Bireyci değil ama 'birey' olmanın önemini anlamak için yazıldı...
CANIMIN İÇİ KIZIMCIM! (12)
“Bireysel yaşam kapısı: Çokluğun içinde yaşanan kimliklerimizle kesişen ama son tahlilde ‘şahsi’ olan davranışlarımız” başlıklı üçüncü kapıya ilişkin on ‘makam’ hakkında öyküler… Umarım ‘makamların’ lafzının yanı sıra “ana fikrine, özüne ve ruhuna” yaklaşmayı başarabiliriz. Her şeyin çok güzel olduğu günlerde okuman dileğiyle… (Temmuz 2019)
1)Alçakgönüllü ol: Alçak gönüllülük; kibir, kendini beğenmişlik, üsttencilik, ukalalık, züppelik, övünme ve ölçüsüz gururdan uzak durmak anlamındadır. Yoksa zaaf, özgüvensizlik, eziklik, kendini küçük görme değildir.
PUKUA
Karate/do ‘boş elin
yolu’ anlamına geliyormuş; yani silahsız savaş sanatı… Kahverengi kuşak 1. kyu derecesine ulaşmam
yıllarımı aldı. Karatenin kişinin kendini bedensel ve zihinsel olarak eğitmesi
sayesinde şiddetten uzaklaştıran, barışçıl duygular beslemesini sağlayan bir
disiplin olduğu bana da defalarca anlatıldı. Ama ben bu işin ustası olduğumun
bilinmesini istiyordum. Tabi ki masum, mağdur ve zayıfların safında olmalıydım,
gücümü iyilik için kullanmalıydım, ama herkes de bilmeliydi ki ‘kodum mu
oturturum!’.
Sağda solda bağrışmalar
ya da gerginlikler olduğunda ‘açılın, ben doktorum’ havalarında hemen müdahil
oluyordum. Öncelikle saldırgan görünen tarafın kollarını tutup bükerek etkisiz
hale getirmek için ‘krav maga’ tekniğini göstere göstere uyguluyordum. Hele bir
de ‘pukua’ diye bağırarak aniden harekete geçtiğimde herkes belanın allahıyla
karşı karşıya olduğunu anlıyordu.
Gücümü kendim için
değil de yardıma ihtiyacı olan başkaları için kullanarak karatenin felsefesine
uyduğumu düşünüyordum. Ayrıca kazandığım tüm kupa, madalya ve ödülleri,
sergilemek yerine bir koli içinde saklıyordum. Etkilemek istediğim insanlar
geldiğinde, sanki başka bir şey arıyormuş gibi yaparak koliyi açıyor ve “hey,
onlar ne öyle?” sorusunu paniğe yakın bir merak, huzursuzluk ve mahcubiyet
içinde bekliyordum. Soruyu duyduğumda ise “Önemli bir şey değil ya…” diyerek
suçunu örtmeye çalışan çocuk telaşıyla koliyi kapatmaya çalışırken, “Allahım!
Ne olur ısrar etsin” duasına başlıyordum.
Ayşe ile sevgili
olduktan sonra, aşkımdan emin olduğum an, koliye bakmak için ısrar ettiği andı.
Belki de ısrarına pişman ettirecek kadar anlattım da anlattım. Ayrıca istek
üzerine bir dizi saldırı ve savunma hareketini peş peşe ekleyerek uzun bir
‘kata’ gösterisi sundum ve Karate Kid filminden sonra adet olduğu üzere ‘turna
tekniği’ ile finali yaptım. Etkilendiği kesindi. Aldığım bu en güzel ödülü
maalesef koliye koyamayacaktım. Ben de kalbime koydum. Hayatta başarılı olmak
için gereken ve karatenin de hedeflediği ‘dengeyi’ bulduğumu hissettim.
Tek bir şey eksik
kalmıştı. Ayşe’nin gözü önünde ‘açılın, ben doktorum’ şovunu sergileyerek süper
kahramanlık kariyerimi tamamlamalıydım.
‘O gün’ işte o gündü.
Marketin kalabalık olduğu bir anda, sanırım market arabaları ile yaptıkları
trafik kazası nedeniyle başlayan tartışma bağrışmaya dönmüştü. Tabi ki iri
kıyım olan ve sesi daha gür çıkanın durdurulması gerekirdi.
“Beyler, ayrılın
lütfen” cümleme cevaben kulağımda patlayan “Sana ne lan, hıyar!” cümlesi ile
durum ‘zayıfların savunulması’ yerine ‘kendi meseleme’ dönüştü. Hamle kararım
beynimden elime ulaşmadan hemen önce kayda giren ses ve görüntü: “Babacım,
lütfen kavga etme” diyen bir çift yeşil göz. Tek kararsızlığım hangisinin daha
masum olduğuydu: Sesi mi gözü mü?
Hamle yapan elim
savunma pozisyonuna geçti ve ‘babanın’ darbesini başıma hafif temas sonrası
kaydırarak omuzumda sönümlendirdi. Bir market arabasını aramıza alarak mesafeyi
garantiledikten sonra müşteriler müdahil oldular ve birbirimizden
uzaklaştırıldık.
Ayşe’nin yüzündeki
sorgulayan şaşkınlık söze döküldü: “Hayırdır! Ezberin bozuldu.”
Cümlenin bana ait olduğundan
hala kuşkuluyum, ama ses bana aitti: “Bir çocuğun kahramanını ‘gözünden
düşürerek’ insanlığa ve geleceğe güven duygusunu zedelemekten korktum.”
Kolide yer ayrılması
gereken bir ödül daha: “Şimdiye kadar duyduğum en cesur korku...”
Ardından da görkemli
ödül töreni: “Başına ve omuzuna gelen darbeler, benim gözümde, senin şövalyelik
törenindi.”
“Bak bu çok hoşuma
gitti. Sonuçları böyle olacaksa ben her öğün dayak yerim, hem de katıksız.”
Şımarıklığım ‘O iş o
kadar kolay değil’ duvarına çarptı: “Yalnız şövalyeliğin bir kuralını daha
hatırlatmak isterim: Tek bir kadına karşı aşk beslemek ve daima ona bağlı kalmak”.
“Hadi yaa!” nidası
büyük gaftı. Hele ki toparlamak için “Allah aşkına, bu çağda şövalyelik mi
kaldı? Bunun bedellisi yok mu?” sersemliği, tüy dikmenin bok böceği tarafından
en toparlanmış haliydi.
“Bilmiyorum, ama bu
kıvırmaların bir bedeli var.” yaftasını boynuma asarak mağdur olmanın zamanının
geldiğini anladım.
“Kalbimi kırdın. Bu
kırıklarla şövalyen olamasam da kavalyen olayım bari…”
“Böyle devam edersen,
ancak eski bir hikayem olabilirsin.”
Darbe sertti, ama
ardından gelen gülücük…
*****
2)Cömert ol: Paylaşmayı,
dayanışmayı ve iyiliği mümkün kılan özelliktir. Bizde olanı, ihtiyacı bizden
fazla olana vermektir.
ALBÜMDEKİ BOŞLUK
Pul koleksiyonculuğuna
ne zaman başladığımı hatırlamıyorum. ‘Alamancı’ bir akrabamızın maymun iştahlı
çocuğu, içinde yirmi adet damgalı pul olan albümünü ‘lütfederek’ bana
verdiğinde en uzun ömürlü meşgalem de başlamış oldu.
Önceleri “kızlara mı
göstereceksin, kerata!” diyerek oluşturdukları suçluluk duygusu nedeniyle gizli
saklı ilgileniyordum. Bu işin ‘filateli’ diye afilli bir isminin olduğunu
öğrenince, bir bilim adamı vakarı ile ‘göstere göstere’ koleksiyoncu oldum.
Gerçi ‘kızlara gösterme’ konusunda pek başarılı değildim, ama yine de
çocukluğumun en keyifli uğraşıydı.
Hatta filatelinin
pulları inceleyen gerçek bir bilim dalı olduğunu, pul koleksiyonculuğu yerine
kullanılmasının yaygın bir hata olduğunu öğrendiğimde bile keyfim kaçmamıştı.
Kırmızı deri kaplama
üzerine kalın siyah harflerle “Briefmarkenalbum” yazan albümün kalın kartondan
sayfalarını açtığımda, burnuma gelen kurabiye kokusunun nedenini hala
bilmiyorum. Pulları koymak için kullanılan üstü açık şeffaf şerit cepler ile
sayfaları birbirinden ayıran pelür kağıtların hışırtısı ise duru bir suda yüzünü
yıkamak gibiydi. Işıl ışıl parlayan pulların oluşturduğu rengarenk gökkuşağının
altından geçince de seni bekleyen hazineye kavuşuyordun: Huzur!
Annemin pul maşası
yerine verdiği cımbız ile dikkatle yerlerinden çıkardığım pulları, farklı
büyüklük ve sertlikteki suluboya fırçaları ile temizledikten sonra, bebeğini
beşiğine yatıran annenin özeni ile yerlerine yerleştirdiğimdeki duygunun adı da
‘memnuniyet’ olsa gerek.
