Ana içeriğe atla

7. MEKTUP (İNSAN HALLERİ)

 

      'İnsana ait hiçbir şey bize yabancı değildir' cümlesini doğrulamak için yazıldı...


CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (7)

     

“Sana anlatmaya çalıştığım düşüncelerimi, aynı zamanda kendim de bir kez daha dinliyorum. Yazmak ise (dolap/çekmece düzenlemek gibi) karışık ve bulutsu düşünceleri daha düzenli, sistemli ve görünür hale getiriyor.” dediğimi hatırlarsın.

Şimdiye kadar görece “başı-sonu belli” konuları konuştuk. Bu sefer daha çetrefilli ve ‘netameli’ bir konuyu deneyelim: “Birlikte yaşam”

Bakış açımızı, değerlendirme sistemlerimizi, duygularımızı “adil ve yararlı” şekilde kullanıyor muyuz(!)? Bir yemekten, kıyafetten ya da dizi filmden “nefret eden veya tiksinen” kişi, gerçekten nefret etmek veya tiksinmek gerektiğinde (örneğin dokuz aylık bebeğe tecavüz edildiği haberini okuduğunda) ne yapıyor?

İlk mektupta “Duygu dünyamız ‘bileşik kaplara’ benzetilirse; ne kadar kin, nefret, intikam koyarsak sevgi, şefkat, vicdan ve iyiliğe o kadar az yer kalır.” demiştik (mektuplardan ya da Çilingir’den alıntı yaptığımda italik fontu kullandım). Tüm duygular ‘kullanılmak’ içindir ve (anlık belirişlerinde) iradi müdahalemiz ile bilinçli bir şekilde oluşturulamazlar. Deneyimlenen olay veya olgudan etkilenerek beliren duygularımız doğası ve nitelikleri gereği kendiliğinden, refleksif ve reaktiftirler.

Ancak bu sürece daha geniş bir açıdan baktığımızda, ‘deneyimlenen’ olay ve olguları “algılama, kavrama, değerlendirme, yorumlama, sınıflama, değer biçme vb.” prosedürlerinin verili koşulların oluşturduğu prizmalar tarafından biçimlendirildiğini; insanın algı ve bilincini belirleyen bahse konu prizmaların (kişisel, grupsal, sınıfsal çıkarlar; algı kapasitesi; ruhsal, zihinsel, bedensel sağlık; her türlü kişisel karakter özelliği; genetik, yapısal faktörler gibi) içsel;  (tarihsel, siyasal, ekonomik, sosyal, konjonktürel vb. toplumsal ve yapısal özellikler gibi) dışsal faktörlerden etkilendiğini,

Ayrıca, bizi saran toplumsal koşulların ürünü olduğumuzu; ama bir gelişkinlik düzeyine ulaştığımızda, bizi belirleyen toplumsal koşulları etkileme, değiştirme, belirleme şansına kavuştuğumuzu (altyapı-üst yapı konusunda ‘çubuk bükme’ metaforu ve varoluşçuluk!) konuşmuştuk.

Bu durumda, algı prizmalarımızın ‘ayarları’ ile oynama; id’den süperego’ya giden ‘aydınlanma ve uygarlaşma’ yolunda inisiyatif kullanma; duyguların oluşum diyalektiğinde ‘öznenin rolü’ konusunda (her şeyin başı eğitim!) proaktif bir duruş sergileme ve kendini yeniden ‘kurma’ olanağı ortaya çıkıyor.

Bunu yapmanın alışılagelen ve sıklıkla uygulanan bir yolu var: Norm (kural) oluşturmak! Ancak dayatmacı, tektipleştirici, ötekileştirici, siyah ve beyazın arasını görmezden gelen ‘kurallar’ yerine, seçenekler (skala/liste) oluşturmak ve seçim yapma kriterleri belirlemek daha özgürlükçü ve katılımcı bir yöntem olabilir.

Aslında yaşamın içinde bu skalalar var. Örneğin üç ‘üst yapı’ alanında (din, hukuk, duygu dünyamız) siyah ile beyazın arasını doldurmaya çalışalım (Karşılaştırma birebir aynılıklar üzerinden yapılamasa da fikir verecek kadar benzerlikler var):

 

Din

Hukuk

Duygu

1

HARAM: Kesinlikle yasak

olan fiil ve haller

SUÇ: Yasaklanan ve cezalandırılan davranış.

İĞRENME, Nefret, İntikam, Vicdan Azabı, Dehşet, Histeri

2

MEKRUH: İstenmeyen, olumsuz bakılan

KABAHAT: Uygunsuz, yakışıksız, kusur,

KIZGINLIK, Gücenme, Hayal Kırıklığı

3

MÜBAH: Yapılma(ma)sında sorun olmayan

SERBEST: Emir veya yasak konusu olmayan

HOŞLANMA(MA), Sabır, Hoşgörü, Empati, Merak

4

VACİP: Açık emredilmemiş ama yapılması gereken

İYİ (İSTENEN): Özendirilen,

teşvik edilen

ARZU, Huzur, Heves, Sevinç

Kıskançlık, Minnet

5

FARZ: Açıkça emredilmiş ve yapılma(ma)sı zorunlu

ÇOK İYİ (EMİR): Zorunlu

GURUR, Kıvanç, Utanç, Panik, Istırap

 

Tablonun amacı; olay, olgu, durum ve kişileri 1’den 5’e kadar ölçeklenen bir skalada listeleyerek ‘tanım aralıkları’ oluşturmak. Ancak, konunun derinliği ve karmaşıklığı nedeniyle iyi niyet, empati ve hermenötik’in de “dibine vurmak” gerekiyor. Bu nedenle ‘tabloyu okuma kılavuzu’ niyetine bazı tespitler yapalım:

**Yaşamın karmaşıklığı ve çeşitliliği (teori gridir ama hayat ağacı yeşildir) karşısında her türlü sınıflandırma, listeleme ve tanımlama çabası eksik kalacaktır. Bu nedenle “ana fikir, niyet, yönelim” üzerine yoğunlaşmak doğru olacaktır.

**Temsilen oluşturduğumuz beş kategorinin kendi içinde kötüden iyiye, yanlıştan doğruya, eksiden artıya bir ‘hiyerarşi’ düzeni oluşturduğu; ortaya çıkan bu “değerler skalasının” doğası gereği öznel bir içeriği olduğu; bu nedenle ‘düzeylerin’ kendi içlerinde, aralarındaki ‘gri’ bölgelerde, aynı düzeydeki durum ve duygunun fail, mağdur ve muhatapları arasında da çok farklı algı, yorum ve değerlendirmeler olacağı açıktır.

**Tablonun içeriği ve sıralaması konusunda tarihsel, toplumsal, kültürel, antropolojik, coğrafi, iklimsel vb. birçok ‘yapısal’ farklar; kriz, afet, savaş, hastalık gibi nedenlerden kaynaklanan ‘konjonktürel’ farklar da olacaktır.

**Bunların dışında bireylerin ve öznelerin farklı durumlarda farklılaşan nitelik ve özellikleri de tablonun değişkenleri arasındadır.

**Olan ve ‘olması gereken’ arasındaki fark da tabloya sızacaktır.

**‘Olgunlaşmamış’ mirasyediye kalan zenginliğin yoldan çıkarıcı etkisine benzer biçimde; ülkemizdeki/bölgemizdeki etnik, dinsel inanç, mezhep, dil ve lehçe, yerel/bölgesel folklorik ve geleneksel özellikler, hemşerilik gibi (başka koşullarda, uzlaşılan bir “üst kimliğin” bileşenleri olarak ‘zenginlik’ sayılabilecek) nitelik ve özelliklerimiz de sorun kaynağı olmaktadır.  

**Son olarak, henüz iki kuşak öncesinin ‘elektriksiz’ bir dünyaya doğduğu; köy ya da ‘azman köy’ sayılabilecek şehirlerde yetişmiş; iletişim, ulaşım, kentleşme, nüfus, teknoloji, eğitim, sağlık, medya gibi hayatın her alanında devasa değişimleri sindirmeye çalışan “dengesi ve kimyası bozulmuş” kuşakların yaşadığı bir ülke ve dünyada ‘olan ve olması gereken’ insanlık hallerini konuşmanın zorluğu da tablonun eksik, yersiz ve yanlış yönleri konusunda ‘hafifletici neden’ sayılmalıdır.

**Anlaşılacağı üzere çok sayıda farklı bakış açısının varlığı kaçınılmazdır. Bu durumda, toplumun genelini veya çoğunluğunu temsil eden (kabul edilebilir hata paylarını göze almak kaydıyla!) bakış açısını belirleme sorunu ortaya çıkar. 4.mektupta kullandığımız istatistiksel yöntemle toplumun genelini temsil edebilecek “bakış açıları” belirleyebiliriz.

**Bu durumda, evren konusundaki fikirlerimizin ‘sonsuzluk’ denilen ‘açık uçlu’ olasılıklar kümesi içinde ‘gözleyebildiğimiz’ evrenle sınırlı olması gibi, ele alacağımız her konuda belirlediğimiz ‘uçların’ ötesinde de (hepsi marjinal olmak zorunda olmayan) seçenekler olduğunu kabul etmeliyiz.

**Devrim, bilimsel temellerden hareketle, toplumsal yapıların politik olarak biçimlendirilmesi yoluyla dünyayı değiştirmeyi hedefler. Tarihsel materyalizme göre; üretim sürecinde insanlar iradelerine bağlı olmayan, zorunlu ilişkiler kurarlar. Bu ilişkiler ve mülkiyet biçimi toplumun ekonomik yapısını (altyapı) oluşturur. Bu altyapı da hukuki, siyasi, dinsel, ahlaki, ideolojik, felsefi, sanatsal bilinç şekillerini (üstyapı) belirler.

Devrimin bekası için “bir an bile unutulmaması gereken” görev (Fransızların “üniversite mezunu olmak için en az üç kuşağın üniversite mezunu olması gerekir” sözünden yola çıkarak) devrimin her konuda “sürekli ve kesintisiz”  olarak iyileşerek, artarak, yayılarak, kapsayarak, tatmin ederek, inandırarak, ikna ederek, sahiplenerek, özendirerek, imrendirerek sürdürülmesidir.

Yukarıdaki paragraflarda, politik devrim yoluyla iktidar yapısı değişen toplumun sosyalistleştirilmesi sürecinin “toplumsal ve kültürel devrim” ile derinleşerek sürdürülmesi gereğini anlatmaya çalışmıştık.

**Politik devrimin hemen yapması gereken devlet ve mülkiyet düzenlemelerini 3.mektupta listelemiştik. Büyük alışkanlık gücünün koşulladığı davranış biçimlerinin (toplumsal koşullar tarafından desteklenmeyen konularda akıntıya karşı enerji harcayarak) birey tarafından kendi kendine değiştirilmesi ‘istisna’, toplum ya da kuşak bazında değişmesi ‘kuraldır’. Bu nedenle, akıntıya karşı yüzebilen ve kendini yeniden kuran öncüler, önce kendilerini değiştirir ve mücadelelerini kitleselleştirmeyi başardıkları oranda toplumsal koşulları değiştirirler. Bu sürecin dışında kalanlar da değişen toplumsal koşulların gereği, motivasyonu, avantajı, itkisi, cazibesi oranında değişirler.

