'Baba-kız arasında konuşulamayacak hiçbir konu yoktur' demek için yazıldı...
CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (13)
Her konuda, her şeyi, her boyutu ile konuşabiliriz! Bu cümleyi ‘kanıtlamak’ için en uygun konu, yedinci mektubun “Cinsel kimlik kapısı: Kadınlığımız, erkekliğimiz ve tüm diğer cinsel tercihlerimizin baskın olduğu süreçlerdeki davranışlarımız.” başlıklı son ‘kapısı’…
Ancak, bu kapının ‘makamları’ hakkında ‘öykü’ yazmak fikri bana pek ‘sıcak’ gelmedi ya da çok ‘sıcak’ geldi! Bu nedenle, (önceki tüm mektupların ‘geçerlilik’ şartı olan) ‘insan değişebilir mi?’ sorusuna bireysel ve toplumsal bakış; ‘toplumsal-cinsel kimliğimiz ve rollerimiz’ konusuna genel bir bakış; başlıklara (makamlara) özel bilgiler sırasını izleyelim.
Her konuda, ama
özellikle bu konuda, herkesin doğrusu kendine! Yapmaya çalıştığımız şey;
doğrular arasından en doğruyu bulmak değil, ama bundan önceki tüm
cevaplarımızla tutarlı bir bakış açısı oluşturmak, ‘dünya görüşü’ ya da
ideoloji denilen puzzle’ın eksik parçalarını tamamlama çabası... (Ağustos 2019)
I-İNSAN(LIK)
DEĞİŞEBİLİR Mİ?
*Evet,
değişir! Çünkü binlerce yıl boyunca sayısız değişik yerde, değişik şekilde,
değişik hızda ve değişik yoğunlukta değişti. “Yaptıkları yapabileceklerinin
teminatı” ise, belki de insanın ‘en kolay’ yapabildiği şey değişmek!
*Ancak,
bu cümlelerin ‘alt metninde’ saklı olan bir gerçek var. Bu değişim ‘pasif,
edilgen, bağımlı’ bir tarihe sahip… Kitleler, bir aşamasında katıldıkları
‘değiştirici, dönüştürücü’ süreçlerin öznesi oldukları gibi, katıldıkları
aşamanın ‘olgunluğuna’ göre de sürecin ‘sujesi’ olarak değişim/dönüşüm yaşarlar.
*Sosyalizm
ve devrim konusunda anlatılan ilk bilgi: Sosyalizm öncesi ekonomik ve toplumsal
sistemler, eski sistemin bağrında olgunlaşır ve ‘zamanı’ geldiğinde neredeyse
kendiliğinden ortaya çıkar (tabi ki devrimler, politik ve toplumsal alt üst
oluşlar eşliğinde… Ama bu süreçler, zaten olgunlaşmış ve ‘günü gelmiş’ yeni
sistemin adını koymak için yaşanır).
*Oysaki
sosyalizm, kapitalizmin bağrında kendiliğinden oluşmaz. Politik ve toplumsal
bir devrim ile ‘yukarıdan aşağıya’ kurulması gerekir (‘kesintisiz devrim
sürecinde kültür devrimini öne alan bir politikleşmiş devrim’ fikri de bu
bağlamdadır). Tabiri caizse, eski sistemler hayatın akışı içindeki birçok
dinamiğin ‘sinerjisinden’ oluşan ‘gizli bir el’ tarafından yıkılıp yenileri
kurulurken, kapitalizmin yıkılması ve sosyalizmin kurulması için ‘açık’
öznelerin ‘açık’ müdahalesine ihtiyaç vardır.
*Bu
yüzden, ‘sosyalist’ insan ve değişim konusu; hem ‘devrim için’ değiştirilmesi
gerekenler, hem ‘devrim tarafından’ değiştirilmesi gerekenler, hem de devrimin
kurduğu yeni düzen içinde yaşanacak değişimlerin diyalektiği içinde
anlaşılmalıdır.
*‘Değişmeyen
tek şey değişim’ cümlesinin doğruluğunu herkes bilir ve kabul eder. Değişimin
içeriği, yönü, müdahaleye açık olup olmadığı, belirli uğraklarda
‘Schrodinger’in kedisi ve paralel evrenler’ ikilemlerinin ortaya çıkışı,
‘öznenin’ rolü, değişenin ve değiştirenin değiştirici gücü… tartışmaya açık
sorun alanlarını oluşturur.
*Değişim
karşısında alışkanlık, alternatifsizlik, öğrenilmiş çaresizlik, ‘cam tavan
sendromu’, inat, geçmişe saygı, cehalet gibi tutuculuğu ve pasifliği
güçlendiren birçok engelin olduğu doğrudur. Ancak, umutsuzluk yaratan
cehaletin, aynı zamanda yeni bilgilere açık olmak anlamına gelmesi; ne
istediğini bilmemenin, her seçeneği kabul edebilecek bir genişliği de
tanımlaması; omurgasızlık dediğimiz esnekliğin her duruma uyum sağlama
yeteneğini de içermesi, değişimin en zor olacağı düşünülen anlarda ve alanlarda
bile ‘değişim imkan ve potansiyelinin’ saklı olduğunu gösterir.
*Marks,
Fuerbach üstüne altıncı tezinde “insanın özü (doğası), tek tek bireyin
doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz, kendi gerçekliği içinde,
toplumsal ilişkilerin bütünüdür.” diyerek (her şey gibi) insan doğasının da
tarihselliğini, sınıfsallığını ve değişebilirliğini anlatıyor.
*Toplumlar
gibi bireyler de tarihlerini ‘verili koşullar altında’ yapıyorlar ve sonuç
olarak bizi saran toplumsal koşulların ürünüyüz. Çevre etkisiyle biçimlenen
kimliğimizin yanı sıra bir dizi sınırlamalar, genetik aktarımlar ve başlangıç
maddiliklerinin varlığı da biliniyor; ama toplumsal ve kültürel devrim
bağlamında (en azından bu tartışma bağlamında) ağırlık oluşturmuyorlar.
*Değişmez
bir ‘insan doğası’ yoktur. ‘İnsan doğası’ potansiyel olarak olası bütün
seçenekleri içeren yapısı ile ‘içine konulduğu kabın şeklini ve rengini alan’
su gibidir. Bu nedenle ‘potansiyel olarak’ her şeydir ama içinde bulunduğu
kabın şekline (toplumsal koşullara) göre ‘görünür’ hale gelir. İnsan doğasının
kötü olduğunu söyleyenler, aslında insanın içindeki ‘potansiyel kötüyü’ görünür
hale getirecek şekilde işleyen toplumsal dinamiklerden söz etmektedir.
*İnsan
toplumlarının gelişim sürecini çözümleyen temel kavramlar emek ve üretimdir.
Maddi hayatın günlük/yeniden üretimi süreci insanın tarihini de
biçimlendiriyor. ‘Başparmağı olan hayvandan’ düşünen insana uzanan yolu emek ve
üretim ile aştık.
*Tarihsel
maddeciliğe göre; üretim sürecinde insanlar iradelerine bağlı olmayan, zorunlu
ilişkiler kurarlar. Bu ilişkiler ve mülkiyet biçimi toplumun ekonomik yapısını
(altyapı) oluşturur. Bu altyapı da hukuki, siyasi, dinsel, ahlaki, ideolojik,
felsefi, sanatsal bilinç şekillerini içeren üstyapıyı şekillendirir
(altyapı-üstyapı ilişkileri, altyapının belirleyiciliği, bir aşamadan sonra
üstyapının alt yapıyı etkilemesi, üstyapının altyapıyı gecikmeli olarak
izlemesi ya da öncelemesi gibi tartışmalarla birlikte). Nedenleri değiştirmek
sonuçları da değiştirmek anlamına geldiğine göre, üretim süreci ve mülkiyet
ilişkilerini değiştirerek insan(lık) değiştirilebilir.
*Çevreden
(toplumsal ilişkilerden) gelen mesaj/veri/girdileri algılama, kavrama,
değerlendirme, yorumlama, sınıflama, değer biçme vb. prosedürleri ‘verili
koşulların’ oluşturduğu prizmalar tarafından biçimlendiriliyor. Bu prizmaları
ve dolayısıyla insan bilincini belirleyen faktörleri değiştirerek ‘yeni insan’
yaratma olanağı ortaya çıkıyor.
*Toplumsal
şekillenme sürecinde bireyin algı prizmalarının ‘ayarları’ ile oynama; id’den
süperego’ya giden ‘aydınlanma ve uygarlaşma’ yolunda inisiyatif kullanma; duygu
ve değerlerin oluşum diyalektiğinde ‘öznenin rolü’ konusunda (her şeyin başı
eğitim!) proaktif bir duruş sergileme ve kendini/bireyi yeniden ‘kurma’ olanağı
ortaya çıkıyor.
