Ana içeriğe atla

12. MEKTUP (BİREYSEL YAŞAM KAPISI)

 

Bireyci değil ama 'birey' olmanın önemini anlamak için yazıldı...


CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (12)

 

“Bireysel yaşam kapısı: Çokluğun içinde yaşanan kimliklerimizle kesişen ama son tahlilde ‘şahsi’ olan davranışlarımız” başlıklı üçüncü kapıya ilişkin on ‘makam’ hakkında öyküler… Umarım ‘makamların’ lafzının yanı sıra “ana fikrine, özüne ve ruhuna” yaklaşmayı başarabiliriz. Her şeyin çok güzel olduğu günlerde okuman dileğiyle… (Temmuz 2019)

1)Alçakgönüllü ol: Alçak gönüllülük; kibir, kendini beğenmişlik, üsttencilik, ukalalık, züppelik, övünme ve ölçüsüz gururdan uzak durmak anlamındadır. Yoksa zaaf, özgüvensizlik, eziklik, kendini küçük görme değildir.

PUKUA

Karate/do ‘boş elin yolu’ anlamına geliyormuş; yani silahsız savaş sanatı…  Kahverengi kuşak 1. kyu derecesine ulaşmam yıllarımı aldı. Karatenin kişinin kendini bedensel ve zihinsel olarak eğitmesi sayesinde şiddetten uzaklaştıran, barışçıl duygular beslemesini sağlayan bir disiplin olduğu bana da defalarca anlatıldı. Ama ben bu işin ustası olduğumun bilinmesini istiyordum. Tabi ki masum, mağdur ve zayıfların safında olmalıydım, gücümü iyilik için kullanmalıydım, ama herkes de bilmeliydi ki ‘kodum mu oturturum!’.

Sağda solda bağrışmalar ya da gerginlikler olduğunda ‘açılın, ben doktorum’ havalarında hemen müdahil oluyordum. Öncelikle saldırgan görünen tarafın kollarını tutup bükerek etkisiz hale getirmek için ‘krav maga’ tekniğini göstere göstere uyguluyordum. Hele bir de ‘pukua’ diye bağırarak aniden harekete geçtiğimde herkes belanın allahıyla karşı karşıya olduğunu anlıyordu.

Gücümü kendim için değil de yardıma ihtiyacı olan başkaları için kullanarak karatenin felsefesine uyduğumu düşünüyordum. Ayrıca kazandığım tüm kupa, madalya ve ödülleri, sergilemek yerine bir koli içinde saklıyordum. Etkilemek istediğim insanlar geldiğinde, sanki başka bir şey arıyormuş gibi yaparak koliyi açıyor ve “hey, onlar ne öyle?” sorusunu paniğe yakın bir merak, huzursuzluk ve mahcubiyet içinde bekliyordum. Soruyu duyduğumda ise “Önemli bir şey değil ya…” diyerek suçunu örtmeye çalışan çocuk telaşıyla koliyi kapatmaya çalışırken, “Allahım! Ne olur ısrar etsin” duasına başlıyordum.

Ayşe ile sevgili olduktan sonra, aşkımdan emin olduğum an, koliye bakmak için ısrar ettiği andı. Belki de ısrarına pişman ettirecek kadar anlattım da anlattım. Ayrıca istek üzerine bir dizi saldırı ve savunma hareketini peş peşe ekleyerek uzun bir ‘kata’ gösterisi sundum ve Karate Kid filminden sonra adet olduğu üzere ‘turna tekniği’ ile finali yaptım. Etkilendiği kesindi. Aldığım bu en güzel ödülü maalesef koliye koyamayacaktım. Ben de kalbime koydum. Hayatta başarılı olmak için gereken ve karatenin de hedeflediği ‘dengeyi’ bulduğumu hissettim.

Tek bir şey eksik kalmıştı. Ayşe’nin gözü önünde ‘açılın, ben doktorum’ şovunu sergileyerek süper kahramanlık kariyerimi tamamlamalıydım.

‘O gün’ işte o gündü. Marketin kalabalık olduğu bir anda, sanırım market arabaları ile yaptıkları trafik kazası nedeniyle başlayan tartışma bağrışmaya dönmüştü. Tabi ki iri kıyım olan ve sesi daha gür çıkanın durdurulması gerekirdi.

“Beyler, ayrılın lütfen” cümleme cevaben kulağımda patlayan “Sana ne lan, hıyar!” cümlesi ile durum ‘zayıfların savunulması’ yerine ‘kendi meseleme’ dönüştü. Hamle kararım beynimden elime ulaşmadan hemen önce kayda giren ses ve görüntü: “Babacım, lütfen kavga etme” diyen bir çift yeşil göz. Tek kararsızlığım hangisinin daha masum olduğuydu: Sesi mi gözü mü?

Hamle yapan elim savunma pozisyonuna geçti ve ‘babanın’ darbesini başıma hafif temas sonrası kaydırarak omuzumda sönümlendirdi. Bir market arabasını aramıza alarak mesafeyi garantiledikten sonra müşteriler müdahil oldular ve birbirimizden uzaklaştırıldık.

Ayşe’nin yüzündeki sorgulayan şaşkınlık söze döküldü: “Hayırdır! Ezberin bozuldu.”

Cümlenin bana ait olduğundan hala kuşkuluyum, ama ses bana aitti: “Bir çocuğun kahramanını ‘gözünden düşürerek’ insanlığa ve geleceğe güven duygusunu zedelemekten korktum.”

Kolide yer ayrılması gereken bir ödül daha: “Şimdiye kadar duyduğum en cesur korku...”

Ardından da görkemli ödül töreni: “Başına ve omuzuna gelen darbeler, benim gözümde, senin şövalyelik törenindi.” 

“Bak bu çok hoşuma gitti. Sonuçları böyle olacaksa ben her öğün dayak yerim, hem de katıksız.”

Şımarıklığım ‘O iş o kadar kolay değil’ duvarına çarptı: “Yalnız şövalyeliğin bir kuralını daha hatırlatmak isterim: Tek bir kadına karşı aşk beslemek ve daima ona bağlı kalmak”.

“Hadi yaa!” nidası büyük gaftı. Hele ki toparlamak için “Allah aşkına, bu çağda şövalyelik mi kaldı? Bunun bedellisi yok mu?” sersemliği, tüy dikmenin bok böceği tarafından en toparlanmış haliydi.

“Bilmiyorum, ama bu kıvırmaların bir bedeli var.” yaftasını boynuma asarak mağdur olmanın zamanının geldiğini anladım.

“Kalbimi kırdın. Bu kırıklarla şövalyen olamasam da kavalyen olayım bari…”

“Böyle devam edersen, ancak eski bir hikayem olabilirsin.”

Darbe sertti, ama ardından gelen gülücük…

 

*****

2)Cömert ol: Paylaşmayı, dayanışmayı ve iyiliği mümkün kılan özelliktir. Bizde olanı, ihtiyacı bizden fazla olana vermektir.

ALBÜMDEKİ BOŞLUK

Pul koleksiyonculuğuna ne zaman başladığımı hatırlamıyorum. ‘Alamancı’ bir akrabamızın maymun iştahlı çocuğu, içinde yirmi adet damgalı pul olan albümünü ‘lütfederek’ bana verdiğinde en uzun ömürlü meşgalem de başlamış oldu.

Önceleri “kızlara mı göstereceksin, kerata!” diyerek oluşturdukları suçluluk duygusu nedeniyle gizli saklı ilgileniyordum. Bu işin ‘filateli’ diye afilli bir isminin olduğunu öğrenince, bir bilim adamı vakarı ile ‘göstere göstere’ koleksiyoncu oldum. Gerçi ‘kızlara gösterme’ konusunda pek başarılı değildim, ama yine de çocukluğumun en keyifli uğraşıydı.

Hatta filatelinin pulları inceleyen gerçek bir bilim dalı olduğunu, pul koleksiyonculuğu yerine kullanılmasının yaygın bir hata olduğunu öğrendiğimde bile keyfim kaçmamıştı.

Kırmızı deri kaplama üzerine kalın siyah harflerle “Briefmarkenalbum” yazan albümün kalın kartondan sayfalarını açtığımda, burnuma gelen kurabiye kokusunun nedenini hala bilmiyorum. Pulları koymak için kullanılan üstü açık şeffaf şerit cepler ile sayfaları birbirinden ayıran pelür kağıtların hışırtısı ise duru bir suda yüzünü yıkamak gibiydi. Işıl ışıl parlayan pulların oluşturduğu rengarenk gökkuşağının altından geçince de seni bekleyen hazineye kavuşuyordun: Huzur!      

Annemin pul maşası yerine verdiği cımbız ile dikkatle yerlerinden çıkardığım pulları, farklı büyüklük ve sertlikteki suluboya fırçaları ile temizledikten sonra, bebeğini beşiğine yatıran annenin özeni ile yerlerine yerleştirdiğimdeki duygunun adı da ‘memnuniyet’ olsa gerek. 