Yirmi damgalı pul ile
devraldığım albüm gözümü kamaştırırken, ‘Alamancı’ akrabamızın “zaten damgalı
pullar değersizmiş” cümlesi ateşe dökülen su gibi gözümün ferini söndürmüştü.
Durumu fark eden babamın, küçük ilçemiz için bile küçük sayılabilecek
postanesinden aldığı 4’lü blok halindeki pullar ilk “gerçek” hazinemdi.
Üzerindeki fiyatı iki kuruş
olan bazı pulların katalog değerlerinin milyon liraları aştığı doğru olsa da
ben beklenti olarak ‘amatör’ çizgisini hiç aşmadım. Ama pullarım gözümde çok
değerliydi. Albümdeki en değerli pulumun yeri ise boştu…
İlk sayfanın ortasında
duran ve 4’lü blok olması gereken pullar 2,5 pula dönüşmüştü. Sağ üstteki pul
koparılmaya çalışılırken yanındakinin de danteli yırtılmış ve pulun çerçevesi
dışında kalan baskısız kısımları da zarar görmüştü…
Şimdi gerçek miydi diye
kuşkuya düştüğüm oluyor ama yağan karın evlerin çatılarına kadar ulaştığı,
karın içine kazılan tünellerle dışarı çıkılabildiği ve yaklaşık iki ay boyunca
ilçeye tüm ulaşımın kesildiği kara kış da başlamıştı.
Ben şanslıydım, çünkü
pullarım ve hayallerim vardı. Yirmi dört pulu cımbızla alarak siyah bir elişi
kağıdının üzerine dizer, değişik uzaklık ve açılardan bakarak ışıltılarını
izlerdim. Sonra teker teker fırçalayarak, üfleyerek temizler ve bazen
büyüklüklerine göre, bazen de üzerlerindeki resme göre (mesela önce insan
figürleri, sonra doğa, sonra bina gibi…) yeniden albüme yerleştirirdim.
Ama 4’lü blok özeldi.
Çünkü dörtlüydü, damgasızdı ve babam almıştı. O yüzden albümün ilk sayfası
yalnızca ona aitti. Ortadaki şeridin en ortasında “ev sahibi” edasıyla sizi ilk
o karşılardı. Kenar dantelinin güzelliğini annemin takdir etmemesini, yazma
kenarları için aradığı dantel modellerinde dikkate almamasını anlayamazdım. Yan
yana ve üst üste dört kez tekrarlanan “Türkiye Cumhuriyeti” lejandı sayfayı
samanyolu gibi aydınlatıyordu. Tirajını bilmiyordum ama bana göre o pulun
Dünya’da yalnız dört baskısı vardı.
Ama o kış ‘Sarı’ Ayşe
için pek de iyi geçmiyordu. Babası çalışmak için şehre gitmişti ve kar yolları
kapadığı için dönememişti. Ayşe ilkokula o yıl başlamıştı. Bizden bir sınıf
küçüktü. Çok güzel bir kız olduğunun farkındaydım, ama bu farkındalığın
anlamının farkında değildim. Bu yüzden “Babamı çok özledim. O’na mektup yazdım
ama postanede pul kalmamış. Tek umudum sensin.” dediğinde ne diyeceğimi
bilemedim.
“Yollar kapalı, pul
bulsan da mektubu gönderemezsin; zaten yollar açılınca baban gelecek” demeyi
düşündüysem de albümü Ayşe’ye uzattım ve “Hangisi işini görüyorsa al!” dedim.
Sayfalara hızla göz
gezdiren Ayşe “Damgasız olması gerekiyormuş” diyerek 4’lü bloğu şeritten
çıkardığında ve sağ üstteki pulu bloktan ayırmaya çalıştığında, zarfın üstünden
yırtılarak çıkartılan bir pulun neler hissettiğini tam olarak anladım. Gerçi
Ayşe’nin minnet ve takdir dolu teşekkürü her derde deva kara merhem gibiydi ama
sonuçta etimden et kopmuştu.
4’lü bloğun sağ üst
tarafındaki 1,5 pulluk boşluk, benim için hala iyilik, insanlık ve aşk evrenine
giriş kapımdır. Çünkü önce sevgilim, sonra eşim ve her zaman sevgili eşim
‘sarı’ Ayşe’nin beyanına göre, bana aşık olduğu an, pulu verdiğim an değil,
diğer pul yırtıldığında acı dolu bir sesle de olsa “sağlık olsun” dediğim
anmış.
Meğer o yırtık pul,
benim yirmi yıl sonra açığa çıkacak aşkımın gül kokulu zarfına yapışmış.
O yüzden, o boşlukta
kimsenin görmediği o pulun danteli gül desenli, resmi iç içe iki kalp, yazısı
aşk ve değeri sonsuzdur benim için…
*****
3)Öfke kontrolü: Öfke,
her zaman ‘haklı’ olmak anlamına gelmez. Asabi olmak ‘sorun yaratmanın’
mazereti, öfke de hitabet sanatı değildir. Kimi zaman yetersizlik, kıskançlık,
korku gibi duygular da öfkenin kaynağı olabilir. Genellikle güçlü ve avantajlı
olunan durumlarda görünür hale getirilen öfke şovu ile kısa yoldan haklı,
yargıç, infazcı, mobbingci olmaktan kaçınmalıyız.
ACI BAL
Mart ayıydı. Esaslı bir
soğuk vardı. Kahvede dört saat kağıt oynadık. Son bir saati ‘yükleme’ ile
geçti. Yükleme, üzerinde oyun kalanların yaptığı ‘düellonun’ adıydı. Kaybeden,
rakibinin üzerindeki oyunu da üstlenirdi. Yeterince zaman varsa, kaybedilen tüm
oyunlar bir kişinin üzerinde kalırdı. O gecenin ‘karadeliği’ Ali’ydi. Biraları
o alacaktı.
Biralar konsomasyondu.
İsteyen kendi parasıyla ekstra alabilirdi. Tabi ki parası olup da ‘istememek’
ayıptı. Ayıbı da ancak kanyak örterdi. Hem ısıtır hem de bir parça çikolata ya
da fıstıkla cilanın en parlağı olurdu.
Halı saha kenarında,
arabanın içinde demlenmek, sanırım büyüklerin elini öpmekten sonraki en yaygın
gelenek. Çünkü geç kalırsan, arabayı park edecek yer bulamıyorsun. Gençler ne
çekiyorsa tesis yetersizliğinden, yoksa her taraf ‘yetenek’ dolu!
Gece yarısına kadar
sahaya hiç bakmadan maç ‘izlemek’ iyi kafa yapıyor. Kafalar iyi olunca da kim,
neyi, neden söylüyor; bilen beri gelsin!
Bu yüzden, o saatte
ıssız ve soğuk şehirlerarası yolda ne aradığımız hala tartışma konusu. Bir
iddiaya göre ısınmak için termal otele gidiyormuşuz. Ayrıca sabah termal havuza
ilk giren olma ayrıcalığı için değermiş. Neyse…
Sabah ayazını yüzümde
hissettim. Baş ağrısını anlayabiliyordum: Kanyak! İyi de ayaz?.. “Kapatın lan
camı!” diye bağırdığımı hatırlıyorum.
“Oğlum! Kapatılacak cam
mı kaldı? İki takla attık.”
Açmakta zorlandığım
gözlerim önce karanlığı gördü. Yolda değildik! Camlar gerçekten yoktu ve
arabanın sağ arka tarafı içe doğru çökmüştü. O tarafta oturan arkadaşımın
başını kucağıma koyup uyuması belki de hayatını kurtarmıştı.
Olayın şoku ve ayazın
etkisi ile çabucak kendimize geldik ve arabadan çıktık. Bayağı eğimli bir
rampadan inerken, sanırım yoldaki gizli buzlanmanın da etkisiyle kaymış ve iki
takla atmışız. “İyi misin… şuran kanıyor… nasıl oldu… direksiyonda kim vardı…
oğlum uyudun mu?” derken, ilk sessizlikte arabanın çalıştığını ve bir farın
yandığını fark ettik. Kısa bir denemeden sonra arabayı şarampoldan aşırarak
yola çıkaramayacağımızı anladık.
Beklemekten başka
yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Bitirdiğimiz kanyağın ısıtma görevini
sigaralara yükledik ama nafile…
Derken, rampanın
başında önce gökyüzünü aydınlatan ve hapishane projektörleri gibi yola ve bize
doğru dönen güçlü ışık huzmeleri ile ayaklandık. Yolun ortasına kadar çıkarak
yaptığım makak dansının ortasında, kamyonun durmayacağını anladım. Çünkü
canhıraş korna sesi ve göz kamaştıran selektör saldırısı başka türlü
yorumlanamazdı.
Son anda kenara
kaçarken, içimdeki Rambo hesabını yapmıştı. Zıplayarak sağ dikiz aynasının
demirine tutundum ve kısa süren bir savrulmanın ardından basamağa basmayı
başardım.