*Birey
bağlamında, bizi saran toplumsal koşulların ürünüyüz, ama bir gelişkinlik
düzeyine ulaştığımızda, bizi belirleyen toplumsal koşulları etkileme,
değiştirme, belirleme şansına kavuşuruz. Altyapı tarafından belirlenen iradenin
belirli bir gelişkinlik düzeyinden sonra dönüp kendini oluşturan altyapıyı
etkileme, değiştirme gücü kazandığını günlük hayatta bile gözlemleriz. Önce
duyduğumuz dili öğrenip, anladığımız kadarıyla rol modellerimizin bakış
açılarını, davranış kalıplarını, değerlerini, geleneklerini ve rutinlerini
benimseriz; ama zaman içinde dış
dünyadan aldığımız bilgi ve uyaranlar arttıkça ve çeşitlendikçe seçimler
yapmaya başlarız.
*Değiştirecek
olanların değişmeleri ve öncülük sorunsalını akılda tutarak; toplumsal
koşulları değiştirerek değer yargıları ve toplumsal varoluş koşullarını
değiştirebiliriz. Büyük alışkanlık gücünün koşulladığı davranış biçimlerinin,
akıntıya karşı enerji harcayarak birey tarafından kendi kendine
değiştirilmesinin ‘istisna’ olduğunu, toplum ya da kuşak bazında değişimin
‘kural’ olduğunu da söyleyebiliriz.
*Bu
nedenle, toplumsal koşullardaki değişimin ötesinde değişim sorumluluğunu
yalnızca veya ağırlıklı olarak bireylerin sorumluluk alanında tanımlamanın
liberalizmden varoluşçuluğa uzanan bir yelpazeye tekabül ettiği söylenebilir.
*Kitle
ile yapılan her hangi bir işin ‘birileri’ tarafından düşünülmeden,
planlanmadan, organize edilmeden, iş bölümü yapılmadan kitlenin tümü tarafından
aynı anda ‘haydi, hoppa!’ diye başlatılması mümkün değildir. Bu anlamda ‘öncü’
tartışması abestir. ‘Öncü’ sen arkasında durduğun için önündedir.
*Tedavi
görmesi gereken hastaya doktorun müdahalesi ya da eğitilmesi gereken çocuğa
öğretmenin müdahalesi yanlış mıdır? Tıp bilgisi olmayan hasta, okuma-yazma ve
pedagoji bilmeyen çocuk ‘uzman’ yardımına ihtiyaç duymaz mı? Kendi koşulları,
gerçekliği ve varoluşu ile belirli bir hedefe ulaşması mümkün olmayan tüm
dezavantajlı gruplara dışarıdan yardım zorunludur. ‘Öncülük’ tartışması,
muhataplarından kopuk ve onların yerine ‘vekalet savaşı’ vermek değil, ama muhataplarının
interaktif olarak içinde olduğu süreçler örgütlemek, sorunların gerçek
sahiplerinde ‘farkındalık yaratmak’ meselesidir.
*Doktorun
‘yaratacağı’ sağlık, hastanın bedeninde zuhur eder. O bedenin (bünyenin)
nitelikleri, özellikleri ve yeteneklerini iyi analiz ederek ‘sağlıklı bir
yaşam’ için yapması gerekenler ‘listesi’ hazırlamak (farkındalık yaratmak),
gerektiğinde organ nakli ve proteze başvurmak (dışarıdan ‘çözüm’ taşımak),
gerektiğinde ameliyata başvurmak (devrim) kitlelerden kopuk öncülük müdür?
*Aynı
şekilde; öğretmenin ‘yaratacağı’ tekamül, öğrencinin zihninde ve hayatında
şekillenir. Öğrencinin nitelikleri, özellikleri ve yeteneklerini iyi analiz
ederek ‘kendini ve yeteneklerini sonuna kadar geliştirmek’ için yapması
gerekenler ‘listesi’ hazırlamak (farkındalık yaratmak), gerektiğinde kaynak
kitap, eğitim materyali, sanat malzemeleri vermek (dışarıdan ‘çözüm’ taşımak),
gerektiğinde ödül/ceza sistemi ile zorlamak (devrim) kitlelerden kopuk öncülük
müdür?
*Akıntıya
karşı yüzebilen ve kendini yeniden kuran öncüler, önce kendilerini;
mücadelelerini kitleselleştirmeyi başardıkları oranda da toplumsal koşulları
değiştirebilir. Bu sürecin dışında kalanlar (halk) da değişen toplumsal
koşulların gereği, motivasyonu, avantajı, itkisi, cazibesi oranında değişirler.
*Bu
durumda, devrimin her konuda ‘sürekli ve kesintisiz’ halde iyileşerek, artarak,
yayılarak, kapsayarak, tatmin ederek, inandırarak, ikna ederek, sahiplenerek,
özendirerek, imrendirerek sürdürülmesi gerekir.
*Zamana yayılan ve
tedrici değişimler konusunda ‘sürekli ve kesintisiz devrim’ ile ‘sönümlenme’
kavramları önemlidir. Altyapısal/deterministik süreçlerin enstrümanı ‘devrim’,
üstyapısal/volantaristik süreçlerin enstrümanı da ‘sönümlenme’ olarak kabul
edilebilir. Bu iki enstrümanı diyalektik bir yetkinlikle kullanmak ‘değişimin’
anahtarı gibi görünüyor.
Örneğin,
Sovyet-Çin kutuplaşmasında ‘tek ayak üstünde sosyalizmi kurma’ (Sovyetlerin
sosyalist ekonomik altyapıyı kurarak sosyalist insan yetişeceği beklentisi ile
Çin’in üstyapısal kültürel devrim yolu ile sosyalist insan yetişeceği
beklentisi) tartışmasında olduğu gibi tek bacak üstünde durmamak gerektiği
söylenebilir. Ancak, hep iki bacak üstünde durarak hareket ve ilerlemenin (eğer
kanguru değilseniz) mümkün olmadığı, bir bacağı ileriye hareket ettirmenin
koşulunun diğer bacaktan güç almak olduğu da açıktır. ‘Kendiliğinden’ oluşan
gelişmeler de en azından ‘bağlam’ anlamında neden-sonuç diyalektiğine bağlıdır.
Bağlamı etkileyen ve değiştiren her olgu ‘kendiliğinden’ oluştuğu düşünülen tepkinin
bir bileşeni haline gelir. İç çelişkisi yeterince olgunlaşmayan olgu ve
süreçlerin yalnızca dış dinamiklerle ‘sönümlenmesi’ mümkün değildir. Ancak iç
çelişkinin olgunlaşmasını sağlayan nicel birikimin ivmelenerek hızlanmasını
sağlayacak dışsal katalizörlerin de gözden uzak tutulmaması gerektiği
söylenebilir.
*Toplumu
oluşturan bireylerin çoğunluğunun davranış kalıplarının çoğu yerleşik
değerlerin ortalaması etrafında şekillenir. Kötülüğün maddi ya da manevi olarak
kazandırmadığı, kötülük yapanın kabul görmediği; aksine saygı, itibar, onur,
şeref açısından eksikli kabul edildiği ve makam, mevki, unvan, gelir, yaşam
koşulları açısından kısıtlandığı bir toplumda insanlar (marazi durumlar
dışında) neden kötü olsunlar? “Sosyalizm sadece doğru fikirlerin egemen olduğu
bir uzmanlar sistemi değil, iyi kalplerin nefes aldığı bir dünya olarak
tasarlandığı ölçüde, insanlığın kayıp rüyasını yeniden var edebilecektir”
dendiğine göre, ‘eziklik’ derekesine varmadan, adalet ve hakkaniyet duygularını
zedelemeden, onurlu bir iyilik durumu ile ‘insanın fıtratı’ neden barışmasın?
*İhtiyaçları
giderilen insanlar mantıksızca ve anlamsızca hep daha fazlasını neden isterler?
Bireysel, ailevi, çevresel ihtiyaçları için harcayamayacağı kesin olan paraları
kazanmak neden vazgeçilmezdir? Kazanılan bu paralar ne olmaktadır?
*Günlük
hayatın çevrimi, yatırım ve tasarruf için gerekli olanın üstündeki gelir ‘imaj,
karizma, iktidar’ olarak biriktirilerek hem iktidar alanı hem de servet
büyütülmektedir. İktidar ‘yoğunlaşması’ sınırsız olduğu için de ‘biriktirme
ihtiyacı’ hiç bitmiyor. Bu sorunun gerçek çözümü, servet ve iktidar
yoğunlaşmasının ‘imaj ve karizma’ için işe yaramaz hale getirilmesidir.
*Üretim araçlarında
özel mülkiyetin kaldırılması ‘servet yoğunlaşması’ sorununu çözer. Ne yaparsa
yapsın, ne üretirse üretsin, insanlığa hangi hizmeti yaparsa yapsın bir insanın
değerinin, onurunun, hakkının, ihtiyacının diğerinden defalarca fazla olduğu
söylenebilir mi?