Yirmi damgalı pul ile devraldığım albüm gözümü kamaştırırken, ‘Alamancı’ akrabamızın “zaten damgalı pullar değersizmiş” cümlesi ateşe dökülen su gibi gözümün ferini söndürmüştü. Durumu fark eden babamın, küçük ilçemiz için bile küçük sayılabilecek postanesinden aldığı 4’lü blok halindeki pullar ilk “gerçek” hazinemdi.

Üzerindeki fiyatı iki kuruş olan bazı pulların katalog değerlerinin milyon liraları aştığı doğru olsa da ben beklenti olarak ‘amatör’ çizgisini hiç aşmadım. Ama pullarım gözümde çok değerliydi. Albümdeki en değerli pulumun yeri ise boştu…

İlk sayfanın ortasında duran ve 4’lü blok olması gereken pullar 2,5 pula dönüşmüştü. Sağ üstteki pul koparılmaya çalışılırken yanındakinin de danteli yırtılmış ve pulun çerçevesi dışında kalan baskısız kısımları da zarar görmüştü…

Şimdi gerçek miydi diye kuşkuya düştüğüm oluyor ama yağan karın evlerin çatılarına kadar ulaştığı, karın içine kazılan tünellerle dışarı çıkılabildiği ve yaklaşık iki ay boyunca ilçeye tüm ulaşımın kesildiği kara kış da başlamıştı.

Ben şanslıydım, çünkü pullarım ve hayallerim vardı. Yirmi dört pulu cımbızla alarak siyah bir elişi kağıdının üzerine dizer, değişik uzaklık ve açılardan bakarak ışıltılarını izlerdim. Sonra teker teker fırçalayarak, üfleyerek temizler ve bazen büyüklüklerine göre, bazen de üzerlerindeki resme göre (mesela önce insan figürleri, sonra doğa, sonra bina gibi…) yeniden albüme yerleştirirdim.

Ama 4’lü blok özeldi. Çünkü dörtlüydü, damgasızdı ve babam almıştı. O yüzden albümün ilk sayfası yalnızca ona aitti. Ortadaki şeridin en ortasında “ev sahibi” edasıyla sizi ilk o karşılardı. Kenar dantelinin güzelliğini annemin takdir etmemesini, yazma kenarları için aradığı dantel modellerinde dikkate almamasını anlayamazdım. Yan yana ve üst üste dört kez tekrarlanan “Türkiye Cumhuriyeti” lejandı sayfayı samanyolu gibi aydınlatıyordu. Tirajını bilmiyordum ama bana göre o pulun Dünya’da yalnız dört baskısı vardı.

Ama o kış ‘Sarı’ Ayşe için pek de iyi geçmiyordu. Babası çalışmak için şehre gitmişti ve kar yolları kapadığı için dönememişti. Ayşe ilkokula o yıl başlamıştı. Bizden bir sınıf küçüktü. Çok güzel bir kız olduğunun farkındaydım, ama bu farkındalığın anlamının farkında değildim. Bu yüzden “Babamı çok özledim. O’na mektup yazdım ama postanede pul kalmamış. Tek umudum sensin.” dediğinde ne diyeceğimi bilemedim.  

“Yollar kapalı, pul bulsan da mektubu gönderemezsin; zaten yollar açılınca baban gelecek” demeyi düşündüysem de albümü Ayşe’ye uzattım ve “Hangisi işini görüyorsa al!” dedim.

Sayfalara hızla göz gezdiren Ayşe “Damgasız olması gerekiyormuş” diyerek 4’lü bloğu şeritten çıkardığında ve sağ üstteki pulu bloktan ayırmaya çalıştığında, zarfın üstünden yırtılarak çıkartılan bir pulun neler hissettiğini tam olarak anladım. Gerçi Ayşe’nin minnet ve takdir dolu teşekkürü her derde deva kara merhem gibiydi ama sonuçta etimden et kopmuştu.

4’lü bloğun sağ üst tarafındaki 1,5 pulluk boşluk, benim için hala iyilik, insanlık ve aşk evrenine giriş kapımdır. Çünkü önce sevgilim, sonra eşim ve her zaman sevgili eşim ‘sarı’ Ayşe’nin beyanına göre, bana aşık olduğu an, pulu verdiğim an değil, diğer pul yırtıldığında acı dolu bir sesle de olsa “sağlık olsun” dediğim anmış.

Meğer o yırtık pul, benim yirmi yıl sonra açığa çıkacak aşkımın gül kokulu zarfına yapışmış.

O yüzden, o boşlukta kimsenin görmediği o pulun danteli gül desenli, resmi iç içe iki kalp, yazısı aşk ve değeri sonsuzdur benim için…

 

*****

3)Öfke kontrolü: Öfke, her zaman ‘haklı’ olmak anlamına gelmez. Asabi olmak ‘sorun yaratmanın’ mazereti, öfke de hitabet sanatı değildir. Kimi zaman yetersizlik, kıskançlık, korku gibi duygular da öfkenin kaynağı olabilir. Genellikle güçlü ve avantajlı olunan durumlarda görünür hale getirilen öfke şovu ile kısa yoldan haklı, yargıç, infazcı, mobbingci olmaktan kaçınmalıyız.

ACI BAL

Mart ayıydı. Esaslı bir soğuk vardı. Kahvede dört saat kağıt oynadık. Son bir saati ‘yükleme’ ile geçti. Yükleme, üzerinde oyun kalanların yaptığı ‘düellonun’ adıydı. Kaybeden, rakibinin üzerindeki oyunu da üstlenirdi. Yeterince zaman varsa, kaybedilen tüm oyunlar bir kişinin üzerinde kalırdı. O gecenin ‘karadeliği’ Ali’ydi. Biraları o alacaktı.

Biralar konsomasyondu. İsteyen kendi parasıyla ekstra alabilirdi. Tabi ki parası olup da ‘istememek’ ayıptı. Ayıbı da ancak kanyak örterdi. Hem ısıtır hem de bir parça çikolata ya da fıstıkla cilanın en parlağı olurdu.

Halı saha kenarında, arabanın içinde demlenmek, sanırım büyüklerin elini öpmekten sonraki en yaygın gelenek. Çünkü geç kalırsan, arabayı park edecek yer bulamıyorsun. Gençler ne çekiyorsa tesis yetersizliğinden, yoksa her taraf ‘yetenek’ dolu!

Gece yarısına kadar sahaya hiç bakmadan maç ‘izlemek’ iyi kafa yapıyor. Kafalar iyi olunca da kim, neyi, neden söylüyor; bilen beri gelsin!

Bu yüzden, o saatte ıssız ve soğuk şehirlerarası yolda ne aradığımız hala tartışma konusu. Bir iddiaya göre ısınmak için termal otele gidiyormuşuz. Ayrıca sabah termal havuza ilk giren olma ayrıcalığı için değermiş. Neyse…

Sabah ayazını yüzümde hissettim. Baş ağrısını anlayabiliyordum: Kanyak! İyi de ayaz?.. “Kapatın lan camı!” diye bağırdığımı hatırlıyorum.

“Oğlum! Kapatılacak cam mı kaldı? İki takla attık.”

Açmakta zorlandığım gözlerim önce karanlığı gördü. Yolda değildik! Camlar gerçekten yoktu ve arabanın sağ arka tarafı içe doğru çökmüştü. O tarafta oturan arkadaşımın başını kucağıma koyup uyuması belki de hayatını kurtarmıştı.

Olayın şoku ve ayazın etkisi ile çabucak kendimize geldik ve arabadan çıktık. Bayağı eğimli bir rampadan inerken, sanırım yoldaki gizli buzlanmanın da etkisiyle kaymış ve iki takla atmışız. “İyi misin… şuran kanıyor… nasıl oldu… direksiyonda kim vardı… oğlum uyudun mu?” derken, ilk sessizlikte arabanın çalıştığını ve bir farın yandığını fark ettik. Kısa bir denemeden sonra arabayı şarampoldan aşırarak yola çıkaramayacağımızı anladık.

Beklemekten başka yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Bitirdiğimiz kanyağın ısıtma görevini sigaralara yükledik ama nafile…

Derken, rampanın başında önce gökyüzünü aydınlatan ve hapishane projektörleri gibi yola ve bize doğru dönen güçlü ışık huzmeleri ile ayaklandık. Yolun ortasına kadar çıkarak yaptığım makak dansının ortasında, kamyonun durmayacağını anladım. Çünkü canhıraş korna sesi ve göz kamaştıran selektör saldırısı başka türlü yorumlanamazdı.

Son anda kenara kaçarken, içimdeki Rambo hesabını yapmıştı. Zıplayarak sağ dikiz aynasının demirine tutundum ve kısa süren bir savrulmanın ardından basamağa basmayı başardım.