Gecenin ayazında,
ıssızlığın ortasında, yaralı ve kanamalı genç insanları hiçe sayan, kamyonunu
durdurmaya bile tenezzül etmeyen bu çok tekerlekli teneke dünyanın kötü
tanrısı; masum ve mazlum olanın haklı ve güçlü öfkesi ile tanışacaktı.
Bildiğim en okkalı
küfürler ve şoförün anası, avradı, bacısı, sülalesi eşliğinde kapıyı açtığımda
kötülerin de güçlü olabileceğini gördüm. Benden en az iki kat daha hacimli
şoförün elinde neredeyse baston boyunda bir levye vardı. Şimdilik ‘kapıdan’
müdahale ile yetinmeliydim.
Madem eldeki tek silah
küfürdü, bari en ‘yakası açılmadık’ olanları bulmalıydım. Bir yandan da ön
paneli kaplayan ve el örgüsü olduğu çok belli olan kenarları ponponlu örtünün
deseni ile iç aynaya asılmış olan bebek patiğinin ne kadar tanıdık olduklarını
düşünüyordum.
Bir de aile babasıydı…
Rüyada kamyon sürdüğünü
görmenin, kişinin başının ciddi belada olduğu ve yaşadığı çaresizliğe çözüm
bulmak için mücadele ettiği anlamına geldiğini duymuştum. Sürücümüzün çok ciddi
sorunları vardı ve biz dahil dünyayı yakmaya hazırdı.
Bu arada kamyonun
yavaşlamaya başladığını… ve durduğunu fark ettim. Levyeli Golyat’la kavgaya
girişecek kadar ‘haklı’ olduğum konusunda içimde, derinlerde bir yerde titreşen
bir şüphe olduğunu duyumsadım. Ayrıca Golyat’la kapışan Davut değil miydi?
Ardımdan ardı ardına adı gelen ‘Yusuf’ da kimdi? Sanırım Golyat bir yana,
yalnızca levye bile bu sorgulama için yeterliydi.
Ama Golyat neredeyse
süklüm püklüm bir eda ile “Lan oğlum, allah aşkına bi’sus, bi’dinle” gibi
şeyler söylüyordu. Evet! İşte! Haklı olmanın gücü levyeyi bile eritirdi. Yola
gel kötü adam ve yoldan çıkmışlara yardıma gel… falan demeye hazırlanırken…
“Oğlum, bu havada bu
rampada durmaya kalksam, maazallah arkadaki yüklü dorse kontrolden çıksa, bu
TIR’ı ağustosa kadar buradan kaldıramazsın. Hayvan mıyım ben, tabi ki duracağım
da binek oto gibi durmuyor ki bu namussuz…” Koca kamyondan inerken ve birlikte
bizimkilere doğru koşarken bir şeyler daha söylüyordu ama benim aklımdaki cümle
babaanneme aitti: “Öfke baldan tatlıdır, ama deli bal da adamı çarpar”.
Bana çarpması gereken
baston boyundaki levyeydi aslında, ama şansıma benim Golyat’ım ‘babaydı’!
*****
4)İstek kontrolü: ‘Hep
bana, hemen bana, yalnız bana’ diyen anlayışsız çocuksuluktan uzak durmalıyız.
Haklı isteklerimizin bile kısıtları olduğunu, kıt kaynakları ilk tüketenlerin
diğerlerini bu kaynaklardan mahrum bıraktığını düşünmeliyiz.
KONSOL
İki yıl boyunca nefes
aldırmadılar. Aslında öncesinde de gaz maskesi ya da yaşam destek ünitesi ile
yaşayanlar gibiydim. Çünkü hep girilmesi gereken bir sınav vardı. Hepsi de çok
önemliydi. Ya orta öğrenim puanını etkiliyordu ya da eksiklerini gösteriyordu.
Ancak, “hah! şimdi tamam” denilen bir çizgi asla ve kat’a olmadığından, uzay
boşluğunda amaçsızca dolanan göktaşları gibiydik. İstediğin kadar git, hep
gidilmesi gereken bir yerler daha vardı. “Bir arpa boyu” ne demekmiş, hepimiz
öğrenmiştik.
Kazanmaktan başka yol
yoktu. Yani birbirinin üstüne basa basa tırmandığın ve altında ne kadar çok
arkadaşını bırakırsan, kaç arkadaşının omuzlarının ve kafalarının üstünde ayak
izini bırakırsan o kadar başarılı olduğun ‘dikey’ bir yarış!
Sanki yalnızca
zirvedekiler yaşayacaktı. Diğerleri…
‘Diğerleri’, aslında
bizlere ‘zirvede değilsen öldün demektir’ diyenlerin kendileriydi. Kendileri
gibi olmanın ‘kaybetmek’ anlamına geldiğini itiraf eden; onların eğitimlerini,
mesleklerini, hayatlarını yaşamak zorunda kalırız diye kaygılanırken kendi
varoluşlarını ‘refüze’ eden ailelerimiz, büyüklerimiz, öğretmenlerimizdi.
Öğretmenlere göre öğretmen
olursak, memurlara göre memur olursak, işçilere göre işçi olursak öldük
demekti. Aslında hepsi, mesleğin ve eğitimin ne olursa olsun insanca bir yaşamı
elde edebileceğin günlere inanmadıkları için, ‘Sophie’nin seçimi’ gibi, “sen
kendini kurtar, bizden geçti, sakın bize benzeme” diye feryat ediyorlardı.
“Zirvede olmayı ve o
meslekleri istemiyorum, bu sınavlarla ilgisi olmayan ‘özel yetenek’
sınavlarıyla girilen okulları istiyorum” gibi zırvalıklara yer yoktu. Her şeyi
ertelemiştik, çocukluğumuzu yaşamamıştık, ama her şey telafi edilecekti ve her
şey çok güzel olacaktı.
Oldu da…
Adını duyan herkesin
“Oooo!” dediği o okulu kazandım. Şimdi ‘telafi’ zamanıydı. Öncelikle o oyun
konsolu alınacaktı.
Yıllardır gidilen
kurslar, özel öğretmenlere, deneme sınavlarına, test kitaplarına ödenen
paralar… Sıkışıklık, hassas dengeler, limitleri sonuna kadar zorlamak… Bana mı
sordunuz?
Şehir gerillası gibi
gizli, saklı sızma harekatları ile gidilen internet kafelerde ya da şanslı
arkadaş evlerinde oynanan ‘Tekken’ şölenlerini size nasıl anlatabilirdim? Steve
Fox’un sağ gösterip, sol vurmalarını; Hwoarang’ın tekmelerini; Kazuya Mishima’nın
Devil Gene gücünü; Marshall Law’un Dragon Charge yeteneğini ve hepsinin
kombolarının ezberimde olduğunu nasıl anlayacaktınız?
Fifa serisini, kendi
takımını kurmayı, taktikleri belirlemeyi, çevrimiçi gerçek maç yapmayı; üçgen,
yuvarlak, kare, çarpı, yön tuşlarını değişik kombinasyonlarla kullanarak ara
pas, havadan koşu yoluna pas, orta, kavisli orta, aşırtma şut, plase şut, fake şut,
ver kaç, pres, dripling yapmanın en zor deneme sınavından ful çekmekten daha
zevkli olduğunu size nasıl anlatabilirdim?
Joystick’i bacak
aranıza koyup Anakin Skywalker gibi tüm evreni gezmenin keyfi, çevrimiçi
oyunların yanı sıra oyun disklerini satın alarak ya da ilgili store’lardan
indirerek oyun evreninizi büyütmekle mümkün olduğundan, onlar da alınacaktı.
Alındı da…
Hep benim gittiğim
arkadaşlarım bize gelmeye başladı. Konsol televizyona bağlandığından ev
halkının televizyon izleme kültürü değişti, daha doğrusu azalarak bitti.
Benim keyfim arttıkça
bizimkilerin buruk bir hüzünle içlerine kapandıklarını göz ucuyla seziyordum.
Okul açılınca kendimi toparlayamayacağımdan endişe ettiklerini, oyun bağımlısı
olup şimdiye kadarki çabalarımızı boşa çıkaracağımdan korktuklarını
düşünüyordum.
Bu onların hakkıydı.
Benim hakkım ise bana vadedilen toprakların her yemişini tatmaktı. En azından
okullar açılıncaya kadar böyleydi.
O gün eve gelirken,
kimin hangi takımı alacağı, kadroyu nasıl kuracağına kadar her türlü ayrıntıyı
halletmiştik. Üstüne üstlük Ali’lerin altın uçlu bağlantı kablosunu ilk kez
kullanacaktık. Zaten harika olan oyun, altın uçlu kablo ile neye dönüşecekti,
çok merak ediyordum.
Evde bir ‘ferahlık’
vardı. Önce ne olduğunu anlayamadım. Eşyaların yeri mi değişmişti? Ama
salondaki eşyalar odalara sığmazdı ki…
Hele televizyonun salon
dışında kullanılması anlamsızdı. Çünkü hala yerinde duran o kocaman kahverengi
ahşap kütlenin adı bile televizyonluktu. Televizyon gidecekse o da gitmeliydi.