Örneğin
‘çalışanların temel ihtiyaçlarını karşılayarak insanca yaşamalarını sağlayacak
ücretin’ iki katının ‘fena değil’, 3 katının ‘iyi’, 4 katının ‘harika’, beş
katının ‘hadi canım sen de!’ düzeyi olması gerekmez mi? En düşük ücret ile en
yüksek ücret arasında 1’e 5 oranı yaratıcı rekabet, teşvik, ödül, emeğin hakkı
vb. sorunları çözmez mi ya da hangi oran çözer?
*‘Bilinen
anlamı ile iktidar ‘insanlar üzerinde’ iktidar sağlar. Bu iktidar olanağı da
‘kendi hayatı’ ve boş zaman geçirme kültürü olmayan; eşit ve eşdeğer ilişkiler
kurup bizzat kendi ‘öz’ yetenekleri ile saygınlık oluşturamayan bireylerin
ilgisini çeker. ‘Üretenlerin yöneten olması’ ya da yöneten/yönetilen ayrımının
(devletin) sönümlenmesi, yönetme eyleminin insanları değil ‘şeyleri ve
süreçleri’ yönetme işine dönüştürülmesi halinde cazibesi azalacaktır.
İnsanların yeteneklerini özgürce geliştirebildikleri ve gerçekten ‘yaşamaya’
başladığı toplumlarda, yönetmek imrenilecek, arzulanacak bir eylem değil,
(imaj, karizma ve menfaat getirmediği için) dönüşümlü üstlenilecek bir
‘angarya’ haline gelir.
*Altyapısal
dinamikler tarafından desteklenmek kaydıyla, en genel anlamda kolektif bilince
sahip, insanların ve bütün ulusların eşitliği ve kardeşliğine inanan, hayatı
anlamanın ve sorunları çözmenin tek yol göstericisinin bilim olduğunu
algılayan, her konuda yeteneklerini
açığa çıkaran ve özgürce geliştiren, sınıfsız toplum idealini paylaşan bireyler
yetiştirmek mümkündür.
*Bilimsel/akademik
eğitiminin yanı sıra, evrenin ve dünyanın oluşumu, canlının ve insanın evrimi,
toplumların sosyoekonomik tarihi, temel bilimlere ilişkin ‘genel kültür’
niteliğinde bilgiler, insan/kadın/çocuk/hayvan hakları, çevre bilinci, çok
kültürlü yaşam bilgisi, cinsiyet özgürlüğü ve eşitliği, insan ilişkilerinde
gerekli asgari nezaket/görgü/ahlak kuralları, zeka geliştirici oyunlar, spor,
kolektif üretim yeteneği, sosyal sorumluluk ve inisiyatif sahibi olma,
eleştiri/özeleştiri yapabilme, sanatsal ve estetik bakış açısını içselleştirme
gibi “demokrat, laik, bilimi rehber kabul eden, barış ve kardeşlikten yana,
paylaşımcı ve dayanışmacı” bireyler yetiştirmeyi amaçlayan müfredat da (tıpkı
şimdiye kadarki iyi/kötü, doğru/yanlış, sivil/resmi tüm örgün eğitim
müfredatlarının göreli de olsa ‘mutlaka’ etkili olması gibi) başarıya ulaşır.
*Çalışmak,
özgür insanın kendini gerçekleştirmesi, toplumsal sorumluğunu özgürce
üstlenmesi, koşullar elverdiğinde tembellik hakkını kullanma şansı olmasına
rağmen tercih edilmesi halinde insanı geliştiren ve mutlu eden bir içeriğe
kavuşur. Kar, artı değer, rant, istihdam benzeri kavramlarla iğdiş edilmeyen
teknolojik gelişme, yapay zeka ve robotlar insan hayatını ciddi biçimde
kolaylaştırır. Üretimin insanların ‘gerçek’ ihtiyaçları için, doğayı ve çevreyi
gözeten bir mantıkla, kapitalizmin tüketimi kamçılamak için dayattığı ‘hız
tuzağından’ kurtularak komünal bir yaklaşımla yapılması halinde çalışmanın
yaratacağı duygular ile evinin bahçesinde ‘özgürce ve gönüllü’ çalışan insanın
‘keyif, mutluluk ve tatmini’ arasında ne kadar fark olur?
*İlgi,
sevgi, emek, zaman açısından hiçbir açlığı olmayan; sağlıklı bir konutta ve
kendine ait odasında yaşayan; ailenin ve toplumun tüm imkan ve kaynaklarından
yararlanan; ‘özel hayatı’ olan; yeteneklerini denemek ve geliştirmek konusunda
sorunu olmayan; milliyetçi saiklerle nüfusu arttırmak, aileyi büyütmek, genç
emekçi ihtiyacını karşılamak… gibi ‘sayısal’ nedenlerle değil, yalnız ve
yalnızca çocuk sahibi olmak isteyen ve bu sorumluluğa hazır olduğunu
hissedenler tarafından bir ‘insan, evlat, çocuk’ olarak Dünya’ya getirilecek
çocukların yaşadığı bir Dünya ‘kökünden’ değişmiş olacaktır.
*Sonuç olarak; görece
kısa sayılabilecek tarih içinde Vikinglerden Norveçlileri çıkaran dinamikleri
‘kontrollü’ kullanmak kaydıyla insanlar ve toplumlar değişebilir. Ancak
değişimin birey bazında değil ‘bireyi oluşturan toplumsal ilişkiler’ bazında
düşünülmesi gerekir.
II-TOPLUMSAL/CİNSEL
KİMLİĞE GENEL BAKIŞ
*Her
toplumda ve her sistemde dışsal yaptırımlara dayalı ahlak kurallarının varlığı
kaçınılmazdır. ‘Toplum sözleşmesi’ yapmadan, ödül/cezaya dayalı bir düzen
kurmadan toplum halinde yaşamak olanaksızdır. Bu nedenle, baskı ile ahlak
arasındaki ilişkiyi ‘ters orantı’ haline getirmek, baskı azalırken ahlakı
arttırmak için iyiliği ‘içsel/özsel’ dinamiklerle bağlantılı hale getirmek
gerekir. Bu nedenle, özgürlükçülük ya da ‘insanın kendini ve yeteneklerini
sonuna kadar geliştirmesi’ diye özetlediğimiz ‘özgür komünist toplum’ bile
kuralsızlık ve yaptırımsızlık anlamına gelmez.
*Değerlerimiz;
iyi, güzel, doğru ve kötü, çirkin, yanlışı gösteren ölçütlerimizdir. Bu
değerler, kişisel ve toplumsal yaşamın düzenini sağlamak amacıyla normlara
(kurallara) dönüşürler. Değerler, normların oluşması için genel çerçeve
niteliğindedir. Değerlerin toplumsal hayatta etkinlik kazanmaları, normlar
sayesinde mümkün olur.
*Bu
normların bir kısmı ‘yasa’ dediğimiz, yaptırımı kamu otoritesi tarafından
güvence altına alınmış suç ve kabahat kategorilerini içerir. Bunların dışında
kalan (din, ahlak, gelenek…) ilkeler ve normlara aykırılık ise ilgili norma
‘inananlar’ tarafından aforoz etme, kınama, ayıplama, alay etme gibi toplumsal
yaptırımları (ayrıca küsme, ilişkiyi bitirme, soğuk davranma gibi bireysel
tavırları) içermektedir.
*Çubuğu
sürekli özgürlükten yana bükerek, ‘özgürlükçülüğe’ pozitif ayrımcılık
uygulayarak, kamusal alanda başkalarının özgürlüğünün başladığı yeri belirleyen
‘bizim özgürlük çizgimizi’ en minimalist ve sakınık şekilde kullanarak,
rahatsızlıktan kaçınma (bakmamak, açmamak, almamak, gitmemek…) konusunda
maksimalist ve cömert davranarak ‘özgürlük alanını’ büyütmeliyiz.
*Reçetesi
önceden hazırlanamayan ‘dinamik’ süreçlerde yalnızca eldekini kullanan
‘tutuculuk’ yerine geleceğin getireceklerine (değişime) hazır olmalı,
kitlelerin özetkinliği ile öğrenmesine açık olmalıyız.
*Bakış
açılarımız (her ‘bakış açısı’ bakanın öznelliği ile sınırlıdır) ve
yaklaşımlarımız arzu, zorunluluk ve sorumluluk ile özgürlüğün diyalektiği
içinde şekilleniyor. Her türlü arzumuzu özgürce hayata geçirmek istiyoruz, ama
zorunlulukların koyduğu engeller nedeniyle kısıtlanıyoruz, üstüne üstlük
toplumsal ve bireysel olarak oluşturduğumuz değer yargılarımız ve sorumluluk
duygumuz nedeniyle de self-bariyerler oluşturuyoruz.
