'Özeleştiri yapmayanın eleştirisi samimi değildir' demek için yazıldı...
CANIMIN
İÇİ KIZIMCIM (8)
Metin Çulhaoğlu’nun “Her bireyin egosu, hırsları ve iddiaları vardır… Sorunlu olan, hırs, iddia ve egonun kendisi değil, derecesidir… birey iktidar istemektedir. Kastettiğimiz, yalnızca siyasal iktidarı alıp oraya yerleşmek değildir… ama süreçleri etkilemek, ülkenin gidişatında söz sahibi ve “konuşuluyor” olmak da bir tür “ön iktidar”dır…
Birey iktidarı kendisi için mi, yoksa temsil ettiğini düşündüğü bir sınıf, toplum kesimi ve siyasal oluşum için mi istemektedir?.. Siyaset, iktidar olmak isteyen bireyin alanıdır, aracıdır ve kendini sürekli var etmek zorunda olduğu ortamdır… Sorunun ya da hastalığın başladığı yer, bireyin “egosu”, “hırsları” ve “iktidar tutkusu” değil, siyasetin, herhangi bir sınıfsallığı temsil etmeyen aktörler arasında oynanan bir iktidar oyunu olarak görülmesidir.” cümleleri ile, Barış
İnce’nin “Bizim döngüler hep birbirimize
laf sokma üzerineydi. Hiçbir zaman destekleme üzerine olmadı. Birbirinden güç
almak için değil, öç almak içindi. Ayrıştırma, çarpıştırma, cesaret ve hatta
sidik yarıştırma içindi. Dayanma döngüsü değil kısırdöngü bizimkisi.” cümlelerini
okuyunca, şimdiye kadarki mektuplarda “bizim hikayemizin” yalnızca olumlu,
umutlu, pozitif yönlerine yoğunlaştığımızı fark ettim (ilk mektuptaki ‘solcular
birleşemez’ başlığı altında ‘sorunlu alanları’ biraz konuşmuştuk).
“Adalet
yürüyüşü” yapılan bu günlerde, gerçeğin yalnızca bir yanını abartarak
anlatmanın pek de adil olmadığını kabul etmeliyim.
Önceki mektuplardaki
“neden sol, örgütlenme hikayesi, uygulanabilir bir sosyalizm” konuları (ve
hatta son mektubun konusu olan ‘insan halleri’ bile) ağırlıklı olarak yapısal
ve kurumsal tartışma konularıydı. Ama sosyalizm ve devrim mücadelesinin
yaşanan, yorumlanan, konuşulan, savunulan, yerilen, düşmanlık beslenen, bazen
kişisel, bazen magazinel, bazen dedikodu düzeyinde bir ‘informel’ tarihi de
var. Teorik olduğu düşünülen birçok konuşma ve tartışmanın içine sızan ve “konuyu
anlamayı” zorlaştırarak ‘otantik’ bir dil oluşturan bu tarihin de (olabildiği
kadarıyla) müktesebatta bulunması gerektiğini düşünüyorum.
Yazılı ‘resmi’ tarihi
anlamak için dönemin ruhunu, önderlerin ve öznelerin ‘öznel’ yönlerini, kişisel
ve grupsal ‘egoların’ etki düzeyini, yanlış anlamaları, ‘ayrıştırma,
çarpıştırma, cesaret ve hatta sidik yarıştırmayı’ vb. içeren “devrimci
mücadelenin kuantum dünyasını”, yani devrimci teori ve pratikten oluşan nesnel
dünyanın alt/arka planını oluşturan ve farklı yasalarla çalışan öznel/kişisel
(duygular, algılar, kararlar…) dünya hakkında da fikir sahibi olmak gerekir.
Konuyu
örnekleyerek somutlamanın çok ciddi “yanlış anlaşılma” riskleri var. Verilecek
her örnek, birilerinin tümüyle iyi niyetli ve samimi öznelliğini de eleştirmek
ve olumsuzlamak anlamına gelecektir. Kullanacağımız örneklerin
doğruluğu/yanlışlığından daha çok birileri tarafından bu şekilde algılandığını
-zaten öznellik de buradan kaynaklanıyor- dikkate almak gerekir. Öznelliği
açıklamak için seçeceğimiz örnekler de bizim öznelliğimizle “malul” olacaklar.