Annem beni kenara çekip
arkadaşlarıma duyurmamaya çalışarak fısıldadı: “Kredi kartı borçları…
ödeyememek… icra… ama en kısa zamanda baban mutlaka geri getirecek…”
Bu sırada,
televizyonluğun alt rafında duran oyun konsolu, şekil değiştirip büyüyor ve
gezegenleri yiyerek beslenen Marvel karakter(siz)i Galactus’a dönüşüyordu. Bu
durumda ben de Galactus’un tedarikçisi Silver Surfer oluyordum ve bu şerefsize
benim küçük gezegenimi altın tepside sunmuştum.
Diğer tüm dinler gibi
‘başarı dini’ de fanatik müminlerinin ödül ve ceza dengesini bozuyordu. Kendi
kuyruğunu yiyerek doyamazdın!
*****
5)Kin ve nefretten uzak
ol: Duygu dünyamız ‘bileşik kaplara’ benzetilirse; ne kadar kin, nefret,
intikam koyarsak sevgi, şefkat, vicdan ve iyiliğe o kadar az yer kalır.
ZEHİRLİ MEYVE
“Çok acı var!” derken,
bahsettiği acıyı ayrı ayrı her bir hücresinde yaşıyormuş gibiydi. “Unutursak
kalbimiz kurusun demedik mi? Bu acıların müsebbiplerinin kötülüğünü istemek, öç
alma isteği, tiksinti de yaratan nefret olmadan unutmamak mümkün mü?”
İkinin birini seçmek,
ya siyah ya beyaz demek, Occam’ın
usturasını en basit görünene sallamak ne kolay… Diyalektik, böyle anlarda
içinden çıkılması çok zor bir lanet! Bir uçta ezik ve etkisiz bir sevgi
kelebeği olmak… Diğer uçta ise Hrant’ın deyişiyle bir tür kanserojen tümör ya
da zehir işlevi gören kin ve nefret!
Arafta yer alan çok
sayıdaki seçenek, iki taraftan da bakılabildiği için her türlü yoruma açık hale
geliyor. Doğru anlaşılmak, doğrudan dinleyenin ‘anlayışına’ bağlı. Ama dinleyen
acılı… Ya söyleyeceklerimi ‘acısını hafifseme’ olarak algılarsa?
Yine de denemeli!
“Unutmamak ile hatırlamak aynı şey mi?”
Şaşkınlık, bağlam
çözümleme çabası, ‘neden, hangi yanıta ulaşmak için ve niye bu sözcüklerle bu
soruyu sordu?’ arayışı ve “Aman… Ne uğraşıyorsun? Sor gitsin!” kolaycılığı…
“Ne demek istiyorsun?”
“Unutmamak, sürekli o
bilgi ile yaşamak; o bilginin gerektirdiği ruh durumunu ve davranış tarzını
kesintisiz sürdürmek anlamına gelmiyor mu? Yani odak, eksen, tek belirleyen,
nirengi… ne dersen de, o bilgi Aristo’nun ‘ilk nedeni’ ya da Hegel’in ‘mutlak
tözü’ gibi her şeyi açıklayan, saran, örten, anlam ve amaç kazandıran bilgiye
dönüşmüyor mu?”
Acaba yüzündeki ifade
“Evet ya! Suya dökülen mürekkep gibi tüm varoluşumuzu kendi rengine boyayan
duygudurumlarımız, suya yapılan haksızlığı mürekkep lehine görmezden gelme
tavrımız sorunlu gibi görünüyor.” anlamına mı geliyor?
Öyleyse devam…
“Hatırlamak ise gerektiği yerde ve gerektiği için o bilgiyi ‘çağırmak’, bağlama
göre suyumuzu o bilginin kabına göre renklendirip şekillendirmek değil midir?”
Hak vermek
istemediğini, ama anlamak ve tartışmak konusunda da önleyemediği bir isteğin
görünür hale geldiğini kendisi de kabul etti: “Bu çok konformist, hatta
duygusuz ve bencil bir bakış açısı değil mi?” derken, ikna edici bir cevabım
olmasını içtenlikle istediğini hissettim.
“Örneğin, açlık
nedeniyle her gün Dünya’da yirmi bin kişi ölüyor. Kaçından haberdarsın, kaçının
yasını tutuyorsun? Onlardan biri de senin çok sevdiğin şu kişiydi, dendiğinde
neler hissedersin? Yalnızca bir rakam olarak tahayyül edebildiğin yirmi bin ölü
ile yüzü bütün ayrıntılarıyla gözünün önüne gelen ‘şu bir kişi’ için
hissettiğin acının oranı yirmi binde bir mi? Söylemek istediğim;
duygudurumlarımız da kişisel. Ama kişisel olan her şey gibi politik, sınıfsal,
tarihsel, kültürel, toplumsal…”
“Mevzuyu amma
karıştırdın öyle!” cümlesini, “Kafamı çok karıştırdın” şeklinde anladım, ama
zaten benim kafam da çok karışıktı ki… O’na söylediklerimi kendim de
dinliyordum, ama anladığımdan emin değildim!
“Çocukluğumuzda kırk
gün boyunca televizyonun üstünde duran siyah örtüler, kadınların canhıraş
feryatları günümüzde yok diye insanlar ölüme daha mı az üzülüyor? Yedi
mevlidini ‘şehir hayatı’ diye üçüncü günde yapmak, izin alamadığı için
gelemeyen yakınını kınamamak, kendi evi yerine belediyenin taziye evini
kullanmak ayıplanıyor mu? Başka kültürlerin bize hiç benzemeyen ‘acıyı yaşama’
pratikleri, kimin acıyı daha ‘yoğun’ yaşadığı konusunda ölçü olabilir mi?”
“Nereye geleceksen gel!
Acı vermeye başladın artık.”
“Ezcümle, herkes
acısını kendince yaşıyor. ‘Benim gibi ya da benim kadar’ ölçütleri ile
çözülebilecek bir konu değil. Ayrıca kişisel ve toplumsal acıların dışavurumunu
koşullayan, belirleyen, kısıtlayan sayısız prizma var. Suyumuzun yoğunluğuna ve
geliş açısına göre acılar da kırılıyor.”
“Tamam da anlattıkların
hep usule ilişkin. Esasa ilişkin sözün yok mu?”
“Esasa ilişkin aklıma
gelen ilk söz ‘kin ve nefret değil, adalet’. Kişisel ve duygusal boyutları
kenara bırakabilirsek, ortada kalan ‘suç ve cezada adalet’ yani hukuk değil mi?
İnsanlık uzunca bir süre adaleti öç alarak gerçekleştirdi. Kısas ilkesi ile
suçluyu cezalandırıncaya kadar peşini bırakmamasını sağlayan kin ve nefret
duygularına ihtiyacı vardı. Ama uygarlaşma sürecinde ‘ihkak-ı
hak’ yani adaleti kendi başına gerçekleştirme hakkını devlet aracılığı ile
topluma devrettik. Kişisel öç, işe yaramaz hale gelmenin ötesinde suça dönüştü.
Kısas da ilkel bir uygulama kabul edilerek tarihin çöp sepetine atıldı.”
Ekşi bir ifade ile
eliyle ‘dur’ işareti yaptı ve soracağı konuda kendisinin de kararsız olduğunu
hissettirecek kadar durakladıktan sonra “Kısas neden adil değil? Senin
yaptığını sana yaparım demek kulağa çok doğru gelmiyor mu?” dedikten sonra ben
de kararsızlığına hak verdiğimi ve zor bir konu olduğunu düşündüğümü anlamasına
yetecek kadar durakladıktan sonra “Konuya yalnızca ‘cezalandırmak’
perspektifinden bakarsan belki… Ama ‘yapılmaması gereken bir şeyi yaptığı için’
cezalandıracağın kişiye karşı ‘yapılmaması gereken aynı şeyi’ yapmak adaleti çağrıştırıyor
mu? ‘Öldürdüğün için seni öldüreceğim çünkü öldürmek yasak!’ cümlesindeki
failin ‘öldürmek’ fiili adaleti bozuyorken, bizim öldürme fiilimiz nasıl
adaleti yerine getiriyor? Bizi katil olmaktan alıkoyan ne?”
“Eeee?” diyerek
sorulardan çok cevapları beklediğini gösterecek şekilde ellerini iki yana açtı…
“Eğer ‘ceza’ yalnızca geçmişe ait bir kavram değilse; ıslah, geleceği ve
toplumu iyileştirme, ceza vereni ve infaz edeni de ‘suçlu’ durumuna düşürmeyen,
‘suç’ oluşturan fiil konusunda çifte standarta düşmeyen bir adalet anlayışı ile
davranılması gerekir. Kin ve nefret, bu duyguları hak edenden önce ‘taşıyanı’
zehirler. Zehirli ağacın meyvesi de zehirli olur. Yeni bir dünya kurmak için
savaşanların, eskiyi devirecek kadar öfke, azim, kararlılık ve haklılık dışında
motivasyona ihtiyaçları yoktur.”