*Evrenin
ilk aşamalarında oluşan ve her yere yayılmış olarak duran ‘kozmik arka alan
ışıması’ gibi, bireyler arasındaki cinsel enerjinin de bireysel ve toplumsal
varoluşun arka planında ‘hüküm sürdüğü’ tartışmasızdır. Bu nedenle,
konuştuğumuz konu cinsel enerjinin varlığı yokluğu değil, ilkel benliğimizin en
bencil taleplerinin hemen olmasını isteyen ‘id’; bu taleplerin gerekli şartlar
yerine getirilirse olacağını söyleyerek gerçeklikle dengelemeye çalışan ‘ego’;
ne yapmak istediğimizden çok ‘ne yapmalıyız’ sorusuna toplumsal değerler,
vicdan, ahlak gibi ‘üst yapısal’ cevaplar veren ‘süperego’ aşamalarından
hangisini yaşadığımızdır.
*İd
ile arzu, ego ile zorunluluk, süperego ile sorumluluk arasında görünür bir
ilişki var. Bir adım ileri gidip (biraz da zorlayarak) id ile hayvanilik, ego
ile alt-insanlık (Nietzsche’nin üstinsan’ı ile ilgisi yok, sadece iki
‘kategori’ arasındaki geçiş formu anlamında), süperego ile insanlık ve uygarlık
arasında ilişki kurabiliriz. Bu durumda, bizim bakış açımız ve yol haritamız da
ortaya çıkıyor: Süperego-sorumluluk-insanlık ve uygarlık çizgisi.
*‘İd’
alanından çıkmanın ilk koşulu, çevremizdeki canlı-cansız tüm varoluşun bizim
her türlü arzumuzun süjesi olduğu fikrinden vazgeçmektir. Çevremizdeki
canlılar, acıkınca yiyeceğimiz, cinsel isteklerimizi gidermek zorunda olan ve
istediğimiz gibi davranıp istediğimiz zararı verebileceğimiz ‘mülklerimiz’
değildir.
*‘Ego’
alanı ise, id’i ‘efendi/sahip’ olarak kabul eden, ancak efendiye zarar
gelmemesi için (duygusal zekadan yoksun bir akıl ile) ‘tedbirli ve temkinli’
bir uşak gibi olası zararı minimize eden ‘hesapçı’ tavrı ve ancak
alt-insanlığın değerler dünyasını oluşturabilen ilkel içeriği ile ‘uygar insan’
için yeterli olamaz.
*‘Süperego’
alanı; id ve ego’nun yok edildiği (bu alanlardan tümüyle bağımsızlaşmış) bir
alan olarak düşünülemez. İd ve ego’da etkin olan arzularımızın ve
zorunluluklarımızın ‘uygarlaştırılması/insanileştirilmesidir’. Bu anlamda,
arzularımız ve zorunluluklarımızın en çıplak, en el değmemiş (yoz) halleri ile
‘barışmak’, arzu ve zorunluluklarımızı utanmadan, suçluluk duymadan, toplum
içinde ‘içsel, özsel ve gerçekten’ mutlu olarak yaşamanın yollarını bulma
(aslında arama) süreci olarak düşünmeliyiz.
*Öncelikle,
çevremizdeki tüm canlıları (ekolojik dengenin tüm bileşenlerini) ‘varoluş
hakkı’ olarak bizimle eşdeğer, en az bizim kadar saygıdeğer ‘yaşam
kardeşlerimiz/ paydaşlarımız’ olarak kabul etmeliyiz.
*Hiçbir
varlığın varoluş amacı(!) bize (insana) hizmet etmek, yaşamımızı
kolaylaştırmak, konforumuzu artırmak değildir. Birbirine muhtaç varlıkların
biraradalığının (simbiyotik ilişki) kültürünü oluşturmak, son tahlilde ‘doğanın
ve yaşamın dengesi’ diye tanımlanabilecek kırmızı çizgiyi aşmayacak bir yaşam
biçiminin egemenliği için uğraşmak gerekir.
*Aksi
durumda ‘güçlü olan haklıdır’ diyen güç tapınıcılığı, ‘yapabiliyorsam yaparım’
diyen muktedirlik ölçütü kabul edilmiş olur. ‘İnsanlar ve diğerleri’ diye ikiye
ayırdığımız bir dünyada, yaşam kardeşlerimize reva gördüğümüz davranış
biçimlerinin insanlar arasında da uygulanması (sınıflı toplum ve sömürü)
önlenemez. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik, adalet, dayanışma gibi kavramların
antroposentrik (insan merkezli) yorumu, bu kavramların ‘gerçek’ özlerini
yitirmelerine yol açar. Canlı ve cansız alem üzerindeki insan tahakkümüne,
sömürüsüne, kıyımına kayıtsız kalan bu kavramlar ‘çıkarcı, fırsatçı, bencil’
içerik kazanırlar ve anlamlarını yitirirler.
*‘Ben
ve diğer herkes’ kombinasyonu içinde şekillenen toplumsal yaşamı kabul eden,
kendi dışındaki tüm toplumsal paydaşlara karşı ‘ilgi ve sorumluluk’ duyan
insanlar, her türlü eylemlerinin dışsal maliyetini de düşünürler. Bizimle
birlikte toplumu oluşturan, bizimle aynı haklara sahip diğer bireyleri, iradeleri
ve istekleri dışında ses, görüntü, koku, duman… kirliliğine maruz bırakmak
toplumsal sorumsuzluk ve duyarsızlık anlamına gelir.
*Kamusal
alanda neyin ‘kirlilik’ yarattığına dair karar verirken, yalnızca ‘bizim’ bakış
açımıza göre karar vermek; paydaşlarımızın fikirlerini önemsememek; diğer
herkesi ‘kendisi gibi’ olmaya zorlamak ve kendininki gibi olmayan hayatları
‘meşru’ kabul etmemek, birlikte yaşamayı imkansız hale getirir. ‘Uzlaşmaz
karşıtlıkların’ radikal çözümü gerektiğinde ‘meydan okuyan’ ve karşıt hegemonya
oluşturmaya çalışan ‘aktif savunmacı’ tutumların uygulanacağı zamanlar da
olabilir, ancak ‘barış içinde bir arada yaşamak’ için ‘bir adım at, bir adım
atayım’ diyebilen bir ‘orta yol’ ve uzlaşma kültürü zorunludur.
*Anlaşma
ve uzlaşma sorununu çözmek için herkesi ‘benzer’ hale getirmeyi öngören bakış
açılarıyla ilgili sorunumuz varsa, çözümü ‘benzemeyenlerin’ nasıl barış içinde
bir arada yaşayabileceği fikrinde aramalıyız.
*Bu
nedenle ‘karşı tarafın’, yani bizim hal ve eylemimizden etkilenen (gören,
duyan…) kamusal paydaşlarımızın değerleri, duyguları, tepkileri de ‘ben/biz’
içindedir. Marks’ın “İnsanlar, kendi toplumsal üretken etkinliklerinin hem
öznesi hem de nesnesidirler.” cümlesinden anlamamız gereken, toplum ile
‘parça-bütün diyalektiği’ içinde hem veren hem alan, hem belirleyen hem
belirlenen, hem etkileyen hem etkilenen bir konumlanış içinde olduğumuz değil
mi? Ayrıca “İnsan özü… toplumsal ilişkilerin bütünüdür.” derken aynı şeyi
vurgulamıyor mu?
*Kişiliğin
özerkliğini, bağımsız özne olmanın önemini, halk dalkavukluğu ve popülistlik
yapmamayı, öncü/rehber/lider olmayı (neredeyse tek taraflı olarak)
vurgulayanların; özerkliğin merdümgirizlik (insanlardan kaçmak, onlarla
birlikte olmaktan hoşlanmamak), inziva, sosyopatlık gibi kavramlardan nasıl
ayrıldığını; kendi dışındaki gerçekliği anlama, umursama, saygı duyma
konusundaki sınırların nerede olduğunu düşünmeleri gerekir.
*Bu
noktada, önemle vurgulamamız gereken bir husus var: Cinsel kimliğimize ilişkin
davranışlarımız, norma ne kadar aykırı olursa olsun, rızamız dışında bedenimize
yönelik hiçbir müdahaleyi haklı kılmaz. Nerede olursa olsun, ister tümüyle
çıplak olsun, rızası olmadan hiçbir insana hiçbir koşulda (durumu ve görüntüyü
izole ve izale etmek dışında) cinsel içerikli müdahale edilemez!