Bu nedenle, konuyu somutlayacak tek bir örnekle yetinelim ve sonrasındaki
“tezlerimizi” isimlendirmeden yapalım.
Örnek; Devrimci
Yol-Devrimci Sol ayrılığı sürecinde kullanılan “askıcılar” deyiminin, İstanbul
grubunun sorunları görüşmek üzere yapılan görüşmelerde “ikna edici” argümanlar
ileri sürmeden ilişkilerini askıya aldıklarını duyurmalarından kaynaklandığı
söylenir. Teorik gerekçelerini daha sonra yazılı olarak duyurmuş olsalar da
“önce öznel nedenlerle ayrılmaya karar verdikleri, teorik gerekçelerini daha
sonra oluşturmak için teoriyi zorladıkları” düşünülür. Bu süreci tanımlayan
teorik metinleri (öncü savaş/direniş komiteleri çelişkisi, pasifizm, askıcılık,
tasfiyecilik…) okurken, bu arka planı bilmek “söylem analizini” mümkün kılar.
Örneğin, Dev-Sol’un ‘pasifizm’ eleştirisi, kendisinin ayırıcı özelliği olarak
‘aktivizminin’ yoğunluğunu açıklayan/motive eden diğer unsurlar (öncü
savaş-suni denge yorumları, İstanbul’un ‘kaotik’ yapısı, kurucu kadrolarının
kişisel nitelikleri…) arasında sayılabilir.
Sosyalist müktesebatı
öğrenmek isteyenler için önemli kaynaklardan biri de “tezlerdir” (Marks’ın
‘Fuerbach üstüne tezleri’, Lenin’in ‘Nisan tezleri’, -yerlilerden de- Yalçın
Küçük’ün ‘Türkiye/Aydın üstüne tezleri’ gibi). Tez kavramını, bir yönüyle fen
bilimlerindeki “hipotez” gibi anlamak gerekir. “Araştırmak için ciddi bulgulara
sahip, ancak doğrulamak için yeterli değil” diye tanımlanabilecek, insan
öznelliğinin sınırsızlığı oranında geniş ve tematik olarak sınıflandırılması
zor bir alanda (okuyanın iyi niyeti ve anlayışına güvenerek) fikir ve düşünce
ajitasyonu/provokasyonu yapalım!
Bütün tezler, son
tahlilde “genellemeler” olduğundan eksiklik ve yanlışlıktan bağışık olamazlar.
Bu nedenle biz iddia öne süren tezler değil de “soru soran tezler” üretmeye
çalışalım.
Sınavlara hazırlanırken
ne kadar çok soru çözersen, ne kadar çok soru tipi ile tanışırsan başarı
şansının arttığı söyleniyor ya! İşte teorik-politik konuların çoğunun altında
yatan ve bir ‘gölge’ olarak kendini hissettiren soruların bir kısmı ile
yüzleşmeni istedim.
Soru-tezlerin tez elden
yanıtlanması dileğiyle…
1-Kendine
“sosyalist” diyen birçok insan aslında gerçekten sosyalizme inanıyor mu?
2-Kamuya
açık tüm bildiri, beyan, açıklama vb.’de ‘eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik,
kamucu, dayanışmacı, laik, bağımsız, toplumcu…” kavramlarının “sosyalizme”;
‘kurucu irade, yeni bir dünyanın kurulması…’ kavramlarının “devrime”
bağlanamaması; kavramsal anlamda bile olsa, devrim ve sosyalizmin haklı/meşru/doğru/alternatifsiz
olduğunu söyleyememek anlamına gelmiyor mu?