Sözlüye kalkan öğrenci
kadar heyecanlı, ama doğru yanıtı bildiğini hissettirecek kadar da özgüvenli
bir tavırla, tane tane konuştu: “Diyorsun ki devrimcilik yalnızca devirmek
değil, yenisini kurmak için devirmektir. Devirmek amaç değil, katlanılması
gereken ve bu nedenle kaçınılmaz olduğu ölçüde başvurulması gereken araçtır.
Yani daha iyisini kurmak için yıkmıyorsan vandallık yapıyorsun demektir.”
Müstehzi bir gülümseme ile kollarımı iki yana
açma sırası bana gelmişti…
*****
6)Sabırlı ol: Tümüyle
bizim kontrolümüzde olan süreçlerin akış hızını kendimiz belirleyebiliriz.
Ancak, başkalarının kontrolünde olan süreçler, her zaman istediğimiz hızda
ilerlemeyebilir. Süreçte rol alan aktörlerin hızlı/yavaş, hasta/sağlıklı,
istekli/bıkkın, acemi/deneyimli, sıkıntılı/neşeli… gibi sayısız ‘insani’
durumuna bağlı olarak hız ve kalite beklentimize ‘marjlar’ koyabilmeliyiz.
KÖPÜKLÜ KAHVE
“Köpüklü bir sade kahve
alırım” dedikten sonra, önce bana sonra da ‘çaycı kadına’ gözlerini devirerek
baktı.
Soruyu bakışlarından
anlamak mümkündü: Kahve yapabiliyor musunuz? Ayrıca giyimimden, kuşamımdan,
saçımdan, makyajımdan, tavrımdan, auramdan ve ‘köpüklü’ ayrıntısından
anlaşılacağı üzere ince ve sofistike zevkleri olan biriyim. Beni tatmin edecek
kahveyi yapabilir misiniz?
Hizmetçi dememek için
‘hizmetli’ dediğimiz, çay ve temizlik dahil her işimize bakan Ayşe’nin
gözleriyle ‘hallederiz’ demesi üzerine “Ama küçük fincanda olsun” dipnotunu da
son anda siparişe ekleyiverdi.
İşyerlerinde ikram
olarak kahve istemenin, hadi ‘bencil bir hedonizm’ demeyelim, ama en azından
fazla konformist olduğunu düşünürüm. Temizlik, evrak, fotokopi gibi bir sürü
koşturmacanın yanı sıra şu bitkinin çayı, bu soğuklukta su, öteki marka
meşrubat ile uğraşan hizmetlilerin ‘kahve’ sözcüğünü duyduğunda yüzlerine
yerleşen buruk ifadeyi yalnız ben mi görüyorum?
Düşünsenize; çalan
telefonların, kapıdan içeri süzülen kakafonik ve kaotik sipariş sağanağının
ortasında cezveyi alacaksınız, bir fincan su ve iki çay kaşığı kahve koyacaksınız,
iyice karıştırıp kısık ateşte yavaşça kaynama derecesine getireceksiniz, kaynamaya
başlayınca üstte oluşan köpüğü fincana aktaracaksınız, yeniden kaynatacaksınız
ve tahtırevanla hacete giden ayransızlar gibi koca tepsiye tek başına
çöreklenen fincan denilen baş belasına (servis esnasında kahve mutlaka dökülsün
diye dizayn edilmiş bir işkence aleti) doldurup servis edeceksiniz.
Hizmetlinin ifadesinin
yalnızca ‘buruk’ olması çok soğukkanlı bir tepki değil mi?
Ama ben o kadar
soğukkanlı olamadım: “Senin kahve siparişin için teknik şartname hazırlamak
gerekiyor” diyerek kendimce kahveye subliminal bir limonilik sıkmak istedim.
Heyhat! Kontr ters
psikoloji… Limonilik nerede, neredeyse yüzünde güller açtı ve “Hep demiyor
muyuz, insanlar iyi şeylere layıktır diye… Hiç olmazsa şu küçük zevklerimizden
vazgeçmeyelim değil mi?”
Yapılacak en ‘zevkli’
şeyin konuyu değiştirmek olduğunu düşünerek ‘hayırdır?’ maymuncuğu ile mevzuya
girdim. Oydu, buydu derken birkaç dakika geçti ve derin bir nefes alarak
muhabbete mola verdikten sonra “Dursun eril bir isim değil mi? Dişil versiyonu
Dursune mi olmalı?” şeklindeki ‘ince ve sofistike’ dokundurmasını anlamamı
umarak bekledi.
“Hani diyorum,
kahveleri Dursune’ye mi söyledik?”
Katta çok personel var,
bazen toplantı oluyor ya da konuklar üst üste geliyor falan… demeye çalışırken
üç noktanın daha birincisinde söze girdi ve “Ama planlı ve organize çalışmalı.
Hem kendisine de yazık. Önce aldığın siparişi hallet, sonra sıradakine geç,
değil mi?”
“Canım vardır bir
nedeni. Altı üstü kahve. Hem ne kadar uzun zamanda hazırlanırsa o kadar
lezzetli olmaz mı bu meret?” cümlesindeki ‘meret’ sözcüğü, salataya konulan
nane gibi tüm diğer bileşenleri sönükleştirerek öne çıktı.
“Anladık, sen kahve
sevmiyorsun. Ama bu işin bir raconu var. Kahve sözcüğü telaffuz edildiği andan
itibaren tiryakide bir beklenti oluşuyor. Yıldırımın ardından gök gürlemesini
beklemek gibi. Gecikince keyif yerine stres artıyor.”
“Ya! Acil serviste
morfin bekleyen hasta gibi konuşuyorsun.”
Benzetme biraz ağır mı
kaçtı? Koltuğun kolçaklarından tutarak yerinde hafifçe dikleşmesinden anlaşıldığı
üzere beni benzetecekti. “Asıl uyuşturucuyu sana vermişler gibi. İyilik ve
anlayışlı olma hali senin afyonun olmuş. Anlamıyor musun? Senin siparişinin
yerine getirilme hızı ile sana duyulan saygı arasında doğru orantı var. Bu süre
uzadıkça benim stresim artıyor, ama sen de gözden düşüyorsun.”
“Acaba?” diye
düşünmeden edemedim. Bu kadar kesin ve keskin yargılara varmak için durumun
kasıtlı ve süreğen olması gerekmiyor muydu? Kim toplumsal sorumluluklarını
eksiksiz ve gecikmeksizin yerine getirebilirdi ki? ‘İlk taşı bu konuda günahsız
olan atsın’ deseydik ‘itleri bırakıp taşları bağlayan köye’ dönmez miydik?
Arada bir teklemeyen, sendelemeyen, arıza vermeyen mükemmellik ‘normal’
olabilir mi? İşler yolunda giderken, herkesin keyfi yerindeyken iyilik yapmaya
çalışmak, kutuplarda buz satmak gibi olmaz mı?
Elle tutulur bir
panikle odaya giren iş arkadaşım “Ayşe’nin çocuğu trafik kazası geçirmiş.
Kadıncağız berbat halde. Biz de O’nunla hastaneye gidelim mi?” dedikten hemen
sonra konuğuma döndü ve “Sizden de kahve için özür diliyor. Alacağı olsun
dedi.”
Servis edilemeyen
köpüklü sade kahveden doğan alacak kaç yılda zamanaşımına uğrar?
*****
7)Çocukları sev: Daha
iyi bir gelecek için yapılabilecek en güzel şeylerden biri (zorla olmaz) çocuk
sevmektir. Sevgi ile yetişen bir çocuğun “geleceği” daha iyi yapma kapasitesi,
başka hiçbir yerde bulunamaz.
ÇİKO
“Düşünebiliyor musun?”
dedikten sonra, Lokman Hekim’in ölümsüzlük iksirinin kayıp formülünü verecekmiş
gibi sesini alçalttı ve “Benim halam, teyzem, amcam ve dayım yok. Çünkü annem
de babam da tek çocukmuş.”
Ağlayan Çocuk Çiko
resmini hatırlatan görüntüsü ile üzerindeki (en az iki asgari ücret
tutarındaki) marka kıyafetler, gürbüz ve sağlıklı bir beden, sevgi şımarığı
parlayan gözler, okuduğu prestijli üniversitenin kısaltmasının at nalı
harflerle işlendiği hoodie’si arasındaki yaman çelişki yüzünden az daha
gülecektim.
“Herkesin bu
saydıklarına sahip olması için, her ailenin en az dört çocuğu olmalı ve her
cinsiyetten en az iki çocuk olmalı.” cümlesini dinlerken, bulmaca çözmeye
çalışan acar ergen paniği ile “Üç neden yetmiyor?” dedi ve hemen pişman oldu.
‘Üçün biri’ her durumda eksik kalıyordu. Ayrıca, ‘en az üç’ mottosunun işaret
ettiği yön de belliydi.