*Cinsellik
bağlamında düşünülmesi gereken bir başka boyut da “olan var, olmayan var”
durumudur. Sahip olmadığımız ama sahip olmak istediğimiz (ya da sahip
olduklarımızı yetersiz bulduğumuz) şeyleri başkalarında görmek,
özenmek/imrenmek/gıpta etmek gibi görece ‘barışçı’ duygulardan kıskanmak/haset
etmek gibi ‘düşmanca’ duygulara uzanan sonuçlara yol açar.
*Bu
durumda, başkasında olmayanı onun ‘gözüne sokmak’ hem vicdani ve insani açıdan
uygun değildir, hem de ‘düşmanca’ duygulara hedef olmak açısından rasyonel
değildir. Aç insanların olduğu bir ortamda ‘göstererek’ beslenmek nasıl ve
neden uygunsuzsa, cinsellik için de aynı bakış açısı geçerlidir.
*Açlık
toplumsal sistemi başka türlü örgütleyerek çözülebilecek bir sorun olmasına
karşın, ‘cinsel açlık’ için böyle bir yol yoktur. “Yarin yanağından gayrı”
kaydıyla örgütlenen dayanışma ve paylaşım dünyasında bu konuda ‘dolaysız’
olarak uygulanabilecek bir çözüm yoktur. Ne yaparsanız yapın, herkesin ‘gönlüne
göre’ mutluluğu yakaladığı bir ütopya kurulamaz (bilgisayarlar aracılığı ile
‘en uygun’ partnerin seçildiği distopyaların peşinde değilsek). Mutlu
insanların mutsuzlara borcu olduğuna inananların, kamusal alan ve cinsellik
ilişkisini bu bağlamda değerlendirmesi gerekir.
*Doktor
Hikmet Kıvılcımlı’dan öğrendiğimize göre; ‘Türkçenin (ş) kapısı’ yoluyla, kök
eylemin sonuna ‘ş’ harfi eklenerek karşılıklı etki anlamı yaratılır.
Öpmek/öpüşmek, sevmek/sevişmek gibi… Eylemde karşılıklı bir aksiyon/reaksiyon,
etki/tepki akımı gider gelir. Eylemin özünü ve karakterini ‘karşılıklılık’
oluşturur. Birden çok ‘katılımcısı, paydaşı, partneri, ortağı’ olan süreçlerde
‘ş’ kapısından geçmenin yolu karşılıklı rıza ve özgür irade ile verilmiş
karardır. Aksi her durumda birden çok kişi varmış gibi görünse de aslında tek
bir iradenin ‘tahakkümü, istismarı’ vardır. ‘Ş’ kapısından ‘paylaşarak
çoğaltan’ insanlığa geçilir; ‘id’ kapısından ise ‘sömürerek tüketen’ ilkelliğe
geçilir!
*Suç
oluşturmayan hususlarda, kişisel seçimlere karşı saygılı olmak zorundayız.
Kendi ahlak anlayışımızı oluşturmak ve yaşamımızı ‘tutarlı’ bir tarzda
sürdürmek ‘onurlu’ bir hayatın gereğidir. Kolektif normların beğenmediğimiz,
‘bize uymayan’ kısımları ile barışık olanlarla kişisel ilişkilerimizi
sorgulayabiliriz. Ancak, herkesi ‘bizim’ gibi yaşamaya zorlayamayız; değerlerin
ve normların (herkes için) tek kaynağının ‘bizim’ değerlerimiz olmasını
bekleyemeyiz. Benzetmek gerekirse, ‘ahlak laikliği’ anlayışını uygulamalıyız.
Herkesin ahlakı kendine, ama kamusal alanda ‘kolektif’ normlar.
*“Yol bir, sürek bin
bir”… Yüzü insanlığa dönük her ‘sürek’, insanlık yolunu zenginleştiren her
‘yolculuk’, o yolculuklarda atılan bütün adımlar ‘uzun ince’ bir yolun
taşlarıdır. Yolun ‘uzun’ olması ortak dileğimiz; ‘ince’ sıfatı ‘geçilmesi zor’
olarak düşünülse de ‘zarafet, nezaket, hoşluk, güzellik, rikkat, şefkat,
sevecenlik’ anlamlarını da içerir. İnce bir iple
bağlandığımız bu hayatın, inceldiği yerden kopacağı korkusuyla ‘zincirlerimize’
aşık olmayalım. En ‘sağlam’ hayat, en ‘ince’ olandır!
III-MAKAMLAR
1)Yerindelik: Kimliğimizin
‘cinsel’ sözcüğüyle tanımlanan ‘boyutlarının’ her zaman ve mekanda mutlaka
görünür olması gerekmiyor. Cinsiyet farkı gözetmeyen ve her iki cinse de uygun
olan (üniseks, nonseks) birçok durum, konum, giysi, davranış vb. var. Bu
nedenle yeri geldiğinde ‘insan’, yeri geldiğinde ‘cinsel kimliğimiz’ ile
görünür olmayı başarmalıyız.
*‘Yerindelik’
yalnızca mekansal bir tanımlama değildir. Hukuk alanında, yasalara aykırılığa
müdahale (hukuki denetim) usulleri açıktır. Ancak, yasalara açık aykırılık saptanamamakla
birlikte, takdir yetkisinin keyfiliğe varan bir sınırsızlık içinde kullanıldığı
durumlarda ‘kamu yararı, hizmetin gereği, genel sağlık, genel ahlak’ gibi genel
ilkelerden yola çıkılarak yapılan müdahalelere ‘yerindelik denetimi’
denmektedir.
*Bu
anlamda, kullandığımız ‘yerindelik’ kavramı da toplumsal normlara hem yer hem
davranış olarak uygunluk anlamındadır. Örnek olarak; çıplaklar kampında normal
olan en nüdist hal ile halk plajına gitmemek; plajda giyilmesi çok normal olan
bikini ile toplu taşıma aracına binip kent merkezine gitmemek; kent merkezinde
giyilmesi normal olan günlük kıyafet ile ameliyata ya da yoğun bakıma girmemek;
ameliyat önlüğü ve eldivenleri ile misafirliğe gitmemek; misafiri salonda
ağırlamak yerine yatak odasında ağırlamamak…
*İnsanın kendini ifade
ettiği ve bu anlamda ‘ifadesinin’ ilgililer/ muhataplar/ alıcılar/ görücüler
tarafından ‘değerlendirildiği/anlamlandırıldığı’ olağan yaşam pratiği içinde
oluşturduğumuz anlam setlerini bir uçta en ‘feminen’ diğer uçta en ‘maskülen’ davranış ve varoluş tarzları
olarak tablo içinde sıralamaya çalışalım.
7.mektuptaki
tablo denememizde; “Yaşamın karmaşıklığı ve çeşitliliği (teori gridir ama hayat
ağacı yeşildir) karşısında her türlü sınıflandırma, listeleme ve tanımlama
çabası eksik kalacaktır. Bu nedenle ‘ana fikir, niyet, yönelim’ üzerine
yoğunlaşmak doğru olacaktır.” dediğimizi tekrar hatırlayarak, aslında çok
uzatılabilecek bir konuda, ana fikrimizi anlaşılır kılacak birkaç örnek vermeyi
deneyelim.
Davranış Oluş |
Çok feminen |
Feminen |
Üniseks Nonseks |
Maskülen |
Çok maskülen
|
Dil |
Merhaba ayol |
Merhaba şekerim |
Merhaba |
Merhaba
koçum/gülüm |
Merhaba lan aq. |
Giysi |
Abiye |
Döpiyes |
Pantolon, gömlek |
Takım |
Dört düğme açık
gömlek |
Takı |
Mücevher seti |
İnci kolye |
Az, sade, küçük |
Şövalye yüzük |
Zincir kolyeli
madalyon |
Ayakkabı |
Yüksek topuk |
Alçak topuk |
Spor ayakkabı |
İskarpin |
Yumurta topuk |
Yürüyüş |
Podyum yürüyüşü |
Kırıtık |
Sadece yürümek |
Sert adımlar |
Kostak |
Makyaj |
Geyşa |
Hafif |
Sade |
Jöle |
Metroseksüel |
Genel
Görünüm |
Vamp,
femme
fatale |
Çekici |
Normal |
Adam |
Errrkek |
*Bu sıralamanın iyilik,
doğruluk, uygunluk anlamında bir ‘hiyerarşi’ olmadığını; yalnızca birinin ya da
birkaçının her durumda geçerli ‘davranış ve oluş’ örüntüsü olarak kabul
edilmesinin sorunlu olduğu; uygun yerde ve zamanda kullanılmaları halinde hepsinin
de ‘insana ait’ olduğu; herhangi birini bile kriminalize etme, küçümseme,
aşağılama yolundaki pejoratif tavırların yanlış olduğunu vurguladıktan sonra
ekleyelim: “Taş yerinde ağırdır!”
2)Kamusal alana saygı:
Cinsel varoluşumuzu ve aktivasyonlarımızı kamusal alanlara taşımamalıyız.
