayrılıyorlardı ya!
Ama biliyordu ki “Lanet olası tek bir komünist Küba var!”.
Bu öfkeli cümlenin
arkasına saklanan silik ve utangaç cümleyi fark edince yüreği hopladı: “Keşke
kızım Küba’da olsaydı!”
Vücudunun bu cümleyi
kuran yerlerine nasıl işkence edilmesi gerektiğini düşünmeye başlayamadan,
kızının “Babacığım, çok acıyor!” diyen cılız ve yorgun sesinin yarattığı acıya
komünistlerin bile dayanamayacağını düşündü.
*****
7-BİLİMSEL
OL:
Gerçeği anlamak için
başvurulacak alternatifsiz tek rehber.
CİN DÜĞÜNÜ
Fen Bilgisi öğretmeni
“madde döngüleri ya da çevrimleri” konusunu anlatırken, benim aklımda
“mezarlıkta cinlerin dansı” vardı!
Çocukluğumda yaz
tatillerini babamın köyünde geçirirdim. Şehirden gelen misafir çocuk olmak çok
keyifliydi. Sabahları kimse tarafından uyandırılmasan bile güneşin doğuşu ile
kendiliğinden uyanıyordun. Adına yaraşır bir “köy kahvaltısı” yaptıktan sonra
canın hangi işe “asistan” olmak istiyorsa söylemen yetiyordu.
Pancar sulamasında
kullanılan yağmurlama borularının yerlerini değiştirmek; boş köy yollarında
traktör kullanmak; tarla sürmek; buğday saplarını saman yapmak için patos
makinesini kurmak ve sapları yaba ile makineye atmak; gece rüzgarsız saatlerde
samanları dama taşımak; bazen de bostandan sebze toplamak; konserve, salça,
turşu, erişte, tarhana, reçel, pekmez… hazırlıklarına yardım etmek, hepsi de
mevsimine göre seçenekler arasındaydı.
Akşamları da karpuz-kavuna dalmak, evlerden
sırayla “çaldığımız” tavukları zulalarda saklanan tencerelerde haşlayıp
afiyetle yemek, tüm köyü yukarıdan gördüğü için en güvenli yer olan ve sağı
solu define avcıları tarafından delik deşik edilmiş höyüğün tepesinde
sigaralarımızı içerek günü bitirmekten çok keyif alıyorduk.
O akşam dolunay vardı.
Misafirleri şaşırtmaktan ve korkutmaktan her daim mutlu olan köy çocukları beni
“cinlerin düğününe” davet etmişlerdi. Israrlı sorularıma karşılık, alaycı bir
ifade ile yalnızca “görürsün!” demişlerdi.
Önce çerez niyetine
biraz nohut kopardık ve yüzümüzü köy mezarlığına dönerek höyüğün tepesine
oturduk. Bir süre sonra mezarlığın orta yerinde bir hareketlenme olduğunu
hissettim. Tam o sırada yanımdakilerin fısıltı ile “İşte başlıyor!” dediklerini
duydum. Hepimiz ürperten bir sessizliğin içinde, görünmekten korkarak yere
yapışmış bir vaziyette mezarlığa bakar halde kilitlenmiştik.
Gerçekten de yeşilin
değişik tonlarındaki ışıklardan oluşan, dağılmayan bir duman birikintisi izlenimi
veren esnek şekiller estetik ve ritmik sayılabilecek salınımlarla dans
ediyorlardı. Gerçekten de cinler düğün yapıyordu. Oyunlarına eşlik eden müziği
kulaklarımla duyamıyordum, ama hareketi diğer enerji biçimlerine dönüştüren
makineler gibi beynim de ritmik hareketleri sese dönüştürüyor ve bildiğimiz
oyun havalarına benzeyen “şarkı”, gerçekliğine yemin edeceğim bir somutluğa
dönüşüyordu.
Nefes almaya korkarak
izlediğimiz bu “gösteri” ayın önüne gelen bir bulut ile matlaşarak sonlandı.