Zamana yayılan, tedrici değişimler konusunda “sürekli ve kesintisiz devrim” ile “sönümlenme” kavramları ‘stratejiktir’.

Sönümlenmenin diyalektiği, ihtiyaç kalmayan yapı ve fonksiyonların azalarak (ya da mümkün olduğunda sıçramalı olarak) bitmesine dayanır. Bu anlamıyla da ihtiyacı bütün maddi gerçekliği ile tespit edecek kadar altyapısal/deterministik/çözümlemeci; ihtiyacı azaltacak akış ve oluşları tasarımlayıp hegemonik hale getirecek kadar da üstyapısal/volantaristik/girişimci bir sentezi uygulama sanatında yetkinlik gerektirir.

**Düzen, disiplin, hiza, benzeşme gibi kavramlar ‘distopya’ literatüründe baskındır. Kusursuzluk, ‘tıkır tıkır işleyen saat’ gibi bir toplum, aşırı ‘hijyenik’ ve titiz günlük yaşam, kurallarla örülü bir dünya, değişmeyen bir ritim ile aksamadan ve topluca akan yaşam hayali, aslında iyi bakılan besi hayvanları için kurulan ‘entegre’ çiftliklerden (toplama kampı) bahsetmek demektir.

Sosyalistler “ütopya” peşindedirler. Bu nedenle, yaşam ağacının yeşilini ‘parlatmak’ ve gökkuşağını bile(!) zenginleştirmekle ‘mükelleftirler’. Marks, komünist toplumda avcı, balıkçı ya da eleştirmen olmadan ‘sabah avlanmak, öğlen balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak’ olanağının varlığından söz eder. İnsanları bir şeye zorlamak değil, iş bölümü tuzağını aşarak ‘uzman, profesyonel’ olmadan da her şeyi yapmanın “fırsat ve olanağından” söz etmektedir.

Kamboçya’da Pol Pot önderliğinde kurulan Kızıl Kmerler iktidarında sosyalizm adına yürütülen zorbaca uygulamaları karikatürize(!) ederek anlatan bir öykü: Pol Pot iktidarının emri “sabah avlanılacak, öğlen balık tutulacak, akşam eleştirmenlik yapılacak!”. Kıssadan hisse; insan olmanın hallerine, olanak ve fırsatlarına ne kadar ‘açıksanız’ hayalinizdeki dünya da o kadar ‘renklidir’.

Spor, müzik, eğlence, sanat, estetik, hobi, boş zamanı istediğin gibi geçirme fırsatı yaşam EKG’mizin girinti ve çıkıntılarını oluşturuyor. Bu zigzagların olmadığı düz çizgi; tutarlı, ilkeli, ağırbaşlı, vakur bir yaşamı değil ‘ölü’ bir bedeni simgeler. Solculuk, siyah beyaz bir yaşamı savunan Mormonluk derekesinde algılanacak bir bitkisel yaşamın değil, her rengin ve hareketin içinde özgürce ve kaotik şekilde yer alabileceği, insanların her türlü yeteneğini ve varoluş potansiyelini özgürce gerçekleştirebileceği kozmik bir varoluşun ifadesi olmalıdır.  

**Toplumsal dönüşümün ‘bileşik kabında’ gönüllülük, katılımcılık, özgürlükçülük, eğitim, teşvik ve özendirme, yerinden ve öz yönetim gibi barışçıl yöntemler ne kadar çoksa; toplama kampı, iç savaş, sürgün ve mültecilik gibi zora dayanan yöntemler o kadar azalır. Günlük organik yaşamı idame ettirmekten başka amacı olmayan “hayvan çiftliklerine” benzemeyen ütopyalar kurabilmek için “insana ait olan hiçbir şey bize yabancı değildir”  diyen zihniyetin “insan hallerine” ilişkin çok geniş ve derin düşünmesi zorunludur.

Eğer “aşkı” yasaklamayacaksanız; karşılıksız aşk, melankoli, kara sevda, ‘sevdiğim ayrı sevenim ayrı’ durumları, ayrılık, kavuşamama, tatminsizlik, bağlanma, soğuma… ve bu durumlara “eşlik” eden müzik (slowdan arabeske), roman (pembe ve beyaz serilerden klasiklere), film ve dizi (sabun köpüğünden sanat filmlerine), diğer sanatsal üretimler (duvar yazılarından performans sanatına), ‘çilingir’ ortamları (ah ulan ahlardan öpüjemlere), bozulan psikolojiler (depresyondan intihara)…

Eğer “flört ve romantizmi” yasaklamayacaksanız; kesişme, takip, teklif, mum, şamdan, serenat, pul koleksiyonu göstermek… 

Eğer “gece hayatını” yasaklamayacaksanız; alkol, bar, dans, disko, revü, tek gecelik ilişki…

Eğer “hastalanmayı, yaşlanmayı ve ölmeyi” yasaklamayacaksanız; (sağlık sisteminiz ne kadar gelişse de) hastalık, engellilik, yatalaklık, refakat ve bakım, yaşlıların sosyal yaşamı, ölüm, cenaze, yas, anma…

Eğer “ulaşımı” yasaklamayacaksanız; kaza, ilk yardım, trafik denetimi, ceza, araç muayenesi, toplu taşımanın sayısı, hızı, kalitesi, sıklığı…

Eğer “eğitimi” yasaklamayacaksanız; başarı, başarısızlık, ödül, ceza, ergen haytalıkları, devamsızlık, mesleki eğitim, üniversite…

Eğer “sporu” yasaklamayacaksanız; kulüp, taraftar grupları, amigo, tezahürat, forma, maç yayını, toplu deplasmana gidiş, köfte-ekmek…

Eğer “boş zamanı” yasaklamayacaksanız; okey, iskambil, bulmaca, kuşbazlık, ‘boş boş’ denizi seyretmek…

Eğer “kişisel bakımı” yasaklamayacaksanız; moda, makyaj, renk, desen, takı, dövme, piercing, abiye, dekolte…

Eğer “organizasyon gerektiren ekip işlerini” yasaklamayacaksanız; şef, (doktor “hemşire hanım bistüri” dediğinde, hemşirenin “kendin al” dememesi gibi) emir-komuta, hiyerarşi, kıdem…

Velhasıl, “sömürme ve suç işleme” özgürlüğü dışındaki her türlü ‘insan hallerine’ açık bir ütopyamız yoksa distopyamız var demektir!

İnsanın politik, kişisel, toplumsal ve cinsel ‘varoluş’ hallerinin haritasını çıkaralım mı?

I-)Politik konumlar

Genel bakış;

Politika, sözlük anlamı olarak “Devletin etkinliklerini amaç, yöntem ve içerik olarak düzenleme ve gerçekleştirme esaslarının bütünü, siyaset” olarak tanımlanıyor. Aristo “İnsan doğası gereği politik bir hayvandır” diyor. Yani, insanı diğer hayvanlardan ayıran düşünme, konuşma, alet yapma gibi başat özelliklerimiz arasında ‘politika yapmak’ da var. En geniş anlamda, apolitik olmak da (politika ile ilgilenmemek) bir politikadır. Bebekler, mental sorunu olanlar, bitkisel hayat yaşayanlar gibi bazı grupları hariçte tutarak, her normal insan (ne kadar bilinçli olduğu ayrıca tartışılmak kaydıyla) politiktir. Bu bağlamda, toplumsal yaşamı kısmen ya da tamamen düzenlemeyi hedefleyen her ideoloji (inanç sistemleri de) politik bir mecradır.

 Tablodaki beş düzeyi simgelemek üzere hukuk sütunundaki sıralamayı esas alırsak;

1-Suç;

**Faşizm: Finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür.

**Emperyalizm: Tekelci döneme giren ve banka sermayesi ile sanayi sermayesini birleştirerek ‘mali sermaye ve mali oligarşi’ yaratan kapitalizmin, sermaye ihracı ve tekelci birlikler (tröstler) yoluyla dünyayı paylaşarak sömürdükleri sistem. Lenin, ‘emperyalizm’ başlıklı kitabına alt başlık olarak “kapitalizmin en yüksek aşaması” adını seçmiştir. Bu nedenle “kapitalizm hakkında konuşmayanlar faşizm (ve emperyalizm) hakkında sussunlar!”.

**Irkçılık: Bir ırkın diğerlerinden farklı olmakla kalmayıp, fiziksel, entelektüel, ahlaki… bakımdan daha iyi, daha güçlü, daha yüksek, daha yaratıcı olduğunu; bu üstünlüğün biyolojik ve genetik farklılıklardan kaynaklandığını savunan görüş.

**Teokrasi (Siyasallaşmış dinsel diktatörlük): “6 yaşındaki çocukla evlenilebilir; çalışan kadın fuhuşa hazırlıktır; annemin dizinden yukarısını görsem tahrik olurum” diyen; kadın sünneti, cadı avı yapan; kadını ölen kocası ile yakan; kast sistemi kuran; “eğitim haram” diye örgütlenen… kısaca faşizmin her türlü ‘gereğini’ yerine getirirken ‘fon’ olarak dini kullanan her türlü gerici düzen.

**Monarşi: Tanrısal kökenli bir gücü temsil ettiği düşünülen ve soy yoluyla belirlenen tek bir kişinin iktidara mutlak hakimiyeti.

Yazgılıdır bir aile bütün ulusu yönetmeye

Yalanını benimsetmek değilse herkese

Tüm zamanların en büyük dolandırıcılığı

Başka ne olabilir bu fırıldak gezegende

**Oligarşi: Küçük bir grubun veya azınlıktaki bir sınıfın yönetim yetkisine sahip olması. Cunta (askerler), plütokrasi (zenginler), teokrasi (din adamları), aristokrasi (seçkin veya soylular), teknokrasi (teknokratlar, bilgin ve akademisyenler), jüritokrasi (yargıçlar) yönetimi.

2-Kabahat;

**Milliyetçilik: Tarihsel bir kavram olan “milleti” temel alan ve milleti yaşatma ve ilerletme ülküsünün toplumların ve insanlığın gelişmesi için vazgeçilmez olduğunu iddia eden görüştür. Herkesi severken milletini de sevmek, “millet” herkese dahil olduğuna göre olağan bir sonuçtur. Ancak, milliyetçiliğin asıl dinamiği “ötekini aşağılamak, her fırsatta elindekileri almak, kendini büyük/üstün görmek” kibridir. Saldırgan ve şovenist (faşist) olmayan hali ile bu düzeyde sınıflandırılabilir.