Niteliği gereği kişisel ve özel olan cinselliğin yaşanacağı mekanların da
kişisel ve özel olması gerekir.
*Tartışması
halen süren ‘kamusal alan’ kavramı mekansal ve işlevsel boyutlarının yanı sıra
devletle de ilişkilendirilir. Habermas’a göre “Toplumun ortak yararını
belirlemeye ve gerçekleştirmeye yönelik düşünce, söylem ve eylemlerin
üretildiği ve geliştirildiği ortak toplumsal etkinlik alanıdır”. Devlet
otoritesinin baskı ve buyruklarından, sermaye egemenliğinden bağımsız bir alan
tanımlayan bu yaklaşımın dışında, hukuki ve siyasi olarak kamu otoritesinin
(devletin) egemenlik alanı olarak da kullanılmaktadır.
*Ne
olduğu tartışmalı olan ‘kamusal alan’ kavramını ‘kavramı karşıtına bakarak
yorumlamak’ yöntemi ile irdelersek: Medeni Kanun ‘aleni olmayan’ konuşmaları;
kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine, ahlaki
eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal
bağlantılarına ilişkin kişisel verileri; kişilerin özel hayatının gizliliğini
koruma altına almaktadır.
*Bu durumda kişisel
veri, özel hayat ve aleni olmayan her şey kamusaldır. Bahsi geçen kavramların
nasıl anlaşılması gerektiği, hukukun
‘kadim’ sorunlarının başında gelen ‘yorum’ ile ilgilidir. Bir kavramın
anlamı, yalnız dilbilimin konusu değildir. Siyaset, sosyoloji, tarih gibi tüm
toplumbilimsel disiplinlerle ilgilidir. Yasal metinlerin anlamlandırılması,
yargısal yorumların karar ve içtihada dönüşmesi yoluyla yapılır. İktidarı ele
geçirme ve kadrolaşma faaliyetlerinin yalnızca yasaları yapma (yasama) ve
uygulama (yürütme) yetkisi ile sınırlı olmaması, yargının da kadrolaşma yoluyla
ele geçirilmesi çabalarının altında bu gerçek yatmaktadır.
Örnek:
Baba Bush döneminde Yüksek Mahkemeden kürtaj konusunda olumsuz karar çıkması üzerine
Bush’a fikri sorulur (mealen): “Amerikan Yüksek Mahkemesi üyeliği ölümle
sonlanır. Ölümlerini istemeyiz, ama üyelerden biri öldüğünde iktidarda
olmalıyız ki kürtaj konusunda bizim fikrimizi paylaşan yeni üyeyi atayabilelim.
Bu şekilde çoğunluğu sağladığımızda kürtajı tekrar mahkeme huzuruna götürüp
sonuç almaktan başka yol yok.”
*“Bir
toplumda, belli bir zamanda, orta zekalı, dürüst ve makul kimselerin ortalama
düşünce ve telakkilerine” genel ahlak denmektedir. Tanım, ayrıca tanımlanması
gereken kavramlar kullanarak, çözdüğünden fazla sorun yaratmaktadır. Bunun yanı
sıra hayasızca hareketler, haysiyetsiz bir hayat, müstehcenlik, doğal olmayan
cinsel davranış gibi her olay karşısında yeniden tanımlanmayı gerektiren
‘dinamik’ kavramlar da kullanılmaktadır.
*Halihazırda ‘alenen
cinsel ilişkiye girmek, teşhircilik, müstehcenlik ve fuhuş’ ceza kanununda
sayılan suçlardır. Alenen cinsel ilişki suçu, kamuya açık alanda işlenebileceği
gibi kamuya açık olmayan alanda da işlenebilir. Kişilerin kendi özel
mekanlarında işlenen fiil, tedbir alınmaması nedeniyle üçüncü kişiler
tarafından görülüyorsa alenen cinsel ilişkide bulunma suçu meydana gelir.
Örneğin, kendi evinde olsa bile herkesin görebileceği bir şekilde perdeleri
açarak cinsel ilişkiye girmek ya da arabada cinsel ilişki gibi. Yargısal
içtihatlara göre, yapılan hareketler hiç kimse tarafından görülmese bile
görülme ihtimali varsa suç oluşmaktadır.
3)Alternatif mekanlara
saygı: Benzer cinsel tercihlerini ‘sosyalleştirmek’ için oluşturulan ve
muhatapları dışındakilerden yalıtılmış (etkileri dışarı taşmayan) bar, kulüp,
kamp vb. sorun yaratmamalı.
*Bu
başlık, cinsel tercihleri (çoğunluğun tercihlerinden) farklı olanların
toplumdan izole edilmesi, gettolarda yaşamaya zorlanması şeklinde anlaşılamaz.
Heteroseksüellerin bulundukları mekanın ‘hukukuna’ uygun olarak görünür hale
getirdikleri her türlü samimiyet, yakınlaşma, sevgi ve ilgi gösterisi, özel gün
kutlaması pratikleri ‘diğer’ cinsel yönelimler için de geçerli olmalıdır.
Başlıktaki mekanlar bunun ‘ötesini’ imlemektedir.
*‘Saygı
göstermek’ sorumluluğunun alt sınırı saygısızlık yapmamaktır.
*Kavramsal
olarak ‘mekan’, koşulların ve sosyal ilişkilerin oluşturduğu bir ‘ortam’ olarak
anlaşılmalıdır. Başlıkta sayılı yerler ve (striptiz kulüplerinden, red light
sokaklarına kadar) benzerleri dışında; yazılı, sözlü, dijital medyalar; sanal
seks, cinsel sohbet siteleri de ‘mekan’ tanımı içinde düşünülebilir.
*Bu
bağlamda ‘mekan’ toplumsal ve cinsel kimliklerin oluşması ve sergilenmesi için
önemli bir zemindir. Grupların iç sosyalliklerinin oluşması, ilişki ve iletişim
kanallarının yapılandırılması, mesafe ve yakınlık ölçütlerinin belirlenmesi gibi
süreçlere ‘yardım ve yataklık’ yapar.
*Mekanın
sahipleri, yöneticileri, çalışanları ve müdavimlerinin ‘uyumlu’, aşina ve
samimi olması ile mekanın ‘güvenilirliği’ arasında doğru orantı vardır.
*İnsanların ‘genel’
kamusal alan içinde ‘görünür’ hale getiremedikleri nitelik, özellik, hal ve
eylemlerini alenileştirebildikleri (dolaptan çıktıkları) mekanlar, “zorla
götürülmedikleri sürece” kimsenin derdi olmamalıdır.
4)Cinsellik kişiseldir:
Bilimsel araştırmalar için veri tespit etmenin ve önerilerde bulunmanın
dışında; sayı, sıklık, biçim, yöntem vb. konularında standartlar, reçeteler
oluşturulamaz. Tarafların tümüyle kendi ‘gerçekleri’ ile kuracakları bir ‘özel
dünya’ olarak kabul edilmelidir.
*Hiperseksüalite;
kadınlarda (nemfomani), erkeklerde (satiriasis) adıyla bilinen aşırı cinsel
içgüdüye verilen addır. Gününün büyük bir bölümünü cinsellik ile ilgili
konularla dolduran, seks yapma isteğini durduramayan kişiler hiperseksüel (seks
bağımlısı) olarak adlandırılır. (Guinness Rekorlar Kitabına göre; bir günde en
fazla erkekle ilişkiye girme rekoru, 2004 yılında 24 saat içinde 919 erkekle
seks yapan Lisa Sparks isimli porno yıldızına ait. John F.Kennedy “4 saat seks
yapmadan duramam” demiş…)
*Cinsel
isteksizlik veya cinsel soğukluk, kadında (frijidite) veya erkekte sürekli
olarak ya da yineleyici bir biçimde, cinsel fantezi ve etkinliklerde bulunma
isteğinin az olması veya hiç olmamasıdır. (Araştırmalara göre, cinsel
isteksizlik kadınları %33, erkekleri ise %20 oranında etkiliyor.)
*Halk
arasında iktidarsızlık tıp dilinde ise ‘erektil disfonksiyon’ olarak tanımlanan
rahatsızlık, ereksiyonun cinsel birleşmeyi sağlayacak derecede olamaması yani
fonksiyon bozukluğudur.
*Yahudi
çarşafından (tensel hazzı yasaklayan ortadan delikli çarşaf) misyoner
pozisyonuna (üremek için yeterli olduğu düşüncesi ile kilise tarafından izin
verilen pozisyon), kamasutra kitabındaki akrobatik yetkinlik isteyen onlarca
pozisyondan sado-mazo fantezilere kadar sayısız biçim ve yöntemin olduğu bir
alanda,
*İnanç
sistemlerinin cinselliğe bakışı, zevk ve arzu ile günah ilişkisi, depresyon,
anksiyete, stres, kırgınlık, suçluluk, alkol, ilaç, hastalık gibi sayısız
nedenlere bağlı olarak ‘entropisi’ kaotik şekilde artan bir konuda standart ve
reçete arayışı anlamsız ve imkansızdır.