Bastığımız yerlerden korkarak, yaşayıp gördüklerimizi aramızda bile konuşmamaya
yemin etmiş gibi sessizlik içinde evlere dağıldık.
Cin-peri konularının
konuşulduğu birkaç ortamda anlattığım bu hikayenin aslında çoğu insan
tarafından bilindiği ve gece mezarlıkların bu nedenle tekin olmadığına
inanıldığı, geceleri tenha yerlere işeyenlerin de bu düğünlerden dağılan
cinlerin üzerine işeyerek çarpıldıklarını öğrenmiştim.
Derken, şimdi, Fen
Bilgisi öğretmeni, doğada yaşamın sürekliliği için karbon, su, oksijen, azot,
oksijen ve fosfor gibi maddelerin ekosistem içinde devirli olarak kullanıldığını,
canlıların da ihtiyaç duydukları bu maddeleri yaşadıkları ortamdan aldığı,
kullandığı ve bir şekilde ortama geri verdiklerini anlatıyordu.
Söylediğine göre, bu
döngülerden biri de “fosfor döngüsü” idi. Fosfor, kalsiyumdan sonra vücutta en
bol bulunan ikinci temel minerallerdendi ve vücut ağırlığımızın % 1’ini
oluşturuyordu.
Çürüyen insan
organizması hidrojen sülfür, metan, amonyak, karbonmonoksit ve karbondioksitin
yanı sıra fosforlu hidrojen gazlarını üretiyordu. Bu nedenle mezarlıklar
aslında “fosfor” depolarıydı. Toprak katmanları arasından yüzeye çıkan fosforlu
gazlar, ay ışığının da etkisiyle “düğün” yapıyorlardı.
Anladım ki “ebesi korku
olan bilgi” kimine düğün olurken biz garibanlara hep kabus oluyordu.
*****
8-İYİ
OL:
Karşındaki hak ettiği
için yaptığın şey iyilik değil hakkını teslim etmektir. Bu seni kötü biri
olmaktan koruyabilir ama iyi yapmaz. İyilik, kötülük yapmamak hali değil iyilik
yapma halidir.
YOLUN NAMUSU
“Sosyalizm sadece doğru
fikirlerin egemen olduğu bir uzmanlar sistemi değil, iyi kalplerin nefes aldığı
bir dünya olarak tasarlandığı ölçüde, insanlığın kayıp rüyasını yeniden var
edebilecektir.” diyen bir zihinsel yapı ile Kamboçya’daki kafatası tarlaları
arasında bir yakınlık olabilir mi?
Kantinde ‘kafalamaya’
çalıştığım Ayşe’ye “İyiler sosyalist olur, sosyalistler de iyi olur” dediğimde
gözlerimin içine bırakmıştı bu ‘fesat’ soruyu. Ardından da eklemişti: “İyi
olmak dışında hiçbir varoluş hali iyi olmayı garantilemez. Kolaylaştırır,
yakınlaştırır, özendirir, imrendirir ama garantilemez.”
“Ama…” demiştim,
karşındakinin haklı olduğunu anladığın, ancak susamadığın anlardaki ‘tevazu’
ile; “Benim bilmediğim bu kadar özel şeyleri bilmene rağmen, neden aramızdaki
sosyalist sen değilsin. Seni örgütlemeye çalışırken, kendimi Roma’yı fetheden
barbarlar gibi hissediyorum. Değiştirmeye çalıştıkların tarafından
değiştirilmek…”
“Haklıdan yana
değişmeyi reddederek sosyalist olunmaz, bu bir! Sana ‘sosyalistim’ dememiş
olmam, ‘sosyalist değilim’ demiş olduğum anlamına gelmez, bu iki! Sen de benim
bilmediğim özel şeyleri biliyormuşsun, bu da üç!” deyip üçüncü cümle ile gönlümü almaya
çabaladığına göre, ilk iki cümlenin suratımdaki şaklamalarının yüzümü
kızarttığı kesindi.