Gecenin ayazında, ıssızlığın ortasında, yaralı ve kanamalı genç insanları hiçe sayan, kamyonunu durdurmaya bile tenezzül etmeyen bu çok tekerlekli teneke dünyanın kötü tanrısı; masum ve mazlum olanın haklı ve güçlü öfkesi ile tanışacaktı.

Bildiğim en okkalı küfürler ve şoförün anası, avradı, bacısı, sülalesi eşliğinde kapıyı açtığımda kötülerin de güçlü olabileceğini gördüm. Benden en az iki kat daha hacimli şoförün elinde neredeyse baston boyunda bir levye vardı. Şimdilik ‘kapıdan’ müdahale ile yetinmeliydim.

Madem eldeki tek silah küfürdü, bari en ‘yakası açılmadık’ olanları bulmalıydım. Bir yandan da ön paneli kaplayan ve el örgüsü olduğu çok belli olan kenarları ponponlu örtünün deseni ile iç aynaya asılmış olan bebek patiğinin ne kadar tanıdık olduklarını düşünüyordum.

Bir de aile babasıydı…

Rüyada kamyon sürdüğünü görmenin, kişinin başının ciddi belada olduğu ve yaşadığı çaresizliğe çözüm bulmak için mücadele ettiği anlamına geldiğini duymuştum. Sürücümüzün çok ciddi sorunları vardı ve biz dahil dünyayı yakmaya hazırdı.

Bu arada kamyonun yavaşlamaya başladığını… ve durduğunu fark ettim. Levyeli Golyat’la kavgaya girişecek kadar ‘haklı’ olduğum konusunda içimde, derinlerde bir yerde titreşen bir şüphe olduğunu duyumsadım. Ayrıca Golyat’la kapışan Davut değil miydi? Ardımdan ardı ardına adı gelen ‘Yusuf’ da kimdi? Sanırım Golyat bir yana, yalnızca levye bile bu sorgulama için yeterliydi.

Ama Golyat neredeyse süklüm püklüm bir eda ile “Lan oğlum, allah aşkına bi’sus, bi’dinle” gibi şeyler söylüyordu. Evet! İşte! Haklı olmanın gücü levyeyi bile eritirdi. Yola gel kötü adam ve yoldan çıkmışlara yardıma gel… falan demeye hazırlanırken…

“Oğlum, bu havada bu rampada durmaya kalksam, maazallah arkadaki yüklü dorse kontrolden çıksa, bu TIR’ı ağustosa kadar buradan kaldıramazsın. Hayvan mıyım ben, tabi ki duracağım da binek oto gibi durmuyor ki bu namussuz…” Koca kamyondan inerken ve birlikte bizimkilere doğru koşarken bir şeyler daha söylüyordu ama benim aklımdaki cümle babaanneme aitti: “Öfke baldan tatlıdır, ama deli bal da adamı çarpar”.

Bana çarpması gereken baston boyundaki levyeydi aslında, ama şansıma benim Golyat’ım ‘babaydı’!

 

*****

4)İstek kontrolü: ‘Hep bana, hemen bana, yalnız bana’ diyen anlayışsız çocuksuluktan uzak durmalıyız. Haklı isteklerimizin bile kısıtları olduğunu, kıt kaynakları ilk tüketenlerin diğerlerini bu kaynaklardan mahrum bıraktığını düşünmeliyiz.

KONSOL

İki yıl boyunca nefes aldırmadılar. Aslında öncesinde de gaz maskesi ya da yaşam destek ünitesi ile yaşayanlar gibiydim. Çünkü hep girilmesi gereken bir sınav vardı. Hepsi de çok önemliydi. Ya orta öğrenim puanını etkiliyordu ya da eksiklerini gösteriyordu. Ancak, “hah! şimdi tamam” denilen bir çizgi asla ve kat’a olmadığından, uzay boşluğunda amaçsızca dolanan göktaşları gibiydik. İstediğin kadar git, hep gidilmesi gereken bir yerler daha vardı. “Bir arpa boyu” ne demekmiş, hepimiz öğrenmiştik.

Kazanmaktan başka yol yoktu. Yani birbirinin üstüne basa basa tırmandığın ve altında ne kadar çok arkadaşını bırakırsan, kaç arkadaşının omuzlarının ve kafalarının üstünde ayak izini bırakırsan o kadar başarılı olduğun ‘dikey’ bir yarış!

Sanki yalnızca zirvedekiler yaşayacaktı. Diğerleri…

‘Diğerleri’, aslında bizlere ‘zirvede değilsen öldün demektir’ diyenlerin kendileriydi. Kendileri gibi olmanın ‘kaybetmek’ anlamına geldiğini itiraf eden; onların eğitimlerini, mesleklerini, hayatlarını yaşamak zorunda kalırız diye kaygılanırken kendi varoluşlarını ‘refüze’ eden ailelerimiz, büyüklerimiz, öğretmenlerimizdi.

Öğretmenlere göre öğretmen olursak, memurlara göre memur olursak, işçilere göre işçi olursak öldük demekti. Aslında hepsi, mesleğin ve eğitimin ne olursa olsun insanca bir yaşamı elde edebileceğin günlere inanmadıkları için, ‘Sophie’nin seçimi’ gibi, “sen kendini kurtar, bizden geçti, sakın bize benzeme” diye feryat ediyorlardı.

“Zirvede olmayı ve o meslekleri istemiyorum, bu sınavlarla ilgisi olmayan ‘özel yetenek’ sınavlarıyla girilen okulları istiyorum” gibi zırvalıklara yer yoktu. Her şeyi ertelemiştik, çocukluğumuzu yaşamamıştık, ama her şey telafi edilecekti ve her şey çok güzel olacaktı.

Oldu da…

Adını duyan herkesin “Oooo!” dediği o okulu kazandım. Şimdi ‘telafi’ zamanıydı. Öncelikle o oyun konsolu alınacaktı.

Yıllardır gidilen kurslar, özel öğretmenlere, deneme sınavlarına, test kitaplarına ödenen paralar… Sıkışıklık, hassas dengeler, limitleri sonuna kadar zorlamak… Bana mı sordunuz?

Şehir gerillası gibi gizli, saklı sızma harekatları ile gidilen internet kafelerde ya da şanslı arkadaş evlerinde oynanan ‘Tekken’ şölenlerini size nasıl anlatabilirdim? Steve Fox’un sağ gösterip, sol vurmalarını; Hwoarang’ın tekmelerini; Kazuya Mishima’nın Devil Gene gücünü; Marshall Law’un Dragon Charge yeteneğini ve hepsinin kombolarının ezberimde olduğunu nasıl anlayacaktınız?

Fifa serisini, kendi takımını kurmayı, taktikleri belirlemeyi, çevrimiçi gerçek maç yapmayı; üçgen, yuvarlak, kare, çarpı, yön tuşlarını değişik kombinasyonlarla kullanarak ara pas, havadan koşu yoluna pas, orta, kavisli orta, aşırtma şut, plase şut, fake şut, ver kaç, pres, dripling yapmanın en zor deneme sınavından ful çekmekten daha zevkli olduğunu size nasıl anlatabilirdim?

Joystick’i bacak aranıza koyup Anakin Skywalker gibi tüm evreni gezmenin keyfi, çevrimiçi oyunların yanı sıra oyun disklerini satın alarak ya da ilgili store’lardan indirerek oyun evreninizi büyütmekle mümkün olduğundan, onlar da alınacaktı.

Alındı da…

Hep benim gittiğim arkadaşlarım bize gelmeye başladı. Konsol televizyona bağlandığından ev halkının televizyon izleme kültürü değişti, daha doğrusu azalarak bitti.

Benim keyfim arttıkça bizimkilerin buruk bir hüzünle içlerine kapandıklarını göz ucuyla seziyordum. Okul açılınca kendimi toparlayamayacağımdan endişe ettiklerini, oyun bağımlısı olup şimdiye kadarki çabalarımızı boşa çıkaracağımdan korktuklarını düşünüyordum.

Bu onların hakkıydı. Benim hakkım ise bana vadedilen toprakların her yemişini tatmaktı. En azından okullar açılıncaya kadar böyleydi.

O gün eve gelirken, kimin hangi takımı alacağı, kadroyu nasıl kuracağına kadar her türlü ayrıntıyı halletmiştik. Üstüne üstlük Ali’lerin altın uçlu bağlantı kablosunu ilk kez kullanacaktık. Zaten harika olan oyun, altın uçlu kablo ile neye dönüşecekti, çok merak ediyordum.

Evde bir ‘ferahlık’ vardı. Önce ne olduğunu anlayamadım. Eşyaların yeri mi değişmişti? Ama salondaki eşyalar odalara sığmazdı ki…

Hele televizyonun salon dışında kullanılması anlamsızdı. Çünkü hala yerinde duran o kocaman kahverengi ahşap kütlenin adı bile televizyonluktu. Televizyon gidecekse o da gitmeliydi.