*Bu
kadar geniş bir skalanın farklı uçlarında yer alan insanların, herhangi bir
nedenle birbirlerine ‘mecbur ve mahkum’ olmaları halinde yaşayacakları
‘uyumsuzluk ve tatminsizlik’ cehennemi ile halihazırda yaşadığımız dünyevi
cehennem arasındaki illiyet çok açık değil mi?
*Mutlaka reçete
isteniyorsa: Başlarken, sürdürürken ve bitirirken egemensiz; özne-nesne ikiliği
yaşamayan (iki tarafın da özne olduğu); motivasyonu özgür istek ve irade olan,
sınırları karşılıklı rıza ile belirlenen, başarısı uyum ile ölçülen ‘çiftleşme
değil birleşme’.
5)Tercihlere saygı:
Tarafların bilinçli rızası ile yaşanan her türlü ‘cinsel tercih’ makbuldür.
*7.mektupta
‘Cinsel yönelimler’ başlığı altında konuya girmiştik. “Eşcinsellik hastalıktır;
doğal değildir; hayvanlarda da var; kapitalizmin ürünüdür; genetiktir” gibi
farklı cinsel tercih ve yönelimleri kabul ediyormuş gibi yaparak aşağılayıcı
gerekçeler kullanmak yanlıştır.
*Cinselliğin
her türü; insanlığın kültürel, toplumsal ve tarihsel gelişiminde ‘bilinçli ve
iradi bir seçim ve tercih’ olarak kabul edilmelidir.
*Bir
eşcinselden sadece ‘cinsel tercihi’ nedeniyle uzak kalmayı istemenin adı
homofobidir.
*Kendisine
zorla dayatılmayan bir varoluş halini, kendisi ve toplum için tehlike olarak
görenler, aslında ‘özenmeye, imrenmeye’ teşne bir yanları olduğunu da ikrar
etmiyorlar mı? Özendirebilmek için, özenecek olanda bu yönelimin (potansiyelin)
olduğunun ya da olabileceğinin zımnen kabulü gerekmez mi? Bu durum düşünüldüğü
kadar yaygınsa ‘doğal ya da normal cinsellik’ tanımı istatistiksel olarak
değişmez mi?
*En
sert karşı çıkışlar, en yoğun korkuların eseri ise; özgür bir ortamda
insanların çoğunun ‘doğal olmayan’ cinsel tercihlere yöneleceğini söyleyenler
‘kişi kendinden bilir işi’ yöntemini mi kullanmaktalar?
*Sekiz
milyar insanın yaşadığı ve nüfus artışı konusunda ciddi önlemlerin alınması
gereken bir zamanda, ‘insanlığın kökünü kurutacak’ bir musibet olarak lanse
edilen eşcinselliğin, ‘doğal’ heteroseksüel ilişki biçimini bile ‘bitirecek’
bir potansiyeli olduğunu düşünebilen zihniyet dünyasının, en azından
biseksüelliğin heteroseksüelliğe açık kısmını açıklaması gerekmez mi?
*Heteroseksüellik,
alternatifi olmadığına inanıldığında benimsenecek veya katlanılacak bir yönelim
midir? Her türlü rakibi(?) karşısında kendi başına, içsel ve gerçek bir tercih
olma ihtimali zayıf mıdır? İnsanların kahir ekseriyeti “özgür bir ortam olsa da
cinsel seçimimizi değiştirsek” diye mi düşünüyor?
6)Bedenim benimdir:
Cinsel aktivasyonlar (ister kendine ait zevk evrenine dahil olsun, ister
partnerin isteğinin karşılanması olsun) son tahlilde kişiseldir. Bu nedenle
beden sahibinin bedeni üstündeki hegemonyası tartışmasızdır. Beden sahibinin
ikna edilmediği ve rızası alınmayan girişimler kabul edilemez. Ayrıca ilişkinin
gerektirdiği ‘hukuku’ tüketmek kaydıyla; doğum kontrolü, kürtaj, sezaryen gibi
hususlar (son tahlilde) ilgili beden sahibinin kişisel seçimi olmalıdır.
*Cinsel
aktivasyonlarda, beden sahibinin bedeni üstündeki hegemonyası, özgür istek ve
irade ile gerçekleşen ‘çiftleşme değil birleşme’ için ‘olmazsa olmaz’ koşuldur.
Taraflardan birinin rızası hilafına yapılan her şey ‘(ş) kapısını’ yıkar, bir
tarafı sürecin ‘nesnesi’ konumuna getirir, ilişkiyi tahakküm ve istismar
sınırlarına sokar.
*Anahtar
kavram rıza’dır. Açık ya da örtük hata, hile, tehditten etkilenmeyen; süreç ve
sonuçları hakkında ‘doğru, gerçek ve tam’ bilgi sahibi olan; ‘dur’ denildiğinde
durulacağı güvencesine sahip öznelerin varlığı halinde ‘gerçekten özgür istek
ve iradenin’ varlığından söz edilebilir.
*Doğum
kontrolü, çok ciddi bir kişisel ve toplumsal sorumluluk haline geldi. Yalnızca
‘çoğalarak’ egemen olmaya çalışan ‘gerici’ zihniyete karşı kontr-çoğalma
yoluyla mücadele edilmesini önerenler bile var! Rakibine benzeyerek verdiğin
kavganın galibi olmak mümkün müdür?
*Modern
kent hayatında, çocuk sayısı (en fazla iki çocuğun hayatı ‘zenginleştirme’
kapasitesini konuşmuştuk) ile kişisel yaşamın ‘kalitesi’ arasında ters orantı
var. İnsanın kendini bulması, geliştirmesi ve çoğaltması için gereken zaman ile
‘zamane’ çocuklarına ayırılması gereken zaman miktarı arasında ‘çakışma ve
çatışma’ yaşanıyor.
*Dan
Brown’ın ‘Cehennem’ kitabında yer alan “Yıllara göre nüfus artış grafiği”
aslında ne yaşadığımızı ‘gözümüze sokuyor’!
1900’lere
kadar bir milyarın altında olan Dünya nüfusu, yüz yıl içinde katlanarak dokuz
milyara yaklaşıyor. Eğer “Bu gezegeni gelecek kuşaklardan emanet aldıysak”
emanete hıyanet ettiğimiz çok açık!
*Çocuk sahibi olmaya
‘birlikte’ karar verilmesi halinde, ‘usulde paralellik’ ilkesi uyarınca süreci
sonlandırmaya da ‘birlikte’ karar verilmesi gerekir. Tarafların tüm istek,
niyet ve argümanlarını ‘özgürce’ dile getirebildikleri açık ve samimi bir
‘tartışmanın’ tüketilmesinden sonra yapılacak ‘oylamada’ eşitlik çıkması
halinde, süreçten ‘bedeni’ doğrudan (ya da en çok) etkilenen tarafın oyu ‘iki
oy’ sayılmalıdır.
7)Çocuk yasaktır:
Psikososyal gelişimini tamamlamamış ve (hukuksal ve geleneksel olarak farklı
yaşlar tartışılsa da Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesine göre 18
yaşına kadar her insan çocuk sayılır) yaşı küçük olan çocuk cinsel partner
olamaz.
*Birleşmiş
Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinde “Bu Sözleşme uyarınca çocuğa
uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, on
sekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır.” denmektedir.
*Çocuğun
her türlü bedensel veya zihinsel saldırı, şiddet veya suistimale, ihmal ya da
ihmalkar muameleye, ırza geçme dahil her türlü istismar ve kötü muameleye karşı
korunması amaçlanmaktadır.
*Taraf
Devletlerin, çocuğu her türlü cinsel sömürüye ve cinsel suistimale karşı koruma
sorumluluğu bağlamında; bizim ceza kanunumuzda “on beş yaşını tamamlamamış
çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış” suç olarak
tanımlanmıştır.
*Fuhuş
ile müstehcenlik içeren ürünlerde çocukların kullanımı veya ürünlerin çocuklara
verilmesi de suç olarak düzenlenmiştir.
*Bahse konu düzenlemelerin ruhu ve amacı,
çocukların her türlü sömürü, suistimal, istismar, kötü muameleye karşı
korunmasıdır. Bu ‘kötücül’ eylemlerin failleri, çocuğun çocukluğunu ‘istismar’
eden yetişkinlerdir (Çocuğun çocuğa karşı suçu ‘çocuk mahkemelerinde’ görülür).