3-Yeni
bir cumhuriyet kurma çağrısının, Kerenski (Rusya’da çarlık yıkıldıktan sonra
kurulan geçici hükümet) ve Çan Kay Şek (Çin’de iç savaştan devrime kadar iş
başında olan hükümet) deneyimleri ile ne kadar ilgi ve benzerliği var? Bu
süreçlerde Lenin’in “Nisan Tezleri” veya Mao’nun “Uzun Yürüyüşü” olmadan nasıl
etkili olunur? “Yitik bir ülkeyi korumaya değil, yeniden kurulacak bir ülkeyi
aşkla örmeye benzer devrimci olmak” dizeleri, yalnızca şarkı sözü müdür?
4-Einstein’ın
“Karşılaştığınız sorunları onu yaratan düşüncelerle çözemezsiniz!” cümlesinin
bu bağlamdaki yeri nedir?
5-Ekonomik
ve demokratik mücadele ile ideolojik mücadelenin, siyasi mücadeleye
bağlanmadığı durumda boşa düşeceği; parmağın gösterdiği bir güneş yoksa arada
uçan kuşa da bakmanın zorlaştığı bilinmiyor mu?
6-Emekçilerin
güncel ve yerel sorunlarının çözümü kapsamında yürütülen mücadele (ajitasyon)
ile geçici çözümlere/reformlara ulaşılabileceği; gerçek anlamda “kalıcı” çözüm
için “düzen değişikliği/devrim” perspektifinin (propaganda) gerektiği; belli
bir olgunluk düzeyinden itibaren “düzen değişikliği” talebine evrilmeyen
reformist-yerel mücadelelerin kendi içine çökerek sönümlenmelerinin kaçınılmaz
olduğu dikkate alınıyor mu?
7-Kürt
mücadelesini, çevreciliği, feminizmi, insan ve azınlık hakları mücadelelerini…
bütünlüklü bir sınıfsal perspektifin yokluğu nedeniyle sorunlu gören
zihniyetler, eleştirdiği yapılardan daha “sınıfsal” praksis sergiliyor mu?
8-Devrimciler
“yüzünü bile görmediği insanlar için” bir duvar dibinde kurşuna dizilerek
ölebilecek kadar insanları severken, her gün yüzünü gördüğü yoldaşlarını (sevgi
“emek, iyilik ve dostluk” ise) seviyor mu?
9-Devrim
anlayışı, örgütlenme ve çalışma tarzı başlıklarında esaslı farkların olduğu
durumlarda ayrılığın kaçınılmaz olduğu (aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı
yerde), bazı tarihsel duraklarda ancak bölünerek büyümenin mümkün olabildiği
doğru olmakla birlikte, bu ana başlıkların dışındaki ayrılıkların (yeniden)
gerekçelendirilmesinin etik bir sorumluluk olduğunun (solda birlik bağlamında)
gündemleştirilmesi gerekmiyor mu?
10-Varlık
nedeni Rusya, Çin, Arnavutluk… arasındaki kavgaya dayanan yapıların, yeni
durumda da örgütsel yapılarını aynen sürdürme ihtiyacını açıklamaları
gerekmiyor mu?
11-Varlık
nedeni milli demokratik devrim, kırlardan şehirleri kuşatma, işçi sınıfının
ideolojik
öncülüğü, kurtarılmış bölgeler, kızıl iktidarlara… dayanan yapıların, yeni
durumda da örgütsel yapılarını aynen sürdürme ihtiyacını açıklamaları
gerekmiyor mu?
12-Haydar
Karataş’ın “Dersim komünizmi” diye kavramsallaştırdığı ve Dersim’de yaşanan
acıların yeni kuşağın ‘devrimci şiddet’ algısını da etkilediğini tartışabilecek
olgunluğa ulaştık mı?
13-Kemalizm’in
“faşist” olduğu tespitinin yaygın kabul gördüğü coğrafya ile 1938 Dersim
Tertelesi’nin ilgisi kurulabilir mi?
14-“Sosyal
emperyalist ve baş düşman Rusya” tezlerinin kitleselleşmesinde, Anadolu’daki
kadim “moskof düşmanlığının” kolaylaştırıcı etkisi olabilir mi?
15-“Devrim
için tek doğru görüş bize aittir. Bu nedenle, konu ne olursa olsun, sözümüzün
üstüne söz söyleyenlerle birlikte olamayız.” diyerek devrimcilik yapılır mı?