Annem beni kenara çekip arkadaşlarıma duyurmamaya çalışarak fısıldadı: “Kredi kartı borçları… ödeyememek… icra… ama en kısa zamanda baban mutlaka geri getirecek…”

Bu sırada, televizyonluğun alt rafında duran oyun konsolu, şekil değiştirip büyüyor ve gezegenleri yiyerek beslenen Marvel karakter(siz)i Galactus’a dönüşüyordu. Bu durumda ben de Galactus’un tedarikçisi Silver Surfer oluyordum ve bu şerefsize benim küçük gezegenimi altın tepside sunmuştum.

Diğer tüm dinler gibi ‘başarı dini’ de fanatik müminlerinin ödül ve ceza dengesini bozuyordu. Kendi kuyruğunu yiyerek doyamazdın!

 

*****

5)Kin ve nefretten uzak ol: Duygu dünyamız ‘bileşik kaplara’ benzetilirse; ne kadar kin, nefret, intikam koyarsak sevgi, şefkat, vicdan ve iyiliğe o kadar az yer kalır.

ZEHİRLİ MEYVE

“Çok acı var!” derken, bahsettiği acıyı ayrı ayrı her bir hücresinde yaşıyormuş gibiydi. “Unutursak kalbimiz kurusun demedik mi? Bu acıların müsebbiplerinin kötülüğünü istemek, öç alma isteği, tiksinti de yaratan nefret olmadan unutmamak mümkün mü?”

İkinin birini seçmek, ya siyah ya beyaz demek,  Occam’ın usturasını en basit görünene sallamak ne kolay… Diyalektik, böyle anlarda içinden çıkılması çok zor bir lanet! Bir uçta ezik ve etkisiz bir sevgi kelebeği olmak… Diğer uçta ise Hrant’ın deyişiyle bir tür kanserojen tümör ya da zehir işlevi gören kin ve nefret!

Arafta yer alan çok sayıdaki seçenek, iki taraftan da bakılabildiği için her türlü yoruma açık hale geliyor. Doğru anlaşılmak, doğrudan dinleyenin ‘anlayışına’ bağlı. Ama dinleyen acılı… Ya söyleyeceklerimi ‘acısını hafifseme’ olarak algılarsa?

Yine de denemeli! “Unutmamak ile hatırlamak aynı şey mi?”

Şaşkınlık, bağlam çözümleme çabası, ‘neden, hangi yanıta ulaşmak için ve niye bu sözcüklerle bu soruyu sordu?’ arayışı ve “Aman… Ne uğraşıyorsun? Sor gitsin!” kolaycılığı…

“Ne demek istiyorsun?”

“Unutmamak, sürekli o bilgi ile yaşamak; o bilginin gerektirdiği ruh durumunu ve davranış tarzını kesintisiz sürdürmek anlamına gelmiyor mu? Yani odak, eksen, tek belirleyen, nirengi… ne dersen de, o bilgi Aristo’nun ‘ilk nedeni’ ya da Hegel’in ‘mutlak tözü’ gibi her şeyi açıklayan, saran, örten, anlam ve amaç kazandıran bilgiye dönüşmüyor mu?”

Acaba yüzündeki ifade “Evet ya! Suya dökülen mürekkep gibi tüm varoluşumuzu kendi rengine boyayan duygudurumlarımız, suya yapılan haksızlığı mürekkep lehine görmezden gelme tavrımız sorunlu gibi görünüyor.” anlamına mı geliyor? 

Öyleyse devam… “Hatırlamak ise gerektiği yerde ve gerektiği için o bilgiyi ‘çağırmak’, bağlama göre suyumuzu o bilginin kabına göre renklendirip şekillendirmek değil midir?”

Hak vermek istemediğini, ama anlamak ve tartışmak konusunda da önleyemediği bir isteğin görünür hale geldiğini kendisi de kabul etti: “Bu çok konformist, hatta duygusuz ve bencil bir bakış açısı değil mi?” derken, ikna edici bir cevabım olmasını içtenlikle istediğini hissettim.

“Örneğin, açlık nedeniyle her gün Dünya’da yirmi bin kişi ölüyor. Kaçından haberdarsın, kaçının yasını tutuyorsun? Onlardan biri de senin çok sevdiğin şu kişiydi, dendiğinde neler hissedersin? Yalnızca bir rakam olarak tahayyül edebildiğin yirmi bin ölü ile yüzü bütün ayrıntılarıyla gözünün önüne gelen ‘şu bir kişi’ için hissettiğin acının oranı yirmi binde bir mi? Söylemek istediğim; duygudurumlarımız da kişisel. Ama kişisel olan her şey gibi politik, sınıfsal, tarihsel, kültürel, toplumsal…”

“Mevzuyu amma karıştırdın öyle!” cümlesini, “Kafamı çok karıştırdın” şeklinde anladım, ama zaten benim kafam da çok karışıktı ki… O’na söylediklerimi kendim de dinliyordum, ama anladığımdan emin değildim!

“Çocukluğumuzda kırk gün boyunca televizyonun üstünde duran siyah örtüler, kadınların canhıraş feryatları günümüzde yok diye insanlar ölüme daha mı az üzülüyor? Yedi mevlidini ‘şehir hayatı’ diye üçüncü günde yapmak, izin alamadığı için gelemeyen yakınını kınamamak, kendi evi yerine belediyenin taziye evini kullanmak ayıplanıyor mu? Başka kültürlerin bize hiç benzemeyen ‘acıyı yaşama’ pratikleri, kimin acıyı daha ‘yoğun’ yaşadığı konusunda ölçü olabilir mi?”

“Nereye geleceksen gel! Acı vermeye başladın artık.”

“Ezcümle, herkes acısını kendince yaşıyor. ‘Benim gibi ya da benim kadar’ ölçütleri ile çözülebilecek bir konu değil. Ayrıca kişisel ve toplumsal acıların dışavurumunu koşullayan, belirleyen, kısıtlayan sayısız prizma var. Suyumuzun yoğunluğuna ve geliş açısına göre acılar da kırılıyor.”

“Tamam da anlattıkların hep usule ilişkin. Esasa ilişkin sözün yok mu?”

“Esasa ilişkin aklıma gelen ilk söz ‘kin ve nefret değil, adalet’. Kişisel ve duygusal boyutları kenara bırakabilirsek, ortada kalan ‘suç ve cezada adalet’ yani hukuk değil mi? İnsanlık uzunca bir süre adaleti öç alarak gerçekleştirdi. Kısas ilkesi ile suçluyu cezalandırıncaya kadar peşini bırakmamasını sağlayan kin ve nefret duygularına ihtiyacı vardı. Ama uygarlaşma sürecinde ‘ihkak-ı hak’ yani adaleti kendi başına gerçekleştirme hakkını devlet aracılığı ile topluma devrettik. Kişisel öç, işe yaramaz hale gelmenin ötesinde suça dönüştü. Kısas da ilkel bir uygulama kabul edilerek tarihin çöp sepetine atıldı.”

Ekşi bir ifade ile eliyle ‘dur’ işareti yaptı ve soracağı konuda kendisinin de kararsız olduğunu hissettirecek kadar durakladıktan sonra “Kısas neden adil değil? Senin yaptığını sana yaparım demek kulağa çok doğru gelmiyor mu?” dedikten sonra ben de kararsızlığına hak verdiğimi ve zor bir konu olduğunu düşündüğümü anlamasına yetecek kadar durakladıktan sonra “Konuya yalnızca ‘cezalandırmak’ perspektifinden bakarsan belki… Ama ‘yapılmaması gereken bir şeyi yaptığı için’ cezalandıracağın kişiye karşı ‘yapılmaması gereken aynı şeyi’ yapmak adaleti çağrıştırıyor mu? ‘Öldürdüğün için seni öldüreceğim çünkü öldürmek yasak!’ cümlesindeki failin ‘öldürmek’ fiili adaleti bozuyorken, bizim öldürme fiilimiz nasıl adaleti yerine getiriyor? Bizi katil olmaktan alıkoyan ne?”

“Eeee?” diyerek sorulardan çok cevapları beklediğini gösterecek şekilde ellerini iki yana açtı… “Eğer ‘ceza’ yalnızca geçmişe ait bir kavram değilse; ıslah, geleceği ve toplumu iyileştirme, ceza vereni ve infaz edeni de ‘suçlu’ durumuna düşürmeyen, ‘suç’ oluşturan fiil konusunda çifte standarta düşmeyen bir adalet anlayışı ile davranılması gerekir. Kin ve nefret, bu duyguları hak edenden önce ‘taşıyanı’ zehirler. Zehirli ağacın meyvesi de zehirli olur. Yeni bir dünya kurmak için savaşanların, eskiyi devirecek kadar öfke, azim, kararlılık ve haklılık dışında motivasyona ihtiyaçları yoktur.” 