**Ulusalcılık (Üniter Devletçi): Sola yakın durduğu düşünülen kesimlerin “milliyetçilik” ile aralarına mesafe koymak için kullandıkları bir kavram. Küreselleşme ve mikro milliyetçiliklerin yükselişe geçtiği dönemlerde ulusal sınırların anlamsızlaştığı savlarına karşı çıkan ve temel çelişkiyi emperyalizmle milli güçler arasında gören bakış açısı. Ancak asıl mesele “Kürt sorunu” konusunda çıkmaktadır. Azınlık hakları mücadelesinin emperyalizmin oyunu olduğu gerekçesiyle kategorik olarak karşı duran tavrı sorunludur.

**Meşruti monarşi: İktidar alanı ve yetkileri anayasa tarafından belirlenip sınırlanan hükümdarın başkanlığında işleyen parlamenter sistem. İngiltere’den Norveç’e kadar pek çok ülkede yürürlüktedir. Sistemin monarşi kısmı çoğunda ‘simgesel’ düzeyde kalsa da “hanedan” fikrine meşruiyet kazandırması nedeniyle bu düzeyde sınıflandırılabilir.

3-Serbest;

**Cumhuriyetçilik: Cumhuriyet, halkın (cumhur) yönetimde söz sahibi olduğu rejim demektir. Ancak Kaddafi’nin Libya’sı, Humeyni’nin İran’ı, Atatürk’ün Türkiye’si, Lenin’in Sovyetler’i, Kim İl Sung’un Kuzey Kore’si hep cumhuriyetti. Biz genellikle “Kemalist Cumhuriyet” anlamında kullanıyoruz. Kemalizm (bütün eksikliklerine rağmen) antiemperyalist, laik ve aydınlanmacı yönleri ile gerici, saltanatçı ve hilafetçi akımlara karşı mücadelede gücü oranında “olumlu” olarak; sosyalizm mücadelesini sekteye uğratan “ulusalcı, kapitalist, devletçi, elitist, bürokratik” yönleri oranında “olumsuz” olarak değerlendirilmelidir.  

**Liberalizm: Devlet, toplum ve birey arasındaki ekonomik ve siyasal ilişkilerde bireysel özgürlükleri ve hakları temel alan ideolojidir. Seküler devlet, çoğulcu demokrasi, sivil haklar ve özgürlükleri savunduğu oranda “olumlu”; ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’, serbest ticaret, özel mülkiyet diyerek sermaye düzenini koşulsuz destekleyen yönüyle “olumsuz” olarak değerlendirilmelidir.  

**Ezilen ulus milliyetçiliği: Lenin 20.yüzyılı “proleter devrimler ve ulusal kurtuluş mücadeleleri çağı” olarak tanımlamıştır. Ekim Devriminin emperyalizme karşı kazandığı başarıda ulusal kurtuluş mücadelelerine yaklaşımı da etkilidir. Bu bağlamda, emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi veren “milli” kurtuluş hareketleri desteklenmekte ve ulusun (ezilen sınıfların yanı sıra milli burjuvazinin de) topyekün desteğini alan ‘ezilen ulus milliyetçiliğine’ hayırhah yaklaşılıyordu. Günümüzde de emperyalizme darbe vurduğu oranda “olumlu” olarak; sosyalizm mücadelesi ile arasına koyduğu mesafe ve “sınıf” bilincini bulanıklaştırdığı oranda “olumsuz” olarak değerlendirilmelidir.  

**Apolitiklik: Aktüel sorunlarda aktif bir şekilde taraf olmak anlamında ‘politik’ olmak, fikren ve ahlaken olumlansa bile ‘zorunluluk’ olarak dayatılamaz. Adam ‘kafalayarak’, mahalle baskısı kurarak, çeşitli kişisel ya da sosyal nedenlerle içselleştirmeden politikleşen(!) bireylerin güvenilirliği tartışmalıdır. “Devrimde sınıfların mevzilenmesi” başlıklı tartışmalarda ‘tarafsızlaştırmak’ da kullanılması gereken yöntemler arasında sayılır. Bu nedenle, içselleştirerek sizin safınızda yer alan bireylerin dışındaki kitleyi oluşturan bireylerin “karşı” safta konumlanmak yerine apolitik kalmaları ‘göreli’ olarak “olumlu” değerlendirilebilir.

4-İyi;

**Sosyal demokrasi: Komünist ideolojiyi orijin olarak kabul eden, ancak süreç içinde sınıfların bir arada yaşayabileceği ve paylaşım/dağıtım ilişkilerinin parlamenter yolla ve sosyal devletçi politikalarla emekçilerden yana düzenlenebileceğini öne süren görüştür. Gelişmiş ülkelerde, emperyalist politikalarla ya da katma değeri yüksek ürünlerde uzmanlaşarak biriktirilen sermayenin sağladığı olanaklarla (tabi ki işçi sınıfının mücadelesi sonucunda kazanılan mevziler sayesinde) refah toplumları oluşturulabilmiştir. Ancak, sosyal demokrasinin, az gelişmiş/ gelişmemiş ülkelerde, toplumsal/ekonomik kriz anlarında çıkış yolu bulamayan sistemin “yedek tekerleği” olarak işe yaradığı düşünülür.

Bize göre; sınıf savaşının ‘sıcaklaştığı’ ve başarı şansının arttığı dönemlerde ‘iyi’ kategorisinde sayılan muhalif yapılar ve toplumsal hareketlerin ‘kafa karıştırıcı’ bir nitelik kazanmaları nedeniyle öncelikli ‘hedef’ haline gelmeleri ve “ehveni şer şerlerin en kötüsüdür!” mantığıyla teşhir edilmeleri gerekebilir. Ancak, kitleselleşmenin doğası ve matematiği gereğince sosyal demokrat kitle ilk etapta kazanılması gereken kitledir. Bu nedenle, bu tür muhalif yapılar/ideolojiler ve toplumsal hareketler ile “eleştirel dayanışma” ilişkisi geliştirmek, eleştiri ve dayanışma diyalektiğini “halkın dostları” olmanın bilinci ile işletmek gerekir.  

**(Kon)federalizm: Federasyon, birden fazla devletin dışarıya karşı tek bir siyasal güç olmak amacıyla kurdukları ve kurucu devletlerin üzerinde kabul edilen, iç işlerinde federe birimlere yetki tanıyan örgütlenmedir.

Konfederasyon ise bağımsız devletler tarafından, egemenliklerini muhafaza etmek şartıyla, belirli ve sınırlı ortak menfaatlerini sağlamak amacıyla kurulan devletler topluluğudur.

Federalizmde, federal birimler eşittir ama kararlar çoğunluk oyu ile alınır. Konfederalizmde ise tüm federe birimlerin uzlaşması (oybirliği) gerekir. Federalizmde uluslararası ilişkileri federasyon yürütür. Konfederalizmde ise federe birimler bu hakka/yetkiye sahiptir.

Bize göre; “Proletarya partisi olabildiğince büyük devletten yanadır, çünkü bu emekçiler için yararlıdır. Proletarya partisi ulusların yakınlaşmasını ve daha da kaynaşmasını amaçlar, ama bu amaca zorbalıkla değil, yalnız ve yalnız bütün uluslardan işçilerin ve emekçi yığınların özgür ve kardeşçe bağlaşıklığı yoluyla varmak ister.”

**Anarşizm: Devletsiz toplumu savunan politik felsefedir. Özerk ve gönüllülük esasına dayalı “hiyerarşik olmayan kurumlar” ile yaşamayı savunur.

Bize göre; nihai olarak “devletsiz toplum” amacında uzlaşmakla birlikte, tarihsel ve toplumsal koşullar içinde otoriteyi zorunlu hale getiren gerçekleri görmezden gelmeleri; devleti yaratan toplumsal koşullar ortadan kalkmadan önce devletin hemen ortadan kalkmasını istemeleri; toplumsal devrimi tamamlamak için sömürücülere karşı işçilerin devletinin “geçici” olarak kullanılmasının zorunluluğunu görmemeleri sorunludur.

**Komünalizm: Anarşizm, sendikalizm, otonomizm ve Marksizm'den etkilenen “Komünal yapıda özel mülkiyetin kaldırılmasını ve işletmelerin konfederal meclisler ile yönetilmesini” öngören, bağımsız komünlerin birliği olarak düşünülebilecek sistem.

Bize göre; nasıl kurulacağı ve ‘iktidar’ kavramıyla ilişkisi konusunda “anarşizm” benzeri sorunları vardır.

**Feminizm: Kadınların cinsiyetleri nedeniyle dezavantajlı durumda olduğunu, temel sorunun ataerkil toplumsal yapı olduğunu, kadınların erkek egemenliğine karşı mücadele vermesi gerektiğini savunan; liberal, radikal, sosyalist gibi farklı akımlara ayrılan ideolojidir.

Bize göre; kadınların ezilmesinin diğer baskı ve tahakküm biçimleri karşısında tüm sınıfları yatay olarak bölen bir özgüllüğü ve sistematik niteliği vardır. Erkek egemen düzen ile kapitalizmin dinamikleri birbirine indirgenemeyecek kadar farklı ama birbirini besleyen dinamiklerdir. Bu nedenle, kadının nihai kurtuluşu için toplumsal devrimin ‘gerek şart’ olduğu, ancak (devrimden önce de sonra da) “kadının kurtuluşu” konusuna münhasır çalışmaların ‘yeter şart’ olduğu düşünülmelidir.

**Ekolojizm: Sanayileşme ve kentleşmenin küresel düzeyde yaygınlaşması, hızlı ve kontrolsüz büyümenin yarattığı küresel çevre sorunlarının çevre (ya da doğa) merkezli bütüncül bir bakış açısı ile çözüleceğini öne süren ideolojidir.

Bize göre; doğayla ilgili sorunlar hızla artan nüfus, plansız sanayileşme, sağlıksız kentleşme, nükleer denemeler, savaşlar, tarım ilaçları, her alanda artan kimyasal madde kullanımı gibi etkenlerden bağımsız olarak (bağlam dışı ve tarihsiz bir yöntemle) anlaşılamaz.

“Sosyalizm dahil bütün sistemler çevreyi kirletiyor” diyenlere; sorunun kontrolsüz büyüme/kalkınma mantığından kaynaklandığı, geçmiş sosyalizm uygulamalarının da iç ve dış dinamikler tarafından “hızlı ve çok” büyümek zorunda bırakılmaları nedeniyle çevre konusunda iyi sınav veremedikleri anlatılmalıdır.

“Sosyalizm” uygulamaları tartışmalı olabilir, ama “tartışmasız” olan bir şey var ki “kapitalizm” her şeyi metalaştıran mantığı ve aşırı kar hırsı nedeniyle “yapısal olarak” çevreye karşı duyarlı bir sistem oluşturamaz.

**Nükleer karşıtı hareket: Nükleer santrallerin çevreye dolayısıyla insan sağlığına yapacağı ölümcül etkiler nedeniyle nükleer enerji üretimine karşı olan hareket.