Demokratik merkeziyetçilik, farklı görüşlerin örgüt olarak bir arada
yaşamalarının yolu olarak en önemli ilkeler arasında olmasına rağmen, her hangi
bir konuda farklı düşünenlerin hemen başka bir örgüt kurmaları nasıl
açıklanmalı?
16-Hepsi
yoldaşın olan insanların çoğunlukla kabul ettiği bir görüşü ayrılık nedeni
yapmak için gereken “sakınca” miktarı ile bölünmenin getireceği “sakınca”
miktarını karşılaştıran bir “devrimci
cebir” kullanmaya başlamanın zamanı gelmedi mi?
17-Samimi
bir devrimci, devrim yapmanın gözle görülür en rasyonel yolunun, seçtiği yolun
ana akımını/en güçlüsünü oluşturan örgütlenmeye destek vermekten geçtiğini
bilmez mi? 12 Eylül’den sonra yenilginin muhasebesi yapılırken, ana akım/en
güçlü yapılara “Zaten devrim olacaksa da siz yapacaktınız. O yüzden
sorumluluğunuz daha fazla!” diyenlerin aynı zamanda “özeleştiri” yaptıklarını
düşünmek gerekmez mi?
18-Ana
akım/en güçlü yapının söz ve yazı mecralarında yer bulabilen; yapıcı ve dostça
eleştiri ile ‘çoğunluk’ olma hakkı elinden alınmayan ‘azınlık’ olmanın
“devrime” katkısı ile kıymeti kendinden menkul yapılarda ‘çoğunluk’ olmanın
“kişinin kendine” katkısı arasında nasıl bir orantı var?
19-Yasal
parti tartışmalarında ayrı duranların bu süreç içindeki praksisleri içerik, öz,
etki ve sonuç olarak “yasal parti uygulamalarından” ne kadar farklılaşabildi?
20-Haziran
Meclislerinden ayrı duranların ‘Hayır Meclislerini’ süreklileştirme (ya da
farklı meclis, komite vb.) çabaları nasıl yorumlanmalı?
21-Yenilgi,
ricat, toparlanma, “yeni bir tarihsel döneme geçiş” dönemlerinde teori ve örgüt
modelleri konusunda daha esnek olmak gerekmez mi?
22-Devrimci
örgütlerin sürekliliği, birikimi, geleneği olmadığını ve her kuşağın sıfırdan/yeniden
başlamak zorunda kaldığını söyleyenlerin “eskilerin” varlığına katlanamamaları ve
“göz önünden çekilin, gençlerin önünü açın” demeleri tutarlı mı?
23-“Arabayı
devirdiniz, direksiyonu bırakın” diyenlerin, kenarda durmayı seçenleri
“davasına ve geçmişine sahip çıkmamakla” suçlamaları adil mi?
24-“Eskileri”
olan bir toplumsal hareket olmanın moral, motivasyon ve deneyim artıran
etkisinden neden korkulur?
25-“Hep
denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.” diyenler,
“yenile yenile yenmeyi öğrenmekten” bahsedenler, “yenilenleri” neden asla
bağışlayamıyorlar?
26-Kendini
bildi bileli “devrimcilik” yapan, varını yoğunu bu ‘yola’ harcamış olan, başka
bir ‘varoluş’ düşünmeyen insanların bile düzeysiz ve galiz eleştirilere maruz
kalmaları, adalet ve hakkaniyet duygularımızın yetersizliğini göstermiyor mu?
27-(Solun/devrimin
iyiliği için düşündükleri, önerdikleri, tartıştıkları her türlü görüş ve
önerinin işe yararlılığı ve doğruluğunu samimi olarak ve her boyutuyla
tartışanların dışında) Düzeysiz ve galiz eleştiriler getirenlerin çoğunun iş,
kariyer, iaşe, mal-mülk biriktirme peşinde olanlardan çıkması rastlantı mı?