Sözlüye kalkan öğrenci kadar heyecanlı, ama doğru yanıtı bildiğini hissettirecek kadar da özgüvenli bir tavırla, tane tane konuştu: “Diyorsun ki devrimcilik yalnızca devirmek değil, yenisini kurmak için devirmektir. Devirmek amaç değil, katlanılması gereken ve bu nedenle kaçınılmaz olduğu ölçüde başvurulması gereken araçtır. Yani daha iyisini kurmak için yıkmıyorsan vandallık yapıyorsun demektir.”

  Müstehzi bir gülümseme ile kollarımı iki yana açma sırası bana gelmişti…

 

*****

6)Sabırlı ol: Tümüyle bizim kontrolümüzde olan süreçlerin akış hızını kendimiz belirleyebiliriz. Ancak, başkalarının kontrolünde olan süreçler, her zaman istediğimiz hızda ilerlemeyebilir. Süreçte rol alan aktörlerin hızlı/yavaş, hasta/sağlıklı, istekli/bıkkın, acemi/deneyimli, sıkıntılı/neşeli… gibi sayısız ‘insani’ durumuna bağlı olarak hız ve kalite beklentimize ‘marjlar’ koyabilmeliyiz.

KÖPÜKLÜ KAHVE

“Köpüklü bir sade kahve alırım” dedikten sonra, önce bana sonra da ‘çaycı kadına’ gözlerini devirerek baktı.

Soruyu bakışlarından anlamak mümkündü: Kahve yapabiliyor musunuz? Ayrıca giyimimden, kuşamımdan, saçımdan, makyajımdan, tavrımdan, auramdan ve ‘köpüklü’ ayrıntısından anlaşılacağı üzere ince ve sofistike zevkleri olan biriyim. Beni tatmin edecek kahveyi yapabilir misiniz?

Hizmetçi dememek için ‘hizmetli’ dediğimiz, çay ve temizlik dahil her işimize bakan Ayşe’nin gözleriyle ‘hallederiz’ demesi üzerine “Ama küçük fincanda olsun” dipnotunu da son anda siparişe ekleyiverdi.

İşyerlerinde ikram olarak kahve istemenin, hadi ‘bencil bir hedonizm’ demeyelim, ama en azından fazla konformist olduğunu düşünürüm. Temizlik, evrak, fotokopi gibi bir sürü koşturmacanın yanı sıra şu bitkinin çayı, bu soğuklukta su, öteki marka meşrubat ile uğraşan hizmetlilerin ‘kahve’ sözcüğünü duyduğunda yüzlerine yerleşen buruk ifadeyi yalnız ben mi görüyorum?

Düşünsenize; çalan telefonların, kapıdan içeri süzülen kakafonik ve kaotik sipariş sağanağının ortasında cezveyi alacaksınız, bir fincan su ve iki çay kaşığı kahve koyacaksınız, iyice karıştırıp kısık ateşte yavaşça kaynama derecesine getireceksiniz, kaynamaya başlayınca üstte oluşan köpüğü fincana aktaracaksınız, yeniden kaynatacaksınız ve tahtırevanla hacete giden ayransızlar gibi koca tepsiye tek başına çöreklenen fincan denilen baş belasına (servis esnasında kahve mutlaka dökülsün diye dizayn edilmiş bir işkence aleti) doldurup servis edeceksiniz.

Hizmetlinin ifadesinin yalnızca ‘buruk’ olması çok soğukkanlı bir tepki değil mi?  

Ama ben o kadar soğukkanlı olamadım: “Senin kahve siparişin için teknik şartname hazırlamak gerekiyor” diyerek kendimce kahveye subliminal bir limonilik sıkmak istedim.

Heyhat! Kontr ters psikoloji… Limonilik nerede, neredeyse yüzünde güller açtı ve “Hep demiyor muyuz, insanlar iyi şeylere layıktır diye… Hiç olmazsa şu küçük zevklerimizden vazgeçmeyelim değil mi?”

Yapılacak en ‘zevkli’ şeyin konuyu değiştirmek olduğunu düşünerek ‘hayırdır?’ maymuncuğu ile mevzuya girdim. Oydu, buydu derken birkaç dakika geçti ve derin bir nefes alarak muhabbete mola verdikten sonra “Dursun eril bir isim değil mi? Dişil versiyonu Dursune mi olmalı?” şeklindeki ‘ince ve sofistike’ dokundurmasını anlamamı umarak bekledi.

“Hani diyorum, kahveleri Dursune’ye mi söyledik?”

Katta çok personel var, bazen toplantı oluyor ya da konuklar üst üste geliyor falan… demeye çalışırken üç noktanın daha birincisinde söze girdi ve “Ama planlı ve organize çalışmalı. Hem kendisine de yazık. Önce aldığın siparişi hallet, sonra sıradakine geç, değil mi?”

“Canım vardır bir nedeni. Altı üstü kahve. Hem ne kadar uzun zamanda hazırlanırsa o kadar lezzetli olmaz mı bu meret?” cümlesindeki ‘meret’ sözcüğü, salataya konulan nane gibi tüm diğer bileşenleri sönükleştirerek öne çıktı.

“Anladık, sen kahve sevmiyorsun. Ama bu işin bir raconu var. Kahve sözcüğü telaffuz edildiği andan itibaren tiryakide bir beklenti oluşuyor. Yıldırımın ardından gök gürlemesini beklemek gibi. Gecikince keyif yerine stres artıyor.”

“Ya! Acil serviste morfin bekleyen hasta gibi konuşuyorsun.”

Benzetme biraz ağır mı kaçtı? Koltuğun kolçaklarından tutarak yerinde hafifçe dikleşmesinden anlaşıldığı üzere beni benzetecekti. “Asıl uyuşturucuyu sana vermişler gibi. İyilik ve anlayışlı olma hali senin afyonun olmuş. Anlamıyor musun? Senin siparişinin yerine getirilme hızı ile sana duyulan saygı arasında doğru orantı var. Bu süre uzadıkça benim stresim artıyor, ama sen de gözden düşüyorsun.”

“Acaba?” diye düşünmeden edemedim. Bu kadar kesin ve keskin yargılara varmak için durumun kasıtlı ve süreğen olması gerekmiyor muydu? Kim toplumsal sorumluluklarını eksiksiz ve gecikmeksizin yerine getirebilirdi ki? ‘İlk taşı bu konuda günahsız olan atsın’ deseydik ‘itleri bırakıp taşları bağlayan köye’ dönmez miydik? Arada bir teklemeyen, sendelemeyen, arıza vermeyen mükemmellik ‘normal’ olabilir mi? İşler yolunda giderken, herkesin keyfi yerindeyken iyilik yapmaya çalışmak, kutuplarda buz satmak gibi olmaz mı? 

Elle tutulur bir panikle odaya giren iş arkadaşım “Ayşe’nin çocuğu trafik kazası geçirmiş. Kadıncağız berbat halde. Biz de O’nunla hastaneye gidelim mi?” dedikten hemen sonra konuğuma döndü ve “Sizden de kahve için özür diliyor. Alacağı olsun dedi.”

Servis edilemeyen köpüklü sade kahveden doğan alacak kaç yılda zamanaşımına uğrar?

 

*****

7)Çocukları sev: Daha iyi bir gelecek için yapılabilecek en güzel şeylerden biri (zorla olmaz) çocuk sevmektir. Sevgi ile yetişen bir çocuğun “geleceği” daha iyi yapma kapasitesi, başka hiçbir yerde bulunamaz.

ÇİKO

“Düşünebiliyor musun?” dedikten sonra, Lokman Hekim’in ölümsüzlük iksirinin kayıp formülünü verecekmiş gibi sesini alçalttı ve “Benim halam, teyzem, amcam ve dayım yok. Çünkü annem de babam da tek çocukmuş.”

Ağlayan Çocuk Çiko resmini hatırlatan görüntüsü ile üzerindeki (en az iki asgari ücret tutarındaki) marka kıyafetler, gürbüz ve sağlıklı bir beden, sevgi şımarığı parlayan gözler, okuduğu prestijli üniversitenin kısaltmasının at nalı harflerle işlendiği hoodie’si arasındaki yaman çelişki yüzünden az daha gülecektim.

“Herkesin bu saydıklarına sahip olması için, her ailenin en az dört çocuğu olmalı ve her cinsiyetten en az iki çocuk olmalı.” cümlesini dinlerken, bulmaca çözmeye çalışan acar ergen paniği ile “Üç neden yetmiyor?” dedi ve hemen pişman oldu. ‘Üçün biri’ her durumda eksik kalıyordu. Ayrıca, ‘en az üç’ mottosunun işaret ettiği yön de belliydi.

Herkesin birbirine benzediği; yediği, içtiği, giydiği hatta düşündüğü ve söylediği bile benzeşen kalabalıkların birbirine güç kattığı; etnik köken, inanç ve gelenek homojenliğinin ‘kaos engelleyici’ etkisi altında seçmek ve karar vermek gereği bile duymadan sürü psikolojisi içinde yaşamaktan başka seçeneğin olmadığı feodal ilişkiler kentte de işe yarar mıydı?