Herkesin birbirine
benzediği; yediği, içtiği, giydiği hatta düşündüğü ve söylediği bile benzeşen
kalabalıkların birbirine güç kattığı; etnik köken, inanç ve gelenek
homojenliğinin ‘kaos engelleyici’ etkisi altında seçmek ve karar vermek gereği
bile duymadan sürü psikolojisi içinde yaşamaktan başka seçeneğin olmadığı
feodal ilişkiler kentte de işe yarar mıydı?
‘Babam ve Oğlum’
filmiyle gündemimize giren, toplumsal dayanışma ağları ve bireysel sorun çözme
yeteneğimiz iflas ettiğinde aileye dönme ‘kredisi’ daha kaç kuşakta
kullanılabilir? Kent yaşamı içinde çekirdek aileyi bile zorlayan kısıtlı
imkanlar ile kimin kime ne kadar yararı olur?
Çoğunluğun aynı
yerlerde yaşadığı ve aynı şeyleri yaptığı bir dünyada kalabalık olmanın
avantajları, herkesin kendi kişiliğini geliştirdiği ve bu nedenle hemen her
konuda farklılaşan varoluş biçimleri arasında sorun yaratıcı olmaz mı? İşlerin
yolunda gittiği, paydaşların tümünün tatminkar bir yaşama sahip oldukları,
hayat görüşü ve değerler konusunda ‘uzlaşmaz’ farkların olmadığı koşullarda her
ilişki biçimi ‘işe yarar’. Ama feodal nedenlerle kurulan ve ‘vazgeçilemeyen’
ilişki biçimleri ‘bileşik kap’ oluşturmak gibi düşünülürse, akışın hep bir
taraftan diğerine olduğu durumlar tartışmalı hale gelir. Hep olandan olmayana,
sağlıklıdan hastaya, varlıklıdan yoksula…
Günümüz dünyasında,
özgür seçim şansımız olsa arkadaş olmayacağımız insanlarla akrabalık
ilişkilerimizi nereye kadar zorlayabiliriz? İlişkilerimizi geliştirdiğimiz
akrabalarımızı seçmemizin nedeni yalnızca akraba olmaları mı, akraba olmasalar da arkadaş olmak
isteyeceğimiz özellikleri mi?
“Saydığın akrabalara
sahip olmak için şu anda sahip olduklarının ne kadarından vazgeçebilirsin?”.
Soruyu anlamamış gibi yapmak ile gerçekten anlamamak arasında bir yerlerden
baktı ve “Yani?”…
“Örneğin, sana ait bir
odada özgür ve mahrem bir çocukluk ve gençlikten vazgeçer miydin?
Ebeveynlerinin her istediğinde ve ihtiyaç duyduğunda yanında olmalarından; ilgi
duyduğun her konuda her türlü etkinliğe katılmaktan; okuduğun üniversiteye
girmeni sağlayan özel okul, kurs, özel öğretmen imkanlarından; çalışma, okuma,
film izleme ve her türlü uğraşın için gerekli sessiz ve dingin ortamlardan;
‘çocukerkil’ bir ailenin gözbebeği olmaktan vazgeçer miydin?”
Kaybettiği eşeği bulmuş
gibi sevindi. Sadece sorun alanını ve bakış açını değiştirerek bir sorunu çözmüş
olmanın keyfiyle “Abovv! Resmen bindiğim dalı kesmeye çalışıyormuşum.” derken,
direkten dönmüşlüğün şükür dolu ferahlaması sesine yansımıştı.
“Çocuk sahibi olmak iyi
bir şeyse, çok çocuk sahibi olmak çok daha iyi bir şeydir, diye düşünüyordum.
Oysaki bazı koşullarda, ki sen buna kent yaşamı diyorsun, çocuk ve çokluk
arasındaki ilişkinin ters orantıya dönüşebildiği hiç de yabana atılacak bir
fikir değil.”
Yakın zamana kadar
yalnızca üremek ve çoğalmak, kaçınılamayan yüksek ölüm oranlarına çok üreyerek evrimsel
bir savunma üretmek, kan bağına bağlı aileyi genişleterek güç sahibi olmak,
ücretsiz emek istihdam etmek gibi tümüyle ‘çıkara’ bağlı saiklerin yerine artık
daha ‘ince’ gerekçeler üretilmeye başlanmıştı:
Yalnız kalmasınlar,
birlikte oynasınlar, iyi ve kötü günlerinde destek olsunlar, paylaşmayı
öğrensinler, pek dillendirilmese de ‘Ya birine bir şey olursa, kimsesiz mi
kalalım?’ kaygısı, organ ve doku nakillerinde ‘uyuşma’ sorununu aza indiren
‘yedek parça’ tedarikçiliği, ‘yaşlandığımızda tek çocuğa yüklenmeyelim’
düşünceliliği…
Çin’de 1,4 milyar,
ABD’de 330 milyon, Rusya’da 145 milyon insanın yaşadığı bir gezegende “nüfusu
fazla olan istediğini yapar” fikrine su taşıyanların matematik bilgisi
imrendirici olsa da insan, toplum ve doğanın gerçek kurtuluşu için nicelik
değil nitelik eksenli bir nüfus politikası geliştirmek ve ‘sürdürülebilir’
hedefler oluşturmak zorunlu ise “En az üç” diyenlere karşı “En fazla iki” diyen
kontrpolitikanın zamanı değil mi?
Eğer çocuk sevmek; bu
güne, geleceğe, insanlığa, ‘iyi kalplerin nefes aldığı bir dünyayı, insanlığın
kayıp rüyasını’ var etme mücadelesine ve hepsinden önce kendine anlamlı bir
katkı ise; yalnızca çocuk sahibi olmak isteyen ve bu sorumluluğa hazır olduğunu
hissedenler tarafından bir ‘insan ve evlat’ olarak dünyaya getirilen; ilgi,
sevgi, emek, zaman açısından doygun çocuklar gerçekten ve çıkarsız ‘sevilesi’
olmazlar mı?
*****
8)Hayvan ve bitkileri
sev: Yalnızca soyut bir sevgiden bahsetmiyoruz. Koruyan, besleyen, ilgi
gösteren, sulayan, koparmayan, dalında seven, birlikte yaşayan ve aynı büyük
canlılar ailesinin üyeleri olmanın bilinciyle davranan ‘sevgililer’ olmalıyız.
KELLE PAÇA
“Çocuğu hayvanat
bahçesine götürelim. Bu yaşa geldi, bir iki evcil hayvan dışında gerçek hayvan
görmedi garibim!” diyerek, ilgili ve bilgili baba tahtına gururla kuruldum.
Meğer taht yerine şapa
oturmuşum; cevap vermek için epey ıkınmak zorunda kaldım.
Soru şuydu: “Güzel!
Kafeslere kapatılmış hayvanlardan sonra mezbahalarda boğazlanan kuzuları, kıyma
makinesinden canlı geçirilen tavukları, kaçamasın diye kanatları koparılan
kraliçe arıları da gösteririz değil mi?”
“Ne alakası var?”
derken Cem Yılmaz’ın yalan söylemeye çalışan erkek parodisi aklıma geldi,
nedense? “Sonuçta hayatın gerçekleri içinde sevmeyecek miyiz insanları,
bitkileri ve hayvanları? Kafese koymadan bir aslanı sevebilir misin? Bana laf
sokmanı sağlayan büyük beynin, atalarının et tüketmesi ve besinleri pişirmesinin
ürünü değil mi? Atalarımız vejetaryen, vegan veya çiğ besinli diyetlerle
besleniyor olsalardı belki de kafesin arkasında biz olacaktık.”
“İlkeldik, hep ilkel
kalalım diyorsun yani!”
“Ne alakası var!”
Lan!.. Aynı hatayı ikinci kez yapmaya ne deniyordu? Ama artık durmak yok, yola
devam…
“Tabi ki uygarlaşalım.
Mesela laboratuvarlardaki kobaylara teşekkür etmeden ilaç kullanmayalım.
Uygarlık dediğimiz insan faaliyetleri sonucunda yok oluşa sürüklediğimiz bir
milyon bitki ve hayvan türünden özür dilemeyi de unutmayalım. Gezegen üzerinde
azgınca yayılan insan yerleşimleri nedeniyle doğal habitatlarından kovduğumuz; örneğin,
tarih boyunca yaşadıkları alanların yüzde doksan altısından silinen kaplanlar
‘emperyalist insan, vatanımdan defol’ diye bağırmadığı için kendimizi iyi
hissetmeye devam edelim.”
Yüzündeki anlık
şaşkınlığı, karşı konulmaz argümanlarımın başarısına yormuştum. Yormakla
kendini niye yoruyorsun birader! “Tartışmak böyle bir şey değil. Masanın iki
tarafında da olamazsın. Söylediklerin benim söylemem gereken şeyler. Safını
netleştir ki fikirlerin netleşsin.” cümlesi ile safımın safların safı olduğu mu
ortaya çıktı?
“Ne alakası var!”… Ama
aynı boku üçüncü defa yemenin adı Marks’ı da Aynştayn’ı da aşar.