“Peki…” dedim, en kazık
soruyu yakalamış olmanın hinliğiyle, “Cehaletin kötülüğünü anladık, ama
bilmenin getirdiği sorumluluk da mı senin sosyalist olmana yetmiyor?”
“Bu gidişle beni
‘sayman’ yapacaksın” diyerek saymaya başladı: “Birincisi, henüz öğrenmeye
çalışıyorum. İkincisi, ‘işte bu sosyalizm, al öğren’ denilebilecek bir kaynak
yok. Üçüncüsü, özellikle zamanımızda kötülük yalnızca cehaletten
kaynaklanmıyor.” deyince, ilk kez avantajlı duruma geçtiğimi hissederek arkama
yaslandım ve “Nasıl yani?” diyerek fitili ateşledim.
“68 kuşağı
devrimcileri, insanların cahil ama özünde iyi olduklarını, ister silah ister
parti ister parlamento yoluyla halka gerçeği anlatmayı başarırlarsa kitlelerin
kendi arkalarında dizileceklerini düşünüyordu. Olmadı, anlattıklarının
dinlenmesine izin verilmedi. 78 kuşağı da yarım kalan işi sırtladı ama yine
engellediler. Susurluk kazasından sonra bizzat Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu
ile devrimcilerin anlatmaya çalıştığı tüm rezillikleri Devlet kendi ağzıyla
anlattı. Herkes her şeyi öğrendi, ama ne oldu? Demek ki bilmek değil,
bildiğinden etkilenecek kadar ahlaklı ve sorumluluk sahibi olmak gerekiyormuş!”
“Biraz da ben sayayım!”
diyerek oturduğum yerde hafifçe toparlandım: “Birincisi, 68 kuşağının sesi
erken kesilmiş olsa da anlattıklarının anlaşıldığının kanıtı 78 kuşağının
mücadelesinin kitleselliğidir. İkincisi, 78 kuşağının anlaşıldığının kanıtı,
emperyalizmin güdümünde acımasız bir iç savaş ve zulmünü herkesin bildiği
faşist bir darbe ile ancak durdurulabilmesindedir. Tabi ki eksikler, hatalar,
yetmezlikler vardır ve bu yüzden devrim yapılamamıştır. Ama bardağın dolu
tarafını görmezden gelmek de hakkaniyetli olmaz. Susurluk meselesi de, 12
Eylül’ün etkilerinin sürdüğü ve Sovyetler Birliği’nin çöktüğü bir dönemde
yaşanmasına rağmen ciddi bir toplumsal muhalefetle karşılanmıştı. Gezi
Direnişi, 7 haziran seçimleri, hayır kampanyası, hatta adalet yürüyüşü bu
saydıklarımızın birikimi değil miydi? Yani hiçbir şey boşa yaşanmıyor ve
örgütlü kötülüğün karşısındaki iyilik mutlaka ortaya çıkıyor.”
Söylediklerimden
etkilenmiş gibi bir süre sessiz kaldı ve “Yine de iyiliği çantada keklik gibi
görme. Nasıl ki sosyalizmin kadın, çevre, cinsiyet sorunlarını çözmesi için bu
başlıklara ait ‘münhasır’ çalışmalara gerek varsa, iyilik için de özel çaba
gerekir. Örneğin, ‘amaca giden her yol mübahtır’ sözü ile savaşmak gerekir.”
Bana göre tüm
zamanların en güzel cümleleri arasında ilk üçte yer alan cümleyi söylemenin tam
sırasıydı: “Yol devrimcinin namusudur.”
*****
9-UMUTLU
OL:
Hayatın determinist
yanı kadar iradeci yanı da vardır. Bu alanı boş bırakmamak ve koşullar ne kadar
aleyhte olursa olsun umudu diri tutmak, en uzun yürüyüşün bile tek bir adımla
başladığını, en büyük ateşlerin bir kıvılcımdan çıktığını unutmamak gerekir.