‘Babam ve Oğlum’ filmiyle gündemimize giren, toplumsal dayanışma ağları ve bireysel sorun çözme yeteneğimiz iflas ettiğinde aileye dönme ‘kredisi’ daha kaç kuşakta kullanılabilir? Kent yaşamı içinde çekirdek aileyi bile zorlayan kısıtlı imkanlar ile kimin kime ne kadar yararı olur?

Çoğunluğun aynı yerlerde yaşadığı ve aynı şeyleri yaptığı bir dünyada kalabalık olmanın avantajları, herkesin kendi kişiliğini geliştirdiği ve bu nedenle hemen her konuda farklılaşan varoluş biçimleri arasında sorun yaratıcı olmaz mı? İşlerin yolunda gittiği, paydaşların tümünün tatminkar bir yaşama sahip oldukları, hayat görüşü ve değerler konusunda ‘uzlaşmaz’ farkların olmadığı koşullarda her ilişki biçimi ‘işe yarar’. Ama feodal nedenlerle kurulan ve ‘vazgeçilemeyen’ ilişki biçimleri ‘bileşik kap’ oluşturmak gibi düşünülürse, akışın hep bir taraftan diğerine olduğu durumlar tartışmalı hale gelir. Hep olandan olmayana, sağlıklıdan hastaya, varlıklıdan yoksula…

Günümüz dünyasında, özgür seçim şansımız olsa arkadaş olmayacağımız insanlarla akrabalık ilişkilerimizi nereye kadar zorlayabiliriz? İlişkilerimizi geliştirdiğimiz akrabalarımızı seçmemizin nedeni yalnızca akraba olmaları mı,  akraba olmasalar da arkadaş olmak isteyeceğimiz özellikleri mi?

“Saydığın akrabalara sahip olmak için şu anda sahip olduklarının ne kadarından vazgeçebilirsin?”. Soruyu anlamamış gibi yapmak ile gerçekten anlamamak arasında bir yerlerden baktı ve “Yani?”…

“Örneğin, sana ait bir odada özgür ve mahrem bir çocukluk ve gençlikten vazgeçer miydin? Ebeveynlerinin her istediğinde ve ihtiyaç duyduğunda yanında olmalarından; ilgi duyduğun her konuda her türlü etkinliğe katılmaktan; okuduğun üniversiteye girmeni sağlayan özel okul, kurs, özel öğretmen imkanlarından; çalışma, okuma, film izleme ve her türlü uğraşın için gerekli sessiz ve dingin ortamlardan; ‘çocukerkil’ bir ailenin gözbebeği olmaktan vazgeçer miydin?”

Kaybettiği eşeği bulmuş gibi sevindi. Sadece sorun alanını ve bakış açını değiştirerek bir sorunu çözmüş olmanın keyfiyle “Abovv! Resmen bindiğim dalı kesmeye çalışıyormuşum.” derken, direkten dönmüşlüğün şükür dolu ferahlaması sesine yansımıştı.

“Çocuk sahibi olmak iyi bir şeyse, çok çocuk sahibi olmak çok daha iyi bir şeydir, diye düşünüyordum. Oysaki bazı koşullarda, ki sen buna kent yaşamı diyorsun, çocuk ve çokluk arasındaki ilişkinin ters orantıya dönüşebildiği hiç de yabana atılacak bir fikir değil.”

Yakın zamana kadar yalnızca üremek ve çoğalmak, kaçınılamayan yüksek ölüm oranlarına çok üreyerek evrimsel bir savunma üretmek, kan bağına bağlı aileyi genişleterek güç sahibi olmak, ücretsiz emek istihdam etmek gibi tümüyle ‘çıkara’ bağlı saiklerin yerine artık daha ‘ince’ gerekçeler üretilmeye başlanmıştı:

Yalnız kalmasınlar, birlikte oynasınlar, iyi ve kötü günlerinde destek olsunlar, paylaşmayı öğrensinler, pek dillendirilmese de ‘Ya birine bir şey olursa, kimsesiz mi kalalım?’ kaygısı, organ ve doku nakillerinde ‘uyuşma’ sorununu aza indiren ‘yedek parça’ tedarikçiliği, ‘yaşlandığımızda tek çocuğa yüklenmeyelim’ düşünceliliği…

Çin’de 1,4 milyar, ABD’de 330 milyon, Rusya’da 145 milyon insanın yaşadığı bir gezegende “nüfusu fazla olan istediğini yapar” fikrine su taşıyanların matematik bilgisi imrendirici olsa da insan, toplum ve doğanın gerçek kurtuluşu için nicelik değil nitelik eksenli bir nüfus politikası geliştirmek ve ‘sürdürülebilir’ hedefler oluşturmak zorunlu ise “En az üç” diyenlere karşı “En fazla iki” diyen kontrpolitikanın zamanı değil mi?

Eğer çocuk sevmek; bu güne, geleceğe, insanlığa, ‘iyi kalplerin nefes aldığı bir dünyayı, insanlığın kayıp rüyasını’ var etme mücadelesine ve hepsinden önce kendine anlamlı bir katkı ise; yalnızca çocuk sahibi olmak isteyen ve bu sorumluluğa hazır olduğunu hissedenler tarafından bir ‘insan ve evlat’ olarak dünyaya getirilen; ilgi, sevgi, emek, zaman açısından doygun çocuklar gerçekten ve çıkarsız ‘sevilesi’ olmazlar mı?

 

*****

8)Hayvan ve bitkileri sev: Yalnızca soyut bir sevgiden bahsetmiyoruz. Koruyan, besleyen, ilgi gösteren, sulayan, koparmayan, dalında seven, birlikte yaşayan ve aynı büyük canlılar ailesinin üyeleri olmanın bilinciyle davranan ‘sevgililer’ olmalıyız.

KELLE PAÇA

“Çocuğu hayvanat bahçesine götürelim. Bu yaşa geldi, bir iki evcil hayvan dışında gerçek hayvan görmedi garibim!” diyerek, ilgili ve bilgili baba tahtına gururla kuruldum.

Meğer taht yerine şapa oturmuşum; cevap vermek için epey ıkınmak zorunda kaldım.

Soru şuydu: “Güzel! Kafeslere kapatılmış hayvanlardan sonra mezbahalarda boğazlanan kuzuları, kıyma makinesinden canlı geçirilen tavukları, kaçamasın diye kanatları koparılan kraliçe arıları da gösteririz değil mi?”

“Ne alakası var?” derken Cem Yılmaz’ın yalan söylemeye çalışan erkek parodisi aklıma geldi, nedense? “Sonuçta hayatın gerçekleri içinde sevmeyecek miyiz insanları, bitkileri ve hayvanları? Kafese koymadan bir aslanı sevebilir misin? Bana laf sokmanı sağlayan büyük beynin, atalarının et tüketmesi ve besinleri pişirmesinin ürünü değil mi? Atalarımız vejetaryen, vegan veya çiğ besinli diyetlerle besleniyor olsalardı belki de kafesin arkasında biz olacaktık.”

“İlkeldik, hep ilkel kalalım diyorsun yani!”

“Ne alakası var!” Lan!.. Aynı hatayı ikinci kez yapmaya ne deniyordu? Ama artık durmak yok, yola devam…

“Tabi ki uygarlaşalım. Mesela laboratuvarlardaki kobaylara teşekkür etmeden ilaç kullanmayalım. Uygarlık dediğimiz insan faaliyetleri sonucunda yok oluşa sürüklediğimiz bir milyon bitki ve hayvan türünden özür dilemeyi de unutmayalım. Gezegen üzerinde azgınca yayılan insan yerleşimleri nedeniyle doğal habitatlarından kovduğumuz; örneğin, tarih boyunca yaşadıkları alanların yüzde doksan altısından silinen kaplanlar ‘emperyalist insan, vatanımdan defol’ diye bağırmadığı için kendimizi iyi hissetmeye devam edelim.”

Yüzündeki anlık şaşkınlığı, karşı konulmaz argümanlarımın başarısına yormuştum. Yormakla kendini niye yoruyorsun birader! “Tartışmak böyle bir şey değil. Masanın iki tarafında da olamazsın. Söylediklerin benim söylemem gereken şeyler. Safını netleştir ki fikirlerin netleşsin.” cümlesi ile safımın safların safı olduğu mu ortaya çıktı?

“Ne alakası var!”… Ama aynı boku üçüncü defa yemenin adı Marks’ı da Aynştayn’ı da aşar.

Yine de devam… “Ne diyorsun yani? Hayvanları sevelim! Peki. Dünya üzerinde tahminlere göre 20 ile 100 milyon arasında tür yaşıyor. Gezegen yüzeyinin yüzde 70’ini kaplayan okyanuslarda her yıl sayısız yeni deniz canlısı keşfediliyor. Yalnızca Dersim florasında 293 endemik bitki var. Tüm canlıların %80'ini ise böcekler oluşturuyor. Hangilerini seviyorsun? Hepsini seviyor musun? Yılanlarla ve sıçanlarla en son ne zaman oynadın?”