Bize göre; enerji sorunu daha çok enerji/nükleer enerji üretilerek çözülemez. Yapılması gereken enerji ihtiyacını azaltmak ve kayıp/kaçağı önleyerek etkin kullanım sağlamaktır. Bunu mümkün kılmak için az emekle çok üretim sağlayan (doğa ile uyumlu) teknolojik gelişme gerekir. Ama bir yandan da tüketim kalıplarımızı “normalleştirmek” gerekir.

Enerji ihtiyacının en “optimum” şekilde belirlenmesi; hat yenileme, kayıp-kaçak oranının olabildiğince azaltılması, “rantabl” kullanım/tüketim (lüks tüketimi engelleyen, dönüşümlü sistemlere ağırlık veren, yerel ve yenilenebilir kaynaklara yönelen, verimlilik ve tasarrufu artıran, atıkların geri dönüşüm oranını yükselten) yöntemlerin geliştirilmesi gerekir.

** Barış hareketi: Belli bir savaşı veya tüm savaşları bitirmeyi, insanlar arası şiddeti en aza indirmeyi amaçlayan toplumsal hareket.

Bize göre; savaş, yaşam hakkına karşı bir suç olması nedeniyle insanlık suçudur. Emekçiler ve yoksullar egemenlerin çıkarları için birbirlerini öldürmek zorunda bırakılmaktadır. “Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür.”, “Savaş; kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir.”

Hukuktaki ‘meşru savunma ve zaruret hali’ gibi kaçınılamayan durumları ayrıca değerlendirmek kaydıyla ‘savaş’ insanlık suçudur.

**LGBTİQ: ‘eşcinsel’ kavramının travesti, transseksüel, biseksüel, interseks ve queerliği kapsamıyor oluşu nedeniyle tümünü içeren ‘çatı’ anlamında kullanılan kısaltmadır. Farklı cinsel yönelimlerin haklarını savunur.

Bize göre; bireylerin ‘cinsel yönelimleri’ tamamen kişisel özgürlük alanları içindedir ve müdahale edilemez.

 5-Çok iyi;

**Sosyalizm ve komünizm: Kavramlar tarihsel gelişim seyri içinde farklı içerik kazanabilirler. Örneğin Rusya’nın ilk Marksist partisi Sosyal Demokrat İşçi Partisi’dir. Süreç içinde Komünist Parti’ye dönüşmüştür. Sosyalizm ve komünizm sözcükleri de değişik ‘kasıtlarla’ kullanılmaktadır. Avrupa Komünizmi ve sosyalizmi ile sosyal demokrasi arasındaki farkın belirsizleşmesi (daha da kötüsü Hitler’in partisinin adının Nasyonal Sosyalist olması) gibi kavramsal kargaşa sürmektedir.

Marksist literatürde bu iki sözcük, aynı insanın gençliğini ve olgunluğunu farklı sözcüklerle anlatmak gibi, birbirini izleyen (izlemesi gereken) toplumsal devrim aşamalarını ifade eder. Bu nedenle, (aralarındaki farkları anlatan cümleler dışında) çoğunlukla biri için söylenen diğeri için de geçerlidir.

En özet anlatımı ile; devrim ile sosyalist düzen kurulur ve bayrağın üstünde “herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre” yazarken, komünist düzene ulaşıldığında “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” yazar.

Sosyalizm ve komünizm; kapitalizmin kaçınılmaz barbarlığına karşı insanı, toplumu ve doğayı kurtaracak olan,

Sömürüyü ortadan kaldırmanın yöntemini ve öznesini gösteren,

Sorunlar ve çözümleri konusunda ulusal sınırların ‘anlamsızlaştığı’ dünyada ‘gezegen ölçeğinde’ kurtuluşu mümkün kılan,

Ulusları, ırkları, inanç gruplarını ve her türlü yerel farklılıkları da alt küme olarak barındırabilen tek “evrensel küme” olan,

İnsanın insanla ‘sınıfsal’ çelişkisini çözen ve insan-doğa çelişkisini insanlığın önüne koyarak “insanın doğallaşması ve doğanın insanlaşmasını” mümkün kılan,

Bilimsel bakış açısı ile nüfus artışı, beslenme, çevre, kadın, eğitim, sağlık, barınma, istihdam, kişisel gelişim ve özgür özel yaşam konularında insan onuruna uygun ve sürdürülebilir tek çözümdür.

II-)Kadın-erkek (insan)

Genel bakış;

Bu iki sözcüğün yan yana kullanıldığı her yerde ‘cinsiyet, cinsellik, üreme’ gibi sözcükler de akla gelir. ‘Canlı’ kabul edilmek için besin girişi, atık çıkışı ve üremek vazgeçilmez koşullardır. Üremek dediğimizde, en azından insanlarda, bunu mümkün kılan cinsiyetlerin varlığından ve üreme eylemini gerçekleştirecek şekilde bir araya gelmelerinden söz ediyoruz demektir.

 “İnsanlık” kavramının cinsiyeti de içeren ancak çok daha geniş bir ‘yaşam alanını’ tanımladığını bilmek kaydıyla, insanlık tarihindeki gelişmeleri “kadın-erkek” ilişkilerine göre (bir boyutuyla ve kabaca) ikiye ayırabiliriz: Özellikle semavi dinlerde görülen haliyle, cinsellik ve üremeyi yaşamın merkezine koyan bakış açısı ile cinsellik ve üremenin önemini kavrayan ama “insanlığın” varoluşu içinde hak ettiği yere oturtmaya çalışan anlayışlar.

Dinsel anlayışlar konusunda (İlhan Arsel, Turan Dursun, Erdoğan Aydın, Arif Tekin, Hasan Aydın, Bertrand Russell, Richard Dawkins…) çok kaynak var. Dinlerin en başat amacının kadın ve cinselliğin toplumsal yaşamdaki yerini düzenlemek (aslında kısıtlamak hatta tasfiye etmek) olduğu fikri abartı sayılmamalıdır.

Bilimsel ve seküler bakış açısında da tartışmalar sürmektedir: Freudiyen bakış açısının farklı yorumlara yol açtığı, insana yaşam enerjisi veren içgüdüsel enerji olarak libido’nun dar anlamda cinsel enerji olarak algılanabildiği; oysaki sevilen, haz veren, doyum sağlanan her nesnenin cinsel niteliği olduğu; örneğin ‘oidipus’ kompleksinin erkek çocuğun ‘cennet’ olarak kodladığı anne karnına dönme isteği, anne ile yeniden tensel ve duygusal bütünleşme isteği olduğu (ayrıca cinsel kimlikleri gelişmemiş kız ve erkek çocukların tümü için geçerli olduğu, kız çocuklarının yaklaşık dört yaşından itibaren ‘electra kompleksi’ ile tanıştığı)…

Sonuç olarak, evrenin ilk aşamalarında oluşan ve her yere yayılmış olarak duran “kozmik arka alan ışıması” gibi, bireyler arasındaki cinsel enerjinin de bireysel ve toplumsal varoluşun arka planında “hüküm sürdüğü” tartışmasızdır. Bu nedenle, konuştuğumuz konu cinsel enerjinin varlığı yokluğu değil; ilkel benliğimizin en bencil taleplerinin hemen olmasını isteyen “id”; bu taleplerin gerekli şartlar yerine getirilirse olacağını söyleyerek gerçeklikle dengelemeye çalışan “ego”; ne yapmak istediğimizden çok ‘ne yapmalıyız’ sorusuna toplumsal değerler, vicdan, ahlak gibi ‘üst yapısal’ cevaplar veren “süper ego” aşamalarından hangisini yaşadığımızdır.

“Karşımdaki kadın örtünmezse ben tahrik olurum ve saldırırım!” diyen ya da “Bir kadın süslenip kaç erkeğin şehvetini tahrik etmişse o kadar erkekle zina yapmış gibidir.” diyebilen zihniyetin ‘id’ düzeyinden konuştuğu açıktır.

Biz ‘süper ego’ düzeyinden konuşmalıyız. Bu nedenle genetik, fizyolojik ve biyolojik özelliklere göre belirlenen ‘cinsiyet’ dışında, kadının ve erkeğin kültürel ve sosyal olarak belirlenen rollerini ve sorumluluklarını ifade eden ‘toplumsal cinsiyet’ kavramını kullanacağız.

Eril ve dişil biyolojilerimiz ile doğarız (hermofroditler istisna). Ancak ‘erkek ve kadın’ kimliklerimizi sonradan ediniriz.

Bir bebek doğduğu andan itibaren kültürel ve sosyal koşullanmalar da devreye girer: Kız ve erkek bebeklere verilen isimler; giysi renkleri; cinsiyete göre alınan oyuncaklar; cici, sevimli, uyumlu, hizmet etmeyi seven kız çocuğu; kaba, kavgacı ve duygusuz olarak büyütülen erkek çocuğu, “Kız dediğin nazlı olur erkek ise mangal yürek, Adem oğlu kızgın fırın Havva kızı mercimek”… Toplumsal cinsiyet sosyal olarak inşa edilmektedir. (Kadın doğulmaz (dişi doğulur), kadın olunur/Simone de Beauvoir)

İnsan doğası konusunda 1.mektupta yaptığımız tanımı hatırlayalım: “insan doğası” potansiyel olarak olası bütün seçenekleri içeren yapısı ile “içine konulduğu kabın şeklini ve rengini alan” su gibidir. Bütün renk ve şekilleri alabilir ama “kendi başına” bir rengi ve şekli yoktur. Bu nedenle “potansiyel olarak” her şeydir ama içinde bulunduğu kabın şekline (toplumsal koşullara) göre “görünür” hale gelir. İnsan doğasının “kötü” olduğunu söyleyenler, aslında insanın içindeki “potansiyel kötüyü” görünür hale getirecek şekilde işleyen toplumsal dinamiklerden söz etmektedirler.

Ayrıca, doğru ve yanlışa ilişkin ilkeler/değerler sistemi olarak “ahlakın” doğru ve yanlış kadar “göreceli” olduğunu vurgulamıştık.

Yanı sıra “bir daha yanılmamak için, bir daha denememeyi öğrenmek” anlamında kullanılan ‘öğrenilmiş çaresizlik’ kavramını da (pasif ve pejoratif içeriğine odaklanmadan, içgüdülerimizle ilgili bazı şeyleri yapmamayı öğrenme ‘yeteneğimizi’ ortaya koyan boyutu ile) aklımızda tutalım.

Ahlakın göreceliliğini ve değişebildiğini anlamak için bazı peygamber öykülerine (hepsini ‘gerçek’ olarak kabul ettiğimiz için değil ama kutsal kitap ve ‘sahih’ hadislerde yer aldığı ve ‘gerçekten’ inanılan örnekler olduğu için) göz atalım:

-İbrahim Peygamberin karısını kız kardeşi olarak tanıtarak (gerçekten de üvey kız kardeşiymiş) firavuna sunması,

Kız kardeş ile evlenmek ve kendi güvenliği için eşini başkasına sunma eylemlerinin bu günkü karşılıkları 'kavgada söylenmez'! Günümüz ahlak anlayışı ile “sindirilmesi” mümkün değildir.