Yine de devam… “Ne
diyorsun yani? Hayvanları sevelim! Peki. Dünya üzerinde tahminlere göre 20 ile
100 milyon arasında tür yaşıyor. Gezegen yüzeyinin yüzde 70’ini kaplayan okyanuslarda
her yıl sayısız yeni deniz canlısı keşfediliyor. Yalnızca Dersim florasında 293
endemik bitki var. Tüm canlıların %80'ini ise böcekler oluşturuyor. Hangilerini
seviyorsun? Hepsini seviyor musun? Yılanlarla ve sıçanlarla en son ne zaman
oynadın?”
“Saçmaya indirgemek,
sözü senin seviyene indirmek anlamına geliyor galiba. ‘İnsanları severim’ diyen
biri, Dünya’da yaşayan tüm insanları tanıyorum ve her türlü özelliklerini
biliyorum mu demiş olur? Ya da katil, cani, tecavüzcü ne olursa olsun severim
mi demiştir? Her türlü farklılıklarına da saygı duyarak ilke düzeyinde
oluşturduğumuz genel ve soyut ‘insan sevgisi’, somut olarak hayatımıza giren,
şu ya da bu nedenle ilişkilendiğimiz insanlara davranış tarzımızı belirler. Değerler
sistemimiz içinde suç oluşturan eylemlere karşı ‘meşru müdafaa ya da zaruret
hali’ sınırları içinde gösterdiğimiz tepki sevgimizi geçersizleştirmez. Seni
ısırmaya gelen köpeğe ya da öldürmeye gelen insana karşı tavrın ‘sevgisizlik’
değil öz savunmadır. Bu durumu açıklamak için sevginin varlığına ya da
yokluğuna ihtiyaç yoktur. Bağlam farklıdır.”
“Marine edip yerken de
sevmeye devam edebilirim diyorsun yani... Sevdiğin şey yediğin kuzu etinin
lezzeti mi, kuzunun kırlarda koşan hali mi, önemli değil diyorsun.”
“Hayır! Sen de paçaya
konacak kelle yok diyorum. Yasal olarak suç olmanın ötesinde kabahat, yanlış,
iyi, çok iyi gibi kategoriler yok mu? Bazı şeyleri yasaklamasak bile hoş
karşılamamak, övmek, özendirmek, teşvik etmek gibi sorumluluklarımız yok mu?
Evrimsel olarak beynimiz yeterince büyüdüğüne göre, et tüketimine eleştirel
bakan vejetaryen, vegan veya raw food’çu varoluşları ‘daha’ iyi ve saygın
bulduğumuzu göstererek en azından bu konuda ‘insanlık evrenine’ pozitif enerji
göndermek fena mı?”
“Gönderdiğin enerji
geri dönüşümlü ise sorun değil”. Yumuşatma çabam ‘hadi ordan’ diye
açıklanabilecek el hareketi ile geri dönüşüme maruz kaldı.
“Mesele birlikte
yaşamak. Bunun için aynı olmak, hatta aynı tür olmak bile gerekmiyor. Sevgi;
beraberinde vicdan, şefkat, merhamet ve anlayış gibi duyguları da getirir. İyi
niyetimizi göstermeye, ekstrem ve istisnai sorunları, kuralı bozmak için
kullanmaktan vazgeçmekle başlayabiliriz. Kümenin başlığını ‘birlikte
yaşayanlar’ diye oluşturduğumuzda, kümenin elemanlarını da belirlemiş oluyoruz.
Önce yaşam alanlarını ve besin zincirini paylaştığımız, ihtiyaçlarımız için
evcilleştirdiğimiz canlılara karşı ‘insani usuller’ belirlemek gerekmez mi?
Muhatabımız bizim diri tutmaya çalıştığımız sevgiyi tüketene kadar sevmekten
kaçınmamak yetmez mi?”
“Yeter!”
Sesim ‘olumlu cevap’
izlenimi oluştursa da aslında pes etmiştim. Ne söyleseniz ‘aleyhinize delil’
olarak kullanılabilirdi. Eşimin bu tartışmayı 1972’de And Dağlarındaki uçak
kazası sonrasında ölen arkadaşlarını yiyerek kurtulan kazazedeler ya da ‘Yargı’
oyununda hücrede unutulan ve kura çekerek içlerinden birini yiyen askerlerle
yapmasını isterdim. Belki de vahşi doğada hayatta kalmanın yüksek maliyeti
yerine, insanlar tarafından evcilleştirilerek daha kolay bir hayatı seçmenin
‘konformizminin’ maliyeti konusunda evrimcilerle tartışmalıydı…
‘İnsani usullerle’
kurban olduğum sevgilim, düşüncelerimi okumuş olmalı ki “Seni de anlıyorum.
Katı ve yaptırıma bağlı kural koymayı engelleyecek kadar köklü bir ‘büyük
alışkanlık gücü’ bir tarafta, genel toplumsal gelişme ile ‘sönümlenmesi’ ya da
azalarak bitmesini beklemenin sakıncaları bir tarafta… Herhalde öncelikle
bireysel yaşamlarımızda ve vicdanlarımızda sorgulamamız gerekiyor.”
Sevgilimin ‘radikal’
bir hayvan sever olması beni sevmesini de kolaylaştırmış olmalıydı. Fazla
kanırtmamalıydım.
Süreğen açlık ve
yoksulluğun barbarlığa dönüştüğü bir dünyada ‘gerçek sevgi’ de kurtarılmayı
bekliyordu…
*****
9)Hoşgörülü ol:
“Mükemmel iyinin düşmanıdır”. Mükemmel ile iyi arasındaki her eksiklik,
yanlışlık, yersizlik anlayışla karşılanmalıdır. Her şeyin her zaman yolunda
gittiği bir dünya ne iyidir ne de gereklidir.
EMPATİK SEMPATİ
Eğer ‘duygusal zeka’
dedikleri, insanın kendine veya başkasına ait duyguları anlama ve sezinleme becerisi
ise bende zırnık yoktu. Çünkü “Ay! Çok sinirliyim valla” dediği andaki
görüntüsüne ‘sinirli’ sıfatını yakıştırmak mümkün değildi.
“N’oldu?” diye sormak
gafletinde bulundum…
Kankisi mezuniyet
balosu için kıyafet almış. “Nasıl buldun, olmuş mu?” diye sormuş. Dost acı
söylermiş. Zaten gerçek fikrini merak etmiyorsa niye sorsunmuş. Hem O her zaman
doğruyu söylermiş. Er geç ortaya çıkacak olan doğruyu dostlar birbirine
söylemeyecekse dostluk ne işe yararmış. Bir de olur olmaz yerde düşünce ve
ifade özgürlüğü diye kafa ütülerlermiş. Lafın ucu kendilerine dokununca ne
özgürlük kalırmış ne düşünce…
İfade özgürlüğünün
sınırlanması gereken durumlar olduğuna o an inandım. İfade sağanağı altında
sırılsıklamdım. Hem de asit yağmuru gibi acıtıyordu.
Son zamanlarda çok yaygınlaşan
‘beğeniyorsan sıradansın, dinliyorsan pısırıksın, uyum gösteriyorsan eziksin’
virüsüne yakalanmıştı. Ne kadar beğenmezsen o kadar iyi! Dizilerde ve yarışma
programlarında rakiplerini ‘en’ beğenmeyenler puanları topluyor, muhataplarını
ne kadar aşağıya itersen ‘görece’ yukarda kalmanın keyfi, tadından yenmiyordu.
Sağanağı durduramasam
da en azından suyu bulandırırım diye “Eğer kıyafeti almadan önce sana fikrini
sorsaydı, senin ‘gerçek’ fikrini merak ettiği düşünülebilirdi. Ama beğendiği,
kendine yakıştırarak aldığı kıyafet için asıl ihtiyaç duyduğu şeyin
‘onaylanmak’ olduğu söylenemez mi?”
Ama bu ikiyüzlülük
değil miydi? O zaman nerede doğruyu söylediğimiz, nerede nabza göre şerbet
verdiğimiz karışmaz mıydı? Hem O’nun zevklerinin noteri olmak zorunda mıydı?
Ayrıca, valla billa yakışmamıştı. Hele o ayakkabılar ile o çanta nasıl olurdu.
Birileri ‘senin kankin şöyle giyinmiş’ diye anlatsalar, hani Almancada
‘başkasının hatası yüzünden utanmak’ anlamında bir sözcük varmış ya, işte o
duyguyu yaşardı. Aslında yaptığı ‘erken uyarının’ ciddi bir risk alarak yaptığı
gerçek bir fedakarlık olarak anlaşılması gerekirken hakkı yeniyordu.
“Peki!” diye bağırarak
araya girdim. Aslında zorlaya zorlaya iki ara bir dereye giriyordum ve ‘neden
allahım?’ sorusunun yanıtı belliydi: Mazoşist bir salaklık!