“Saçmaya indirgemek, sözü senin seviyene indirmek anlamına geliyor galiba. ‘İnsanları severim’ diyen biri, Dünya’da yaşayan tüm insanları tanıyorum ve her türlü özelliklerini biliyorum mu demiş olur? Ya da katil, cani, tecavüzcü ne olursa olsun severim mi demiştir? Her türlü farklılıklarına da saygı duyarak ilke düzeyinde oluşturduğumuz genel ve soyut ‘insan sevgisi’, somut olarak hayatımıza giren, şu ya da bu nedenle ilişkilendiğimiz insanlara davranış tarzımızı belirler. Değerler sistemimiz içinde suç oluşturan eylemlere karşı ‘meşru müdafaa ya da zaruret hali’ sınırları içinde gösterdiğimiz tepki sevgimizi geçersizleştirmez. Seni ısırmaya gelen köpeğe ya da öldürmeye gelen insana karşı tavrın ‘sevgisizlik’ değil öz savunmadır. Bu durumu açıklamak için sevginin varlığına ya da yokluğuna ihtiyaç yoktur. Bağlam farklıdır.”

“Marine edip yerken de sevmeye devam edebilirim diyorsun yani... Sevdiğin şey yediğin kuzu etinin lezzeti mi, kuzunun kırlarda koşan hali mi, önemli değil diyorsun.”

“Hayır! Sen de paçaya konacak kelle yok diyorum. Yasal olarak suç olmanın ötesinde kabahat, yanlış, iyi, çok iyi gibi kategoriler yok mu? Bazı şeyleri yasaklamasak bile hoş karşılamamak, övmek, özendirmek, teşvik etmek gibi sorumluluklarımız yok mu? Evrimsel olarak beynimiz yeterince büyüdüğüne göre, et tüketimine eleştirel bakan vejetaryen, vegan veya raw food’çu varoluşları ‘daha’ iyi ve saygın bulduğumuzu göstererek en azından bu konuda ‘insanlık evrenine’ pozitif enerji göndermek fena mı?”

“Gönderdiğin enerji geri dönüşümlü ise sorun değil”. Yumuşatma çabam ‘hadi ordan’ diye açıklanabilecek el hareketi ile geri dönüşüme maruz kaldı.

“Mesele birlikte yaşamak. Bunun için aynı olmak, hatta aynı tür olmak bile gerekmiyor. Sevgi; beraberinde vicdan, şefkat, merhamet ve anlayış gibi duyguları da getirir. İyi niyetimizi göstermeye, ekstrem ve istisnai sorunları, kuralı bozmak için kullanmaktan vazgeçmekle başlayabiliriz. Kümenin başlığını ‘birlikte yaşayanlar’ diye oluşturduğumuzda, kümenin elemanlarını da belirlemiş oluyoruz. Önce yaşam alanlarını ve besin zincirini paylaştığımız, ihtiyaçlarımız için evcilleştirdiğimiz canlılara karşı ‘insani usuller’ belirlemek gerekmez mi? Muhatabımız bizim diri tutmaya çalıştığımız sevgiyi tüketene kadar sevmekten kaçınmamak yetmez mi?”

“Yeter!”

Sesim ‘olumlu cevap’ izlenimi oluştursa da aslında pes etmiştim. Ne söyleseniz ‘aleyhinize delil’ olarak kullanılabilirdi. Eşimin bu tartışmayı 1972’de And Dağlarındaki uçak kazası sonrasında ölen arkadaşlarını yiyerek kurtulan kazazedeler ya da ‘Yargı’ oyununda hücrede unutulan ve kura çekerek içlerinden birini yiyen askerlerle yapmasını isterdim. Belki de vahşi doğada hayatta kalmanın yüksek maliyeti yerine, insanlar tarafından evcilleştirilerek daha kolay bir hayatı seçmenin ‘konformizminin’ maliyeti konusunda evrimcilerle tartışmalıydı… 

‘İnsani usullerle’ kurban olduğum sevgilim, düşüncelerimi okumuş olmalı ki “Seni de anlıyorum. Katı ve yaptırıma bağlı kural koymayı engelleyecek kadar köklü bir ‘büyük alışkanlık gücü’ bir tarafta, genel toplumsal gelişme ile ‘sönümlenmesi’ ya da azalarak bitmesini beklemenin sakıncaları bir tarafta… Herhalde öncelikle bireysel yaşamlarımızda ve vicdanlarımızda sorgulamamız gerekiyor.”

Sevgilimin ‘radikal’ bir hayvan sever olması beni sevmesini de kolaylaştırmış olmalıydı. Fazla kanırtmamalıydım.

Süreğen açlık ve yoksulluğun barbarlığa dönüştüğü bir dünyada ‘gerçek sevgi’ de kurtarılmayı bekliyordu…

 

*****

9)Hoşgörülü ol: “Mükemmel iyinin düşmanıdır”. Mükemmel ile iyi arasındaki her eksiklik, yanlışlık, yersizlik anlayışla karşılanmalıdır. Her şeyin her zaman yolunda gittiği bir dünya ne iyidir ne de gereklidir.

EMPATİK SEMPATİ

Eğer ‘duygusal zeka’ dedikleri, insanın kendine veya başkasına ait duyguları anlama ve sezinleme becerisi ise bende zırnık yoktu. Çünkü “Ay! Çok sinirliyim valla” dediği andaki görüntüsüne ‘sinirli’ sıfatını yakıştırmak mümkün değildi.

“N’oldu?” diye sormak gafletinde bulundum…

Kankisi mezuniyet balosu için kıyafet almış. “Nasıl buldun, olmuş mu?” diye sormuş. Dost acı söylermiş. Zaten gerçek fikrini merak etmiyorsa niye sorsunmuş. Hem O her zaman doğruyu söylermiş. Er geç ortaya çıkacak olan doğruyu dostlar birbirine söylemeyecekse dostluk ne işe yararmış. Bir de olur olmaz yerde düşünce ve ifade özgürlüğü diye kafa ütülerlermiş. Lafın ucu kendilerine dokununca ne özgürlük kalırmış ne düşünce…

İfade özgürlüğünün sınırlanması gereken durumlar olduğuna o an inandım. İfade sağanağı altında sırılsıklamdım. Hem de asit yağmuru gibi acıtıyordu.

Son zamanlarda çok yaygınlaşan ‘beğeniyorsan sıradansın, dinliyorsan pısırıksın, uyum gösteriyorsan eziksin’ virüsüne yakalanmıştı. Ne kadar beğenmezsen o kadar iyi! Dizilerde ve yarışma programlarında rakiplerini ‘en’ beğenmeyenler puanları topluyor, muhataplarını ne kadar aşağıya itersen ‘görece’ yukarda kalmanın keyfi, tadından yenmiyordu.

Sağanağı durduramasam da en azından suyu bulandırırım diye “Eğer kıyafeti almadan önce sana fikrini sorsaydı, senin ‘gerçek’ fikrini merak ettiği düşünülebilirdi. Ama beğendiği, kendine yakıştırarak aldığı kıyafet için asıl ihtiyaç duyduğu şeyin ‘onaylanmak’ olduğu söylenemez mi?”

Ama bu ikiyüzlülük değil miydi? O zaman nerede doğruyu söylediğimiz, nerede nabza göre şerbet verdiğimiz karışmaz mıydı? Hem O’nun zevklerinin noteri olmak zorunda mıydı? Ayrıca, valla billa yakışmamıştı. Hele o ayakkabılar ile o çanta nasıl olurdu. Birileri ‘senin kankin şöyle giyinmiş’ diye anlatsalar, hani Almancada ‘başkasının hatası yüzünden utanmak’ anlamında bir sözcük varmış ya, işte o duyguyu yaşardı. Aslında yaptığı ‘erken uyarının’ ciddi bir risk alarak yaptığı gerçek bir fedakarlık olarak anlaşılması gerekirken hakkı yeniyordu.

“Peki!” diye bağırarak araya girdim. Aslında zorlaya zorlaya iki ara bir dereye giriyordum ve ‘neden allahım?’ sorusunun yanıtı belliydi: Mazoşist bir salaklık!

Tamam da ‘beni döv’ diyen mazoşiste ‘hayır, dövmeyeceğim’ diye acı çektiren sadist mutlu mudur? Ne yaparsa yapsın, o kazanıyorsa, döverse dövdüğü için, dövmezse dövmediği için sadist oluyorsa, aslında Schrödinger'in bütün kedileri sadist midir? Sonuç acı verse de süreç acı vermiyorsa ve acıyı sadist eylemli olarak bizzat yaratmıyorsa bir şeyler eksik değil midir? Acı vermeden ve almadan mutlu olmak çok mu zor?