KÖTÜMSER UMUT
“Bu topraklara ilişkin
hiçbir umudum kalmadı” derken bile yaramazlık yaparken yakalanmış yaşlı bir
haylazın hınzır dudak kıvrımını saklayamadı. Umudu bitmiş bir “umut taciri” ne
yapardı? Tabi ki yenisini arardı! İşte bizim ihtiyar da “ters psikoloji
oyununu” başlatıyordu. Umutsuzluktan bahsederek konuyu açmanın altında, eğer
yeterince beslersen yukarı çıkacak bir ‘umut tomurcuğu’ alt metin olarak
yatıyordu.
“Bilirsin” dedim, zaten
O’nun bilmediği bir şey söyleyebilecek durumda olmadığımı yani haddimi
bildiğimi göstermek üzere, “umutsuzluk, geleceğin kaybolduğunu hissetmektir. Bu
güne ‘iyimser’ yaklaşmak edilgenlik yaratır. İyimserliğimizi geleceğe saklamalı
ve bu güne ‘kötümser’ yaklaşmalıyız. Benim önerim, duygu durumumuzu umutsuzluk
yerine kötümserlik olarak tanımlamak.”
“Adını değiştirince
niteliğinin de değişmesini beklemek bizim avadanlıkta var mı?” diyerek
‘felsefe’ yapmayı da özlediğini açık etti, ama ben kafamda zaten hazırladığım
cümleyi unutmamak için devam ettim: “Umut sen ‘var’ dersen olan bir şey. Daha
doğrusu silik, çekinik, ayrıntıda gizli olarak duran ‘potansiyeli’ sen
parmağınla gösterip projektörlerin önüne koyarsan görünür olan, sen kinetik enerjiye
çevirirsen sonuç doğuran bir ‘potansiyel enerji’. ‘Kendini doğrulayan kehanet’
ya da ‘kırk kere söylersen olur’ diye de anlatılan sözün gücü, aslında
diyalektikte öznenin rolünün ‘popülist’ anlatımı.”
“Yine de…” diyerek
derin bir nefes aldı ve “önce söz vardı diye başlayanlar hep ‘kutsal kitaplar’
yazdı ve umudu öte dünyaya erteledi.” dedi.
“Peki” dedim, pozitif bilimlere sıçramazsam bu
tuzaktan çıkamayacağımı hissederek, “Fikirler kitlelere mal olunca maddi güç
olurlar ya! Hani zamanı gelen fikirlerin önünde kimse duramaz ya! Bu aşamaya
gelmeden önce, ilk ortaya çıktıkları andaki yalnızlıkları, siliklikleri nasıl
aşılıyor. Aynı evrim gibi değil mi? Bir değişiklik, mutasyon, aykırılık ortaya
çıkıyor ve yaşamda küçük de olsa bir şeyleri değiştiriyor. Doğal seçilim
mekanizmasının kendisini görmesini sağlıyor. Demek ki ne kadar küçük, ayrıntıda
gizli ve silik olursa olsun, eğer yeni olan seçilim mekanizması tarafından
‘görülür’ ve hayata katkı sağladığı ortaya çıkarsa desteklenir.”
“Ve sen ‘seçildiğini’,
yeni bir türün oluşumuna doğru doludizgin gittiğini zannederken bir Eylül günü
meteor yağmuru başlar ve ekranda ‘game over’ yazar.” derken hüzün elle
tutulacak kadar yoğundu.
“Bence…” dedim, bir
dalganın taşıyabileceği tüm saygımı sesime yükleyerek, “Sizin dinozorluğunuz
fikirlerinizde değil, meteor yağmurlarından kaçamayacak kadar büyük olmanızda.”
*****
10-ŞEFKATLİ
OL:
Latince ‘beraber acı
çekmek’ anlamına geliyormuş. Acıyarak ve esirgeyerek sevmekten (merhamet) daha
çok, karşımızdakinin acısı ile empati yapabilmek gerek.