*Çocuğun
başka bir çocukla (bildiği, tanıdığı, akranı, arkadaşı ile) ilişkisi; hayatın
her alanını ‘keşif’ merakı ve tutkusu; ‘deneysel’ öğrenme yöntemlerine eğilimi
başka bir bağlamın konusudur. Eğitim (konumuz bağlamında cinsel eğitim) ve
toplumsal değerler çerçevesinde ele alınması gerekir.
*Bu nedenle, ‘ilk
cinsel deneyim yaşı’ konusunda ülkelere ve kültürlere göre değişen ‘medyatik’
bilgilerin magazinel olma ihtimali göz ardı edilmemelidir. Dünya Sağlık
Örgütü’ne göre sıfır-18 yaş arası ‘çocuk’, 10-19 arası adolesan (ergenlik),
15-24 arasının ‘gençlik’ olarak sınıflandırıldığı gözetilerek; cinselliğin yol
ve zaman haritası ile ‘gençlik’ arasındaki korelasyonu (kavramlar arasındaki
düzenli ilişki) dikkate almak gerekir.
8)Rızası olmayan
yasaktır: Tehdit, şantaj, hile, ilaç, uyuşturucu, akıl hastalığı vb. nedenlerle
fiilin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği olmayan, açık ve özgür iradesi
ile ilişkiyi onaylamayanlar partner olamaz.
*(‘Ş’
kapısından ‘paylaşarak çoğaltan’ insanlığa geçilir; ‘id’ kapısından ise
‘sömürerek tüketen’ ilkelliğe geçilir!) demiştik. Bir ilişki karşılıklı rıza ve
özgür iradeye dayanmıyorsa, aslında tek bir iradenin ‘tahakkümü’ vardır.
İlişkinin niteliğinin istismara dönüşmemesinin tek koşulu ‘açık ve özgür’
iradedir.
*Hukukta
hata (yanılma), hile (aldatma) ve ikrah (tehdit) hallerinde iradenin fesada
uğradığı kabul edilir ve yapılan sözleşmenin geçersizliği gündeme gelir. Bu
haller özgür iradeyi ve rızayı gündemden düşürür.
*Ceza
Hukukunda “…irade dışı alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle, işlediği
fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak
davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza
verilmez” denilerek ‘ceza sorumluluğunu kaldıran haller’ irade dışı alınan
alkol ve uyuşturucu ile sınırlandırılmaktadır. Ancak, bu yaklaşım suçun faili
içindir ve irade ‘içi’ alınan alkol ve uyuşturucu ‘suçlunun’ ceza sorumluluğunu
kaldırmaz.
*Ancak,
suçun faili için uygulanan bu düzenleme (özellikle kadınlar söz konusu
olduğunda) suçun mağdurları için de kullanılmaktadır. Türk filmlerinde
‘tecavüzcü Coşkun’ tip(siz)lemesinin ‘masum’ yani alkol kullanmayan genç kızı
‘kandırarak’ içki içirmesi ve sarhoş ederek ‘kötü emellerine’ alet etmesi,
‘alkol kullananın müstehak olduğu suçlar’ listesine ‘cinsel istismarı’ da katan
zihniyetin ‘sanatsal(!)’ versiyonudur.
*Günümüzde,
mahkemelere sunulan uzman raporlarında bile yer bulabilen “Sarhoşluğa varacak
kadar içki içen kimsenin bu sonuçları göze alacağı, yalnız bir erkeğin odasında
içki içerek cinsel birlikteliği kabul etmiş sayılır” ibareleri ile içki
içmenin, erkeklerin bulunduğu ortamlarda olmanın, erkeklerle tokalaşmanın…
cinsel birlikteliği ‘zımni’ olarak kabul etmek olduğu söylenebilmektedir.
*Cinsel
birlikteliği kabul etmiş sayılmanın tek koşulu açık, özgür ve bilinçli bir
şekilde ‘cinsel birlikteliği’ kabul etmektir. Kıyafet, içki kullanımı, konuşma
biçimi, konu seçimi gibi herhangi bir durum ve tutum, öznesinin açık ve iradi
teyidi olmaksızın ‘zımni kabul’ olarak yorumlanamaz.
*‘Kabul ve rızanın’
açık ve anlaşılır şekilde olduğu hallerin ve süreçlerin mütemmim cüzünü
(ayrılmaz parçası), bileşenini oluşturan içki ve ilaç kullanımı hariç olmak
üzere; fiilin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneğini ortadan kaldıran geçici
ya da kalıcı etkilere maruz kalan/bırakılan bireyi cinsel partner yapmak
istismardır.
9)Hayvan yasaktır: Kır
cinselliği içinde anlatılan hayvanlarla cinsel ilişki kabul edilemez.
*Amacı
“hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini
temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi
şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamak” olan
Hayvanları Koruma Kanununa göre ‘hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmak’
yasaktır.
*Hayvanlar
bilinçsiz hareket etmezler. Çünkü az da olsa gelişmiş duyu organları ve sinir
sistemleri bulunmaktadır. Yani zeka düzeyleri çok sınırlı da olsa, bu sınırlar
içinde bilinçli hareket ederler. Daha yüksek zekaya sahip hayvanlar (insanlar)
tarafından incelendiklerinde basitlikleri nedeniyle ‘programlanmış’ ya da
bilimsel adıyla ‘içgüdüsel’ hareket ettikleri düşünülür. Zeka skalası içinde
yüksekte (yaşamı daha karmaşık) olanlar, aşağıya doğru daha çok içgüdü
görüyorlar. Eğer bizden daha zeki canlı türleri ile karşılaşırsak, bizim
davranışlarımızı ‘içgüdüsel’ olarak tanımlamaları çok mümkündür (Baldwin
Etkisi).
*Hayvanların
da duyguları olduğunu anlamak için, internette kısa bir ‘hayvan videoları’
sörfü yeterli olacaktır. Yani hayvanlar, insanların ‘seks oyuncağı’ olarak
kullanabileceği organik ‘materyaller’ değildir.
*İnsan tarafından
yönlendirilmediği sürece, insana karşı cinsel yönelim gösteren hayvan öyküsüne
pek rastlanmaz. Bu nedenle, hayvanları ‘cinsel obje’ olarak gören “insanlığın
lüzumu yok!”.
10)Gelir kapısı yapma:
İnsanları ‘iradi seçimleri’ ile yargılamak gerektiğini, yaşamını sürdürmek için
zorunlu kalmak, ‘kader kurbanlığı’ gibi gerekçeleri anlamak sorumluluğumuzu
unutmadan; konformist ve kolaycı bir yaklaşımla ‘seks işçiliği’ ile yaşamı
idame ettirmek, kişinin iradesini ve ruhunu bedeninin ‘pezevengi’ yapması kabul
edilemez.
*Kapitalizmin
ve emperyalizmin ‘büyük’, göze kolay görünen ve sayılabilen ‘yaşamsal’
suçlarını hepimiz biliyoruz. Savaşlarda, iş kazalarında, kadına karşı şiddette
ölen insanların sayılarını ve bazı simgesel isimleri hep hatırlıyoruz ve
konuşmalarımızda kullanıyoruz. ‘Yaşamsal’ sözcüğünü ölümle özdeşleştirmişiz ve
ölmeyenleri konuşmaya değer bulmuyoruz bile!
*Yaralananlar,
sakat kalanlar, ruhsal bunalım yaşayanlar; sosyal çevrelerini, işlerini,
ailelerini kaybedenlerin yaşadığı ‘bireysel’ sıkıntılar ile sistem arasındaki
neden-sonuç ilişkisini dikkate almadan bireylerin sorumluluklarını ve
hatalarını tartışmaya daha fazla ağırlık veriyoruz. Bireylere ilişkin
yargılarımızı ‘bireyi oluşturan toplumsal ilişkiler’ bazında düşünmekten
kaçınıyoruz.
*Savaş,
sürgün, mültecilik, yoksulluk, açlık, eğitimsizlik, mesleksizlik, dil bilmemek
gibi sayısız nedenlerle iş bulamayan, günlük yaşamını idame ettirecek kadar
bile gelir elde edemeyenlerin fuhuş (para karşılığı cinsel ilişki) yapması;
farklı cinsel yönelimlerin eğitimlerine, yeteneklerine ve donanımlarına uygun
iş bulmaları bir yana, yaşamlarını sürdürmelerinin bile sorunlu olduğu
koşullarda başvurulan fuhuş eyleminde bireysel sorumluluk ile toplumun
sorumluluğu arasındaki diyalektiği düşünmek zorundayız.
*Yaşamı sürdürmek için
yapmak ‘zorunda’ kalınan fuhşun dışında, yaşamı kolaylaştırmak, güzelleştirmek,
rahatlatmak, zenginleştirmek için yapılan ‘konformist’ fuhuş ayrıca
değerlendirilmelidir. En hafif tabirle parazitlik, en ağır tabirle
oto-pezevenklik arasında tanımlanabilecek etik bir sorundur.
*********