 Bu yüzden, bir anda susunca şaşırdım. Hissettiğin eksikliği tanımla deseler ofsayt ya da kontrpiye derdim herhalde. Ama susmuştu işte!

Mevlana’nın yedi öğüdü yanlış mıydı? Aslında cömertlik, salaklık; şefkat, eziklik; kusur örtmek, suç ortaklığı; hiddetsizlik, pasifizm; tevazu, aşağılık kompleksi; hoşgörü, küçük görmek; olduğun gibi görünmek, uyumsuzluk muydu?  

“Başıma bela gelir’ diye korkan mazoşist mi olur? Onu bile olamıyorum” diye düşünürken söze çivileme daldım: “Yerleşik normlara ya da gidilecek ortamın hukukuna açık aykırılık içermeyen, makul ve meşru zevk skalası içinde olan her hangi bir konuda senin ‘kendine ait ve kendin için olan’ fikirlerinin başkaları için de çok önemli olması gerektiği fikrine nasıl vardın?”

“Ha?”…

“Yaa!”…

Yalnızca iki hece ile sadomazo’nun doruklarındaydık.

 Bizim gerçeğimiz tek gerçek değildi, bizim zevkimiz tek zevk değildi, kargadan başka birçok kuş vardı.

Empati, kendini onun yerine koymak değildi. Sen olduğun yerde kalacaktın ve önce kendinden bağımsızlaşarak ‘o’ olacaktın. Hayata O’ndan bakacaktın. Empatinin gerektirdiği ‘kendinden bağımsızlığı’ ihlal edebileceğin tek başlık ‘sempati’ idi. Empatiye eklenen sempati kankinin, arkadaşın, dostun harcıydı.

 

*****

10)Eğlenceli ol: Şen ve mutlu bir dünyayı hedefleyen her insanın kendi yaşamında da (kanırtmadan ve yapaylığa düşmeden) eğlenceli ve esprili olması gerekir.

OLMASAYDI

Orta boy bir mandalinanın içinden büyük boy bir karpuzu geçirme çabasını ‘normal’ doğum olarak adlandıran anormalliğin ortasında, tuttuğu elin sahibiyle aynı cinsiyete sahip olmadığı için sinsi sinsi sevinen dallamanın suratına “Allah belanı versin! Hepsi senin yüzünden” diyen hard gerçekçi müstakbel annenin her şey güzel olacak’cılığı olmasa,

Büyür mü çocuklar uslu uslu…

Cenaze evinin kurşun işlemez ıssızlığında, en uzun cümlenin ‘ya hak!’ olduğu ve birbirine çarpan tespih tanelerinin bile ses çıkarmaya utandığı çöl suskunluğunun ortasında “Nereye gittin hayırsız! Daha karpuz kesecektik” diyen bostan korkuluğunun hafif densiz, ağır gamsız ölenle ölünmez’ciliği olmasa,

Döner mi Dünya hızlı hızlı… 

Karasevdanın göz görmez karanlığına düşen bıçkının, anasonun dumanından halk ettiği vuslat bulutlarının üzerindeki esrik uykusuna “Lan oğlum! Aşka düşmek kendi içine düşmek değildir. O’nun içine düşmektir” diye müdahale eden görmüş geçirmişin dalgalanıp durulan hoyratlığı olmasa,

İçilir mi içkiler lıkır lıkır…

Karasevdanın kendi kadar kararmayan tarafı başka renklere yelken açtığında, kendi kusmuğunda boğulacak hale gelen derbedere “Yalına yatan köpek gibi uluma. Ne güzel, kayışını kesmişler işte! Git istediğin yerde yeniden havla” diyen hayvan sever hayvanın zoolojik merhameti olmasa,

Akar mı yaşlar şırıl şırıl…

Şampiyonluk maçının uzatma dakikalarında yenilen gol nedeniyle zamanın durduğu, yerin yarıldığı, binlerce insanın ‘ana rahmine dönmek isteği’ gibi yarığın dibine girmek istediği, ama ‘bir uyuyup uyanınca’ hayatın kaldığı yerden akacağını da ‘it gibi’ bildiği bir anda “Nasıl koydular ama, ölü dibine pamuk tıkar gibi” diyen nekrofil tıpacılık olmasa,

Çınlar mı tribünler gümbür gümbür…

Yirmi iki kişilik orjinin penetrasyon anında, sanki kale ağları hymen’miş ve kendisi de ağı yırtan He/man’miş gibi ‘Güç bende artık!’ duruşuyla yıldırımlara doğru kaldırdığı sağ koluna fallik bir hava vererek ‘goooooool’ diye orgazm çığlıkları atana “Başkalarını seyrederek heyecan ve tatmin bulma sapmasının adı röntgenciliktir” diyen paranoidler olmasa,

Sürer mi maç muhabbeti çatır çatır…

Arena’da yenilen gladyatör için baş parmağını aşağı doğru çeviren Romalılar gibi nikah masasında birbirinin ayağına bastırarak iktidar kavgasını başlatan ve arena’nın kelime anlamı olan ‘kum’ gibi dertlere balıklama atladıkları için ‘çeyrek altın’ madalyalarını bir daha bir araya zor gelecek olan yakalarına taktıkları yeni evlilere “Bir yastıkta kocayın” diyen ve iki yastığı bile çok gören minimalistler olmasa,

Uyunur mu o yastıklarda horul horul…

Karı, koca, kaynana, kaynata, elti, görümce’den oluşan ‘cast’ ile budaklı kayın ormanında çekilen gerilim filminin bir aşamasında yılan ve çıyanlar tarafından ısırılıp mutasyon geçirerek insanlaşamayanların kaçınılmaz bitiş jeneriği olan boşanma davasında ‘mal paylaşımı’ konusunda hayvan pazarlığı yapan çarıklı kurmaylar gibi kollarını omuzlarından çıkartacak şekilde tokalaşanlara “Ne güzel! Uygar insanlar gibi anlaşarak boşandınız” diyen (p)arabulucular olmasa,

Kaynar mı kazanlar fokur fokur…

Çocukluğunu ve gençliğini kurban ve heder ederek kazandığı başarıyı sayısallaştırarak (büyük kıyım ve kırımları sayıya çevirerek acının gerçek ‘özgül ağırlığını’ belirsizleştiren yaklaşım gibi) anlamsızlaştıran karnesini yalnızca bir ‘aferin’ beklentisi ile en zor derslerde kopya verdiği hazımsız nanköre uzattığında “O kadar taze otu ben yeseydim, benim bokum da güzel kokardı” diyen fesat kuyusu ağzı olmasa,

Biter mi dostluklar birer birer…

Açlık sınırını belirleyen sepeti bile doldurmayan gıdaların alınması; elektrik, su neyse de cep telefonları ve internet bağlantılarının mutlaka aktif tutulması; birçok film ve dizinin paralı kanallardan izlenmesi gereken bir dönemde işten atılan kankasına “Ulan uyanık! Sen dünyayı hamak gibi yatmaya kullan, biz malak gibi çalışalım” diyen kara kader gibi kara gün dostları olmasa,

Akar mıydı saatler tıkır tıkır…

‘Mizah ciddi iştir, şakaya gelmez’ oksimoronunun yalnızca ‘moron’ kısmının hakkını vererek ciddiyete payanda yapan kalaslar; ‘Çok güldün, kesin ağlayacaksın’ diyen felaket senaristi andavallar; ‘Kapat ağzını, iç çamaşırların görünüyor’ diyen derin analiz uzmanı avanaklar; ‘Görmemiş görmüş, güle güle ölmüş’ diyen batası düzenin ucundan tutucu kıyakçıları olmasa,

Gider miydik barbarlığa koşa koşa…

‘Bütün insanlar aynı dilde gülümser’ diyen hümanist enternasyonelciler; ‘Hayat bir ayna gibidir, gülümserseniz o da size gülümser’ diyen yansıtmacı diyalektikçiler; ‘Ağlayanın malı gülene hayretmez, bir göz ağlarken öbür göz gülmez, mutluların mutsuzlara borcu vardır’ diyen toplumsal gerçekçi kolektifçiler; ‘Gülmek devrimci bir eylemdir; gülemeyeceksem, alın devriminizi başınıza çalın’ diyen neşeli devrimciler olmasa,

Koşar mıydık güneşe akın akın…

(HAMİŞ: Makamdaki ‘kanırtmak ve yapaylığa düşmek’ uyarısının ne anlama geldiğini göstermek için yazılmıştır)

 

 

**********

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. MEKTUP ('HER ŞEY' HAKKINDA)

Gezi Direnişi sırasında 13 yaşında olan Elif'in 'her şey' hakkında merakını gidermek ama 'her şey' hakkında gerçekten merak yaratmak amacıyla yazıldı...  

16. MEKTUP (GERÇEK ALİ)

    Din ve inanç konusuna genel bir bakışı netleştirmek için yazıldı...