-Lut Peygamberin Sodom’dan (ahlaksızlığın yaygınlaştığı gerekçesiyle) kaçtıktan sonra soyu kurumasın diye iki kızı tarafından sarhoş edilip ilişkiye girmesi,

Sodominin yaygınlaşması nedeniyle ortaya çıkan ahlaksızlığı sindiremeyen, kaçarken geriye baktığı için taş kesilen annelerini kaybeden, bütün bu hengamenin ortasında (bütün kötülüklerin anası olan içkiyi içip kızlarıyla ilişkiye girdiğini bilemeyecek kadar sarhoş olan) peygamber babalarını kendilerini hamile bırakacak kadar ‘tahrik’ edebilen peygamber kızlarının fantezi dünyaları hangi ‘marjinallik’ (“hani biz marjinaldik?”) sınırları içindedir?

İnsanlık tarihinin en eski ve katı tabularından olduğunu düşündüğümüz ‘baba-kız’ ensesti yasağının günümüzde de birçok(?) baba tarafından bilinmediği(!) yolunda yaygın bir kanı var. Lut örneğinde kızları tarafından da bilinmediği anlaşılıyor. Peygamber kızı oldukları ve Sodom’daki yaygın ahlaksızlıktan kaçtıklarına göre yerleşik bir ‘ahlak’ anlayışları olduğunu varsayabileceğimiz kızların ‘ensest’ konusundaki duyarsızlıkları, ensestin tarihinin (en azından peygamberler aleminde) çok da eski olmadığını gösteriyor.

-Süleyman Peygamber bir gecede 70-90 (kaynaklara göre 300’den 1000’e kadar eşi var) eşi ile ilişkiye girer ama ‘inşallah’ demediği için yalnızca biri hamile kalır (O çocuk da engelli doğar).

“Ya saymayı bilmiyor ya…!” durumu gibi görünse de tarihteki ilk başarısız “Fordist ve Taylorist” seri üretim örneği (girişimi) olarak kabul edilebilir.

-Muhammed Peygamber, (ilk Müslüman olan erkek ve ilk halife) Ebubekir'in kızı Ayşe ile altı yaşında evlenmiş (ya da nişanlanmış) ve dokuz yaşında kocası olmuş.

Günümüz ahlak anlayışında, yetişkin bir kimsenin ergenlik öncesi çocukları veya ergenliğe yeni girmişleri cinsel açıdan çekici bulması ve cinsel eğiliminin çocuklara yönelik olması psikoseksüel rahatsızlık olarak kabul edilmektedir (‘psikoseksüel rahatsızlık’ konuyla ilgili en hafif tabirdir!).

Bu geleneğin (en azından bir kolunun) günümüzde geldiği yer; kadın insan değil memeli hayvandır, anne değilse yarım insandır, koca aç kaldığında karısını yiyebilir, kadın öldükten sonra altı saat boyunca kocasına helaldir, çalışamaz, yalnız dışarı çıkamaz, araba kullanamaz…

1.mektupta ‘ahlak’ bahsinde; (Tek eşli evliliklerde ‘sadakatsizliği’ ahlaksızlık sayan/çok eşli evlilikleri ‘meşru’ sayan; misafirlerine eşlerini, kızlarını ikram eden ve kabul edilmemesini hakaret sayan (Eskimolar)/eşine, kızına baktı diye insan öldüren; ihtiyarları belirli bir yaşta öldüren (kafkas halkları)/yaşlıya saygıyı vazgeçilmez gören; devletin bekası için kardeşini boğduran/sokak köpeklerine zarar verenleri cezalandıran toplumlar farklı yer ve zamanlarda yaşadılar, yaşıyorlar.) demiştik.

Yaşadığımız toplumda da “içgüdülerimizi” bile farklılaştıran örnekler bulabiliriz: Örneğin, akraba (amca, hala, teyze, dayı çocukları) evliliklerinin ‘meşru’ olduğu toplumlarda, çocukluktan itibaren akraba çocuklarını olası bir eş (cinsel partner) olarak gören çocukların birbirine “alıcı gözle” baktıkları, ancak kaç-göç uygulamaları ile yaşayabildikleri ve denetimsiz bir araya getirilmedikleri bilinir.

Ancak geleneksel olarak akraba çocukları ve kirve, musahip, ‘din amcası’ gibi kişilerin çocukları ile evlenmeyi ‘tabu’ kabul eden kültürlerde, bu grupların çocukları arasında ‘cinsel gerilim’ olmadan (sosyolojik bir genelleme yaptığımızı ve her genellemenin ‘kuralı’ bozmayan istisnaları olabileceğini unutmadan) arkadaşça ve kardeşçe yaşayabildikleri de bilinir.

Demek ki (değiştirecek olanların değişmeleri ve öncülük sorunsalını aklımızda tutarak) toplumsal koşulları değiştirerek değer yargılarını, değer yargılarını değiştirerek insan tepkilerini değiştirebiliriz.

Marks’ın Fuerbach üstüne altıncı tezinde “insanın özü (doğası), tek tek bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz, kendi gerçekliği içinde, toplumsal ilişkilerin bütünüdür.” derken bu imkana gönderme yapmaktadır.

Bu durumda, kadın-erkek ilişkileri ve kızlı-erkekli yaşam nasıl mümkün olabilir?

1-Suç;

**Tecavüz: Kişinin (evlilik, sevgililik, flört vb. hiçbir ilişki sonucu değiştirmez) isteği dışında cinsel ilişkiye zorlanması. 

**Taciz: İstek dışı, ısrarcı ve rahatsız edici cinsel içerikli davranışlar.

**Şiddet: Fiziksel (vurma, ısırma, saç çekme…), ekonomik (ekonomik özgürlüğü kısıtlama, eve para bırakmama…), sözel (hakaret, alay, suçlama…), psikolojik (baskı, tehdit, kıskançlık…), cinsel (istenmeyen cinsel davranışlara zorlama, cinsel ilişkide şiddet…) her türlü şiddet.

2-Kabahat;

**Kendini ve niyetini göstermeye yetecek kadar ilgi, ısrar ve takibin ötesine geçmek!

İnsanların romantizm ile erotizm arasındaki her düzeyde kendilerine eş veya partner arama “hakları” engellenemez! Ancak, (görenden duyana, muhataptan mağdura) başkalarını da ilgilendiren her hakkın kullanımında olduğu gibi bu durumun da sınırları olmalıdır.

Tehdit, şantaj, akıl hastalığı, uyuşturucu veya alkol etkisi altında (geçici de olsa) iradesi fesada uğramamış her insan ‘medeni’ bir ilişki talebinin muhatabı olabilir. Bahse konu “talebi ve niyeti” muhatabına iletmenin sözlü (sormak, söylemek, istemek, teklif etmek…), yazılı (mektup, pusula, e-posta, duvar/yol/sokak yazısı, uçak kuyruğuna bağlı pankart…), görsel (gülümseme, reverans, ellerle ‘kalp’ şekli oluşturma…), gözsel (kesişme, klark atma, göz kırpma, süzme…), aracı (çocuk, arkadaş, çiçekçi, kargo, kurye…) gibi farklı yöntemler kullanılabilir.

Kullanılan yöntemin başarısı kaotik ve rastlantısal (kısmet) birçok etkene bağlıdır:

-Muhatabın ‘kişisel ve öznel’ durumu; yakışıklı ve güzel anlayışı, neşeli, mutlu, üzgün, depresif, öfkeli, regl dönemi, aç, işsiz, abazan…

-Genel durum; savaş, barış, bahar, kış, kriz, festival, yas…

-Tarafların ortak yönleri; aynı/yakın işyeri, okul veya mahalle, kurs, dershane, inanç, etnik köken…

-Aşinalık; aynı ortam ve zevkleri paylaşma, yerel/kültürel/ideolojik nitelik ve özellikler…

Sonuç olarak, talebin ve mesajın muhatabına ‘net olarak’ ulaştığının anlaşılmasına yetecek kadar ‘vurgulamak’ makul kabul edilmelidir. Ayrıca, muhatabın ‘kaotik ve rastlantısal’ nedenlerle ‘gerçek’ kararını veremediğini düşündüren emarelerin varlığı halinde ölçülü ve orantılı “ısrar ve takibin” de anlaşılabilir bir yönü olabilir.  

Ancak, muhatabın talebi, niyeti ve mesajı açıkça anladığı ve ‘özgür iradesi’ ile kabul etmediğini açıkça (yine sözlü, yazılı, görsel, gözsel, aracı ile olabilir) bildirdiği durumda “ısrar” etmek ya anlayışsızlık ve algılama sorunu ya da kabahattir.

**Arkadaşlık, çıkma, flört, randevu gibi ‘ilişki düzeyinin’ gereklerine ve sınırlarına aykırı davranmak;

Süperego ile yaşayan; hayata, insana ve topluma karşı sorumluluk taşıyan; koşulların kısıtları içinde olsa da kendi varoluşunu ‘kuran’; değer yargıları olan ve çevresindeki gelişmeler konusunda inisiyatif kullanan insanlar, ‘cinsellik’ gerilimi olmadan da ilişki kurmayı öğrenmek, benimsemek, özümsemek, kimlik ve kişilik haline getirmek zorundadırlar.

Mikroskop duyarlılığı ile bakan gözlerin her yiyeceğin üstünde olan (göz görmeyince gönlün katlandığı) mikropları görüp açlıktan ölmesi gibi, her durumda cinselliği görüp de hayatı ıskalayan bir duruma düşmemenin koşulu da budur. Çünkü nemfomani ya da hiperseksüalite boyutunda yaşandığı halde dahi cinsellik dışında çok geniş, derin ve yaygın bir ‘yaşam alanı’ vardır.

İnsan yemeyi ya da kurban etmeyi, canının çektiğini öldürmeyi, kuytuda gördüğü her cinsel hedefe saldırmayı, kendini güçlü gördüğü her ortamda yağma ve talan yapmayı “unutmayı/bırakmayı” (marazi durumlar dışında) öğrenen insanlık “olağan” koşullarda cinselliğin baskısı altında kalmadan ilişki kurmayı da öğrenebilmektedir.

Bir kez daha vurgulamak gerekirse, cinselliğin yok edilmesinden değil ‘işe karıştırılmamasından’ söz ediyoruz. Örneklemek gerekirse ‘pro’ öneki taraftar (prosovyetik, her durumda Sovyetleri destekleyen-TKP); ‘anti’ öneki karşıt (antisovyetik, her durumda Sovyetlere karşı olan-TDKP); ‘non’ öneki kayıtsız ve bağımsız (nonsovyetik, karşıt ya da yandaş olmadan bağımsız şekilde davranan-THKP) anlamında kullanılır. Önerilen davranış tarzı ‘noncinsel’ olmaktır. Yani cinselliğe yandaş ya da karşıt olmadan, ilgilendiğimiz veya yaşadığımız konunun gereklerine odaklanarak davranmak.