KUŞ KAYASI
“Kasabın oğlu” olmak
ilk başlarda sorun değildi. ‘Doktorun oğlu’ gibi, babanın mesleğine atıf yapan
bir tamlamaydı. Hatta, bazen, ‘çok et yiyen ailenin çocuğu’ anlamı verecek
şekilde gıpta ile söylendiği de oluyordu.
Ancak, ben büyüdükçe
hayvanlar sokaklardan eve alınmaya başlandı. Petshop’lar, parklarda tasma ile
köpek gezdirenler, kuş, kaplumbağa, hamster… derken ‘kasap’ sözcüğü kötü
kokmaya başladı.
Doktor’un oğlu da böyle
düşünüyordu ki ‘katilin oğlu’ demeye başladı. Ben “Oğlum! Senin baban da adam
kesiyor.” deyince,
O: “Babam yaşatmak için
kesiyor. Seninki öldürmek için kesiyor.”
Ben: “Baban, yaşattığı
insanlar hastaneden çıkarken mutlaka et yemeleri gerektiğini, aksi takdirde
yine hasta olacaklarını söylüyor ama! O etleri baban mı hazırlıyor?”
O: “Ben anlamam! Babam
hastalarını narkoz altında kesiyor. Seninki canlı canlı. Iyyyy…” diye
uzattığımız bir çekişmenin içine düşüyorduk.
Bilmiyordu ki
mahalledeki bütün sokak hayvanlarını babam besliyordu. Bütün köpeklerin kemikleri,
bütün kedilerin ciğerleri, bütün kuşların sularını babam veriyordu.
“Aslan Kral” çizgi
filminde, baba aslan doğadaki besin zincirini anlatırken “Biz antilopları
yeriz, sonra biz ölür ve toprağa gideriz, o toprakta ot yetişir ve antilop o
otu yer.” dediğinde ilk tepkimin “Hadi len!” olduğunu hatırlıyorum. Bu döngü
bana hiç hakkaniyetli görünmemişti.
Ama sonuçta bir besin
zinciri vardı. Aksi durumda, et yiyenler vejetaryenlere göre, vejetaryenler
veganlara göre, veganlar yalnız çiğ şeyler yiyen raw food’çulara göre
vahşiydiler.
Hayvan Hakları
Bildirgesine göre, bir hayvanın öldürülmesi zorunlu olursa, bu bir anda, acı
çektirmeden ve korkutmadan yapılmalıymış. Kızılderililer her canlının çok
değerli olduğunu kabul eder ve avladıkları her hayvandan özür dilerlermiş.
Ruhları için dua eder ve her bir parçalarını en iyi şekilde kullanacaklarına
söz verirlermiş.
Demek ki özgürlük gibi
şefkat de zorunluluğun bilincine varılarak yaşam bulabilir. Besin zincirini
kıramayan insanlık, en azından halkalar arasındaki ilişkiyi insanileştirmeyi ve
zorunlu haller dışında diğer canlılara zarar verenlere ciddi yaptırımlar
uygulamayı başarmalıdır.
Çocukluğumda “O’ra
hikayeleri” diye bir çizgi anlatıda okuduklarımdan hatırladığım kadarıyla,
sanırım Hakkari’deki bir köyde yaşayan çocuklara, 4-5 yaşlarına geldiklerinde
bir kuş hediye edilirmiş. Bir süre kuşla yaşayan ve kuşun varlığına alışan
çocuk, köy dışında ‘kuş kayası’ diye bilinen bir yere götürülür ve kuşu kayaya
vurarak öldürmesi istenirmiş. Çünkü köyün tek geçim kaynağı avcılıkmış ve
hayvanlarla ‘dost’ olmak yanlışmış.
Elinizde tek bir
“şefkat şansı” olsaydı, kuşa mı çocuğa mı harcardınız?
*********