28-Kendi
devrimci(?) dönemlerini “mal-mülk biriktirme” konusunda kendilerinden çalınan
ve boşa geçen zaman olarak değerlendirenlerin öfkesini “siyasi eleştiri” olarak
ciddiye almak gerekli mi? Her şeye rağmen devrimciliğe devam edenlerin, kendi
tutarsızlıkları, vefasızlıkları, oturmuş bir karaktere sahip olmayışları, dönme
ve değişme konusundaki performanslarını unutturmayan (kesintisiz ve fiili
olarak eleştiren) varoluşlarından nefret ederken, aslında kendi hayatlarına
duydukları nefreti yansıtmaya çalıştıkları açık değil mi?
29-Kuruluşunun
(aslında kurulmaya başlanmasının) üzerinden yalnızca birkaç yıl geçmiş olan
örgütlerin devrim yaptığının hiç görülmediği bir dünya ve dönemde, örgütlerini
devrim yapamadı diye eleştirenlerin adalet duyguları güvenilir mi?
30-Devrim
yapılmış olsaydı bile, 1990’larda yaşanan krizden kurtulma ihtimali (Sovyetler
Birliği’nin komşusu olarak) olmayabilirdi.
Rusya’da devrim için ölenlere “niyazi” diyenler ile Türkiye’de devrim yapamadığı
için ölenlere “niyazi” diyenler arasında nasıl bir düşünsel akrabalık var?
31-İşkencelerde
yaşanan acıların (yaşayanlar anlat(a)masalar da) kısmen tahayyül edilebildiği
bir dünyada, işkencede direnmenin ‘kahramanlık’, çözülmenin ise ‘normal’ karşılanması
gerekirken; işkencede direnenlerin kahramanlıklarını, fedakarlıklarını, sıra
dışılıklarını “basitleştiren” bir zihinsel alt yapı ile çözülenleri “düşkün”
ilan edenler vicdanlı mı?
32-Konspiratif
örgütlenmelerdeki “hücre yapılanması” işkence sonucu çözülmenin öngörülmesi
nedeniyle alınan bir önlem değil mi?
33-Cezaevi
direnişleri, açlık grevleri, ölüm oruçları eylemleri “onurlu yaşamak ve siyasi
kazanım elde etmek” amacıyla yapılmıyor mu? “Daha çok ölmek” yerine yaşayarak
kazanmak perspektifinden bakmak gerekmez mi? “Ölmediler” diye insanları zan
altında bırakmak insani mi? Bazen “su taşıyan karınca” gibi safını belli etmek
bile çok güçlü bir eylem olamaz mı?
34-Cezaevinden
çıktıktan sonra koşulsuz ve kesintisiz mücadeleye dönenlerin cezaevi sürecinin
de hakkını verdiklerini, Yusufiye Medresesinden mezun olduklarını düşünmek
gerekmez mi?
35-Önder/kadro
konumunda olanların sağ yakalanmalarına (üzülmek, en fazla hayıflanmak yerine)
kızmak “ölmelerini istemek” anlamına
gelmez mi? Sanki ‘teslim ol’ çağrıları üzerine ‘kuzu kuzu’ teslim olmuşlar gibi
“direniş geleneği” tartışması yapılabilir mi? Pusuya düşürülerek ‘derdest’
edilenlere “teslim olmuş” yakıştırması yapılabilir mi?
36-“Siyasi
savunma” yapmak görevi, devrimciliğini ve fikirlerini savunma çizgisinin
ötesinde mutlaka “örgütü” ve “her türlü eylemini” savunma olarak mı
anlaşılmalıdır?
37-İşkencede
kimliğini bile söylemeyen, üzerine atılı hiçbir eylemi kabul etmeyen ve bu
tutumunu mahkemelerde de sürdüren, kimlik olarak yalnızca “devrimciyim” ve
faşizme karşı devrim için savaşıyorum diyen bir devrimci ‘siyasi savunma’
yapmamış mı sayılacaktır?
38-Örneğin, Fikri Sönmez savunmasında
“bağımsız devrimci aday” olduğu vurgusundan asla vazgeçmediği ve örgüt adı
zikretmediği için ‘siyasi savunma’ yapmamış mıdır? (Temmuz 2017)
**********