Bir başka örnek ‘laiklik’ olabilir! Kamusal alandaki kuralların dünyadan, bilimden, deneyimden, ihtiyaçtan çıkarılmasını önermek, dine yandaş ya da karşıt olmadan ama dine uygun mu değil mi diye de düşünmeden (dinsel kurallarla çakışma ve karşıtlaşmanın yalnızca ‘tesadüfi’ olduğu) kural koymak demektir.

Bu anlamda, adı konan ilişkinin ‘gerektirdiği’ oranda cinselliği kullanmak(!) oyunun kuralları arasındadır. Kuralları ihlal edip ‘faul’ yapan da sarı veya kırmızı kartı görmelidir!

Her bireyin bir ‘yoğurt yeme tarzı’ vardır. Yoğurt kabını kafanıza dikebilirsiniz ya da en güzel kıyafetlerinizi giyer, büyükannenizden kalan işlemeli porselen tabağa koyduğunuz yoğurdu şamdanlarla süslediğiniz doğal ahşaptan el yapımı masif masanızda yersiniz. İkisinde de beslenmiş olursunuz ama farklı oyun kuralları ile. Basketbol da futbol da spor yapmanızı sağlar ama farklı kurallarla.   

Bu durumda, oynadığınız ‘oyun’ her ne ise öncelikle kurallarda uzlaşmak zorundasınız. Arkadaşlık, çıkma, flört, randevu gibi ‘ilişki düzeylerinin’ hepsi için ‘genelgeçer’ ve ‘kabataslak’ kurallar olmakla birlikte, asıl ayrıntılar ‘oyuncular’ tarafından belirlenir. Birbirlerine geçişe açık ve aralarında kesişme kümeleri olan ilişki biçimleri olarak içerikleri, “taktik ve stratejileri” taraflarca saydam ve katılımcı bir şekilde belirlendiği, emrivakilerden ve ‘tatsız’ sürprizlerden kaçınıldığı ölçüde ‘kabahat’ gündemden düşer.

**Toplumsal bir çaresizliğin dışavurumu, zorunluluk, “kader kurbanlığı” gibi gerekçeler olmadan, yalnızca ‘konformist ve kolaycı’ nedenlerle (para karşılığı) fuhuş yapmak;

Solculuk, insanları suça ‘teşvik’ eden, çoğu zaman da suç işlemek zorunda bırakan koşulları değiştirmeden suçla mücadele etmenin, bataklık dururken sinekle uğraşmak anlamına geldiğini bilmektir. Yeterince kazırsanız, her suçlunun altında insan bulursunuz. Bu nedenle, ‘kader kurbanı’ olarak seks işçiliği yapanlar ile ‘konformist ve kolaycı’ nedenlerle kendi bedeninin ‘pezevengi’ olanları ayırmak gerekir.

3-4-Serbest ve iyi;

** İnsanların her türlü sosyal ilişkiyi kurabilmelerine yetecek kadar girişimde ve denemede bulunma hak ve ihtiyaçları olduğu; ‘kabahat’ bahsinde anlatılanların ölçülü, dozunda ve yeterince yapılmasının uygun ve yerinde olacağının kabulü gerekir.

Tanrı zar atmazsa da insan atmalı

Karşıda biri varsa Kabe tamamdır 

Yüz yüze iki kişinin rızayla yaptığı

İnsanlık dininin has ibadeti sayılır  

5-Çok iyi;

**Aşk için;

-İnsanlığına, kişiliğine, değerlerine ‘saygı’

-Kadınlığına, erkekliğine ‘tutku’

-(Varsa) Anneliğine, babalığına ‘minnet ve şükran’

-İşine, zevkine, eğlencesine, esprisine, ciddiyetine’ takdir’

-Eksiğine, gediğine, hatasına ‘sempati’

-Yanlışına, yersizine, densizine ‘anlayış’ ile yaklaşıyorsan “aşıksın” demektir.

Daha iyisi var mı? Çilingir’de bahsetmiştik:

Kadir “Bir insanın başına gelebilecek en güzel şey aşığının maşuku olması!”

Şahin “Yani?...”

Kadir “Senin aşık olduğun kişinin de sana aşık olması durumu...”

Şahin “Bildiğin cennet yani!”

Sinan “Hem de dört köşe cennet. Bir kere sen aşık olmuşsun, bu cennette bir köşe. Sana aşık olan biri var, bir köşe de buradan aldın. Aşık olduğun kişi ile sana aşık olan kişi aynı, üçüncü köşeyi kaptın. Bir de kavuşmuşsanız, al sana dört köşe cennet.”

**İnsanlık için;

Alevi/Bektaşiliğe göre insanı olgunluğa (insanı kamil) ulaştıran dört kapı ve kırk makam vardır. Biz de ‘çağdaş’ insanın insanca yaşaması için geçmesi gereken ‘4 kapı ve 40 makamı’ belirlemeyi deneyelim;

A-)İnsanlık kapısı: Alt kimliklerimizin dışında ve üstünde (ama diyalektik etkileşim içinde) olarak kimliğimizi kuşatan en kapsayıcı varoluşumuz.

1)Sevgiye öncelik tanı: İnsan, toplum ve doğanın birbirlerinin varlığını mümkün kılan bir bütünlük içinde olduklarının idraki ile tüm evreni ve insanlığı ‘önsel’ olarak sevebiliriz. Sevgin, sevdiğinden önce, senden sana bir armağandır. Muhatabımız inatla ve ısrarla sevgimizi reddedene ve ‘tüketene’ kadar öncelik sevginin olmalıdır.

2)Saygılı ol: Yaşamın ve evrenin merkezi değiliz. Çevremizdeki başka ‘varoluşlar’ bizi merkez kabul ederek etrafımızda dönmek zorunda olan uydular değil. Bu nedenle, saygıdeğer olmanın koşulu bize benzemek ya da bize ‘yara(n)mak’ değildir. Bilerek zarar vermeyen her ‘varoluş’ saygıdeğerdir (en azından saygısızlığa müstahak değildir).

3)Eşitlikçi ol: Eşitsizliklerin kaynağını oluşturan sınıflı toplum gerçeğinden kurtulmadıkça gerçek içeriğine kavuşamayacak olan eşitlik; insani özellikleri alt-üst, değerli-değersiz, iyi-kötü ikilemleri içinde değerlendirmek yerine yatay düzlemde yayılan ‘eşdeğer’ farklılıklar olarak algılamayı gerektirir. 

Bir piramit yapsaydık sözcüklerden

Zirveye koymak gerekirdi eşitliği

Ama o yıkardı piramidi temelinden

Bütün sözcükleri yan yana getirirdi

4)Özgürlükçü ol: Sömürme ve suç işleme özgürlüğü dışındaki her özgürlüğün rahatça yaşanabildiği, mümkün olduğunca ‘yasaklamanın yasaklandığı’ bir dünyayı savunmak gerekir.

5)Dayanışmacı ol: Birbirini seven, güvenen, değer veren, anlayan, ihtiyaç duyanlar arasında gerçek anlamına kavuşan ve ‘yalnız değilsin’ duygusu yaşatan eylem.

Özgürlükle saf tutunca umut olur

Haziranda boy verince isyan

Yoldaşla gidilir yoksa yol durur

Yaslandığı tarafa devrilir insan

6)Adil ol: Platon’a göre adalet toplumsal mutluluktur. İnsanın her türlü ilişkisini haklı-haksız temelinde tanımlamasını ve kendini erdemli hissetmesini sağlayan duygu.

7)Bilimsel ol: Gerçeği anlamak için başvurulacak alternatifsiz tek rehber.

8)İyi ol: Karşındaki hak ettiği için yaptığın şey iyilik değil hakkını teslim etmektir. Bu seni kötü biri olmaktan koruyabilir ama iyi yapmaz. İyilik, kötülük yapmamak hali değil iyilik yapma halidir.

9)Umutlu ol: Hayatın determinist yanı kadar iradeci yanı da vardır. Bu alanı boş bırakmamak ve koşullar ne kadar aleyhte olursa olsun umudu diri tutmak, en uzun yürüyüşün bile tek bir adımla başladığını, en büyük ateşlerin bir kıvılcımdan çıktığını unutmamak gerekir.

10)Şefkatli ol: Latince ‘beraber acı çekmek’ anlamına geliyormuş. Acıyarak ve esirgeyerek sevmekten (merhamet) daha çok, karşımızdakinin acısı ile empati yapabilmek gerek.

B-)Toplumsal kimlik kapısı: Tanıdığımız insanlarla paylaştığımız aile, arkadaş grubu, okul, işyeri gibi ortamlar ile tanımadığımız insanlarla paylaştığımız kamusal alanlardaki davranışlarımız.

1)Tamamla: Arkadaşlık, kankalık, sevgililik, kardeşlik bir şeyleri ‘tamamlıyorsa’ sürdürülür. Birlikte yaşadıklarınla bir ‘şeyler’ yapmak gerektiğinde herkesin ‘en çok yararlanacağı’ seçeneği aramalıyız.

2)Ortamın hukukuna uy: Seni ve değerlerini aşağılamadığı sürece mekanın, olayın, durumun hukukuna/göreneğine saygı göstermek veya orada olmamak gerekir. Ev (veya organizasyon) sahibinin programını kendi ‘değerlerimize, isteklerimize ve ihtiyaçlarımıza’ göre değiştirmeye zorlamamalıyız.

3)Rahatsız etme: Kendi yaşam alanımız ve kişisel ilişkilerimiz içinde özgürce davranabiliriz ancak yaptıklarımız ‘kamusal alanı’ yani bize ait yaşam alanının dışını da etkiliyorsa ‘rahatsız etmeme’ sorumluğumuzu hatırlamalıyız.

4)Rahatsızlıktan kaçın: Rahatsızlık yarattığı iddia edilen olay ve olguya bakmamak (kafanı çevir), açmamak (kanalı değiştir), almamak (elini çek), gitmemek (dur, dön) gibi ‘rahatsızlığı’ engelleme şansı olanların da bu ‘şansı kullanmak’ sorumluluğu olduğunu kabul etmeli; doğrudan ve kaçınılamayan etkisine maruz kalınmayan ‘rahatsızlık kaynaklarını’ genel ve soyut şikayetlere konu etmemeliyiz.

5)Haberdar ol: Yakın ve uzak çevreye ilişkin gelişmeleri izlemeli, muhataplarından ilk ağızdan bilgilenmeye çalışmalı, gazete-dergi-bülten-bildiri almalı, bilim-mizah-sanat konularında ‘interaktif’ olmalıyız.