Tamam da ‘beni döv’
diyen mazoşiste ‘hayır, dövmeyeceğim’ diye acı çektiren sadist mutlu mudur? Ne
yaparsa yapsın, o kazanıyorsa, döverse dövdüğü için, dövmezse dövmediği için
sadist oluyorsa, aslında Schrödinger'in bütün kedileri sadist midir? Sonuç acı
verse de süreç acı vermiyorsa ve acıyı sadist eylemli olarak bizzat
yaratmıyorsa bir şeyler eksik değil midir? Acı vermeden ve almadan mutlu olmak
çok mu zor?
Bu yüzden, bir anda susunca şaşırdım.
Hissettiğin eksikliği tanımla deseler ofsayt ya da kontrpiye derdim herhalde.
Ama susmuştu işte!
Mevlana’nın yedi öğüdü
yanlış mıydı? Aslında cömertlik, salaklık; şefkat, eziklik; kusur örtmek, suç
ortaklığı; hiddetsizlik, pasifizm; tevazu, aşağılık kompleksi; hoşgörü, küçük
görmek; olduğun gibi görünmek, uyumsuzluk muydu?
“Başıma bela gelir’
diye korkan mazoşist mi olur? Onu bile olamıyorum” diye düşünürken söze
çivileme daldım: “Yerleşik normlara ya da gidilecek ortamın hukukuna açık
aykırılık içermeyen, makul ve meşru zevk skalası içinde olan her hangi bir
konuda senin ‘kendine ait ve kendin için olan’ fikirlerinin başkaları için de
çok önemli olması gerektiği fikrine nasıl vardın?”
“Ha?”…
“Yaa!”…
Yalnızca iki hece ile
sadomazo’nun doruklarındaydık.
Bizim gerçeğimiz tek gerçek değildi, bizim
zevkimiz tek zevk değildi, kargadan başka birçok kuş vardı.
Empati, kendini onun
yerine koymak değildi. Sen olduğun yerde kalacaktın ve önce kendinden
bağımsızlaşarak ‘o’ olacaktın. Hayata O’ndan bakacaktın. Empatinin gerektirdiği
‘kendinden bağımsızlığı’ ihlal edebileceğin tek başlık ‘sempati’ idi. Empatiye
eklenen sempati kankinin, arkadaşın, dostun harcıydı.
*****
10)Eğlenceli ol: Şen ve
mutlu bir dünyayı hedefleyen her insanın kendi yaşamında da (kanırtmadan ve
yapaylığa düşmeden) eğlenceli ve esprili olması gerekir.
OLMASAYDI
Orta boy bir
mandalinanın içinden büyük boy bir karpuzu geçirme çabasını ‘normal’ doğum
olarak adlandıran anormalliğin ortasında, tuttuğu elin sahibiyle aynı cinsiyete
sahip olmadığı için sinsi sinsi sevinen dallamanın suratına “Allah belanı
versin! Hepsi senin yüzünden” diyen hard gerçekçi müstakbel annenin her şey
güzel olacak’cılığı olmasa,
Büyür mü çocuklar uslu
uslu…
Cenaze evinin kurşun
işlemez ıssızlığında, en uzun cümlenin ‘ya hak!’ olduğu ve birbirine çarpan
tespih tanelerinin bile ses çıkarmaya utandığı çöl suskunluğunun ortasında
“Nereye gittin hayırsız! Daha karpuz kesecektik” diyen bostan korkuluğunun
hafif densiz, ağır gamsız ölenle ölünmez’ciliği olmasa,
Döner mi Dünya hızlı
hızlı…
Karasevdanın göz görmez
karanlığına düşen bıçkının, anasonun dumanından halk ettiği vuslat bulutlarının
üzerindeki esrik uykusuna “Lan oğlum! Aşka düşmek kendi içine düşmek değildir.
O’nun içine düşmektir” diye müdahale eden görmüş geçirmişin dalgalanıp durulan
hoyratlığı olmasa,
İçilir mi içkiler lıkır
lıkır…
Karasevdanın kendi
kadar kararmayan tarafı başka renklere yelken açtığında, kendi kusmuğunda
boğulacak hale gelen derbedere “Yalına yatan köpek gibi uluma. Ne güzel,
kayışını kesmişler işte! Git istediğin yerde yeniden havla” diyen hayvan sever
hayvanın zoolojik merhameti olmasa,
Akar mı yaşlar şırıl
şırıl…
Şampiyonluk maçının
uzatma dakikalarında yenilen gol nedeniyle zamanın durduğu, yerin yarıldığı,
binlerce insanın ‘ana rahmine dönmek isteği’ gibi yarığın dibine girmek
istediği, ama ‘bir uyuyup uyanınca’ hayatın kaldığı yerden akacağını da ‘it
gibi’ bildiği bir anda “Nasıl koydular ama, ölü dibine pamuk tıkar gibi” diyen
nekrofil tıpacılık olmasa,
Çınlar mı tribünler gümbür
gümbür…
Yirmi iki kişilik
orjinin penetrasyon anında, sanki kale ağları hymen’miş ve kendisi de ağı
yırtan He/man’miş gibi ‘Güç bende artık!’ duruşuyla yıldırımlara doğru
kaldırdığı sağ koluna fallik bir hava vererek ‘goooooool’ diye orgazm
çığlıkları atana “Başkalarını seyrederek heyecan ve tatmin bulma sapmasının adı
röntgenciliktir” diyen paranoidler olmasa,
Sürer mi maç muhabbeti
çatır çatır…
Arena’da yenilen
gladyatör için baş parmağını aşağı doğru çeviren Romalılar gibi nikah masasında
birbirinin ayağına bastırarak iktidar kavgasını başlatan ve arena’nın kelime
anlamı olan ‘kum’ gibi dertlere balıklama atladıkları için ‘çeyrek altın’
madalyalarını bir daha bir araya zor gelecek olan yakalarına taktıkları yeni
evlilere “Bir yastıkta kocayın” diyen ve iki yastığı bile çok gören
minimalistler olmasa,
Uyunur mu o yastıklarda
horul horul…
Karı, koca, kaynana,
kaynata, elti, görümce’den oluşan ‘cast’ ile budaklı kayın ormanında çekilen
gerilim filminin bir aşamasında yılan ve çıyanlar tarafından ısırılıp mutasyon
geçirerek insanlaşamayanların kaçınılmaz bitiş jeneriği olan boşanma davasında
‘mal paylaşımı’ konusunda hayvan pazarlığı yapan çarıklı kurmaylar gibi
kollarını omuzlarından çıkartacak şekilde tokalaşanlara “Ne güzel! Uygar insanlar
gibi anlaşarak boşandınız” diyen (p)arabulucular olmasa,
Kaynar mı kazanlar
fokur fokur…
Çocukluğunu ve
gençliğini kurban ve heder ederek kazandığı başarıyı sayısallaştırarak (büyük
kıyım ve kırımları sayıya çevirerek acının gerçek ‘özgül ağırlığını’
belirsizleştiren yaklaşım gibi) anlamsızlaştıran karnesini yalnızca bir
‘aferin’ beklentisi ile en zor derslerde kopya verdiği hazımsız nanköre
uzattığında “O kadar taze otu ben yeseydim, benim bokum da güzel kokardı” diyen
fesat kuyusu ağzı olmasa,
Biter mi dostluklar
birer birer…
Açlık sınırını
belirleyen sepeti bile doldurmayan gıdaların alınması; elektrik, su neyse de
cep telefonları ve internet bağlantılarının mutlaka aktif tutulması; birçok
film ve dizinin paralı kanallardan izlenmesi gereken bir dönemde işten atılan
kankasına “Ulan uyanık! Sen dünyayı hamak gibi yatmaya kullan, biz malak gibi
çalışalım” diyen kara kader gibi kara gün dostları olmasa,
Akar mıydı saatler
tıkır tıkır…
‘Mizah ciddi iştir,
şakaya gelmez’ oksimoronunun yalnızca ‘moron’ kısmının hakkını vererek
ciddiyete payanda yapan kalaslar; ‘Çok güldün, kesin ağlayacaksın’ diyen
felaket senaristi andavallar; ‘Kapat ağzını, iç çamaşırların görünüyor’ diyen
derin analiz uzmanı avanaklar; ‘Görmemiş görmüş, güle güle ölmüş’ diyen batası düzenin
ucundan tutucu kıyakçıları olmasa,
Gider miydik barbarlığa
koşa koşa…
‘Bütün insanlar aynı
dilde gülümser’ diyen hümanist enternasyonelciler; ‘Hayat bir ayna gibidir, gülümserseniz
o da size gülümser’ diyen yansıtmacı diyalektikçiler; ‘Ağlayanın malı gülene
hayretmez, bir göz ağlarken öbür göz gülmez, mutluların
mutsuzlara borcu vardır’ diyen toplumsal gerçekçi kolektifçiler; ‘Gülmek
devrimci bir eylemdir; gülemeyeceksem, alın devriminizi başınıza çalın’ diyen
neşeli devrimciler olmasa,
Koşar mıydık güneşe
akın akın…
(HAMİŞ:
Makamdaki ‘kanırtmak ve yapaylığa düşmek’ uyarısının ne anlama geldiğini
göstermek için yazılmıştır)
**********