6)Temiz ol: Çevre, gürültü, ışık kirliliği konularında gösterilen duyarlılık kadar birey olarak yarattığımız görsel ve ‘kokusal’ kirlilikle de ilgilenmeliyiz. Kokmayacak kadar temiz olmak tartışmaya açık bir konu değil. Ancak ‘görsel’ tanımı sorunlu. Bu başlıkta yalnızca özgür irademiz ile seçim yapabileceğimiz, görünüşü bize ‘bağlı’ olan hususlardan söz edebiliriz (yani yapısal ve anatomik özellikler bu konunun süjesi yapılamaz). Kişisel ‘kombinlerimizi’ özel ve kişisel dünyamızda kendimizin yetkilendirdiği insanlar dışında kimsenin beğenisine sunmak zorunda değiliz. Zevklerin ve renklerin tartışılmadığı bir dünya kurabiliriz. Zaten tartışmaya karar versek de kavramlar anlamını yitirdi. Örneğin bize ‘paçoz’ gelen diğerine ‘yırtık’ modası; bize ‘düdük gibi’ gelen diğerine ‘slim’; bize özensiz gelen diğerine ‘rahat’... Özetlersek; insanlar marjinal, ayrıksı, fantastik, sıra dışı görünme haklarını da kimseye hesap vermeden kullanabilmeliler.

7)Görgülü ol: Bazı kurallar ‘semantiğinden’ bağımsız olarak hayatı kolaylaştırır. “Neden kırmızı ışıkta duruyoruz? Acaba ‘durduran’ yani negatif tavrıyla kırmızının simgelediği sol ideolojiyi mi olumsuzluyoruz?” ya da tersinden ‘ön açan’ pozitifliği ile yeşilin simgelediği islamı mı olumluyoruz? Hayır! Yalnızca trafiği düzenliyoruz. Nezaket/görgü/ adabı muaşeret kuralları da benzer sonuçlar doğuruyor. Örneğin erkeği kadına, küçüğü büyüğe tanıtmak; yemekte masadakilerin hızına uymak; kapı, asansör, merdiven vb.de kadına öncelik tanımak gibi nezaket kuralları kadına örtük olarak ‘zayıfsın’ mesajı vermek, yaşı büyük olanın feodal otoritesini yeniden üretmek, iradeni gruba devretmek vb. değildir. Samimiyet, her türlü kuralı iptal edebilir. Kendi yaşam alanımızda ve özel ilişkilerimizde ‘kendi’ kurallarımızla yaşayabiliriz. Ama ilişkimizi tanımlayan nitelik ‘samimiyet’ değilse, kurallarımız olmalı. Görgü kuralları bu durumda sorun çözen ve hayatı kolaylaştıran moderatörlerimizdir.

8)Çok kültürlü yaşama uy: (‘Olgunlaşmamış’ mirasyediye kalan zenginliğin yoldan çıkarıcı etkisine benzer biçimde; ülkemizdeki/bölgemizdeki etnik, dinsel inanç, mezhep, dil ve lehçe, yerel/bölgesel folklorik ve geleneksel özellikler, hemşerilik gibi (başka koşullarda, uzlaşılan bir “üst kimliğin” bileşenleri olarak ‘zenginlik’ sayılabilecek) nitelik ve özelliklerimiz de sorun kaynağı olmaktadır.) cümlesini tersine çevirecek ve bahse konu çeşitliliğin hayatlarımızı, ilişkilerimizi ve sorun çözme yeteneğimizi zenginleştiren bir işlevselliği olabileceğini gösterecek kadar ‘olgun’ davranmanın örneklerini oluşturmak gerekir.

9)Pozitif ayrımcı ol: Güçlü ve zayıf iki kişinin kavgasında tarafsız kalmanın objektif olarak güçlünün yanında yer almak anlamına geldiğini, öngörülebilir süreç ve sonuçlara müdahil olmamanın son tahlilde var olan durumu desteklemek ya da onaylamak anlamına geldiğini bilen insanlar, adil olmanın ‘olmazsa olmaz’ koşulunun zayıf ile güçlünün kavgasında tarafsız kalmamak olduğunu da bilirler. Bu önerme, kayıtsız koşulsuz ‘zayıfın’ yanında yer almak anlamına gelmez. “Güçlünün” haklı olduğu durumlar da olabilir. Ancak, haklı-haksız ayrımı yapılmadan tarafsızlık, objektif olarak ‘güçlünün’ yanında olmaktır. Bu nedenle, haklı-haksız ayrımı dışında, yalnızca zayıflığı ve dezavantajlı oluşu nedeniyle gadre uğrayan (kadın, çocuk, engelli, ast, çalışan vb.) herkese pozitif ayrım uygulanmalıdır. 

10)Çevreye duyarlı ol: Çevre sorunlarının yaşamsal sonuçlar doğurduğu veya yakın vadede doğuracağının bilimsel ve gözlemsel olarak çok açık olduğu bir dünyada, tartışmaya veya açıklamaya gerek olmayan bir öneri.

C-)Bireysel yaşam kapısı: Yukarıda sayılan “çokluğun” içinde yaşanan kimliklerimizle kesişen ama son tahlilde ‘şahsi’ olan davranışlarımız.

1)Alçakgönüllü ol: Alçak gönüllülük; kibir, kendini beğenmişlik, üsttencilik, ukalalık, züppelik, övünme ve ölçüsüz gururdan uzak durmak anlamındadır. Yoksa zaaf, özgüvensizlik, eziklik, kendini küçük görme değildir.

2)Cömert ol: Paylaşmayı, dayanışmayı ve iyiliği mümkün kılan özelliktir. Bizde olanı, ihtiyacı bizden fazla olana vermektir.

3)Öfke kontrolü: Öfke, her zaman ‘haklı’ olmak anlamına gelmez. Asabi olmak ‘sorun yaratmanın’ mazereti, öfke de hitabet sanatı değildir. Kimi zaman yetersizlik, kıskançlık, korku gibi duygular da öfkenin kaynağı olabilir. Genellikle güçlü ve avantajlı olunan durumlarda görünür hale getirilen öfke şovu ile kısa yoldan haklı, yargıç, infazcı, mobbingci olmaktan kaçınmalıyız.

4)İstek kontrolü: ‘Hep bana, hemen bana, yalnız bana’ diyen anlayışsız çocuksuluktan uzak durmalıyız. Haklı isteklerimizin bile kısıtları olduğunu, kıt kaynakları ilk tüketenlerin diğerlerini bu kaynaklardan mahrum bıraktığını düşünmeliyiz. (Öncelikle ülke ve dünya insanlığının en temel ihtiyaçları olan beslenme/barınma/eğitim/sağlık/güvenlik/kendini gerçekleştirme konularında “tatmin edici” ilerlemeler sağlanana kadar kaynakların temel ihtiyaçlara yoğunlaştırılması “kardeşliğin ve vicdanın” gereğidir. Bu gerekliliğe (kaynakların öncelikle temel ihtiyaçlara ayrılması) karşı çıkanlar, “görece lüks ihtiyaçları için” başkalarının “temel insani ihtiyaçlarının” göz ardı edilmesini açıkça, alenen, bilinçli ve kasten önerdiklerinin farkında olmalıdır.)

5)Kin ve nefretten uzak ol: Duygu dünyamız ‘bileşik kaplara’ benzetilirse; ne kadar kin, nefret, intikam koyarsak sevgi, şefkat, vicdan ve iyiliğe o kadar az yer kalır.

Perinin tozu meleğin kanadı azizin halesi

İnsanı hep sıcacık gülümseten bir tanesi

Sevgi yoksa boşluğu doldurur kin nefret

Reva mıdır insanın böyle ömür sürmesi

6)Sabırlı ol: Tümüyle bizim kontrolümüzde olan süreçlerin akış hızını kendimiz belirleyebiliriz. Ancak, başkalarının kontrolünde olan süreçler, her zaman istediğimiz hızda ilerlemeyebilir. Süreçte rol alan aktörlerin hızlı/yavaş, hasta/sağlıklı, istekli/bıkkın, acemi/deneyimli, sıkıntılı/neşeli… gibi sayısız ‘insani’ durumuna bağlı olarak hız ve kalite beklentimize ‘marjlar’ koyabilmeliyiz.

7)Çocukları sev: Daha iyi bir gelecek için yapılabilecek en güzel şeylerden biri (zorla olmaz) çocuk sevmektir. Sevgi ile yetişen bir çocuğun “geleceği” daha iyi yapma kapasitesi, başka hiçbir yerde bulunamaz.

Kendi geçmişin insanlığın geleceği

Seni gösteren ayna çocuğun gözbebeği

Sev ki kundakta kucakla kendini sımsıkı

Çocuğu sevmeyenin payı çöl yalnızlığı

8)Hayvan ve bitkileri sev: Yalnızca soyut bir sevgiden bahsetmiyoruz. Koruyan, besleyen, ilgi gösteren, sulayan, koparmayan, dalında seven, birlikte yaşayan ve aynı büyük canlılar ailesinin üyeleri olmanın bilinciyle davranan ‘sevgililer’ olmalıyız.

9)Hoşgörülü ol: “Mükemmel iyinin düşmanıdır”. Mükemmel ile iyi arasındaki her eksiklik, yanlışlık, yersizlik anlayışla karşılanmalıdır. Her şeyin her zaman yolunda gittiği bir dünya ne iyidir ne de gereklidir.

10)Eğlenceli ol: Şen ve mutlu bir dünyayı hedefleyen her insanın kendi yaşamında da (kanırtmadan ve yapaylığa düşmeden) eğlenceli ve esprili olması gerekir.

Mizahın diliyle telaffuz edilemeyenin

Sevinçle erinçle neşeyle olur mu işi

Neye yarar senin görkemli devrimin

Görünmeyecekse garibin otuz iki dişi

D-)Cinsel kimlik kapısı: Kadınlığımız, erkekliğimiz ve tüm diğer cinsel tercihlerimizin baskın olduğu süreçlerdeki davranışlarımız.

1)Yerindelik: Kimliğimizin ‘cinsel’ sözcüğüyle tanımlanan ‘boyutlarının’ her zaman ve mekanda mutlaka görünür olması gerekmiyor. Cinsiyet farkı gözetmeyen ve her iki cinse de uygun olan (üniseks, nonseks) birçok durum, konum, giysi, davranış vb. var. Bu nedenle yeri geldiğinde ‘insan’, yeri geldiğinde ‘cinsel kimliğimiz’ ile görünür olmayı başarmalıyız.  

2)Kamusal alana saygı: Cinsel varoluşumuzu ve aktivasyonlarımızı kamusal alanlara taşımamalıyız. Niteliği gereği kişisel ve özel olan cinselliğin yaşanacağı mekanların da kişisel ve özel olması gerekir.

3)Alternatif mekanlara saygı: Benzer cinsel tercihlerini ‘sosyalleştirmek’ için oluşturulan ve muhatapları dışındakilerden yalıtılmış (etkileri dışarı taşmayan) bar, kulüp, kamp vb. sorun yaratmamalı.

4)Cinsellik kişiseldir: Bilimsel araştırmalar için veri tespit etmenin ve önerilerde bulunmanın dışında; sayı, sıklık, biçim, yöntem vb. konularında standartlar, reçeteler oluşturulamaz. Tarafların tümüyle kendi ‘gerçekleri’ ile kuracakları bir ‘özel dünya’ olarak kabul edilmelidir.

5)Tercihlere saygı: Tarafların bilinçli rızası ile yaşanan her türlü ‘cinsel tercih’ makbuldür.

6)Bedenim benimdir: Cinsel aktivasyonlar (ister kendine ait zevk evrenine dahil olsun, ister partnerin isteğinin karşılanması olsun) son tahlilde kişiseldir. Bu nedenle beden sahibinin bedeni üstündeki hegemonyası tartışmasızdır. Beden sahibinin ikna edilmediği ve rızası alınmayan girişimler kabul edilemez. Ayrıca ilişkinin gerektirdiği ‘hukuku’ tüketmek kaydıyla; doğum kontrolü, kürtaj, sezaryen gibi hususlar (son tahlilde) ilgili beden sahibinin kişisel seçimi olmalıdır.

7)Çocuk yasaktır: Psikososyal gelişimini tamamlamamış ve (hukuksal ve geleneksel olarak farklı yaşlar tartışılsa da Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesine göre 18 yaşına kadar her insan çocuk sayılır) yaşı küçük olan çocuk cinsel partner olamaz.

8)Rızası olmayan yasaktır: Tehdit, şantaj, hile, ilaç, uyuşturucu, akıl hastalığı vb. nedenlerle fiilin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği olmayan, açık ve özgür iradesi ile ilişkiyi onaylamayanlar partner olamaz.

9)Hayvan yasaktır: Kır cinselliği içinde anlatılan hayvanlarla cinsel ilişki kabul edilemez.

10)Gelir kapısı yapma: İnsanları ‘iradi seçimleri’ ile yargılamak gerektiğini, yaşamını sürdürmek için zorunlu kalmak, ‘kader kurbanlığı’ gibi gerekçeleri anlamak sorumluluğumuzu unutmadan; konformist ve kolaycı bir yaklaşımla ‘seks işçiliği’ ile yaşamı idame ettirmek, kişinin iradesini ve ruhunu bedeninin ‘pezevengi’ yapması kabul edilemez.

III-)Cinsel yönelimler

Genel bakış;

Biyolojik ve toplumsal cinsiyet kimlikleri ve rolleri tarafından belirlenen cinsellik (cinsel yönelim) karşı cinsiyetten birine yönelme (heteroseksüellik), kendi cinsiyetinden birine yönelme (eşcinsellik) ve her iki cinsiyete de yönelme (biseksüellik) şeklinde kategorize edilebilir.

LGBT(İQ); travesti, transeksüel ve biseksüelliği kapsamıyor oluşu nedeniyle “eşcinsel” sözcüğü yerine kullanılan çatı kelimedir. Zaman içinde değişerek (bir tür pozitif ayrımcılık ile L’nin başa alınması), uzayarak (interseksüelleri temsilen İ ya da queerleri temsilen Q harfleri eklenerek) kullanılmaktadır.

Lezbiyen: Kadın eşcinsel (Sözcüğün kökeni, Yunan kadın şair Sappho’nun yaşadığı Lesbos/ Midilli adasıdır)

Gey: Erkek eşcinsel (İngilizce ‘gay’ sözcüğünün Türkçeleştirilmiş hali)

Biseksüel: Duygusal, cinsel açıdan her iki cinsiyete de ilgi duyan.

Transseksüel: (İngilizcede LGBT kısaltmasındaki ‘T’ Transgender’dir. Türkçe’deki travesti ve transseksüel tanımlamalarının ikisini de kapsar) Kendini karşı cinsten biri olarak tanımlayan kişidir. Türkçe’de “travesti” yalnızca dış görünümü ve davranışlarıyla kadın kimliğine bürünenleri; “transseksüel” ise giyim ve davranışlardan öte ameliyatla kadın olanları tanımlamak için kullanılır.

İnterseks: Genital organ ya da üreme sistemi açısından hem erkek hem de kadın cinsiyet özelliklerine sahip olan kişi.

Queer: Normal veya öteki olarak tanımlanan her türlü kimliklendirme sürecini reddeden, bu kurguların gerçekdışı ve yapay olduğunu, ‘doğal’ cinselliğin olanaksız olduğunu ileri süren ve tüm yönelimleri kabullenen görüş.

1-Suç;

**Nefret suçu; ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi nedenlerle işlenen suçların genel adıdır. Tehdit, ad veya lakap takmak, postayla/e-postayla/telefonla/mesajla rahatsız etmek,  fiziksel saldırı, gasp, taciz, tecavüz, sarkıntılık…

2-Kabahat;

**Eşcinselliği kabul ediyormuş gibi görünmek ama aşağılayıcı kabul gerekçeleri üretmek;

-Eşcinsellik hastalıktır: Bu bakış açısı önce Amerikan Psikiyatri Birliği, sonra da Dünya Sağlık Örgütü tarafından resmen terkedilmiştir. Eşcinsellik bir tercihtir.

-Doğal değildir: Doğal olan üremektir. Cinsellik kültürel, toplumsal ve tarihseldir. Örneğin, doğal kabul edilen ‘heteroseksüel’ ilişkide ön sevişme ve öpüşme doğal mıdır? Kamasutra (Hindistan kökenli ‘zevkin kitabı’), Bahnameler (Osmanlı sarayında kullanılan seks kitapları), Ali Rıza Demircan’ın İslam’a Göre Cinsel Hayat kitabında anlatılanlar doğal mı? ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisindeki dudaktan öpüşme nedeniyle çıkan tartışmada “Osmanlı dudaktan öpüşmeyi 19. Yüzyılda öğrendi” denmedi mi?

-Hayvanlarda da var: Bu bakış açısı da konuyu ‘fıtrat’ bağlamında çözümleme çabasıdır. Hayvanlar aleminde erkek bireyler arasında eşcinsellik gözlenmiş olsa da diğer cinsel yönelimlerin gözlenmemiş olması bile benzetmeyi geçersiz kılar. Amaç, eşcinselliğin bilinçli ve iradi bir seçim ve tercih olduğu fikrini reddetmektir.

-Kapitalizmin ürünüdür: Kapitalizmin, insanı kendine ve doğaya yabancılaştıran etkilerine sığınarak, eşcinselliği ‘insanlığına ve doğallığa’ yabancılaşmış bir yönelim olarak etiketleme çabasıdır.

-Genetiktir: Yalnız bu başlıkta değil, insana ‘ait’ her konuda bu tartışma mümkündür. “İnsan doğasının/zihninin bir ‘tabula rasa’ olarak başlamadığı, beynimizin/zihnimizin içine düştüğü kabın/çevrenin etkileriyle biçimlenen bir plastisitesi olduğu, ama bu plastisitenin bir dizi sınırlamalar, genetik aktarımlar ve başlangıç maddilikleri de içerdiği” açıktır. Yapılan araştırmalarda beyin loblarında belirgin farklılıklar da tespit edilebilir. Ancak bu tespitler bütün cinsel tercihleri açıklamadığı gibi, tespite konu bireyleri son tahlilde ne oranda etkiledikleri (yönelim, eğilim, kaçınılmazlık…) de tartışmalıdır. Sonuç olarak; cinselliğin ve eşcinselliğin insanın kültürel, toplumsal ve tarihsel gelişiminde ‘bilinçli ve iradi seçim ve tercih’ olduğunu bilmeliyiz.

3-Serbest;

**Kişisel dünyamızda, her insan tipolojisi için olduğu gibi, eşcinsellere de uzak/yakın durmayı tercih edebiliriz. Ancak davranışlarının sorumluluğunu üstlenen ve gerekçelerini sahiplenen bireyler, bu tercihlerini açıklamak zorundadırlar. Uzak kalmanın tercih edildiği eşcinsel bireyin cinsel tercihin dışında kişilik ve karakter özelliklerine ilişkin bir sorun yoksa bu tavır ‘homofobik’tir.

Çünkü uzak durmak için olumsuzluk atfetmek gerekir. Heteroseksüel arkadaşların için cinsiyetin arkadaşlığı engellemediğini düşünüyor ve ‘cinsel gerilimden’ azade ilişkiler geliştirecek kadar kendine güveniyorken (arkadaş olmanı engelleyen başka kişisel engeller yoksa) cinsel seçimi yüzünden eşcinsellerden uzak kalmayı yeğliyorsan, eşcinsellerden ‘korkuyorsun’ ve tehdit algılıyorsun demektir. Bu korku ve tehdit algısının altında, “av mı avcı mı” olduğun konusunda yaşanan belirsizlikten (gizli eşcinsellik) cinsel tercihine uyumsuzluk nedeniyle aldığın bilinçli bir karara kadar çeşitli nedenler olabilir. Ancak hepsinin ‘temelinde’ muhatabının cinsel tercihinin belirleyici olduğu açıktır. Karşı cinsten bir heteroseksüelin ‘cinsel tercihi’ (ilişkini gözden geçirmeyi gerektiren başka kişisel olumsuzları ortaya çıkıncaya kadar) seni ‘önsel’ olarak uzak durmaya zorlamazken, eşcinsel birinden sadece ‘cinsel tercihi’ nedeniyle uzak kalmayı istemenin adı homofobidir. Uzak kalmayı istediğin şey ‘kişi’ değil cinsel tercihidir.

4-İyi;

**Hiç kimsenin cinsel tercihi nedeniyle nefret suçuna ve olumsuz hiçbir davranışa maruz kalmadığı bir dünya.

 5-Çok iyi;

**İnsanların ‘varoluş’ alanlarının hiç birinde (aile, arkadaşlık, iş, okul, mahalle…) cinsel kimliklerimizin ayrım nedeni olmadığı, her türlü medeni hakkın (evlilik, miras, evlat edinme…) her cinsel kimlik için geçerli olduğu bir dünya. (Ekim 2016)

 

 

*********

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. MEKTUP ('HER ŞEY' HAKKINDA)

Gezi Direnişi sırasında 13 yaşında olan Elif'in 'her şey' hakkında merakını gidermek ama 'her şey' hakkında gerçekten merak yaratmak amacıyla yazıldı...  

16. MEKTUP (GERÇEK ALİ)

    Din ve inanç konusuna genel bir bakışı netleştirmek için yazıldı...

5. MEKTUP (DİYALEKTİK)

En başta ve en fazla anlaşılması gereken 'diyalektiği' anlamak için yazıldı...

18. MEKTUP (ÜTOPYALAR GERÇEK Mİ?)

                                                         Anlatılanların 'makul, meşru ve mümkün' olduğunu somutlamak için yazıldı...